Depresyon Sifali Bitkiler Tedavisi

Depresyon Şifalı Bitkiler, Depresyon İçin Şifalı Bitkiler Tedavisi

St. John bitkisi Sarı çiçekleri bulunan bu tuhaf isimli bitkideki etkin madde olan hiperisim, distimi, hafif ve orta şiddetli depresyon ve ank-siyete tedavisi için ümit vermiştir. Kuzey Calfornia, Oregon'un bir bölümü ve dünyanın diğer bölgelerinde yetişir. Serotonin gibi önemli nörotansmitterlerin yıkımını önleyerek reçete ile satılan MAOI ilaçlarla aynı biçimde iş gö­rebilmektedir. Almanya'da depresyon için yaygın şekilde reçete edilir. 1993 yılında üç milyon reçete yazılmıştır.

Yan etkiler nadirdir. Hastaların yüzde 0.5'inde küçük sindirim sistemi ra­hatsızlıkları ortaya çıkabilir. Sıklıkla kullanılan doz, içinde yüzde 0.3 oranında hiperikum bulunan preparattan, günde 3 kez 300 mg şeklindedir. Bu doz er­genler ve erişkinler içindir. Çocuklar da vücut ağırlıklarına göre St. John bit­kisini 300-600 mg dozlarında kullanabilirler. Pahalı değildir (ayda 15$) ve re­çetesiz satılmaktadır.

St. John bitkisi bazı ılımlı depresyonlar ve şiddetli depresyon için ilk se­çilecek tedavi değildir. Etkisinin ortaya çıkması reçeteyle satılan antidepre-sanlardan daha uzun sürer. Bazı kişilerde güneş ışığına aşın duyarlılık ortaya çı­kabilir. Elli beş yaşın üzerindeki kişilerin St. John bitkisini kullanmamaları ge­rektiğini öne süren bazı yayınlar yapılmıştır. Bazı yayınlar ise düşük miktardaki yan etkiler nedeniyle yaşlılar için ideal bir tedavi olacağını ileri sürmüştür.
Ginko Biloba (Fil kulağı) Ginkgo ağacı, Amerika Birleşik Devletleri'ne 1700'lerin sonunda Çin'den gelmiş çok dayanıklı bir süs ağacıdır. Bilinen en eski ağaç türü olabilir.


Ginkgo'nun olası duygudurum kalkındırıcı etkisi ilk kez bitkinin baş dön­mesi, kulak çınlaması ve bellek de dahil zihinsel yetilerini kaybetmiş yaşlı has­taları tedavi etmek amacıyla kullanımıyla ilgili çalışmalarda bildirilmiştir. Bir antidepresan olarak etkisi iyi araştırılmamıştır, fakat olgu örnekleri ve hayvan modelleri, özellikle 50 yaşın üzerindeki kişilerde yararlı olabileceğini dü­şündürmektedir. Ayrıca elli yaşın altındaki kişilerde de antidepresan ilaçların etkisini arttırabileceğiyle ilgili bazı kanıtlar vardır.

Yan etkileri nadirdir, en önemlileri sindirim sistemi rahatsızlığı ve baş ağrısıdır. Önerilen doz günde üç kez 80 mg'dır. Etkili olup olmadığına karar vermeden önce 12-16 hafta kullanılabilir. Reçetesiz satılmaktadır.

Kediotu Kökü ve Kava Özü Bu şifalı bitkiler antidepresan değildir. Ancak etkili bunaltı giderici ajanlar gibi görünmektedirler. Uykusuzluğunuz varsa kediotu kökü yararlı olabilir.

Depresyonda İnozitol Rubidyum 5 Htp

Depresyon Tedavisinde Doğal Bileşikler

B Vitaminleri, Mineraller ve Esansiyel Yağ Asitleri


Aminoasitler

Triptofan gibi aminoasitler beyinde nörotransmitterlerin yapımında kullanılan yapı taşlarıdır. Triptofan, depresyonda üzerinde durulmakta olan bir nö-rotransmitter olan serotoninin öncül maddesidir. Ancak kendi başına kul­lanıldığında büyük bir etkisi yok gibi görünmektedir. Triptofan tedaviye di­rençli depresyon ve manik-depresif hastalığın tedavisinde bir ek olarak daha yararlı olabilir. Basitçe beyin serotonin düzeylerini geçici olarak arttırmanın uyku yapıcı bir etkisi olabilir ancak olasılıkla depresyon üzerinde çok az etkisi vardır. Bazı çalışmalar diğer çalışmalardaki ba-şansızlığın nedeninin triptofanın uygunsuz derecede yüksek dozlarda kul­lanılmasına bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Triptofan sadece düşük ya da ılımlı dozlarda etkili olabilir. Ya da bu çalışmalarda triptofan diğer amino asit­lerin yüksek miktarlanyla birlikte verilmiş olabilir. Triptofan ve diğer amino asitler beyine alınmak için birbiriyle yarışırlar. Beyine aynı anda ulaştıklarında triptofan içeri giremez.

Zaten triptofan artık reçetesiz satılmamaktadır. Bunu alan bazı kişilerde ölümcül bir hastalık ortaya çıktıktan sonra satışı durdurulmuştur. Bu, olasılıkla triptofanın kendisiyle değil, ürünün kirliliğiyle ilişkiliydi.

Tirozin, fenilalanin ve metionin de depresyonlu bazı kişilerde yararlı ola­bilecek diğer aminoasitlerdir. Bunlar reçetesiz satılırlar. Tipik doz uygulaması aç karnına, yemeklerden en az 30-45 dakika önce alınacak günde toplam 1-2 gram ya da daha fazlasıdır (böylece diğer proteinler beyine girmek için yarışır durumda olmazlar). Diğer zamanlarda yeterli protein kaynaklarını tü­kettiğinizden emin olun.

Ilımlı dozlarda kullanıldığında aminoasitler genellikle güvenlidir. Yüksek dozlar böbrekleri ve karaciğeri yorabilir. Bazı aminoasitler yüksek dozlarda toksik olabilir. Herhangi bir böbrek hastalığı öykünüz varsa aminoasitleri kullanamayabilirsiniz. Fenilalanin ve tirozinin metabolik ürünleri böbrek yet­mezliğine katkıda bulunabilir. Karaciğer ya da kalp hastalığınız ve yüksek tan­siyonunuz varsa yine aminoasitleri kullanma konusunda dikkatli olmalısınız.
Bipolar bozukluğunuz ya da öfke patlamalarınız varsa tirozin, fenilalanin ya da metionin kullanmanız mümkün olmayabilir. Bunlar durumu kötüleştirebilir. Psikiyatristinize danışın. Diyabetiniz ya da fenilketonüriniz -doğumsal olarak fenilalanini metabolize edememe- varsa fenilalanin kullanmayın. Bir MAOI an-tidepresan kullanıyorsanız tirozin kullanmayın. Güvende olmak için herhangi bir antidepresan kullanırken bu aminoasitleri almaya başlamadan önce psi­kiyatristinize danışın.


