Bobrek Yetmezligi Nedir Belirtileri Tedavisi

Böbrek Yetmezliği Nedir, Böbrek Yetmezliği Hastalığı Tanısı

Birçok hastalık böbrek işlevlerini bozarak böbrek yetmezliğine yol açabilir

Böbrekler kandan atık maddelerin idrar halinde süzülmesini sağlayan ve vücuttaki sıvı dengesini düzenleyen bo­şaltım sistemi organlarıdır. Karın boşlu­ğunda 12. göğüs omuru ile'3. bel omu­ru arasında ve karın zarının (periton) gerisinde yer alırlar. Omurganın sağ ve solunda karşılıklı duran birer fasulye ta­nesini, andıran böbrekler 11-12 cm uzunluğunda 6-7 cm eninde, yaklaşık 3 cm kalınlığında ve 110-130 gr ya da daha fazla ağırlıktadır. Böbreğin içbü­key kenarının ortasında böbrek çukuru denen bir girinti vardır. Bu geniş girinti idrar borusu, böbrek damar ve sinirleri­nin giriş yeridir. Böbreğin işlevsel biri­mi nefrondur. Boru biçimindeki bu ya­pılar yaklaşık 3-3,5 cm uzunluğundadır. Nefron böbreğin en dış katmanı olan kabuk (korteks) bölgesinden kadeh bi­çiminde genişleyerek Bowman kapsülü adım alır ve kılcal damar yumağım (glomerül) sarar. Daha sonra kıvrımlar yaparak ilerleyen nefron borucukları içerdikleri idrarı toplayıcı borucuklara aktarır. Her böbrekte bulunan bir mil­yonu aşkın nefronun toplam uzunluğu yaklaşık 30 km'dir.

Böbrekler aortun dalı olan böbrek atardamarından kan alır. Böbreğe giren atardamar giderek incelen kollara ayrılır.

Böbrek damarlarının toplam uzunlu­ğu 160 km'yi bulur. Böbreğe giren ka­nın büyük bir bölümü glomerül ağından geçerek toplardamar sistemine katılır. Kanın geriye kalan küçük bir bölümü ise glomerüllere uğramadan, böbreğin çalışması için gerekli kan dolaşımını sağlar.

Dinlenme durumundaki bir kişinin kalbi pompaladığı karım yaklaşık dörtte birini böbreklere gönderir. Böylece da­kikada 1,2 lt, 24 saatte ise 1.700 lt kan böbreklerde süzme işleminden geçer.

Böbreklerin temel görevi vücuttaki organik sıvıların niteliği ve niceliğini belirli bir düzeyde tutmaktır. Bu görev organizmada aşırı miktarda biriken maddelerin ve metabolizma artıklarının idrar olarak atılmasıyla gerçekleşir.

İdrar iki aşamadan geçerek oluşur. İlk aşamada kan glomerül ağından ge­çerek nefron borucuklarına süzülür. Atık maddelerin yanı sıra vücuda yarar­lı maddeler de içeren bu ilk idrar ikinci aşamada gene nefron borucukları tara­fından geri emilir. Borucuklarda kalan son idrarda yalnız vücuttan atılması ge­reken maddeler ve ilk idrara oranla çok daha az miktarda su bulunur.

İlk aşamada bütün glomerül ağın­dan nefron borucuklanna dakikada top­lam 120 mi, 24 saatte 170 İt kan süzü­lür.

Bu ilk idrar miktarı kan basıncının belli sınırlar içindeki değişmelerinden bağımsız olarak sabit kalır. Böbreklerin iç düzenleme sistemi nefronlara geçen kan miktarını hep aynı düzeyde tutmak­tadır.

Glomerüllerde dakikada toplam 120 mi kan süzülmesine karşılık bunun yüz­de 99'unu aşan bölümü geri emilir. Böylece dakikada 1 mi, 24 saatte 1,5 İt idrar dışarı atılır.

Uzak (distal) borucuklardan suyun geri emilimi ADH adlı hormon (antidi-üretik hormon) tarafından düzenlenir. Bu hormon hipotalamusun denetimi altında hipofizin arka lobundan salınır. Dolaşımda ve dolaşım dışındaki sıvının yalnız miktarına değil, içerdiği madde­lerin yoğunluğuna ilişkin bilgiler de si­nirler kanalıyla sürekli hipotalamusa iletilir.

Gereksiz yere su içmek gibi bir ne­denle vücuttaki sıvı miktarının arttığı durumlarda hipotalamus hipofizin arka lobuna normalden daha az ADH salma­sını "emreder." Böylece suyun uzak bo­rucuklardan geri emilimi azalır ve atı­lan idrar miktarı çoğalır. Öte yandan vücut sıvılarında azalma ya da bu sıvılardaki çözünmüş maddelerin yoğunlu­ğunda artma olduğu durumlarda kana daha çok ADH salınarak suyun geri emilmesi sağlanır. Bu düzenleme me­kanizması çok duyarlı bir dengeye sa­hiptir. İlk idrarın geri emiliminde daki­kada 1 ml'lik azalma bile 24 saatte atı­lacak son idrar miktarını büyük ölçüde artırır. Örneğin, dakikada geri emilen 119 mi ilk idrarın 118 ml'ye düşmesi, 24 saatte atılan idrarı 1,5 lt'den 3 lt'ye çıkarır. ADH hormonunun etkisi şeker­siz diyabet (diabetes insipidus) hastalı­ğında daha da iyi anlaşılır. Bu hastalık­ta hipofizin arka lobu hormon salimini durdurur. Böylece uzak borucuklardan geri emilim gerçekleşmez ve günlük id­rar çıkarma miktan 20 lt'yi aşar.

İlk idrarın geri emilimi en çok daki­kada 119,8 ml'ye ulaşabilir. Bu da 24 saatte 300 mi idrar çıkarılmasına yol açar. Bu miktar organik metabolizma atıklarının vücuttan uzaklaştırılması için gerekli en az idrar miktarıdır (zo­runlu idrar düzeyi). 24 saatte çıkarılan idrar miktarı 300 ml'nin altına düşerse vücutta bozukluklar görülür.

Akut Böbrek Yetmezliği

Akut böbrek yetmezliğinde çıkarılan id­rar miktarı birden azalır ve buna bağlı olarak organik sıvı miktarı ile bu sıvı­nın içerdiği maddelerin yoğunluğu önemli ölçüde değişikliğe uğrar.

