Enjeksiyonla insülin takviyesi, İnsülin Tedavisi, İnsülin Enjeksiyonu

İnsülin tedavisine gerek duyan hastaların, bir ya da iki gün hastanede tutulmaları zorunludur. Bu, o hasta için gerekli olan insülin dozajının saptanması açısından yaşamsal önem taşır. Zira, her hastanın in­sülin gereksinimi bir başkasından farklıdır. İlk birkaç gün, verilecek insülin miktarının tam olarak saptana­bilmesi açısından, günde üç ya da dört kez kan şe­keri ölçülmelidir. Bu, hastaya ne çok fazla ne de çok az insülin verilmesini engeller.

Birçok kez vurgulandığı gibi, şeker hastalığında "denge unsuru"na büyük özen gösterilmelidir. Bun­dan birkaç yıl öncesine kadar, hastalığı yeni belirlen­miş bir şekerli, hastanede bir-iki gün yatırıldıktan sonra kendisi için gerekli olan insülin miktarı sapta­nıyor ve taburcu ediliyordu. Ama bu saptama, hasta­ne koşullarına göre yapılıyordu. Oysa, hastaları evlerine döndüğünde, alışveriş, okula ya da işe gitmek gibi zorunluluklar bekliyordu. Bu tür faa­liyetler, hastane koşullarına oranla, vücudun gerek­sinimi olan enerji miktarını iki, üç hatta dört kata çıkarabilir, bunun doğal bir sonucu olarak da kan şe­keri miktarında düşme görülür. İnsülin ya da hap tedavisi bu düşüşü daha da hızlandırır. Hasta halsizleşir, hatta bazen bayılır. Bu hipo tepkisi, hastanın tekrar hastaneye yatırılmasını ve kendisi için gerek­li olan ilaç miktarının yeniden belirlenmesini ge­rektirir.

Günümüzde, hastanelerde uygulanan yöntem da­ha farklıdır. Hastalar birkaç gün yatırılmakta, bu ara­da her gün birkaç kez kan ölçümleri yapılmaktadır. Hastalıkla ilgili olarak yeterince bilinçlendikleri anlaşıldığında ise gündüzleri evlerine gönderilmekte, ancak akşam yine hastaneye dönmeleri istenmekte­dir. Bir süre sonra geceleri de evlerinde kalmalarına izin verilen hastaların, her gün kendi insülinlerini ken­dilerinin yapmaları ve sabahları kontrol için hastaneye uğramaları isteniyor. Hastaların normal yaşamlarını dengeli bir biçimde sürdürebilecekleri kesinlikle anlaşıldığı zaman, artık günlük kontrolle­re de gereksinim duyulmamakta, hastaya, sadece yıl­da birkaç kez için randevu verilmektedir.

İnsüline bağımlı olan bir şeker hastasının, ken­disine enjeksiyon yapmayı mutlaka öğrenmesi gere­kir. Bu, hastaların çoğu için ilk anda hiç de hoş bir durum değildir. Günde bir, hatta bazen iki kez kendi vücuduna iğne batırmak, pek çok kişiye hayli ürkü­tücü gelir. Hele ufacık yavrularına iğne yapmak zo­runda kalmak, anne-babalar için daha da zordur. Ancak, hastane personeli, hastaya bu alışkanlığı ka­zandırmak için büyük bir sabır gösterir. Hastalar, ço­ğu kez örneğin bir portakala iğne yaparak enjeksiyon kompleksini yenmeye çalışırlar. Çok geçmeden de bu beceriyi kazanırlar.(Diyabet İnsülin)

İnsülin enjeksiyonunda öğrenilmesi gereken ilk şey, ilacı, hava kabarcıkları yaptırmadan enjektöre çe­kebilmektir. İkinci konu ise, şırıngaya doğru ölçüde insülin çekmektir. Her iki noktada hastanede, hem­şirelerin ya da doktorların yakın denetimi ile öğreti­lebilir. Cam ya da metal şırıngalar, muhafazaları ile birlikte her eczaneden kolayca alınabilir. Plastik şı­rıngaların kullanımı ise son zamanlarda hayli artmıştır. Ancak bunların steril (mikropsuz) olmasına özen gösterilmelidir. Her şırınganın üzerinde santimetre-küp ya da milimetre birimiyle göstergeler vardır. İn­sülin ise 20,40,80 ve 120 (İnsülin Değerleri, Düzeyi) santimetreküplük dozlarda piyasada satılmaktadır. Hastalar, bunlardan kendileri için gerekli ölçüde şırıngaya çekerek, damarlarına enjekte edebilirler.