Siz ve hekiminiz bir aminoasit denemeniz gerektiğine karar verirseniz bunun eczacılık kurallarına göre hazırlanmış olanını tercih edin. Eczacılık ku­rallarına göre hazırlanmış aminoasitlerin üzerinde UPS (United States Phar-rnacopoeia) harfleri bulunmaktadır. Ayrıca L-formu aminoasit olarak ad­landırılanlardan aldığınıza emin olun. Aminoasit molekülleri ya sola ya da sağa dönmüş durumdadırlar. L-formu aminoasitler sola dönmüştür ve insan dokusunu oluşturan türlerdir.

Gama-aminobütirik Asit (GABA)

Bu nörotransmitter etkinliği olan bir aminoasittir. Antidepresan etkinliği olmasa da doğal bir bunaltı giderici ajan olduğuyla ilgili yayınlar vardır. Aynı zamanda gece uykuya dalmakta zorluk çekiyorsanız o zaman da faydası olabilir.

5-HTP

Triptofana olası bir alternatif, reçetesiz satılan, 5-HTP'dir. Triptofan vü­cudunuzda 5-HTP'ye ve sonra 5-HTP de serotonine dönüşür. Özellikle bu­naltısı ve ajitasyonu olan depresyonlu kişilerde iyi bir gece uykusu sağlamaya yardımcı olmak için iyidir (yatmadan yarım saat önce alınan 50-200 mg doz­larda).

Ne yazık ki, 5-HTP'nin antidepresan etkileri için aşırı yüksek dozlara ge­reksinim vardır (günde 1600 mg'dan fazla) ve 5-HTP'nin işe yarayabilmesi için önce beyine girmesi gerekir. (Büyük kısmı beyine ulaşamadan serotonine dönüşür.) Çalışmalar ayrıca 5-HTP'nin metabolize edilmemiş az miktarını da depresyonlu kişilerin beyinlerinin kolaylıkla almadığını göstermiştir.
Yüksek dozlarda bile 5-HTP, yorgunluk, aşırı uyuma ve isteksizliğin hakim olduğu depresyonlarda işe yaramayabilir. Ayrıca kan dolaşımınızda çok fazla serotonin bulunmasının potansiyel olarak tehlikeli yan etkileri var­dır. Zaten bir antidepresan kullanıyorsanız hekiminize danışmadan 5-HTP al­mamalısınız.


S-Adenozil-Metionin (SAM)

Kuzey Amerika'da henüz piyasada bulunmasa da, bu olasılıkla en çok umut veren doğal antidepresanlardan birisidir. Nörotransmitterlerin biyokimyasıyla yakından ilişkilidir. Birkaç çalışma bu maddenin antidepresan etkisini ortaya koymuştur. Antidepresan etkisi trisikliklerden (bunlarda etkinin başlaması dört hafta alabilir) daha hızlı ortaya çıkıyor gibi görünmektedir.
Tedavinin başındaki bulantı ve kusma olasılıklarından dolayı ilk iki gün günde iki kere 200 mg dozunda başlayıp sonra yavaş yavaş doz artırılarak yirmi günün sonunda günde dört kere 400 grama çıkılır. Ağız kuruluğu, su­sama, baş ağrısı ve bulanık görme gibi diğer yan etkiler sıklıkla hafif ve ge­çicidir. SAM, B vitamin kompleksi, kalsiyum ve magnezyumla birlikte alınırsa yararlı olabilir.


Yukarıda, aminoasitlerle ilgili bölümde metioninden söz edildiğini ha­tırlarsınız. Metionin, aynı zamanda SAM'ın bir öğesidir. Metionin almak SAM'ın yaptığını yapmaz mı? Belki. Ancak metioninin SAM'a dönüşmesinde bir sorun olabilir, bu da metionin ürünlerinin yararlı olmasını engelleyebilir.

SAM'ın bipolar depresyonlu hastalarda kullanımı, hipomaniyi baş­latabileceği için önerilmemektedir.

İnozitol

İnozitol de ümit veren diğer bir doğal antidepresandır. Yediğimiz yiyeceklerin pek çoğunda küçük miktarlarda bulunur, örneğin sebzeler, bütün tahıllar, süt ve et. Reçetesiz satılmaktadır.
İnozitol basit bir şeker olan glukozla aynı sayıda ve cinste elemandan olu­şur. Farklılık elemanların her iki maddede nasıl düzenlendiği ve birbirine bağ­landığında yatar (kömür ve elmasın her ikisinin de farklı şekillerde dü­zenlenmiş karbon atomlarından oluşmasına benzer).
inozitol sinir sisteminin iletim ağında "ikincil haberci" diye adlandırılan bir konumdadır. Serotonin nörotransmitteri bir "birincil habercidir" ve bir sinir hücresinden diğerine ileti aktarır. Bir ikincil haberci olarak inozitol bir sinir hücresi içindeki serotonin ile diğer kimyasal maddeler arasında ileti taşır. Bu yüzden pek çok anlamda, inozitol sinir-ileti aktarımında serotonin kadar önemli rol oynar.


Bir çift-kör, plasebo kontrollü çalışmada (ne hasta, ne de hekim hastanın inozitol mü, yoksa plasebo mu aldığını bilmiyordu), günde 12 g inozitol, dört haftalık tedavinin sonunda hastaların depresyonunu plasebodan belirgin ola­rak daha fazla düzeltmiştir. İnozitolün yan etkisi yoktur.
Bu çalışmanın tek dezavantajı hasta sayısının görece az olmasıdır. Hasta sayısı ne kadar az olursa plasebo ve denenen madde arasındaki farkın sadece şansa bağlı olma olasılığı o kadar artar. Çalışma henüz tekrarlanmamıştır.
Günde 12 g alınan inozitolün bir aylık maliyeti 75-125$ arasında ola­caktır.