Birçok böbrek hastalığı akut böbrek yetmezliği belirtileri verebildiği için ön­ce bu hastalıkları eleyecek incelemeler yapıldıktan sonra tam konur.

Akut Böbrek Yetmezliği Nedenleri

Bu hastalığın nedenleri üç aşamada in­celenebilir: Böbreklerden önce, böbrek­lerde ve böbreklerden sonra ortaya çı­kan bozukluklar. Başka bir deyişle, ka­nın böbreklere gelmesinden önce, böb­reklerde süzülmesi sırasında ve daha sonra idrarın sidik torbasına akışı aşa­masında çeşitli bozukluklar görülebilir. İlk grupta aşırı su kaybı ya da ağır dola­şım yetmezliği gibi durumlar sonucu dolaşımdaki kan ile damar boşluğu ara­sında ortaya çıkan bir dengesizlik söz konusudur. Kanın organizmanın her ye­rine yeterli miktarda ulaşamadığı bu gi­bi durumlarda bir dizi karmaşık refleks mekanizması devreye girer. Böylece beyin ve kalp gibi organların kansız kalmaması uğruna aralarında böbrekle­rinde bulunduğu bazı organlara kan akışı engellenir. Böbreklere yeterince kan gitmemesi ani ölümle sonuçlanabilir. Böbrek iskemisi, yani böbreklere az kan gitmesine bağlı bölgesel kansızlık, çıkarılan idrar miktarının birden azal­masına ve tamamen kesilmesine yol açar. Böbrek iskemisinin kısa sürdüğü durumlarda önemli yapısal bozuklukla­rın görülmediği "işlevsel yetersizlik" ortaya çıkar. İskeminin uzun sürdüğü durumlarda ise ağır doku yıkımı ve bu­nu izleyen böbrek borucukları ve/ya da böbrek kabuğu (korteks) nekrozu (doku yıkımı) gelişir.

Böbreklerden kaynaklanan akut böbrek yetmezliği nedenleri bu organın çeşitli hastalıklarını kapsar.

Böbrek borucukları nekrozu: Akut böbrek yetmezliğinin en sık görülen ne­denidir.
Akut glomerülonefrit: Ender durum­larda akut böbrek yetmezliğine yol açar.

Damar hastalıkları: Değişik biçimler­de ortaya çıkabilir. Emboli ya da tromboza bağlı olarak tıkanan damarlar her iki böbreği işlev dışı bırakabilir (iki yanlı, yaygın böbrek enfarktüsü). Kan­sız kalma ve/ya da damarların kasılıp büzülme refleksi sonucu glomerül ağı­nın bulunduğu böbrek kabuğu bölgesin­de nekroz, yani geriye dönüşsüz doku yıkımı ortaya çıkabilir. Kabuk nekrozu özellikle gebeliğin son aylarında septik (mikroplu) düşüğe bağlı akut böbrek yetmezliğinin bir sonucu olarak gelişir.

Enfeksiyonlar: Özellikle böbrekleri kansız bırakan ağır enfeksiyonlar böb­reğin iç bölgesini (medulla) ya da bura­daki memecik (papilla) bölgesini nek­roza uğratarak akut böbrek yetmezliği­ne yol açar.

Böbreklerden sonra akut böbrek yetmezliğine yol açan nedenler özellik­le orta ve ileri yaşlarda görülür. İdrar yollarının tıkanması idrar çıkışını bütü­nüyle engelleyebilir (anuri). Örneğin, böbrek taşlan ya da boşaltım sistemi tü­mörleri idrar borusunu tıkayacak biçim­de baskı yapabilir. Karın zarı arkasında oluşan lifli nedbe dokusu da idrar boru­sunu sararak tıkanıklığa yol açabilir.