İnsülin uygulama, eriyebilir kristalin, protamin çinko, isopan (N.P.H), lente, ultra-lente ve yarı-lente türlerinde satılır. Bunların arasındaki tek fark, etki süreleridir. Ör­neğin, eriyebilir insülinin etki süresi, altı-sekiz saattir. Lente insülini ise damara enjekte edildikten sonra 24-28 saat içinde sonuçlarını gösterir. Farklı insülin türlerinin bu özellikleri, hastaya kendi gereksinimi­ne göre bir seçim yapma olanağını sağlar. Bazı du­rumlarda, iki değişik tür insülin birbirine karıştırılarak istenilen etki süresi sağlanmış olur. Böyle bir karı­şımla istenilen denge, 24 saat için kazanılmıştır. Ço­cuklarda, değişken enerji gereksinimleri nedeniyle kontrol çok zor olduğundan, günde iki kez insülin yapmak gerekebilir.

Öteki metabolizma bozuklukları gibi, şeker has­talığı da müzmin ve iyileşmesi olanaksız olduğu için bazı karmaşıklıklara yol açabilir. Şişman hastalar, eğer beslenmelerine çok dikkat ederlerse, fazla ki­lolarını vermeseler bile normale yakın bir yaşam sür­dürebilirler. Ama eğer hastalıkları yalnızca beslenme ya da beslenme ile birlikte ilaç tedavisi ile denetim altına alınamıyorsa, insüline bağımlı hale gelebilir­ler. İnsülin bağımlısı genç hastalarda, hastalığın ilk beş yılı içinde, gereken insülin miktarında bir artış gözlemlenir. Büyümekte olan bir çocukta, insülin gereksinimindeki artış, kuşkusuz çok daha büyüktür. Bazı şanssız hastaların vücudu, insüline karşı direnç gösterir ve bunların almaları gereken insülin mikta­rında çok büyük artışlar olur. Genelde, şeker hasta­larının büyük bir bölümü, (normal cüssedeki yetişkin kişiler için) 40 birim (milimetreküp) insülinle günlük dengelerini sağlarlar. Hastaların yüzde 10'u günlük denge için 80-100 birim insülin alırken, çok az bir bö­lümü daha fazla miktarlara gereksinim duyar.
Denge için normal dozaj saptandıktan sonra, ar­tık hasta, hayat boyu sürecek enjeksiyonla karşı karsiyadır. İnsülin, şeker hastalığını tedavi etmez (hastalığı iyileştirmez), yalnızca hayatı kolaylaştırır. Günlük iğneler, önceleri hem fiziksel acı veren hem de duyguları etkileyen bir işlemdir. Deri de ilk günlerde doğal olarak duyarlıdır. Ama zamanla, çocuk­lar bile bu olguya son derece başarılı bir uyum gösterir ve kendi kendine iğne yapmak, hayatın bir parçası sayılır. Bazı hastalar, iğneyi batırmadan ön­ce, derinin yüzeyini alkolle iyice ovar. Bu, doktorlar tarafından da önerilen bir yöntemdir. Ne var ki, deri sürekli ovulduğu takdirde sertleşir ve bazen iğnenin izi kalır. Eğer deri temizse, normal olarak mikrop kap­ma tehlikesi yoktur. Bu nedenle bir çok şeker hasta­sı, deriyi alkolle ovmak yerine, temizliğine dikkat etmeyi yeğlemektedir. İğne geri çekildikten sonra, çı­kabilecek kan damlasını silmek amacıyla, bir parça pamukla, deri hafifçe temizlenebilir.