Dehidroepiandrosteron (DHEA)

DHEA insanların böbrek üstü bezlerinden en bol salgılanan doğal hor­mondur. Yaş ilerledikçe düzeyi düşer. Yaşlan 51-72 arasında değişen altı depresyonlu hastayla yapılan bir açık çalışma (kör olmayan, plasebo kont­rolsüz) DHEA'nın bellek ve duygudurumu düzelttiğini göstermiştir. Ilımlı doz­larda alındığında (25 mg) birkaç yan etki ortaya çıkmaktadır. Yüksek dozlar baş ağrısı, huzursuzluk ve uykusuzluğa neden olabilir. Kadınlarda yüksek doz­lar yüzde tüylenmeye ve sivilce çıkmasına neden olabilir.

DHEA reçetesiz satılıyor olsa bile, hekiminiz bu hormonun kan düzeyini ölç­meden alıp kullanmamalısınız. DHEA alırsanız kandaki düzeyini belli ara­lıklarda ölçtürmelisiniz. Kırk yaşın altındaysanız ya da prostat kanseriniz varsa DHEA kullanmayın. Fazla miktarlarda kullanmak vücudun kendi DHEA üre­timini baskılayabilir. Antidepresan, tiroid ilacı, insülin ya da östrojen kul­lanıyorsanız bunu kullanmadan önce hekiminize danışın.

Fosfatidilserin (FS)

FS fosfolipidler olarak bilinen bir grup maddeden biridir. Beyin hücrelerinin geçirgenliği bu maddenin yeterli miktarda bulunmasına bağlıdır. Hücre zarı iş­levi nörotransmitter işleviyle yakından ilişkilidir. FS ayrıca, vücutta doğal ola­rak bulunan bir steroid hormonu olan kortizonun saliminim da baskılayabilir. Kortizon düzeyleri depresyonda tipik olarak yükselmektedir.
Vücut FS üretir ancak SAM ya da folik asit yetersizse ya da vücutta yağ asidi olarak bilinen bir başka grup maddenin eksikliği varsa bunu yapamaz. (Bölüm ll'deki beslenme bölümüne bakınız.)
Bazı nitelikli çalışmalar FS'nin yaşlılarda etkili bir antidepresan olduğunu göstermiştir. Ancak FS de inozitol gibi pahalıdır. Reçetesiz satılmaktadır. FS'in metabolik öncülleri olan B vitaminleri ve esansiyel yağ asitleri almak da aynı düzeyde etkili olabilir.


Tetrahidrobiopteriıı (BH4)

Bu madde serotonin, noradrenalin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin üre­timinden sorumlu olan enzimlerin etkinleşmesi için gerekli bir malzemedir. BH4'ün miktarının azalması (olasılıkla düşük SAM düzeylerine bağlıdır) bu transmitterlerin düzeylerinin düşmesine neden olur. Depresyonlu hastalarda tipik olarak BH4 sentezi bozulmaktadır.
En az iki çalışma ek BH4'ün depresyon tedavisinde etkili olduğunu gös­termiştir.


Feniletilamin (PEA)

PEA fenilalanin adlı aminoasitin bir yıkım ürünüdür. Yapı olarak uyarıcı ilaç­lara benzer. Depresyonlu hastalann çoğunluğunda düşük PEA düzeyleri sap­tanmıştır. MAOI antidepresan ilaçlar beyin PEA düzeylerinde oldukça fazla bir artış ortaya çıkarırlar.
Bir çalışmada PEA ile tedavi edilen hastaların kabaca % 60'ı iyi bir an­tidepresan yanıt göstermiştir.


Rubidyum

Rubidyum, lityum, potasyum ve sodyum ile aynı kimyasal aileden gelen bir elementtir. Bir açık çalışma, yatarak tedavi gören retarde depresyonlu 31 kadın hastanın 2/3'ünden fazlasında günde 180-720 mg alınan rubidyumun düzelme sağladığını göstermiştir.
Hafif ve geçici olan yan etkiler, ishal ve idrar çıkışında artıştır.

Depresyon Tedavisinde Alternatif Yöntemler

Depresyonda kullanılan, hakkında çok fazla araştırma ve yayın ya­pılmamış doğal bileşikler vardır, bunun nedeni en azından kısmen bun­lardan çok az para kazanılabilmesidir.
İlaç şirketleri antidepresan ilaçları bulmak ve onların güvenilir ve etkili olduğunu kanıtlayabilmek için çok fazla zaman, para ve insan kaynakları kul­lanmaktadır. Bir ilacın satışı için onay almayı başardıklarında kullanımını yay­gınlaştırmak için çok büyük para harcarlar.
Örneğin Time dergisinde araba reklâmları yayımlandığı gibi sadece psikiyatristlerin okuduğu bazı dergilerde antidepresan ilaçlar için reklâmlar ya­yımlanır. İlaç şirketleri hekimlere çok miktarda bedava numune verir. He­kimlerin kapılarını çalarak kendi ilaçlarını denemeleri için onları teşvik edecek satış temsilcilerine para öderler. Psikiyatrik organizasyonlara, hekimlere yö­nelik ücretsiz yemekler, sempozyumlar ve dersler için para verirler. Tabi ki bu toplantılarda onların ilacının güvenli ve etkili olduğunu destekleyen araş­tırmalardan söz edilir. Bu araştırma onların maddi olarak desteklediği laboratuvarlar ya da araştırmacılar tarafından yürütülmüş olabilir. Bir ilaç şirketi bir psikiyatri dergisinin yayıncısına belli bir tip duygudurum bozukluğunun te­davisine ayrılmış bir ek basması için para öder. Tedavide onların ilacının ya­rarlılığı aydınlatılabilir.


İlaç şirketlerinin tüm bunları yapmasının nedeni, tabi ki, büyük bir kâr et­meyi amaçlamış olmalarıdır. Bu sayede ilacı yıllarca satma ayrıcalığını ka­zanırlar.
Bunların tümünden bunun kötü bir sistem olduğunu vurgulamak için söz edilmedi. Aslında yaptığı şey anlamında bu müthiş bir sistemdir. İlaç şir­ketlerini çeşitli çalışmalar yapmaya teşvik eder. Kâr etme şansı olmasa, ilaç şirketleri bir ilacı araştırmak ve onaylatmak için milyonlarca dolar ve 10- 20 yıl harcamayâcaklardır.


Ancak ilaç şirketlerinin ve hekimlerin birer parçası olduğu bu sistemin bazı kısıtlılıkları vardır. Bir avuç dolusu ulusal ve akademik araştırmacının dı­şında kim, patent alınamayan ve iyi kârlarla satılamayan doğal an-tidepresanlan araştırmak için büyük miktarlarda para harcayacaktır. Satış ele­manlarına ödemek için, psikiyatri dergilerindeki bir sürü sayfa reklâm için, hekimlere ücretsiz dersler ve ilaç numuneleri vermek için ve çalışmaları ilaç­ların reçete edilmesi için güvenilirlik sağlayan oldukça saygın araştırmacılara ödenmek için para olmayacaktır.