Akut Böbrek Yetmezliği Tedavisi, Tedavi

Böbreklerden önce ve sonra ortaya çı­kan bozukluklara bağlı olan akut böb­rek yetmezliklerinde önce yüksek tansi­yon, konjestif (dokularda su tutulması ve damarlarda kan toplanmasına bağlı) kalp yetmezliği ve hücre dışı sıvı azal­ması gibi, etken olan birincil hastalık te­davi edilmelidir. Akut böbrek yetmezli­ğinin başlıca nedenlerinden akut böbrek borucukları nekrozunun (doku yıkımı) tedavisinde temel amaç vücuttaki orga­nik sıvıların ve bu sıvılardaki madde yoğunluklarının belli düzeylerde tutul­masıdır. Ayrıca böbreklerin boşaltım iş­levi bozulduğu için vücuda zararlı me­tabolizma ürünlerinin yoğunluğu, bes­lenme ile alınan proteinlerin azaltılma­sıyla dengelenmelidir. Çıkarılan idrar miktarının azaldığı dönemde olası en­feksiyonlara karşı hastayı mikroplardan uzak tutmak gerekir. Hastaya verilecek sıvı deri ve bağırsak gibi çeşitli yollarla yitirilen sıvı miktarı göz önünde tutula­rak belirlenmelidir. İdrar, kusma, ishal ve ateş hastanın gerçek su gereksinimi­ni belirleyen sıvı kayıplarına yol açar. Hastaya verilecek sıvı miktarı saptanır­ken 250-500 gr arasında değişen günlük normal su kaybı temel alınır. Ayrıca plazmada sık' sık sodyum düzeyine ba­karak, sodyum yoğunluğu düştükçe ve­rilen sıvı miktarı azaltılır. Kusma ve is­hal gibi yollarla aşın sıvı kayıplarının görülmediği hastalarda, kaybedilen sıvı miktarına ek olarak 24 saatte yaklaşık 400-600 ml sıvı vermek uygundur. Bu hastalara verilen yiyeceklerde enerji ge­reksinimi yeterli ölçüde karşılanmalı, ama yıkım ürünleri böbreklerden atılan proteinlerde kısıtlamaya gidilmelidir. Böbrek yetmezliğinde izlenecek beslen­me düzenine ilişkin ayrıntılı bilgi "Sağ­lıklı Yaşam" cildinde verilmiştir. Hasta­lık hafif seyrediyorsa ağızdan, daha ağır durumlarda burundan mideye uza­tılan sondayla, mide-bağırsak işlevleri bozuk hastalarda damardan besleme ya­pılır. Doğal olarak bu üç değişik yolla verilen besinler farklılık gösterir. Ağız­dan beslemede uygun ölçüde karbon­hidrat ve protein içeren, potasyum ve sodyum içermeyen, olabildiğince yağ­sız besinler verilmelidir. Beslenmenin burun sondasıyla yapılmasını gerekti­ren durumlarda daha önceden hazırlan­mış, hastanın bütün beslenme gereksinimini karşılayacak karışımlar kullanı­labilir. Damardan beslemede yüksek oranda glikoz (yüzde 25) içeren serum­lar hastaya günde 100-200 gr glikoz sağlayacak biçimde verilir. Potasyum özel dikkat gerektirir. Böbrek yetmezli­ğinde plazma düzeyi artan potasyum, özellikle kalpte karıncıklar arasındaki elektrik iletişimini bozarak kalp durma­sına yol açabilir. Bu tehlikeli etkisinden dolayı kanda potasyum artışı hemen denetlenmelidir. Kanda potasyum yüksel­mesi ağızdan iyon değişimi sağlayan reçinelerin verilmesi, potasyumun hücre dışı sıvılardan hücre içine geçmesini sağlayan şekerli çözeltilerin ya da ensü­linin damar yoluyla verilmesiyle denet­lenir. İyileşme belirtileri görülüp azalan idrar miktarında artış başladıktan sonra sıvı ve gıda alımındaki kısıtlamalar ya­vaş yavaş kaldırılır. Ama protein alımı üre ve kreatininin kandaki değerleri normale ulaşana değin denetim altında tutulur. Tedaviyi yönlendiren idrar ve kan tahlillerinin sonuçlan normale dö­nünce tedavi kesilebilir. Hastaların bü­yük bir bölümünde perhiz yapmak, sıvı ve elektrolitleri ölçülü almak vücutta aşın sıvı tutulmasını önlemede, hücre dışı sıvıların bileşimini normal yoğun­lukta tutmakta ve üremi belirtilerini or­tadan kaldırmakta yetersiz kalır. Bu ne­denle hastada idrarın azaldığı ya da bü­tünüyle kesildiği dönemde zaman ge­çirmeden diyalize başvurulur. Böbrek yetmezliğinde gecikmeden uygulanan periton (karın zan) diyalizi ya da hemo­diyaliz (kan diyalizi) komplikasyonları büyük ölçüde önler.

Kronik Böbrek Yetmezliği Nedir

Kronik böbrek yetmezliğinde birçok böb­rek hastalığının son evresini oluşturur. Böbreğin işlevsel birimleri olan nefronlardaki geriye dönüşsüz lezyonlar, böb­reğin boşaltım görevini yerine getire­memesine yol açar. Bu nedenle üre, ürik asit, kreatinin, sülfatlar gibi meta­bolizma atıkları dışarı atılamayarak vü­cutta birikmeye başlar. Proteinin son yıkım ürünü olan üre tek başına kanda zehir etkisi yapmasa da böbrek yetmez­liğinin önemli bir göstergesidir. Bu ne­denle böbrek yetmezliği belirtilerinin
görüldüğü geriye dönüşsüz son evreye üremi adı verilmiştir.

Kronik Böbrek Yetmezliği Nedenleri

Böbreğin işlevsel yapılarını etkileyen birçok hastalık kronik böbrek yetmez­liğine yol açabilir. Ayrıca damar siste­mine ait bozukluklar ve idrar yolları­nın tıkanması da kronik böbrek yet­mezliği nedenleridir. Bu hastalığın başlıca nedenleri arasında glomerülo-nefrit, böbreğin damar hastalıkları, kronik piyelonefrit, yalnız nefronları etkileyen cıva gibi zehirli maddeler, böbrekteki enfeksiyonlar ve her iki böbreğin doğumsal hastalıkları sayıla­bilir. Çok sayıda nefronun işlev dışı kalması, organik sıvı dengesini sağla­ma işini geride kalan az sayıdaki nefrona yükler. Bu durumda dakikada 120 mi olan glomerüllerdeki toplam süzül­me 20-30 ml'ye düşer ve böbrek borucuklarının taşıma yeteneği de azalır. Sonuçta üretilen idrarın miktarı ve özellikleri değişir: Atılacak maddelerin artması, hastalığın ilk dönemlerinde suyun borucuklardan vücuda geri emil­mesini engeller. Bir başka deyişle böbrek iyi süzemediği atıkları bol süzerek uzaklaştırmaya çalışır. Bu nedenle has­talık başlangıcında çıkarılan idrar mik­tarı artar (poliüri). (Yalnız büyük işlev kaybının görüldüğü kronik böbrek yet­mezliği evrelerinde idrar miktarı aza­lır.) Böbrek yetmezliğinin poliüriye eklenen ilk belirtileri arasında aşın su içme sayılabilir.

Hasta böbrekler idrarı gerektiği gibi yoğunlaştırma ve seyreltme özellikleri­ni de yitirmişlerdir. Bu nedenle koşul­lar değişse bile idrarın özgül ağırlığı sü­rekli olarak 1010 gr/lt dolayında kalır (normal değerler 1006-1025 arası). Bu­na aynı yoğunlukta kalan idrar anlamı­na izostenüri denir. Nefronların idrar yoğunluğunu değiştirme yeteneklerini yitirmeleri elektrolit denge bozuklukla­rına yol açar. Bazı olgularda böbrek borucuklarından geri emiliminin ortadan kalkmasına bağlı olarak gelişen sod­yum kaybı, vücutta sodyum düzeyinin düşmesine neden olarak kan ve öbür hücre dışı sıvıların azalmasına yol açar. Kan hacminin azalması, kan basıncının düşmesine ve buna bağlı olarak ilk id­rar miktarının azalmasına yol açar. Po­tasyum dengesinde belirgin sapmalar görülmez. En azından böbrek yetmezli­ği idrar azalmasıyla seyreden döneme girmedikçe potasyum normal değerleri­ni korur. Kronik böbrek yetmezliğinin belirgin özelliği olan ilk idrar miktarı­nın azalması vücutta fosfat tutulmasına yol açar. Fosfatlar kalsiyumu bağlaya­rak kalsiyum fosfatları oluşturur. Böy­lece kanda serbest kalsiyum miktarı azalır. Bu azalma paratiroit bezinden parathormon salgılanmasını uyarır. Parathormonun bir görevi kalsiyumun de­polandığı kemiklerden ayrılarak kana geçmesini sağlamak ve kanda kalsiyum düzeyini normal düzeye çıkarmaktır. Böbrek yetmezliğinin bir sonucu olan hiperparatiroidizm (paratiroit bezinin aşırı çalışması) kemik dokusunda incel­meye (kemik erimesi) ve kist oluşumu­na yol açar. Kemikler kırılacak ölçüde zayıflar. İdrarda kalsiyum düzeyi yük­selir ve bir anlamda eriyen kemiklerin idrarla dışarı atıldığı evreye girilir. İlk idrar miktarının azalması fosfatların ya­nı sıra sülfat ve besinlerin yıkılması ile oluşan organik asitlerin atılmasını da engeller. Böylece organik sıvılarda biri­ken bu maddeler asidoza (asit düzeyi­nin artması) yol açar. Kronik böbrek yetmezliğinde asidoz durumunun orta­ya çıkmasına böbrek borucukları da önemli bir katkıda bulunur. Borucuklar yeterli miktarda amonyum iyonu, ürete­mez ve böylece asit fazlasının amon­yum tuzları halinde vücuttan atılması gerçekleşmez.