Temiz tutmak için cam şırıngaları, sürekli olarak muhafazalarında, alkol içinde bulundurmak uygun­dur. Zaman zaman şırıngayı kaynatmak da üzerinde birikebilecek yağlardan arındırmak açısından yarar­lıdır. Herhangi bir kaza olasılığını göz önünde bulun­durarak, şeker hastalarına iki adet şırınga edinmeleri önerilir. Seyahate çıktıkları zaman da birini valizleri­ne, birini de el çantalarına koymaları, kırılma, ya da kaybolma gibi tehlikelere karşı alınabilecek bir ön­lemdir. İğneler, her seferinde yenilenebilir. Bazı has­talar, bir iğneyi birkaç kez üst üste kullanmaktadırlar. Ancak, sivri bir iğne, ucu kütleşmiş bir iğneye oran­la deriye daha çabuk, dolayısıyla daha az acı vererek gireceğinden, iğneyi olabildiğince sık değiştirmek­te yarar vardır. Plastik şırıngalar da bir defadan daha fazla kullanılabilir.

Vücudumuzun en rahat iğne yapılabilecek yerleri, kolların ve bacakların üst bölümleri, karın ve kalçadır. İğnenin nereye yapılması gerektiği, genellikle hastalar arasında bir tercih sorunudur. En çok iğne yapılan yerler, kalçalardır. Ancak, kalçalara iğne ya­parken, her seferinde değişik bir tarafa yapmakta ya­rar vardır. Aynı şekilde, iğne yapılan yerin her zaman aynı nokta olmamasına da dikkat edilmelidir İğne ya­pılacak bölge bir elin başparmağı ile bir parmağı ara­sında tutulurken, öteki elle iğne çabucak batırılma­lıdır.


Hastalığa yeni yakalanan kişiler, ya da kendine iğne batırmak düşüncesinin yarattığı içgüdüsel kor­kudan tedirgin olan hastalar için değişik türde iğne­ler piyasaya çıkarılmıştır. Enjeksiyon tabancası ve Hypoguard enjektörü, iğnelerinin görülmez olması nedeniyle sinirli ya da ürkek hastalarla, çocuklarına iğne yapmak zorunda kalan anne-babaların işlerini bir hayli kolaylaştırır. Ne tür bir enjektör kullanılırsa kul­lanılsın, iğne girdikten sonra pompaya sonuna dek basılması gerektiği unutulmamalıdır.

Şeker Hastalığı Tedavisi, Gizli Şeker Hastalığı

Şeker Hastalığı Nasıl Anlaşılır, Şeker Hastalığı Tanısı
Hastalığa yakalandığı saptanan bir şeker hasta­sının tedaviye derhal başlaması gerekir. Zira vücut­taki bozukluk, kendiliğinden iyileşmez, tersine gerekli tedavi uygulanmadığı sürece daha da kötüye gider. Tüm şeker hastalarında tedavinin ana amacı, hasta­ya, sağlık, mutluluk ve normal bir beslenme sağla­yabilmektir. Burada, normal bir beslenmeden kasıt, hastanın karbonhidrat metabolizmasının normale ola­bildiğince yakın gerçekleşmesine olanak sağlayan bir rejimin uygulanmasıdır. Bu, insülin ve bazı öneriler­le, haplarla ve denetimle, ya da yalnızca denetimle sağlanabilir. Kişiden kişiye değişen bu yöntemler, şu unsurlarla da takviye edilmelidir:

1- Hastalar, hastalıklarının ne olduğu ve bu hastalığın kendilerini nasıl etkilediği konusunda eğitil­melidir.
2- Besinlerini en doğru bir biçimde nasıl alabile­ceklerini ve nasıl düzenleyeceklerini öğrenmelidirler.
3- Kendi kendilerine kanlarında ya da sidiklerin­de şeker ve keton ölçümü yapmayı öğrenmeleri ge­rekir.
4- Kendilerine insülin enjekte edebilmeyi öğren­meleri ya da ilaçlarını gerektiği gibi kullanmayı bir alışkanlık haline getirmeleri zorunludur.
5- Hastalığın yol açtığı karmaşıklıkları ve onlarla nasıl başa çıkabileceklerini mutlaka ve çok iyi bilme­leri gerekir.