Depresyonun doğal tedavilerine göz atmadan önce bazı önemli noktaları aklınızda tutmalısınız.
Birincisi, herkes basit, doğal yoldan elde edilen ve hiç yan etkisi ola­mayan bir maddenin hızlı bir şekilde duygudurum sorunlarını halletmesini arzu eder. F. Scott Fitzgerald eşinin manik-depresif hastalığına dayanarak şöyle yazmıştır: "Tuz veya demir veya çimento veya tahmin edilemeyen bir kutsal su gibi bir temel fiziksel şeyin eksik olduğu ya da çok miktarlarda bu­lunduğu düşüncesine yapışmaktan kendimi alıkoyamıyorum." Ancak, bu al­ternatif yaklaşımlarla ilgili çok fazla araştırma olmadığını bilerek, bu umudu azaltmak zorundasınız. Bu tedavilere yönelik gerçekdışı beklentileriniz varsa sonunda çok hayal kırıklığına ve hüsrana uğrayabilirsiniz.
İkincisi, beyin hücreleri, içine, kandan neyi ne kadar alacağı konusunda çok seçicidir. Bir şeyi yemek onun -ya da büyük kısmının- mutlaka beyinde kullanılabileceği anlamına gelmez. Daha önemlisi, X maddesini yemek, ge­netik olarak programlanmış metobolik hataların işin içine karıştığı duy­gudurum düzenlenmesinde X maddesinin kullanılacağı anlamına da gelmez.
Üçüncüsü, aşağıda tanımlanan doğal tedavilerin etkileriyle ilgili bazı ka­nıtlar toplanmış olsa da bunların çoğu öncü düzeydedir. Sadece "araştırma" diye adlandırılan bir şeyin, bir maddenin yararlı olabileceğini ileri sürmesi onun yararlı olduğu anlamına gelmez. Birtakım çalışmaların bazı kusurları vardır. Bunların birçoğu açık çalışma diye adlandırılır ve bu hekimlerin ve hastaların incelenen maddenin depresyona iyi gelebileceğini bildiği anlamına gelir. Beklentiler sonucu etkileyebilir. Bir açık çalışmadaki olumlu sonuçların tedaviye mi, zamanın geçmesine mi, yoksa sadece araştırmacıların ilgisine ve etkilenmesine mi bağlı olduğundan emin olamayız.
Bu ürünlerin etkili olduğuyla ilgili kanıtlar, sıklıkla az sayıda hastayla ya­pılmış bir, iki çalışmadan sağlanmaktadır. Bu çalışmalar bunun dışında gü­venilir de olsa, sadece bunlara bakarak çok sayıda hastaya uygulanabilecek etkili bir alternatif tedavi bulduğumuz sonucuna varamayız.
Dördüncüsü, bu ürünler göreceli olarak güvenli olsa da güvenlikleriyle il­gili çok az çalışma yapılmıştır. Doğal, otomatik olarak güvenli anlamına gel­mez. Güneş ışığı ve tereyağı doğaldır fakat ikisinin de fazlası tehlikeli olabilir. Bir kişi için iyi olan bir miktar diğeri için çok fazla olabilir. Bu ürünlerin pek çoğu için güvenli olmalarıyla ilgili sorular yanıtlanmalıdır. X maddesinden büyük miktarlarda almak güvenli midir? Bir şeker hastası bunu güvenle kul­lanabilir mi? Ya bir gebe kadın? X maddesini reçeteli ya da reçetesiz satılan başka bir ilaçla birlikte almak sorun olabilir mi?


Kişi, reçeteyle satılan ilaçların daha güvenli olduğunu, çünkü etkileri ve güvenlikleriyle ilgili önemli soruların yanıtlanmış olduğunu söyleyebilir (uzun vadedeki ve nadir görülen riskleri hariç).

Beşincisi, bu maddelerin pek çoğuyla çok fazla deneyimimiz yoktur. Ne miktarda ve ne süreyle alacağınızı değerlendirmek oldukça zordur. Kendinize şunu sormanız gerekir: Depresyondaysam, deneysel yaklaşımlarla vakit kay­betmeli miyim yoksa işe yaradığı bilinen bir şey kullanıp yaşamıma devam mı etmeliyim? Sizin tedavinizden sorumlu olanlara danışarak her yaklaşımın bi­linen risklerini ve faydalarının yanında olası bilinmeyen risklerini de tartmalısınız.
Bu alternatiflerin çekiciliği içinde, birisi bu bileşikleri araştırmak için mil­yonlar harcamaya hazır olana kadar güven ve etki konusunda bilmek is­tediklerimizi öğrenmek zor olacaktır. Güven ve etkiyle ilgili ikna edici kanıtlar olmadan hekimler anlaşılır bir şekilde bu bileşikleri hastalarında kullanma ko­nusunda isteksiz olacaktır.


Bu sorunlara rağmen bazı ürünler dikkate alınmayı hak etmektedir.
UYARİ: Depresyonda olduğunu sandığınız bir zaman kendinizi aşağıdaki bi­leşiklerden ya da alternatif yöntemlerden herhangi biriyle tedavi etmeyi denemeyin. Öncelikle bir ruh sağlığı tanı değerlendirmesi, fizik muayene ve kan in­celemesi yaptırmanız gereklidir. Bu ürünlerin kullanımıyla ilgili olası sorunlar hakkında sağlanan bilgi sadece en sık görülen sorunlardan söz etmektedir.


Bu bilgi olası tüm sorunları kapsamamaktadır. Hekiminize danışın. Gebe olan ya da emziren kadınlar, ilaç kullanmakta olanlar, bir hastalık nedeniyle tedavi gö­renler ve yaşlılar aşağıda söz edilen ürünleri kullanmadan önce hekimlerine da­nışma konusunda özellikle dikkatli olmalıdırlar. Hekim ya da psikiyatristinize danışmadan reçete ile verilmiş bir antidepresandan bu ürünlerden herhangi birine geçmeyin.