Akut böbrek yetmezliği nedenleri; Kanama, Yaralanma, yanıklar, ülser delinmesi vb.

Damar içi hemoliz (alyuvar parçalanması) Yanlış kan nakli, sıtma vb.

Damarsal olaylar Böbrek atardamarında tromboz (pıhtı oluşu­mu), iki yanlı kabuk nekrozu (doku yıkımı) vb.

Enfeksiyonlar Akut hepatit, akut piyelonefrit vb.

Aşırı duyarlılık tepkileri Akut glomerülonefrit, kızartılı lupus, mantar zehirlenmesi vb.

Su ve elektrolit kaybı İshalli ağır bağırsak iltihapları, uzun süren kusma, idrar söktürücülerin uzun süre kulla­nılması vb.

İdrar yollarını tıkayıcı hastalıklar İdrar borusunu tıkayan tümörler, taşlar vb.

Böbreğe zehirli etkisi olan maddeler Cıva, karbon tetraklorür, fosfor vb.

Bunalti Nevrozu Bunalti Bozuklugu Nedir

Bunaltı Nevrozu, Bunaltı Bozukluğu, ve Sosyal Bunaltı


Bunaltı ortada belli bir neden yokken, bir tehlikenin yaklaştığı kaygısına ve güçsüzlük duygusuna kapılarak iç sıkıntısı duymak biçiminde tanımlanabilir; şiddeti hafif bir kaygıdan derin ve güçlü bir korkuya kadar değişebilir.

Bunaltı (anksiyete) terimi psikiyatri­de çoğu kez kavram karışıklığına yol açacak biçimde kullanılır. Bunun başlı­ca nedeni bu terimin herkesin paylaştığı kesin bir tanımının olmamasıdır.
Bunaltı dış dünyadaki gerçeklerden kaynaklanmayan ciddi bir tehdit edilme duygusuyla ilişkilidir. Bu duygu insa­nın bedeninde, sinir sisteminde ve zi­hinsel yaşamında bazı tipik belirtilerle ortaya çıkar. Bunaltının korkuya benzer yanları vardır; insan geleceğini sandığı bir kötülüğün acısını çeker ve bunu bi­linçaltında yaşanmış deneyimlerle bü­tünleştirir. Ama korkuda dışarıdan ge­len gerçek ve nesnel bir tehlike söz ko­nusuyken bunaltıda tehlike kişinin ken­disinden kaynaklanır; dışarıdan bakıldı­ğında herhangi bir açıklaması, görünür hiçbir tehlike yoktur.

Dış Tehlikelere Yanıt Olarak Bunaltı

Bunaltıyı belirleyen öğeler bireyseldir. Bunaltının nedenleri arasında bazı kişilik özellikleri ve derin iz bırakan gerilimler önemli yer tutar. Ama bunlar yeterince açık betimlemeler değildir ve kesin kli­nik, bulgulardan çok akılcı kavramsal modellere dayandırılmıştır. Kuşkusuz bunaltının fizyolojik ve nesnel yönleri, korkuda görülenlerden çok farklıdır.

"Bunaltı çağı" olarak adlandırılan günümüz ile geçmiş arasındaki tek ay­rım bugün yaşamın daha gerilimli ve hareketli olması değildir. Zamanımızın karmaşık tehlikeleri karşısında insanla­rın artık anında, etkili ve yalın davra­nışsal tepki göstermemeleri de önemli bir farktır. Bütün bunları dikkate ala­rak, uygulamada büyük önem taşıyan iki noktaya değinmek gerekir.

Birincisi, tanı sorunudur. Hastanın öyküsündeki tipik duygusal bozuklukların ve bunlara bağlı belirtilerin tanına-mamasıyla bunaltı gözden kaçabilir. Öte yandan bunaltının beden ve sinir sistemindeki belirtileri asıl hastalıkmış gibi yorumlanabilir. Bazen bunaltı be­lirtileri hasta tarafından dile getirilemez ve birbiriyle çelişkili birçok klinik ince­leme yapılması gerekebilir. Bazen de bunaltı daha derindeki ağır ruhsal ve organik hastalıkları örtmeye yarar.

İkincisi, bunaltı birçok durumda ki­şinin belirli uyaranlara ve dış tehlikele­re karşı gösterdiği, tümüyle normal ve yerinde bir duygusal tepki de olabilir.

Normal olarak bunaltı bir güçlüğü aşmak, gidermek ve sonunda sorun ol­maktan çıkarmak için kişinin bir silah gibi kullandığı davranışlardır. Bu biçi­miyle de nevrotik bir bozukluğa işaret
eden anksiyete nevrozundan farklı ola­rak genellikle olumsuz değil, kişinin ol­gunlaşma süreci için gerekli, çok önem­li bir öğedir. Çocuğun davranışları, ki­şiliğini de önemli ölçüde etkileyen eriş­kinlerin istekleri doğrultusunda gelişir ve yapılanır. Bu süreçte çocuk yeterin­ce sevgi ve onay (güven, destek) gör­mezse bunaltı için elverişli bir ortam yaratılır.