Şeker Hastalığı ve Diyet, Şeker Hastalığı Diyeti

Buraya kadar okuduğunuz bölümlerde, yukarıda­ki beş maddeden ilkini yeterince öğrendiniz. İkinci maddeyle (buna kısaca "diyet" diyebi­liriz) ilgili olarak öğrenilmesi gereken daha çok şey vardır. Gerçi şeker hastalarının karbonhidratlarla başı derttedir ama, sağlıklı kalmak isteyen hiçbir insan, bu önemli besin türünden tamamen uzak kalamaz. Vücudun, gerektiğinde ayrıştıracağı yağ depolarının da bir sınırı vardır. Üstelik yağ depolarının eritilmesi sırasında kandaki keton miktarı yükselir, proteinler de ayrıştırılır. Bu da kişiyi çok zor durumlarla karşı karşıya bırakır. Bu nedenle, şeker hastasının da al­dığı besinlerde son derece kontrollü ve sınırlı olarak karbonhidratlara yer vermesi gerekir.

Günlük gereksinimleri karşılayabilmek için yeterli miktarda kaloriyi hesaplarken, bir şeker hastası eti ve diğer proteinleri, yağlı besinleri daha özgür biçim­de alabilir ama karbonhidratlarla ilgili olarak mutla­ka bazı sınırlamalar koyması gerekir. Şeker, kesinlikle terk edilmeli, ekmek, tatlılar, çikolata, patates ve pas­ta yasaklanmalı, tatlı meyvelerden bazıları da sınır­landırılmalıdır. Şeker hastası, zamanla tüm besinlerin karbonhidrat değerlerini çok iyi öğrenecektir. Hatta hastaların çoğu kısa zamanda bu konuda uzman olur. Hastanelerdeki diyet uzmanları ya da doktorlar, has­talık ilk belirlendiğinde, hastaya karbonhidratlarla il­gili yeterli bilgiyi vermek için çok zaman harcarlar. Bu hastalığa yakalanan çocukların aileleri de beslen­me konusunda zaman içinde uzman olurlar. Günümüzde, o denli çok değişik besin türü ve biçimi üretilmektedir ki, şeker hastalarının belirli gıdalarla bağlanıp kalma sorunu hemen hemen ortadan kalkmıştır. Bugün, şeker hastaları için de çikolatalar, şe­kerler, tatlılar, reçeller, biralar ve şaraplar yapılmaktadır. Bu besinlerin yapımında, sorbitol ya da sakarin gibi, kan şekerini yükseltmeyen tat veri­ciler kullanılmaktadır. Ancak, özel olarak üretilen bu besinlerin kalori değerleri normal türleri ile eşdeğer­de olduğundan, aşırı kilo alma tehlikesi yine vardır. Normallerine göre biraz daha pahalı olan bu özet tri­şinler, özellikle şeker hastalığına yeni yakalanmış ya da hasta olduğu yeni ortaya çıkmış kişilerin moral­leri açısından büyük önem taşırlar.

İdrar ve Kan Testleri (Şeker hastalığı hakkında)