Seçici Serotonin Geriahnı İnhibitörleri (SSRI)

Bu grup ilaçlar isimlerini antidepresan etkinliklerinin yöntemiyle ilgili hi­potezden alırlar, ilaçlar serotonin adlı nörotransmitterin salındığı hücreye geri emilimini engellerler. Bunu norepinefrin gibi bazı diğer nörotransmitterlerin üzerinde hemen hiçbir etkinlik göstermeden yaparlar.
Fluoksetin pazara 1987 yılında girmiştir. Tüm antidepresanlar içinde muhtemelen en ünlüsü ve en çok yanlış anlaşılanıdır (sertralin, paroksetin ve fluvoksamin duymuş olabileceğiniz diğer SSRIlardır). Yirmi milyondan fazla hasta bunu kullanmıştır. Hekimlerin bu ilacı çok fazla verdiğini dü­şünmemeniz için şunu aklınızda tutmanız gerekir, depresyonu olan kişilerin ancak küçük bir kısmı doğru tanıyı almakta ve fluoksetin gibi ilaçlarla uygun şekilde tedavi edilmektedir.


Fluoksetin ile ilgili pek çok kötü yayın yapılmıştır. Hastalar sıklıkla bu ilacın kullanımının saldırgan davranışa neden olabileceğinden kaygılanırlar. Bununla ilgili risk büyük ölçüde abartılmıştır. Fluoksetinin öfke patlamalarının ve sinirliliğin tedavisinde etkili bir şekilde kullanıldığını öğrenmek sizi şaşırtacaktır. Kanıt açıktır; Bu ilacı kullanan bireylerin büyük çoğunluğu daha saldırgan değil, daha sakin olmaktadır. Bazı kişilerin fluoksetin kullanırken ters bir tepki gösterebildikleri ve daha ajite ve sinirli olabildikleri doğrudur (ters tepkiler, sadece fluoksetin ile değil, pek çok değişik ilaç kullanılırken de görülebilir). Fakat bu nadirdir ve fluoksetinin depresyonlu kişileri birer katile döndürdüğüyle ilgili hiçbir kanıt yoktur. Hatta bir çalışmada plaseboyla tedavi edilen kişilerde fluoksetinle tedavi edilenlerden daha fazla saldırgan davranış sorunları ortaya çıkmıştır. Fluoksetin kullanırken ajite ve sinirli hale gelen nadir kişilerden biriyseniz o zaman bu ilacı bırakıp başka bir ilacı denersiniz. Aileniz, arkadaşlarınız ve komşularınız güvende olacaktır.

intihar ve fluoksetin arasındaki ilişki nedir?

Uzmanların yaptığı yayınlar arasında depresyonlu hastalarda fluoksetin kullanımı ile intihar düşüncelerinin ortaya çıkışı arasında ilişki kuran birkaç yayın vardır. Ancak, bu çalışmalar fluoksetinin intihar düşüncesindeki artışın nedeni olduğu yönünde ikna edici kanıtlar sunmamaktadır. İki olay arasındaki ilişki birinin diğerine neden ol­duğunu göstermemektedir. Örneğin aralığın 21'inden sonra Kuzey Ya-nmkürede gündüzlerin uzamaya başlaması ile ışık miktarındaki artış, New York ilinde ocak ve şubat aylarındaki kar yağışı miktannın artışıyla ilişkilidir. Ancak ışıktaki artış Büyük Elma'da4 yılbaşından sonra daha fazla kar yağ­masına neden olmaz. Fluoksetin, paroksetin, fluvoksamin ile yapılmış dikkatli çalışmalar bütün bu SSRI ilaçların intihar düşüncelerini azalttığı ve hastayı bunların ortaya çıkışından koruduğunu göstermiştir. Fluoksetin, intihar eği­limi olan milyonlarca depresyonlu bireyin tedavisinde başarıyla kullanılmıştır ve tartışmasız olarak milyonlarca yaşamı kurtarmıştır. Yine de paradoksal bir tepki riskinin hiç bulunmadığını söyleyemeyiz. Siz, terapistiniz ve hekiminiz mutlaka her zaman birlikte çalışıp yan etkiler konusunda uyanık dav­ranmalısınız. Bunu yaparsanız, endişelenmek için bu cümleyi okurken har­cadığınızdan daha fazla zaman harcamanıza gerek kalmaz. Hekiminiz, dep­resyonunuz için fluoksetin denemeyi öneriyorsa ve siz ilacı deneme konusunda hâlâ rahat değilseniz o zaman sertralin ya da paroksetini deneme konusunda onunla konuşun.

SSRI'lar atipik depresyonun tedavisinde plasebodan daha etkili ola­bilmektedir ancak bu etki başlangıçta umulduğu kadar yüksek değildir. MAOI'lere göre kullanımları daha kolay olduğu için hekimlerin pek çoğu ati­pik depresyonlu hastalarda tedaviye SSRI'larla başlamaktadır. Bir yanda flu-oksetin atipik depresyonda en çok işe yarayan SSRI olabilir. Diğer yanda bazı hekimler atipik belirtileri olan hastaların tedavisine öncelikle sertralin ya da paroksetinle başlanmasını, sonra fluoksetinin denenmesini önermektedir. Bunun nedeni sertralin ya da paroksetin işe yaramazsa bir MAOl kullanmaya başlayabilmeniz için bunları kestikten iki hafta beklemeniz gerektiğidir. Flu-oksetin vücudunuzdan geç atıldığı için bunu kesip bir MAOI'ne geçmek için beş ya da altı hafta beklemeniz gerekmektedir. Atipik depresyona ait be­lirtileriniz bir SSRI'la düzelmiyorsa bazı hekimler hemen MAOI'lerine geçmek yerine SSRI'ı bazı uyarıcı ilaçlarla güçlendirme yoluna gidecektir.

Hastada retarde depresyon varsa bazen fluoksetin diğer SSRI'lardan önce seçilir. Çünkü diğer SSRI'lardan daha uyarıcı olduğu kabul edilir. Anksiyeteli ve ajite depresyon için paroksetin ve fluvoksamin önerilmektedir.

SSRI'lar bipolar depresyonda da etkilidir. Fakat özellikle fluoksetin, bi-polar hastalığa yatkınlığı olan kişilerde bir hipomanik ya da manik atağı tri-sikliklerden daha kolay başlatır.
SSRI'lar depresyon dışında başka durumlarda da etkili tedavi sağlar: Ob-sesif-kompulsif bozukluk, panik atakları, bulimi, travma sonrası stres bo­zukluğu, öfke patlamaları ve cinsel sapkınlık gibi pek çok dürtü denetim bo­zukluğu. Fluoksetin ve fluvoksamin obsesif-kompulsif bozuklukta tercih edilen ilaçlardır. Obsesif-kompulsif bozukluk tedavisinde genellikle depresyon te­davisinde kullanılandan daha yüksek dozlar kullanılır. Tüm SSRI'lar panik bo­zukluğunu etkili bir şekilde tedavi etse de paroksetin ve fluvoksamin en iyi se­çenekler olabilir. Hekiminiz paniğiniz için ilaç tedavisini seçtiyse o zaman 5 mg, hatta 2.5 mg gibi düşük dozlarla fluoksetin tedavisine başlayabilir (tipik başlama dozu 20 mg'dır). On miligramdan daha yüksek dozlarda başlamak si­nirlilik, huzursuzluk sıkıntı ve hatta paniğe neden olabilir.