Bunaltı hoş bir olay değildir ve her birey ruhsal savunma mekanizmalarını kullanarak bu duygudan kaçınmaya ça­lışır. Bu mekanizmaların kullanılması her zaman bir hastalığa işaret etmez; özellikle genç yaşlarda kişilik gelişimi­ni belirleyen tepkilere neden olur. Bu­naltı bir tehlikeye yanıt olarak ortaya çıkar. Sorun bu tepkinin normal mi, yoksa hastalık niteliğinde mi olduğunu belirleyebilmektir.

Bunaltının şiddeti ve süresi gibi özellikleri belirdiği duruma uygun dü­şüyorsa, bunun organizmanın dış uya­ranlara yanıt vermesini sağlayan nor­mal ve temel bir tepki olduğu söylene­bilir. Bu tür bir tepki bireyin kendini savunarak yaşamını sürdürmesi açısın­dan çok işlevseldir. Oysa birçok olguda bunaltı normal ölçüler dışında, koşul­larla uyumsuz ve hastalık niteliğinde bir duygusal tepki olarak belirir. Bu du­rumda fiziksel rahatsızlıklara da neden olabilir.

"Normal bunaltı" ile "hastalık dere­cesinde bunaltı" arasındaki sınırı belir­lemek olanaksız değilse de çok zordur. Klinik açıdan bunaltının şiddeti çok de­ğişebilir. Çok hafif ve orta şiddette ol­gularda bunaltı "normal" sayılabilir, ama zamanla çok ilerleyerek hastalık ölçülerine de varabilir. Bu aşamaların sonunda ayrıca ciddi bedensel sorunlar gelişebilir. Normal ile hastalık derece­sinde bunaltı ayrımında temel alınacak ve olguların çoğunda geçerli olabilecek dört ölçüt önerilebilir:

• Bunaltının şiddeti, sıklığı ve süresi.
• Bunaltıyı yaratan olayın ciddiliği ile. bunaltı tepkisinin şiddetinin birbirine denkliği.
• Bunaltının yol açtığı fiziksel rahatsız­lığın derecesi.
• Normal alışkanlıklardaki bozulmanın (örneğin belli yerlerden kaçma, sıradan işleri yapamama) derecesi.

Hastalık Derecesinde Patolojik Bunaltı

İnsan bunaltıyı kendi denge ve uyumu­na yönelik bir tehlike biçiminde algıla­dığından bilinçli ya da bilinçdışı olarak bir dizi savunma sürecini başlatır. Bu­naltı belirtileri bu durumun nedeniyle karşılaştırılamayacak kadar şiddetliyse ve savunma mekanizması yetersiz kalan kişi bu belirtileri denetlemeyi başara­mazsa bunaltı nevrozundan söz edilir. Bunaltı nevrozu en basit, en az karma­şık nevroz türüdür. Ama bunaltı nevro­zu tanısının konabilmesi için önce bü­tün öbür bunaltı nedenlerinin araştırılıp elenmesi gerekir.

Bunaltı nevrozunun görüldüğü in­sanların çoğunda bazı ortak kişilik özel­liklerine rastlanır. Bunlar genellikle bu­naltıya eğilimli, çocukluk ve ergenlik çağlan güvensizlik içinde geçmiş, aile­den gelen korkulan bulunan kişilerdir. Bunaltıda kişilik yapısı çok önemlidir; bunda kalıtsal öğeler kadar özellikle an­ne babanın yeterince eğitici olmadığı durumlarda büyüme çağında edinilmiş davranış biçimlerinin de belirleyici etki­si vardır.

Kişilik özelliği olarak bunaltıya yat­kınlık bütün bunaltı nevrozu hastaların-da açıkça görülür.
Bazı psikanaliz okulları bunaltının olası nedenleri arasında doğum travma­sının da önemli bir yer tuttuğunu savunur. Hatta bazı araştırmacılara göre do­ğum anı, özellikle ailesel yatkınlığı olan bireylerde ciddi sonuçlara yol açan psikolojik bir şok yaratabilir. Doğum travmasının yaşam boyu üstesinden ge­linemez ve Freud'a göre doğum anı, bi­reyin ilk bunaltı deneyimidir.

BUNALTININ ÖZNEL RUHSAL BELİRTİLERİ


• Korku
• İç sıkıntısı
• Gerginlik
• Tehlike beklentisiyle duyulan
Korku
• Aşırı kaygı ve aşın uyanıklık
• Sabırsızlık ve huzursuzlu
(yerinde duramama)
• Çabuk yorulma
• Dikkatin çabuk dağılması
• Bellek bozuklukları
• Uykusuzluk


Bunaltı Belirtileri

Bunaltı nevrozu çeşitli biçimlerde orta­ya çıkabilir. Belli bir durumda, belirli nesnelerle karşılaşıldığında ya da hiçbir görünür neden olmadan belirebilir. Bu tür nevroz belirtilerinin sıklığı, şiddeti ve özellikleri kişilik yapısına bağlı ola­rak bireyden bireye değişir.

Bunaltı nevrozunda bedensel (soma­tik) ve ruhsal (psikolojik) kökenli ol­mak üzere iki ayn türden belirtilere rastlanır. Belirti ne kadar özgül, yani sı­nırlan belirgin ve kesin ise o kadar bü­yük bir olasılıkla organik kökenlidir. Buna karşılık dağınık ve betimlenmesi güç belirtilerin ruhsal kaynaklı olduğu düşünülür.

Bunaltı duygusal düzeyde korku, güvensizlik, huzursuzluk, hafif uyanla­ra aşın yanıt verme ve saldırganlık gibi belirtilerle ortaya çıkar. Düşünsel dü­zeyde hasta mantık yürütme ve dikkati­ni yoğunlaştırmada güçlük çeker. Be­densel bozukluklar arasında ise baş dönmesi gibi sinir sistemini ilgilendiren belirtilere, deriyle ilgili olarak avuç içi, ayak tabanı ve koltukaltı terlemeleriyle solgunluk ya da ani yüz kızarmasına, kalp atışlarının hızlanması gibi kalp-damar sistemi bulgularına, sindirim sis­teminde mide bulantısı, ishal, kabızlık gibi yakınmalara, kas sisteminde hare­ket düzensizliklerine, ayrıca sık idrara çıkma gibi boşaltım sistemi belirtilerine rastlanır.