Yukarıda da vurgulandığı gibi, şeker hastaların­da diyette en önemli unsur dengedir. Enerji için ge­reken karbonhidratların alınmasında büyük bir özen gösterilmelidir. Karbonhidratların doğru miktarlarda alınıp alınmadığını anlamanın yolu da tedavinin üçün­cü unsuru olan sidik testleridir. Çok fazla karbonhid­rat alındığında, kan şekeri yükselir, şekerin bir bölümü sidiğe geçer. Bu nedenle, sidik testleri, bir şeker hastasının yaşamının vazgeçilmez parçası ha­line gelir. Bu konu, özellikle tedavinin ilk yıllarında ve çocuk hastalarda çok daha büyük önem kazanır. İlkin, günde dört kez sidik testi yapılmalıdır: Uyanıldığında, sabahla öğle arası, öğle ile akşam arası ve yatağa girmeden önce. İlk ve son testi yapmadan yarım saat önce tuvalete gitmek, deneyi yeni biriken taze sidikle yapmak daha sağlıklı sonuç verir. Kuş­luk vakti ve öğleden sonra yapılacak testlerde böyle bir yönteme gerek yoktur. Sabah ve akşam yapaca­ğımız ölçümlerde önceden tuvalete gitmenin yarar­lılığının nedeni gayet basittir. Sidik torbasında saatlerdir biriken sidik, herhangi bir saatte alınacak sidiğe oranla en yüksek şeker düzeyini verme eğili­mi gösterir. Belirlenmiş herhangi bir saatte sidiğiniz-deki şeker miktarını ölçmek istediğinizde, ölçümden yarım saat önce tuvalete gitmenizde yarar vardır. Ölçüm, son derece basittir. Şerit, bir kaba alınan sidiğin içine batırılır yada işeme sırasında doğrudan sidiğin altına tutularak renk değişikliği gözlemlenir. Sidikteki şeker miktarını ölçmeye yarayan bu şerit­lerde ölçüm sırasında üç gözlem yapılabilir. Eğer her­hangi bir renk değişimi meydana gelmemişse, sidikte şeker yok demektir. Uçuk mavi renk, şeker miktarı­nın eşikte olduğunun kanıtıdır. Şerit koyu mavi bir renk almışsa, bunun anlamı, sidikte çok fazla şeker var demektir.

Sidik testinin çok daha hassas düzeyde yapılması için haplar daha uygundur. Bu test için bir tüpe 5 damla sidik ve 10 damla su konur. Tüpün içine atı­lan hap, kabarcıklar çıkararak erir ve belirli bir renk alarak dibe çöker. Mavi renk, hiç şeker olmadığının göstergesidir. Yeşil, şeker düzeyinin sınırda olduğu­nu kanıtlar. Kahverengi, sınırın tehlikeli yanına geç­tiğini gösterir. Portakal rengi ise çok fazla miktarda şeker var demektir. Hasta aldığı sonucu, bir tabloya kaydeder. Eğer hiç şeker yoksa "0" yazar. Şeker mik­tarı eşikteyse "Es", kahverengide " + ", portakal ren­ginde ise "+ +" işaretlerini koyar. Kontrole gittiği zaman, doktor bu tabloya bakarak hastasına diyet, insülin ya da hap tedavisiyle ilgili olarak yeni öneriler­de bulunur.

Keton ölçümü de özel bir hapın üzerine birkaç damla sidik damlatılarak yapılabilir. Fakat, doktor ta­rafından aksi önerilmediği sürece, şeker ölçümünde olduğu gibi her gün yapılmasına gerek yoktur. Eğer şeker testleri hep yüksek çıkıyorsa, keton ölçümü­nün sonucu da yüksek çıkacaktır (vücuttaki yağ ayrıştırılmasından dolayı). Bu nedenle, hastanelerde yapılan tedavilerin dışında, keton ölçümünde sürek­lilik gereksizdir.

Kendi kendine kan testi de, şeker hastalarının ar­zu ettikleri takdirde kolayca kazanabilecekleri bir alış­kanlıktır. Parmak ucundan alınan kan, özel bir kimyasal sıvı ile karıştırıldıktan sonra sidik testinde kullanılan benzer bir şeritle yada portatif bir elektro­nik aygıtla ölçümlenebilir.


Eğer her ölçümden sonra, şekere rastlanmıyorsa, bu hastanın kendini çok iyi denetlediğini gösterir. Ne yazık ki, bu duruma pek sık rastlanmamaktadır. Böb­rekler, yalnızca kan şekerinin çok yüksek olduğu du­rumlarda şekeri sidiğe aktarır. Kan şekerinin düşük olduğu durumlarda, sidiktede şeker görülmeyecek-tir. Fakat özellikle insülinle tedavi edilen şeker has­talarında kan şekeri çok düşük düzeyde olabilir. Kan şekerinin çok az olması, beynin, kalbin, kasların ve vücudun tüm hücrelerinin yakıt sıkıntısı çekmesi an­lamına gelir ve buna da enjekte edilen insülin yol açar. Haplarla yapılan tedavilerde de benzer bir ol­guyla karşılaşılır ama, insülin tedavisinde görüldüğü kadar, dramatik boyutlarda değildir. Unutmamamız gerekir ki, kan şekeri, vücut hücrelerinin enerji kay­nağıdır. Eğer hücreler çok fazla enerjiye gereksinim duyarsa (örneğin çocukların koşup oynadığı, büyük­lerin ev işi yaptığı, top oynadığı, yürüdüğü yada bah­çeyle ilgilendiği zaman) diyet sınırlamaları ve tedavinin de etkisiyle kan şekeri miktarı çok tehli­keli bir biçimde düşebilir. "Hipoglikaemik tepki" de­diğimiz kan şekeri düşmesi sonucu hasta bayılabilir.