SSRI'ların yaygın olarak kullanılmasının bir nedeni de kullanımlarının kolay olmasıdır. Günde bir kez alınmalan yeterlidir. Sindirim sistemi so­runlarını azaltmak için hastalara SSRI'ları yemeklerle birlikte almaları önerilir. (Ancak bazı hastalar sertralini aç karnına aldıklarında midelerinin daha az bu-landığını bildirmektedir.) Fluvoksamin dışındaki SSRI'lar, uykusuzluk yapıcı et­kilerini en aza indirmek için genellikle sabah alınırlar. Fluvoksamin sıklıkla ya­tıştırıcı nitelikte olduğu için yatma vakti alınır. Bunlar katı ve kesin kurallar değildir. Fluvoksamin uykusuzluğa neden olabilir ve bu nedenle bazı kişiler için sabahlan içmek daha iyidir. Diğer SSRI'lar da gün içinde uyku haline neden olabilir (özellikle paroksetin). O yüzden bazı bireyler bunları gece al­mayı tercih ederler.

Fluoksetinin 10 mg'lık tablet, 20 mg'lık kapsül ve likit formu vardır.5 Yirmi miligram yaygın olan başlama dozudur. Yine de panik atağınız varsa hekiminiz sizi daha düşük dozlardan başlatabilir. Depresyonu olan kişilerin çoğunluğu günlük 20-40 mg'lık doza yanıt verir. Ancak 6 hafta süreyle 20 mg dozla herhangi bir iyileşme göstermediyseniz ya da çok az bir iyileşme ol­duysa o zaman 40 mg'a da yanıt vermeniz pek olası değildir. Kısmen iyi-leştiyseniz ya da iyileşip sonra tekrar kötüleştiyseniz o zaman muhtemelen 40 mg'a iyi yanıt verirsiniz.

Fluoksetinin ayrıca federal Food and Drug Administration (FDA) ta­rafından obsesif-kompulsif bozukluk ve bulimiada kullanımı da onaylanmıştır. Diğer SSRI'lar da, örneğin sertralin, resmi onaylan olmadığı halde bu bo­zuklukların tedavisinde kullanılmaktadır. FDA onayının olmaması bu ilaçların obsesif-kompulsif bozuklukta ya da bulimide kullanılmalarının güvenli ol­madığı anlamına gelmez.

Sertralinin 50 ve 100 mg'lık tabletleri vardır. Tabletler çentiklidir ve ko­layca ikiye bölünebilir. Sıklıkla kullanılan başlama dozu günde 50 mg'dır ve pek çok aile hekimi ve dahiliyeci bu dozda başlar. Ancak, psikiyatristlerin çoğu 25 mg ile başlayıp 4-7 gün sonra 50 mg'a çıkmaktadır. Bu, yan etki or­taya çıkışını azaltabilir. (Yaşlı hastalarda bu standart uygulama olmalıdır.) Bundan sonra da doz 5-7 günden daha kısa aralıklarda arttınlmamalıdır. Yan etkiler bir süre devam ediyorsa doz artışını düşünmek için iki hafta ya da daha fazla beklemek gerekir. Sertralinin panik bozukluğu ve obsesif-kompulsif bozukluk için FDA onayı vardır.

Paroksetinin 20 ve 30 mg'lık tabletleri bulunmaktadır.8 Sıklıkla kullanılan başlama dozu 20 mg'dır. Hastaların büyük çoğunluğu günlük 30-50 mg doz­lara yanıt verir. Paroksetin özellikle sıkıntılı ve ajite iseniz ve uyumakta güçlük çekiyorsanız yararlı olabilir. Panik bozukluğu ve obsesif-kompulsif bozuklukta kullanımı onaylanmıştır.

Fluvoksaminin 50 ve 100 mg'lık çentikli tabletleri bulunmaktadır. Sık­lıkla kullanılan başlama dozu yatma zamanı alınan 50 mg'dır. Kullanılan en yüksek doz 300 mg'dır. Fluvoksamin, Amerika Birleşik Devletleri'nde sa­dece obsesif-kompulsif bozukluğun kullanımında onay almıştır. Kısa zaman içinde depresyonda kullanılmak için de onay alması olasıdır. Kırktan fazla ülkede antidepresan olarak kullanılmaktadır. Şiddetli depresyonun te­davisinde diğer SSRl'lardan bir miktar daha başarılıdır.

Bazı laboratuvarlarda SSRI'ların kan düzeyleri ölçülebilmektedir ancak he­kimler bu tür testleri nadiren kullanmaktadır. Kan düzeylerinin klinik dü­zelmeye karşılık geldiklerini gösteren herhangi bir veri yoktur.

Daha önce nöbet geçirme öyküsü olan tüm hastalarda SSRI'ların hepsi dikkatli kullanılmalıdır ve hasta nöbet geçirirse ilaç kesilmelidir.

Tüm SSRI'ların ortak yan etkileri arasında mide bulantısı ve diğer sindirim sistemi rahatsızlıklan, ishal ve uyku hali ya da uykusuzluk bulunmaktadır. Bazı hastalar, özellikle fluoksetin kullananlar, kısa süreli bellek sorunlarından ya­kınmaktadırlar. Sık olmamakla birlikte SSRI'lar hareket bozuklukları olarak adlandırılan tablolara neden olabilirler: Titreme, huzursuzluk ve yerinde du-ramama, kas spazmları ve seğirmeler ve yüzde, kol ve bacaklarda ve gövdede istem dışı hareketler.

SSRI'lara özgü ortak bir diğer yan etki de -olasılıkla fluvoksamin bunun dı­şındadır- cinsel işlev bozukluğudur. Erkekler ve kadınlar cinsel isteklerinde bir azalma farkedebilirler. Kadınlar orgazm olma zorlukları yaşayabilirler. Er­kekler penisteki fiziksel duyumla ilgili azalma ya da değişiklik yaşayabilirler. Boşalma gecikebilir ya da zorlaşabilir. Boşalmanın şiddeti azalabilir ya da bo­şalmayla ilgili duyum değişebilir.