Utangaç ve güvensiz kişilik yapısıy­la bağlantılı olarak geceleri kâbus gör­me, idrar kaçırma ve tik biçiminde bo­zukluklar ortaya çıkabilir. Bunaltının kronikleşmiş olduğu kişilerde ise genel­likle uyuma zorluğu, derin uyuyamama ve kâbus görmeden başlayarak ruhsal kaynaklı bedensel (psikosomatik) hasta­lıklara kadar varabilen belirtiler görü­lür.

Bu olgularda bunaltının uyarıcı işa­ret vermek biçimindeki işlevsel yararı artık kalmamıştır. Kişi akılla bağdaşma­yan amaçsız işler yapmaya başlar. Ayrı­ca ölüm ve delirme korkularıyla besle­nen derin bir kaygı içindedir.

Bunaltı Stres Krizlerinin Özellikleri

Bunaltı krizi, gündüz ya da gece gelebi­len, birkaç dakikadan birkaç saate ka­dar, hatta bazen daha fazla sürebilen, aynı gün ve gece içinde yineleyebilen nöbettir. Titreme, terleme ve ağlamayla birlikte hastada şiddetli panik görülür. Bazen bunlara görsel varsanılar (halüsi-nasyon) ve ani ölüm korkusu da eşlik eder. Göğüs kafesinde sıkışma duygu­suyla birlikte "hava açlığı" belirir. Hasta sık soluk almaya başlar. Sonunda kanda kalsiyum düzeyi düşer ve parmaklarda, ellerde ve ağız çevresinde duyarlılık be­lirir. Kas gerginliğine bağlı ağrılarla, ka­fa arkası ve alında duyulan inatçı baş ağrılarına sık rastlanır. Baş ağrısı akşa­ma doğru artarak bütün başa yayılır. Ki­şinin metabolizma ve sinir sistemiyle il­gili yapısal yatkınlıkları dışında bu bo­zuklukları ortaya çıkaran etkenler ikiye ayrılabilir. Bunlardan dış etkenler aile ve toplum kökenlidir. Kişinin aile çevresinde ve toplum içinde yaşadığı çok olumsuz ve acı veren deneyimler bunal­tının başlıca dış etkenlerini oluşturur.

İç etkenler ise ruhsal çatışmalardan kaynaklanır. Doyucuru biçimde çözüle­meyen ya da durdurulamayan ruhsal ça­tışmalar, kişide sevgisiz kalma, öz dene­timini yitirme, ekonomik çökme (iflas) gibi çok çeşitli korkulara neden olur.

Bunaltı Ayırıcı Tanı Teşhis

Bunaltı hem bedensel, hem de ruhsal ni­telikli birçok hastalıkla karıştırılabilir. Dolayısıyla ayırıcı tanı bütün bu olası­lıkların araştırılmasını gerektirir. Vücu­dun herhangi sistemini ilgilendiren ra­hatsızlık belirtilerinin nedenleri ayrıntılı incelemeler yapılarak ortaya çıkarılma­lıdır. Yukarıdaki açıklama anımsanacak olursa şiddetli panikle birlikte görülen bunaltı krizi belirtileri önemli ölçüde miyokart enfarktüsünü taklit edebilir.

Ayrıca ruhsal çöküntü (depresyon) sendromu da belirgin bir bunaltıyla or­taya çıkabilir.

Bunaltı Tedavisi

Bunaltı nevrozunun temeline inen teda­vi ile bunaltı krizi tedavisi arasında ay­rım yapmak gerekir.

Bunaltının Öznel Fiziksel Belirtileri

İstemsiz kas hareketleri, Terleme, Ağız kuruması, Titreme, Çarpıntı, Göğüste sıkışma, Hava açlığı, Baş dönmesi ve "dağılma" duygusu, Bedensel yorgunluk, Bulantı "Boğaz düğümlenmesi", İştahsızlık, Sindirim sistemi bozuklukları, Sık sık idrara çıkma, Gerginliğe bağlı baş ağrısı, Çeşitli fiziksel hastalık belirtileri

Gerginlik (stres) ne zaman ortaya çıkar?

Gerginlik, organizmanın yeniliklere uyum göstermesinin gerektiği ya da ruhsal-bedensel dengeyi bozabile­cek bedensel ve duygusal gerilimle­rin sürekli etkisinde kaldığı durum­larda gelişir.

Panik ya da büyük korku nöbetle­ri bunaltı belirtisi midir?

Panik nöbeti bunaltının en ağır biçi­midir. Ölüm ve delirme korkusunun yanı sıra genellikle nefes darlığı, çarpıntı, aşın terleme, bütün vücutta felç duygusu gibi fiziksel belirtilerle birlikte ortaya çıkar. Birçok olguda özellikle göğüste olmak üzere yay­gın ağrılar görülür. Kalp krizini düşündürebilen bu ağrılar birkaç daki­ka ya da birkaç saat sürebilir ve bir iki gün içinde yavaş yavaş geriler.

Bunaltı ile korku arasında ne fark vardır?

Bunaltı kişinin yaklaştığına inandı­ğı, ama tanımadığı bir tehlike karşı­sındaki duygusal gerginliğidir. Kor­ku ise gerçek bir tehlikeye karşı ve­rilen duygusal yanıttır.

Bunaltının çocuk ve erişkinlerde görülen biçimleri farklı mıdır?

Erişkinlerde bunaltı ve bunaltı nev­rozu belirtilerini tanımak görece da­ha kolaydır. Erişkinde kişilik geliş­mesi tamamlanmış olduğundan, "olağan" dışı sapmaları ayırt etmek zor değildir. Oysa çocuklarda kişilik gelişmesi sürmekte olduğundan ola­ğanlık ve nevroz arasındaki sınır be­lirsizdir. Bazı psikiyatrlar çocukta orta şiddetteki bunaltı nevrozunun çocuğun hızlı toplumsal (aile, okul) ve bedensel gelişimi dikkate alındı­ğında normal ve işlevsel bir durum olduğu görüşündedir.

