Kabizlik ve Bagirsak Hastaliklari

Kabızlık ve Bağırsak Hastalıkları

Lif yoksunluğundan en fazla şikayetçi olan organ şüphesiz kalınbağırsaktır. Bu eksikliğin ilk belirtisi, bağırsak geçişinde önemli bir azalma, yani kabızlıktır. Batı ülkelerinde çeşitli kalınbağırsak hastalıklarındaki önemli artışın nedeni, yeteri ka­dar lifli besin alamamaktır. Gerçekten dışkı hacmindeki azalmanın kalınbağırsak üzerine dolaylı ve dolaysız etkileri vardır:

Dolaysız etki: Kalınbağırsak kasları çok küçük hacimlerdeki dışkıyı ilerle­tebilmek için büyük güçlüğe maruz kalırlar. Onlann daha sık ve daha şiddetli kasılmaları kalınbarsağın iç cidarını zaafa uğratır. Bundan başka liflerin iş­levlerinden biri, kalınbağırsak için zehirli farklı molekülleri gözeneklerinde tutabilmesidir. Lif yokluğunda ise zehir etkisi artar.

Dolaylı etki: Lif yokluğunda bağırsak geçişi yavaşlar. Böylece dışkı, kalın­bağırsak cidarı ile daha uzun süre temasta kalır ve cidarı etkiler. Ayrıca, ba­ğırsak kaslarının çalışması ve dışkılama çabalarıyla kalınbağırsakta basınç artar ve cidarını zaafa uğratır.
Böylece bizzat lif yokluğuna bağlı ve lif yokluğu ile oluşmuş kabızlığa bağlı ihti-latları ayırmak çok güçtür. Bu nedenle lif yokluğuna bağlı bağırsak hastalıkları, kronik (süreğen) kabızlıklara bağlı olarak gelişen hastalıklarla aynıdır. Bu ihtilaf­lardan daha önce bahsedilmişti; burada yalnızca anımsanmakla yetinilecektir:

1- Kalınbağırsak divertikülozu (çıkmazlığı)
2- Akut divertikülit
3- Fekalom (dışkı tıkacı)
4- Kalınbağırsak kanseri.

Kabızlığın Önlenmesi - Herkes için Lif

Güncel beslenme alışkanlığımız, ülkemizde özellikle büyük kentlerde, günde ancak 10-20 gr lif tüketildiği öngörülmektedir. Bu miktar çok belirgin olarak yetersizdir. Bu lif yoksunluğu, kabızlıktan şikayet eden pek çok kimsenin durumunu açıklar. Genel koruyucu amaçla, aşağıdaki şekilde dağıtılmış olarak günde 30-40 gr lif içe­ren bir beslenme önerilmektedir:

15-20 gram tahıl lifi
15 gram meyve-sebze lifi
3-5 gram kuru sebze lifi.

Bu miktarları düzenli olarak almanın gerekli olmadığı açıktır; bunlar yalnızca kay­nakça niteliğinde ölçülerdir. Örneğin hergün kuru sebze yeme zorunluluğu yoktur. Ortalama bir düzen kurmalıdır; haftada 2 tabak kuru sebze yemek yeterlidir ve ku­ru sebze gününde tam tahıl veya diğer sebzelerin tüketimini azaltmak gerekir. İyi bir beslenme dengesi bazı temel bilgileri tanımayı ve sağ duyuyu gerektirir.

Bazı inatçı kabızlık olgularında günde 30 gramlık lif payı, bu bağırsak sorununu yok etmek için yeterli olmayabilir. O zaman, bazen hoş olmayan ikincil etkilerden kaçınmak için bazı kurallara uyarak, kepek ilavesi gereklidir.