Cinsel sorunların ortaya çıkışı SSRI'lara düşük dozlarla başlayıp yavaş yavaş yükseltmeyle azaltılabilir. Eğer cinsel sorunlar ortaya çıkarsa, zaman içinde kaybolabilir. Bazı durumlarda dozun azaltılması işe yarayabilir. Hastada cinsel yan etkileri daha az olan bupropion9 ya da nefazadona geçilebilir.

SSRI'lara ait iki tane daha cesaret kırıcı ancak başedilebilecek yan etki vardır. Birincisi, bazı kişiler uygulanan doza başlangıçtan itibaren iyi yanıt ver­mişken antidepresan etki bir süre sonra kaybolabilir. Buna teknik anlamda verilen isim "fluoksetin fiyaskosu"dur (ancak bu sertralin ve diğerleriyle de or­taya çıkabilir).

Fiyasko, onunla ilgili düşünmeyi bırakırsanız tuhaf bir şeydir. Bu durumda olan şey şudur: Nörotransmitter sistemleriniz yavaş yavaş düzelme ön­cesindeki durumlarına geri dönmüştür. Neden böyle "aptalca" bir şey ya­parlar? Çünkü patron böyle olmasını ister. Patron, pek çok kimyasal den­genin nasıl sağlanacağıyla ilgili bir sürü emir veren genetik kodunuzdur. Genetik kodunuzda, serotonin sistemine belli bir kimyasal dengeyi (den­gesizliği) oluşturması konusunda yönergeler veren bir bozukluk varsa durum böyle olacaktır. Sistem sadece emirlere uyar. Siz ve hekiminiz bu dengeyi kendinize uyacak şekilde değiştirmeye çalışırsınız. Patron bir gün gelir ve çev­rede öylece durmakta olan çok fazla miktardaki serotonini farkeder. Patron, çalışanlarından, çalışmalarını ve ortalığı temizlemelerini ister. Her şeyin eski haline döndürülmesini emreder. Başlamak için durumun berbat olmasına al­dırmayın. Sıklıkla bu sorunla başetmek için gerekli olan şey doz artırımıdır. Yeterli miktarda serotonin geri alım inhibitörünü etrafa yığınca serotonin ger­çekten artacaktır. Patron onlara ne kadar kızarsa kızsın, çalışanlar bundan yeterince hızlı bir şekilde kurtulamayacaktır.

Bazı zamanlarda ortaya çıkan diğer sorun ise zevk alma, enerji ya da mo­tivasyonun giderek azalmasıdır. Bunun SSRI'ların dopamin nörotransmitter sistemi üzerine olan dolaylı etkilerinden kaynaklandığına inanılmaktadır. (Pat­ron dopamin sistemine ne yapması gerektiğini söylemektedir ancak işçiler onu dinlemez - onlar sarhoştur ve çalışma havasında değildirler.) Bu, sıklıkla SSRI'a uyarıcı ilaçlar ya da bupropion adlı antidepresan eklenerek yeniden düzenlenebilir.

SSRI'lar için sık rastlanan ilaç etkileşimleri: SSRI'larla birlikte kan sulandırıcı (varfarin/kumadin) ilaçlar kullanılacaksa dikkatli olmak gerekir. SSRI'lar trisiklikler ve antiepileptiklerle birlikte kullanılabilir ancak SSRI'lar ikisinin de kan düzeyini arttıracağı için dikkatli olunmalıdır. Özellikle trisikliklerin kan düzeylerinde dramatik artışlar görülebilir (örneğin imipiramin için 2 ile 10 kat arası bir artış olasıdır). Trisikliklerin kan düzeyleri düzenli aralıklarla öl­çülmelidir. SSRI'lar ve MAOI'leri birlikte verilmemelidir. Fluoksetinin ke­silmesiyle bir MAOI başlanması arasında en az 5 hafta beklenmelidir. Sert­ralin ve paroksetin için iki hafta gereklidir. Antiaritmik ilaçların kan düzeyleri SSRI'lar tarafından yükseltilebilir. Bu açıdan sertralin fluoksetinden daha az sorun yaratıyor gibi durmaktadır.

Trisiklik, Trisiklik Antidepresan İlaçlar

Bunlar depresyon tedavisinde ilk zamanlar kullanılan diğer grup ilaçlardır. Bun­lar da 1950'lerin sonunda tesadüfen bulunmuştur. İsviçreli bir psikiyatrist imi-piramin adlı ilacın yaklaşık 300 değişik psikiyatrik hasta üzerinde denendiğini ve retarde depresyonu olanlarda işe yaradığını bildirmiştir. Bu ilaç grubu adını antidepresanın kimyasal yapısından alır. Bunlann üç tane halkalan vardır. Dün­yada 25'ten fazla trisiklik ve bunlara benzeyen monosiklik (tek halkalı), bisiklik (iki halkalı) ve tetrasiklik (dört halkalı) antidepresan bulunmaktadır. Bunlann nö-rotransmitterlerin, salgılandıkları hücrelere gerialımını engellediklerine inanılır.
Bu bileşiklerin en temel farklılıkları yan etki profilleridir. Örneğin, bazıları genel olarak yatıştırıcıdır ve bu yüzden huzursuz ve uykusuz olanlarda kul­lanılır, bunun yanında bazıları daha canlandırıcıdır, o yüzden enerjisi azalmış ve hareketleri yavaşlamış hastalarda yararlıdır. Hepsi, majör depresyon te­davisinde kabaca eşit etkiye sahiptir (hastaların yaklaşık yüzde 65-70'i tun­lara yanıt verir).


Ancak bazı hastalar birine iyi yanıt verirken diğerine yanıt vermeyebilir. Bu, her birinin serotonin veya norepinefrin geri alımını değişik derecelerde baskılamasına bağlı olabilir. Bazı trisiklikler daha güçlü serotonin geri alım baskılayıcısı, bazıları daha güçlü norepinefrin geri alım baskılayıcısı ve bazıları da dengeli geri alım baskılayıcılarıdır. Pek çok hekim doz ayarlamasına yol göstermesi için trisiklik antidepresanların kan düzeylerini ölçer. Pek çok ilaç için bilinen tedavi edici doz aralığı vardır.