Köklü nevroz tedavisinin bedensel ve ruhsal olmak üzere birlikte uygula­nan iki yönü vardır. Bunaltı bedensel belirtiler veriyorsa ayrıntılı bir tıbbi mu­ayene zorunludur. Fiziksel bir bozukluk olasılığı ancak böyle bir muayeneden sonra elenebilir ve hastanın bu konuda­ki endişeleri giderilir.
Bunaltının hafif türlerinin tedavisinde önce psikoterapiyle başlamak ve hastaya genel anlamda güven vermek önemlidir.

Bunaltı çözücü ilaçlar miyasteni (kas zayıflığı) hastalığında kesinlikle kul­lanılmamalıdır.
Kronik solunum yetmezliği olanlarda çok dikkatle kullanılmalıdır. Yaşlılarda karaciğer ve böbrek yetmezliği tehlikesi nedeniyle düşük dozlar­da verilmelidir. Yaşlı hastada yüksek dozlar zihin karışıklığının artmasına ve beyin ödemine yol açabilir.

İlacın görece yüksek dozlarda verildiği durumlarda fiziksel ve ruhsal ba­ğımlılığın gelişip gelişmediği sık aralıklarla kontrol edilmelidir. Bunaltı çözücü ilaçlar cinsel dürtülerin zayıflamasına yol açabilir. Bunaltı­nın öncelikle cinsel sorunlardan kaynaklandığı durumlarda kullanılmaları uygun değildir.

Yatıştırıcılar kan yoluyla anne adayından bebeğe geçtiği için gebelikte kul­lanılmaları sakıncalıdır.

Ruhsal çöküntü olgularında yalnızca bunaltı çözücülerin kullanılması doğru değildir.
Daha ilerlemiş olgularda deneyimli uz­manlarca uygulanan psikoterapiye ek olarak uygun ilaç tedavisine de başlanır.

Öncelikle uyku düzeninin olabildi­ğince normale dönmesi sağlanmalıdır. Uygun beslenme ve beden hareketleri hastanın genel sağlığına katkıda bulu­narak gerginliklere karşı direncini artı­rır. Bazı hafif yatıştırıcıların kullanıl­ması da yararlı olabilir.

Bunaltıya ruhsal çöküntü de eklen­mişse tedavide bunaltı çözücü ilaçlarla ruhsal çöküntü giderici ilaçlar birlikte kullanılabilir. Böyle birleşik tedaviler çoğunlukla etkili ve tehlike yaratmaz.
Daha karmaşık psikoaktif ilaçlar ise an­cak psikoterapi uzmanının doğrudan denetimi altında kullanılabilir.

Bunaltı krizinin tedavisinde bazen yatıştırıcı ve spazm çözücü ilaçlar da kullanılabilir. Bu tür tedaviye daha çok nöbetin uzun sürmesi, hastanın yaşlı ol­ması ve daha ileride uzun süreli tedavi yapma olasılığının bulunmaması duru­munda başvurulur. Hızlı etkili barbitüratlar akut panik nöbetini hemen ortadan kaldırır. Ama kronik bunaltı olgularında hipnotik etkili barbitüratlar çok dikkatle kullanılmalıdır, çünkü bu ilaçlara ba­ğımlılık gelişme tehlikesi çok yüksektir.

Malta Hummasi Bruselloz Hastaligi Nedir

Malta Humması Olarakta Bilinen Hastalık Bruselloz Nedir

İnsanlara evcil hayvanlardan bulaşan bu hastalığa karşı koruyucu önlem olarak temizlik kurallarına titizlikle uyulması gerekir.

Malta humması ve Akdeniz hum­ması olarak da bilinen Bruselloz, evcil hayvanlar arasında son derece bulaşıcı bir mikrobik hastalıktır. İnsana da bu hayvanlardan bulaşır. Verdiği dalgalı ateş, terleme, halsizlik ve ağrı belirtileri bazen kronikleşir ve hastayı uzun süre yatağa bağlayabilir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Nedeni

Akdeniz hummasının etkeni Brucella cinsinden bakterilerdir. Bu cinsin in­sanda hastalık yapan türleri keçilerden geçen Brucella melitensis, sığırlardan geçen Brucella abortus ve domuzlar­dan geçen Brucella suis'tir. Brucella canis türüne ise ender olarak köpek­lerde rastlanır. Vücuda giren mikrop­lar temel olarak kemik iliği, lenf dü­ğümleri, karaciğer ve böbrek hücrele­rine yerleşir. Daha seyrek bulundukla­rı yerler kemik dokusu, erbezleri ve kalp iç zarıdır (endokart). Merkez si­nir sistemi ve çevrel sinirler de mik­roplardan etkilenebilir. Kanla yayılan başka mikrobik hastalıklarda olduğu gibi bu bakteriler de bütün dokulara yerleşebilir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Nasıl Bulaşır

Malta hummasının başlıca bulaşma kaynağı büyükbaş ve küçükbaş hayvan­lardır. Hastalık insanlara genellikle has­talıklı hayvanın sütünden geçer. Bu hayvanların sütünde çok sayıda bakteri vardır. Taze peynir, tereyağ ve dondur­ma gibi süt ürünleri de bulaşmaya yol açar. Hastalıklı hayvanların dışkı ve idrarıyla bakteri dış ortama yayılır. Bru­cella çevre koşullarına son derece dayanıklıdır. Tozlu ortamlarda altı haftaya kadar, nemli toprakta ve suda daha uzun süre canlı kalabilir. Dolayısıyla bu bakterilerle kirlenmiş sular, sebzeler ve çevreye dağılan tozlar bulaşmaya yol açabilir.

Brucella abortus özellikle düşük ya­pan ineğin düşük sırasında çıkardığı maddelere dokunulmasıyla bulaşır. Bakteri bunlar arasında en çok etenede (plasenta) bulunur. Düşük sırasında bu­laşmaya hayvancılıkla uğraşan köylüler ve veterinerler arasında oldukça sık rastlanır. Hastalıklı hayvanların dölyolu muayenesi sırasında el derisinden de bulaşma oluşabilir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Dağılımı

Bütün Akdeniz havzasında bulunan Brucella melitensis küçükbaş hayvan­larda (koyun, keçi) bulaşma etkeni ol­makla birlikte sığırlarda da görülebilir. Avrupa'nın orta ve kuzey kesimlerinde dağınık biçimde yayılmış olan Brucella abortus sığırlarda ve daha seyrek olarak at, köpek ve domuzlarda düşüğe neden olur.