Tam Tahıllar

Dünyada ziraati en çok yapılan üç tahıl buğday, pirinç ve mısırdır. Ayrıca arpa, yulaf, çavdar ve kara buğday gelir. Tahıl insan beslenmesinin başlıca kaynağını oluşturur ve güncel olarak dünya nüfusu enerjisinin %60'mı tahıldan sağlar. Fakat dağılımı, ülkelerin yaşam düzeyine göre çok farklıdır. Gelişmekte olan ülkelerde kalori değerinin %80'inden fazlası tahıldan temin edildiği halde, zengin ülkelerde bu rakam ne yazık ki çok daha az olup %30 civarındadır. Bu durum endüstride ge­lişmiş ülkelerde kabızlıktan şikayetçi sayısının artmasında büyük sorumluluğu olan şeker ve yağın, azaltılan tam tahıl tüketiminin yerini almasından kaynaklanmaktadır.

Tahıl Taneleri

Tahıl tanelerinin oldukça benzer yapıları vardır. Örneğin Türkiye'de en fazla tüke­tilen buğday tanesi ele alınırsa, bunun başlıca üç kısmı olduğu görülür:

Çekirdek kısmı tanenin %80'ini oluşturur. Esas olarak sadece enerji veren nişasta ve glusid içerir. Liften çok fakir olduğu kadar vitamin ve madensel tuzlardan da yoksundur. Beyaz un ancak buğday tanesi nişastası içerir.
Çekirdek, çevre tabakaları denen bir seri zarflarla çevrilidir. Çekirdeğe kar­şılık bu tabakalar vitamin ve liflerden çok zengindir. Beyaz un elde edilirken maalesef bunlar atılmaktadır. Un buğday tanesinden ayrılınca, çevre tabaka­larının tümü kepek kısmında kalır. Bu da besinsel liflerin %50'sini oluşturur.
Tanenin embriyonunu içeren tohum, çevre tabakaları ve çekirdek arasına yerleşmiş küçük bir yuvarlakçıktır. Proteinler, E ve B vitaminleri gibi besleyici maddelerden çok zengindir. Tohum, buğday tanesinin %2+1/2'unu oluşturur. Beyaz un tane tohumu içermez.

Farklı Buğdaylar

Çok sayıda buğday çeşidi vardır. Bunlar iki sınıf altında toplanabilir:
" Kolayca una çevrilebilen buğdaydan elde edilen un, bütün pastacı ve fırın­larda kullanılır. Buğday Türkiye'de en fazla tüketilen tahıldır ve ne yazık ki fırıncılar liften fakir beyaz un kullanırlar. Diğer endüstride gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, bizde de giderek yerleşen bu liften yoksunluğa karşı mücadele etmek için yalnızca kabızlıktan şikayet edenler değil, bütün Türk halkı, tam buğdaydan üretilen fırın ürünlerini yeniden keşfetmelidir.

Güç ezilen, oldukça dayanıklı taneli sert buğday, irmik ve besinsel hamurlar üretiminde kullanılır. Burada da maalesef, liften ve çevre tabakalarından yoksun buğday unu kullanılmaktadır.

Kabizlik ve Seker Hastaligi

Kabızlık ve Şeker Hastalığı

Diyabet kelimesi "Diabetes: Geçen" sözcüğünün türevidir. Gerçekten başlangıçta diyabet kelimesi sık ve bol işeme ile belirgin bir hastalığı tarif etmek için "su vü­cudu duraklamaksızın geçer" anlamında kullanılıyordu. Şimdi ise diyabet sözcüğü, en sık, en uzak diyabet şekli olan şekerli diyabet için kullanılmaktadır. Kandaki şekerin çok yüksek yoğunluğuna bağlı olarak, idrar hacminin artması, idrara şeker geçmesiyle oluşur. Gerçekten diyabet, kanda glukozun olağanüstü artmasıyla be­lirgin bir hastalıktır. Bu seviye böbrek eşiği denilen seviyeyi aştığında (160-180 mg/100 mi) glukoz suyu da birlikte sürükleyerek idrara geçer. Bu nedenle sık ve bol şekerli idrar çıkarılır.