Şeker hastalığı, her şeyden önce denge unsuru­na dayalı bir tedavi gerektirir. Günde dört kez yapıla­cak sidik ölçümlerinde alınacak en iyi sonucun eşik düzeyi olduğu unutulmamalı ve vücudun enerji ge­reksinimleri bu sonuca göre ayarlanmalıdır.

Şeker Hastalığı Belirtileri, Diyabet Belirtileri ve Şeker Hastalığı Teşhisi

Şeker hastalığı, eskiden çok karmaşık bir olgu olarak kabul edilirdi. Vücut kimyasındaki tüm aksak­lıklar gibi, şeker hastalığında da vücudun yaşamsal gereksinimleri iyi bilinmeli, organların görevleri ve işlevleri çok iyi anlaşılmalıdır. İnsanı, mekanik bir nes­neyle kıyaslamak gerçi çok zordur ama, enerji gereksinimi için gerekli yakıtı bulamayan bir şeker has­tasını, benzinsiz çalışan bir arabanın motoruna benzetebiliriz.


Aradaki temel fark, şekerlinin, gereksinim duydu­ğu yakıtı, vücudunda olmasına karşın kullanamama­sı, ondan yararlanamamasıdır.

Şeker hastalığının gelişimi, çocuklarda şeker hastalığı, gençlerde insanlarda daha hızlı, erişkinlerde ve yaşlılar­da ise daha yavaştır. Çocuklarda, hastalık belirtileri yüzde 60 olayda, hastalığın başlangıcından sonraki ilk bir ay içinde, hatta bazen bir-iki hafta sonra orta­ya çıkar. Erişkinlerde ise, aylarca hastalığı taşımala­rına rağmen, ilk belirtiler ortaya çıkmaz. Çok daha başka bir nedenle doktora gittiklerinde yapılan "chech-up " sırasında şekere yakalandıklarını tesadüfen öğ­renebilirler.

Hastalığın ilk göstergelerinden biri, aşırı miktarda işeme gereksinimi ve bunun hemen yanı sıra gö­rülen susuzluktur. Bazı olaylarda, susuzluk o denli büyük boyutlara varır ki, hasta, bir gün içinde, nor­mal bir insanın içtiğinden 3-4 litre daha fazla su içer. Tuvalete gitme alışkanlığı edinmiş çocuklarda görü­len yatak ıslatmaları, eğer beraberinde aşırı su tüke­timi de varsa, kesinlikle şeker hastalığı belirtisidir. Hastaların iştahı açılır ama bununla birlikte kilo ve güç kaybı da görülür. Yaşlı insanlar, hastalığa yaka­landıklarında, sık sık halsizlikten, hiçbir neden yok­ken yorgunluktan Ve çok kolay becerebildikleri bazı işleri yapamadıklarından yakınırlar. Kaslarda, özellik­le kullanıldıkları zaman ağrılar ve sızılar baş gösterir, kimi durumlarda görme bozuklukları ortaya çıkar, deri kurur ve çöker, kilo kaybı meydana gelir.