Amerika'da sık rastlanan Brucella suis domuzlarda düşüğe yol açar. Ayrı­ca tavşan ve başka yabanıl hayvanlarda da hastalık etkenidir. Kırsal kesimlerde daha yaygındır. Hayvanlarda düşüklere daha çok rastlanılan bahar aylarında hastalığın görülme sıklığı artar. Hasta­lık etkeni gebe hayvanın meme ve döl-yatağına yerleşmiştir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Belirtileri

Brucella melitensis ile oluşan en yaygın Bruselloz tipinde kuluçka süresi 2-6 haf­ta arasında değişir. Hastalık hafif belirti­ler vererek başlar. Ateş yavaşça yüksele­rek 10 günde 39°C-40°C'ye kadar çıkar. 1-2 hafta bu düzeyde kalan ateş daha sonra düşer ve kaybolur. Böylece ateşli dönemden daha kısa süren ateşsiz döne­me girilir. Bunu yeniden ateşli dönem izler. Ateş düşerken görülen terleme Brusellozun en tipik özelliklerinden biri­dir. Malta hummasının ateş dışındaki başlıca belirtileri yorgunluk, kas, kemik ve eklem ağrılarıdır. Hastalığın belirtile­ri, hastalık etkeni mikropların vücutta yerleştiği yere (erbezleri, karaciğer, sinir sistemi, akciğerler) göre değişir. Brusel­loz olguları yüksek ateş, titreme ve bi­linç bulanıklığı belirtileriyle birden baş­layabildiği gibi gözden kaçabilecek öl­çüde hafif seyredebilmektedir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Tanı, Teşhis

Meslek olarak hayvanlarla uğraşmak, dalgalı ateş, hastalığın sinsi başlaması ve terleme bruselloz olasılığını düşün­dürür. Bu olasılık kan kültüründe mik­robik etkenin üretilmesi ve serumda öz­gün antikor aranması (Wright testi) ile sınanarak kesinlik kazanır.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Tedavisi, Tedavi

Malta hummasında belirtilere yöne­lik tedavi için hastaya ağrı ve genel hal­sizlik dönemi süresince ağızdan 6 saat­te bir 500 miligram şahsilik asit (aspi­rin) verilir. Terlemeyle kaybedilen suyu karşılamak için yeterli su alınmalıdır. Uykusuzluk sorunu varsa alışkanlık yapmayacak uyku haplarına başvurula­bilir. Hastalık etkenine yönelik tedavi için 3-4 hafta süreyle 6 saatte bir 500 miligram tetrasiklin alınması gerekir. Aç karnına alınan bu ilacı çocuklar, ge­be kadınlar ve böbrek hastalığı olanlar kullanmamalıdır. Daha ağır olgularda tetrasikline ek olarak, tetrasiklin tedavi­sinin ilk 2-3 haftası boyunca 12 saatte bir 500 miligram streptomisin kas içine verilir. Hastalığın sürdüğü durumlarda antibiyotik tedavisine bir aylık aralarla uzun süre devam edilebilir.

Malta hummasının antibiyotiklerle tedavisinde en önemli sorun tedavinin kesilme anının kesin biçimde bilinememesidir. Hiçbir test hastalığın sona er­diğini gösteren güvenilir bilgi vermez. Genel kural olarak ateşin düşmesinden ve dalak büyümesinin tam olarak geç­mesinden sonra en az 20 gün boyunca tedavi kesilmez. Hastalığın akut ve akut kronik arası biçimlerinin antibiyo­tik tedavisine iyi yanıt vermesine karşılık, aynı durum sık yinelemelerin gö­rüldüğü kronik biçimler için geçerli de­ğildir.

Bruselloz Malta Humması Hastalığı Korunma Yöntemleri

Hastalığın ilgili makamlara bildirilmesi zorunludur. Hastalık hayvanlardan bu­laştığı için hastaların çevreden yalıtıl­masına gerek yoktur. Yoğun araştırmalara karşın bruselloz aşısı henüz bulu­namamıştır. Bu nedenle koruyucu ön­lemler büyük önem taşır. Hayvancılıkla uğraşanlar temizlik kurallarına uymalı, sürüdeki hasta hayvanlar yok edilmeli, süt ve süt ürünleri sıkı denetimden ge­çirilmelidir. Peynirin yapımından sonra en az üç ay buzhanede bekletilmesi ya­sal zorunluluktur. Bu bekleme süresi peynirden gelecek olası bulaşmayı en­gelleyecektir.

İnsan ve hayvanların ortak hastalığı olan brusellozdan korunmak için insan ve hayvan hekimliği arasında sıkı bir işbirliği gereklidir. Hayvancılığa ilişkin koruyucu önlemler hayvanların temizli­ğine dayanır. Bunun için de ahır ve ağıllar temiz tutulmalı, hayvan pislikle­ri hemen atılarak dezenfekte edilmeli­dir. Hasta hayvanların belirlenmesi, hastalık görülen bölgelerin ve hayvan­ların yalıtılması da önemlidir.

Bruselloz hayvanlarda olduğu gibi kadınlarda da düşüğe yol aça­bilir mi?

Kadınlarda bruselloza bağlı düşük çok ender görülür.

Bruselloz kronikleşebilir mi?

Evet. Üstelik hastalığın çok yaygın görüldüğü bölgelerde kronik bi­çimlere giderek daha sık rastlanmaktadır. Bruselloz iyileşme ve alev­lenme dönemleriyle seyreden akut evreden sonra kronikleşebilir.

Kronik bruselloz belirtileri nelerdir?

Karaciğer ve dalağın büyümesi en önemli belirtidir. Hastalığın izlediği çeşitli biçimler arasında ateşle ya da sinirsel ve ruhsal bozukluklarla seyredenleri de vardır. Ateşli biçimde hastalığın akut dönemi uzamış­tır ve sürekli ateş, aşırı terleme, yorgunluk ve kansızlık belirtileri gö­rülür. Sinirsel ve ruhsal bozukluk yaratan biçiminde ise bu belirtilere ruhsal çöküntü, aşırı duyarlılık, bunaltı, sindirim sistemi ve bilinç bo­zuklukları, bazı olgularda da cinsel iktidarsızlık eşlik eder. Kas ve ek­lem ağrılarına oldukça sık rastlanır.