İki tür diyabet hastalığı vardır:

İnsüline bağımlı diyabet, her defasında örneğin yemekten sonra çok artan kan şekerini azaltan ve onu normal sınırlarında tutan, pankreas tarafından üretilen insülinin eksik salgılanmasına bağlıdır. Diyabetin bu türü şeker hastalarının %15'ini (200-225.000 şeker hastası) oluşturur. Aynı zamanda genç türü diyabet veya yağsız diyabetten de bahsedilir. Zira esas olarak çocuk, ergenlik ve genç erişkinlerde görülür ve önemli derecede zayıflama oluşturur. Kalıtımsal nedenlerle veya pankreasın ağır bir hastalığından sonra bu organ yeterli insülin salgılayamaz. Diyabetin bu şekli bir uygarlık hastalığı gibi kabul edilmez.

İnsüline bağımsız diyabet, de insülin eksikliği yoktur. Kandaki insülin dü­zeyi çoğunlukla normalden daha yüksektir. Bütün işlevler normal olduğunda, insülin kanda var olan glukoz fazlasını yakalayarak organizmanın farklı hüc­relerine emir vererek etki eder. Fakat insüline bağımsız diyabette hücreler artık bu emirlere cevap veremez. Diyabetin bu şekli görünüşte sağlıklı olan şahıslarda ve çok yavaş olarak yerleşir. Bunlar çok bol yemek yapmayı ve yemeyi seven insanlardır. Yemeğin art arda bol miktarda yenmesi, daima çok önemli olan insülin salgısını uyarır ve bu uyarılarla hücreler büyür ve giderek bu hormona duyarlılığını kaybederler. Diyabetin bu şekline (yağlı diyabet veya 50 yaş diyabeti) de denilir. Gerçekten olguların %95'i olgun yaştaki, şişmanlık sorunu olan yetişkinlerde gözlenir. l'/2 milyondan fazla Türk insanının diyabetin bu türüne yakalandığı ve bunların içinden 700.000'inin durumlarından tamamen habersiz olduğu öngörülmektedir. Hastalık gelişip sıklıkla ağır ve geriye dönüşsüz ihtilaflar serisiyle aniden ortaya çıkar.

Şeker Hastalığının Zararları

Bu zararların hepsi kan damarları cidarının bozulmasına bağlıdır. Kandaki fazla glukoz bu cidarlarda toplanır ve onları kalınlaştırıp sertleştirir. Böylece farklı organlar ve kan arasındaki değişimlerde önemli kayıplar oluşturur. Bu organlar dayanıksız olduğu gibi onların kan verdileri de artmıştır. Böylece gözler, böbrekler ve sinirler en sık hastalanan organlardır. Batı ülkelerinde yetişkin körlüğünde şeker hastalığı ilk sırayı alır. Bu hastalık ağır böbrek yetmezlikleri olgularının %20'sinden de so­rumludur. Sinir tutulumu özellikle ayaklarda tüm duygu kaybı veya yanmalara benzeyen ağrılarla belirgindir. Büyük atardamarlar, özellikle infarktüs tehlikesinin arttığı kalbin atardamarları ve felç tehlikesinin görülebileceği beyin damarları sık­lıkla hastalanırlar. Diyabette korunma bu zararlardan kaçınmak için temeldir. Has­talıktan şüphelenildiği andan itibaren sistemli bir tarama ve özellikle iyi bir bes­lenme sağlığı gereklidir.

Şeker Hastalığında Korunma

Hangi öğeler insüline bağımsız bir diyabetten şüphe ettirebilir? Kimler taranmalı-dır? Esas olarak şişmanlık sorunu olan bütün kişiler taranmahdır. Her ne kadar şişmanlık daima bir diyabetle birlikte değilse de, şişmanlıktan şikayetçi bütün bi­reylerde diyabetin olmadığını her zaman göstermek gereklidir.

Diğer belirtiler de diyabetten şüphe ettirebilir. Gece işemek için uyanma ihtiyacı, sürekli susama, anormal yorgunluk. Kalıtsallık önemli olup, diyabetli bir ailenin üyesi her birey taranıp, biyolojik testlere girmelidir.

Üç basit araştırma yeterlidir:
Açlık ve tokluk kan şekerleri tayini veya en iyisi şeker yükleme deneyi ve 24 saatlik idrarda glukoz tayini.