Şeker hastasının duyduğu aşırı su gereksinimi­nin nedeni de kimyasaldır. Kullanılamayacak durum­daki şeker ve yağ asitleriyle dolan kan, bu "katı" maddelerle serum sıvısı arasındaki dengeyi sağlaya­bilmek için fazladan suya ihtiyaç duyar. Bol miktar­da su içilir. Bunun üzerine böbrekler, vücut içindeki su dengesini sağlayabilmek için bol miktarda sidik üretir. Sidikle birlikte atılan şeker, vücuttaki suyun bir kısmını da emerek, beraberinde götürdüğü için su­suzluk daha da artar. Kilo kaybının nedeni de açık­tır. Vücut, depolarını eritmektedir. Bazen kilo kaybı, ayda 6 kilo 350 grama kadar varır. Eğer hasta olan bir çocuksa, zavallı yavru anne ve babasının gözleri önünde hızla erir. Ağız yoluyla giren şeker hücrelere ulaşamadığından enerji üretimi durur ve beyin ile si­nir sistemi çok önemli bir besinden yoksun kaldığın­dan bir durgunluk ve algılama zayıflığı gözlemlenir.

Neyse ki, sidikte şeker olup olmadığını anlamak, son derece basittir. Bundan birkaç yıl önce, özel tahlil haplarının ve araçlarının geliştirilmediği yıllarda, dok­tor ya da hemşireler şeker olup olmadığını anlamak için sidiği kaynatır, içine bazı kimyasal maddeler ek­ledikten sonra renk değişikliği meydana gelip gelme­diğine bakarlardı. Bugün ise, sidikte şeker olup olmadığını anlamak için yalnızca 30 saniye yeterli. Özel şeritler, sidik içine batırıldıktan sonra meyda­na gelen renk değişimi, sidikteki şeker oranını kesin­likle saptar ve doktor, hastası için gerekli kan tahlillerini ve tedavi yöntemlerini belirler.

Şeker hastalığını belirlemek için tek yöntem, si­dik incelemesi değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bazı böbrek yetmezliklerinde ve özel durumlarda, si­dikte şeker bulunabilir. Şeker hastalığı olup olmadı­ğını doğrulamak için, hastanın kanının incelenmesine gereksinim vardır. Hastadan istenilen bir anda, se­kiz saatlik bir açlık döneminden sonra, yemekten iki saat sonra ve şeker yüklemesinden sonra kan alına­rak incelenir. Herhangi bir alanda alınan kandaki kan şekeri, hasta bjr insanda, normalden çok daha yük­sek olacaktır. (Örneğin yüz mililitrede 120-130 milig­ram). Açlık kan şekeri de, hastanın dolaşım siste­minde kan şekeri düzeyini normale indirgeyecek in-sülin bulunmayacağından, kuşkusuz normal birine oranla daha fazla olacaktır.

Şeker ya da glikoz yüklemesi, tanının doğrulan­ması için uygulanan en önemli yöntemlerden biridir. Bu inceleme, genellikle hastanelerde yapılır. Hasta, üç saat kadar süren inceleme süresince rahatça ya­tırılır. İncelemeden önceki sekiz saat içinde, hasta­nın hiçbir şey yememesi gereklidir. Deneyin başlan­gıcında, hastaya, vücut ağırlığının "Her kilosuna bir gram" hesabıyla saf glikoz su ile karıştırılarak içiri-lir. Glikoz yüklemesi yapılmadan hemen önce, hastadan kan ve sidik alınarak incelenir. Yüklemeden bir ve iki saat sonra da aynı işlem yinelenir. Şeker has­tasında, kan şekeri normale dönmez ve sidik şeker­le yüklenir. Sağlıklı bir kişide ise açlık düzeyi iki saat sonra normale döner ve sidikte şeker görülmez.

Ne var ki, kan şekeri sonuçları "ağırdan alan" bir eğri gösteren insanlarda —ki böylelerinin sayısı bir hayli fazladır— bu noktada bir sorun ortaya çıkar. Bu kişiler, ne tam anlamıyla şeker hastası, ne de tam an­lamıyla normaldir. "Prediyabetik" yani şeker hasta­lığına eğilimli dediğimiz bu tür insanların şeker te­davisine gereksinimleri yoktur. Ancak yine de bes­lenmelerinde aşırı şekerden kaçınmaları, kilo alma­maya özen göstermeleri, her beş yılda bir kan ve sidik şekerlerini ölçtürmeleri gereklidir.Yukarıda anlatılan glikoz yüklemesi, tatlı besin­leri ağız yoluyla alamayan kişilere, glikozun gereken oranda damardan enjekte edilmesiyle de yapılabilir.