Diyabetin korunma ve tedavisi, herşeyden önce düzenli hafif sporla birlikte iyi bir beslenme hijyenine dayanır. İnsüline bağımsız diyabet, uygarlık hastalığı kabızlık ve kolesterol ile aynı niteliktedir. Yani kısmen yaşam tarzı ve modern beslenmeye bağ­lıdır. Şeker ve arıtılmış gıdaların fazla alınması, kanda glukozun sık sık önemli dere­cede artmasına ve yetişkin yaşta diyabetli olma tehlikesinin çoğalmasına neden olur.

Bazı lifler organizma tarafından glukozun emilme süratini azaltarak kan şekerinin aniden yükselmesini önler. Ayrıca daha önce de bahsedildiği gibi liften zengin be­sinler, arıtılmış besinlere nazaran daha az şişmanlatırlar. Beslenmede liften zengin besin payının azalması, endüstrisi gelişmiş ülkelerde çok büyük sayıdaki diyabet­lilerden sorumlu bir etkendir.

İnsüline bağımsız diyabetin korunması ve onun çok sayıdaki ihtilatları, bir taraftan normal kiloda kalabilmek için bütün fazla kiloları kaybetmek ve diğer taraftan günlük beslenmede, iyi bir sağlığı sürdürebilmek için gerekli olan liften zengin besinleri almayı gerektirir.

Kabizlik Kolesterol ve Kalp Hastaliklari

Kabızlık Kolesterol ve Kalp-Damar Hastalıkları

Herkesin korktuğu ve sık sık adını andığı "kolesterol" nedir? Tansiyonum var veya beş kilo fazlam var gibi "kolesterolüm var" denilir. Fakat çok az kimse bunun ne anlama geldiğini doğru olarak bilir. Herşeyden önce, kolesterolün herkesde var olduğu bilinmelidir. Bu molekül organizma için gerekli olup onu iki şekilde sağla¬yabilir:

Kolesterol besinlerin yağ kısmında bulunur ve % 20-30'u besinlerle alınır.
Fakat kolesterol ihtiyacımızın büyük bir kısmı (%70-80) doğrudan organiz¬ma tarafından üretilir. Böylece herkesin korktuğu bu molekül, vücut için mutlaka gerekli olup organizma onu önemli miktarlarda üretmeye yetenekli¬dir. Kolesterolden itibaren organlar, yaşam için gerekli olan diğer çeşitli maddeleri hazırlayabilirler. Örneğin böylece cinsel hormonlar, kortizon (böbrek üstü bezi hormonu), D vitamini, farklı enzimlerin birbiri ardı sıra yaptıkları etki sayesinde bu molekülden üretilir.

Kolesterolün yapısal önemli bir rolü de vardır:

Hücre zarlarında, özellikle beyin hücre zarında toplanır. Beyin normal işlevini ko¬lesterolsüz sürdüremez. Karaciğer onların ihtiyaçlarını karşılamak için oldukça ha¬zırlıksız olan diğer organlar ve beyine kan ile taşınan kolesterolü yeterli miktarda üretebilir.
Beyin normal işlevini kolesterolsüz sürdüremez...

Kolesterol Niçin Düşürülmelidir?

Kolesterol yaşam için gereklidir! Peki neden korkulmaktadır? Korkulan onun fazla olmasıdır! Kolesterolüm var yerine "yüksek kolesterolüm var" denilmelidir. Ger¬çekten de kan kolesterolünün anormal artması, kalp-damar hastalıkları için birinci derecede tehlike etkenidir. Oysa, Türkiye'de ölümlerin %40'ma yakın bir kısmın¬dan bu hastalıklar sorumludur. Böylece kaygı verici özel bir sorun söz konusudur.

Damarlarda tahribat yapabilen kolesterol bunu hangi mekanizma ile oluşturmakta¬dır? Kolesterolün kandaki yoğunluğu arttığı zaman atardamarlarda depo edilir ve şekillenir, giderek "Aterom plağı" (Yağ pulu) denilen yağ depoları oluşturur. Bu plaklar büyüdüğünde, kanın geçişini engeller ve organların kanla sulanması verim¬sizlesin Kalp bu olaya özellikle duyarlıdır. Uzun yıllar boyunca, genellikle aşırı bir heyecan veya bedensel yorgunlukta göğüste duyulan şiddetli ağrıdır. Yani kalp ritmi hızlandığı için oksijen, dolayısıyla kan ihtiyacı artar. Ağrı hastanın hareketini durdurur. Buna "anjin dö puatrin" (boğak) veya "angorun" ağrılı krizi denilir. Te¬davi yapılmamışsa aterom plağı büyür. Krizler atar damar tamamen tıkanıncaya kadar giderek sıklaşır. Bu kalp krizi (infarktüs) olarak adlandırılır. Aynı zamanda bütün diğer atardamarları, özellikle beyin atardamarları, bütün bir bölge artık kanla sulanamadığı zaman felç tehlikesiyle birlikte tıkanabilir.
Kan kolesterolünü anormal derecede arttırmayan bir beslenmenin önemi böylece anlaşılmaktadır.

Anti-Kolesterol Lifler

Türk halkının beslenme alışkanlıkları kan kolesterolünün artmasını kolaylaştır¬maktadır. Ayrıca, kalp-damar hastalıkları Türkiye'deki ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Yani ölümlerin %40'ına yakın bir kısmını kapsamaktadır. Kan koles¬terolünün artmasını kolaylaştıran başlıca iki düzensizlik vardır:
Bir taraftan hayvansal yağların aşırı tüketimi: Et, şarküteri, yumurta, tereyağ ve diğer yağlı süt ürünleri.
Diğer taraftan, liften zengin besinlerin az miktarda tüketimi.

Liften zengin besinler, yani tahıl, baklagiller, meyve ve sebzelerin çift etkili anti-kolesterol etkileri vardır.
Birinci etkisi, bu besinlerin doğasına bağlıdır. Gerçekten onların büyük bir kısmı yağdan çok fakirdir ve hatta yağ içerseler bile bu yağ bitkisel kaynaklı olup hay¬vansal yağlara zıt bir etki gösterirler ve kan kolesterolünü azaltırlar.

Liften zengin besinlerin ikinci anti-kolesterol etkisi bizzat liflerin kendisine bağlıdır. Gerçekten çok sayıda deneylerle gösterilmiştir ki, bazı lifler, özellikle meyvelerin pektini, selüloz veya müsilajlar kan kolesterolünü azaltırlar. Bu azalmanın meka¬nizması henüz tam olarak bilinmemektedir.

Bazı araştırıcılar kolesterolün liflerin gözeneklerinde tutulduğu ve böylece emilen kolesterol miktarını azalttıklarını düşünmektedirler, bazıları da anti-kolesterol lifle¬rin gözeneklerinde tutulduğunu ve böylece emilen kolesterol miktarını azalttıkları¬nı düşünmektedirler. Bazıları da anti-kolesterol etkinin, lifler tarafından safra tuzla¬rının soğurmasına bağlı olduğunu kabul ederler. Gerçekten organizma safra tuzla¬rını üretmek için kolesterolü kullanır. Eğer safra tuzlan lifler tarafından tutulursa, onu diğer maddelerden üretmek için kolesterolü harcamahdır.

Lifler kolesterol metabolizmasında etkisi olan oligo-elementlerin (seyrek unsurların) emilmesinde de bir değişikliğe neden olur. Aynı zamanda, onu ileride göreceğimiz gibi liflerin onların özüştürümü (metabolizması) üzerine önemli bir etkisi olarak, pankreasdan salgılanan insülin ve glusid özüştürümü ile ilişkisi vardır.


Gerçekten liflerin oluşturduğu kolesterol azalması, şüphesiz az çok karışık farklı mekanizmaların etkileşmesine bağlıdır. Bu konuda bilgimizin az olduğunu itiraf etmek gerekir ve bütün klinik gözlemleri açıklamak mümkün değildir. Fakat tek¬rarlanması gereken ve şüphe götürmeyen bir konu vardır ki o da liften zengin bir beslenmenin önemli anti-kolesterol etkisi olduğudur.