Trisikliklerin sık görülen yan etkileri arasında ağız kuruluğu, bulanık görme, ortostatik hipotansiyon, cinsel işlev bozukluğu (cinselliğe karşı ilgi azalması, ereksiyon sorunları, kadın ve erkekte orgazm olamama) vardır. Depresyonlu kadınların en büyük kaygılan trisikliklerin kilo artışına katkıda bulunma eğilimleridir. Cinsel işlev bozukluğu dışındaki tüm yan etkilerle ko­laylıkla başedilebilmektedir. Trisiklik tedavisine başlamadan önce herkesin, ama özellikle kalp damar hastalığı olanların, EKG (kalbin elektrik etkinliğinin kaydı) çektirmesi gerekir. Trisiklikler kalp ritmini etkileyebilir. Bu nedenle yüksek dozda alındıklarında oldukça tehlikelidirler.
Bazı antidepresanlar kronik ağrının, buliminin ve panik bozukluğunun te­davisinde yararlıdırlar. Genellikle iki uçlu bozukluğu olanlarda kaçınılır çünkü hipomanik ve manik atakları başlatabilirler.


Trisiklikler artık depresyon tedavisinde tipik olarak ilk seçilen ilaçlar de­ğildirler. Pek çok psikiyatrist sertralin gibi daha yeni bir antidepresanla te­daviye başlamaktadır. Trisiklikler, ortalama olarak, yeni antidepresanlardan kesinlikle daha az etkili değildirler. (Trisikliklere yanıt vermeyen bazı hastalar yeni antidepresanlara yanıt verseler de tersi de doğrudur.) Trisikliklerin-özellikle hem serotonin, hem de norepinefrin geri alımını baskılayanların-şiddetli derecede depresyonu olan ya da hastanede yatan hastalarda, sadece serotonin alımını engelleyen, sertralin gibi ilaçlardan daha etkili olabileceğine ilişkin kanıtlar vardır.

Yeni antidepresanların sıklıkla trisikliklerden daha fazla reçete edil­mesinin açıklaması, hastaların bunları daha iyi tolere edebilmeleri ve bu ilaçların daha az yan etkiye sahip olmalandır. Kalp-damar hastalığı olanlar için yeni ilaçlar kesinlikle daha güvenilirdir ve bunlarda doz aşımı olması çok daha zordur. Bunlar çok nadiren ağız kuruluğuna, bulanık görmeye veya kilo almaya neden olurlar. Fakat birkaç istisna dışında trisikliklerde gö­rülen cinsel işlev bozukluklarının aynılarına neden olurlar. Bunlar ayrıca kendilerine özgü, sıkıntı, sindirim sistemi huzursuzluğu, bulantı ve yumuşak dışkılama gibi, bir grup yan etkiye neden olabilirler (bunlar zaman içinde azalma eğilimindedir).

Venlafaksin ve mirtazepin gibi bazı yeni antidepresanlar hem serotonin, hem de norepinefrin geri alımını baskılarlar. Bunlar şiddetli depresyonlarda faydalı olabilirler. Üstelik trisikliklere özgü yan etki profiline de sahip de­ğillerdir.

Sık görülen ilaç etkileşimleri: Trisiklikler antiepileptik ilaçların etkilerini azaltabilirler. Antiepileptik ilaçların dozlarının ayarlanması gerekebilir. Ancak, trisiklikler fenitoin adlı antiepileptik ilacın kan düzeyini arttırabilirler. Varfarin gibi kanın pıhtılaşmasını azaltan ilaçlan trisikliklerle birlikte almak iç kanama riskini arttırır. Trisiklik antidepresanlarla narkotik analjeziklerin kullanılması tehlikeli, hatta öldürücü olabilir. Trisiklik kullanırken alkol almamalısınız. Tri­sikliklerle MAOl bileşimlerinden genellikle kaçınılır. Birlikte kullanılacaksa, halen MAOI kullanan bir kişiye trisiklik verilmemelidir. Ancak trisiklik kul­lanan birisine MAOl eklenebilir ya da her iki ilaç aynı anda düşük dozlarda başlanabilir. Trisiklikler ve fluoksetin, sertralin, fluvoksamin ve paroksetin gibi ilaçlar dikkatlice kullanılabilir. Bu ilaçlarla birarada verildiğinde trisikliklerin kan düzeyleri tehlikeli düzeylere yükselebilir. Trisikliklerin kan düzeyleri, flu­oksetin, sertralin, fluvoksamin ve paroksetin ile birlikte verildiğinde, dikkatlice izlenmelidir.

Antidepresan İlaclar Anasayfa

Monoamino Oksidaz İnhibitörleri (MAOI)

Trisiklik Antidepresan


Seçici Serotonin Geriahnı İnhibitörleri (SSRI)

Antidepresan İlaclar ve İsimleri

Antidepresan İlaçlar, Antidepresan İsimleri

DİKKAT: Antidepresanlar ve diğer ilaçlar arasında sık rastlanabilen et­kileşimler aşağıda tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar tüm olası etkileşimleri kapsamaz. Bir ilacı bir başka ilaçla -buna reçetesiz satılan ilaçlar da dahil, ek besinlerle ya da diyetle birlikte kullanmadan önce her zaman hekiminiz ve ec­zacınıza danışmaksınız.


Monoamino Oksidaz İnhibitörleri (MAOI)

Bu gruptaki ilaçlar isimlerini gösterdikleri işlevden dolayı alırlar. MAOI'leri monoamino oksidaz adında bir enzimi baskılar (aslında yok eder). Mo­noamino oksidazlann iki türü vardır, Tip A ve Tip B. Monoamino oksidaz, beyinde duygudurum ve diğer beden işlevlerinin düzenlenmesinden sorumlu olduğuna inanılan ve nörotransmitter adı verilen kimyasal maddeleri me-tabolize eder ya da yıkar. Bu ilaçlar monoamino oksidazı yıkarak, tahminen serotonin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin düzeyini arttırma yoluyla depresyonu düzeltirler.

Bu, bulunan ilk antidepresan ilaç gruplarından biridir. Monoamino oksizadlar 1950'lerde tesadüfen bulunmuşlardır. Araştırmacılar tüberküloz te­davisi için ilaç bulmaya çalışırken bu ilaçların kullanılan hastaların duygudurumlarını düzelttiklerini farketmişler. Depresyon tedavisinde bir MAOI ilk kez 1957 yılında kullanılmıştır.

Bu ilaçlar trisiklikler olarak adlandırılan başka grup antidepresanlann bu­lunmasıyla ABD'nde gözden düşmüştür.

MAOI'lerinin çok fazla kul­lanılmamasının bir nedeni tiramin adlı bir maddenin yıkımını önlemeleriydi (nörotransmitterleri yıkan maddeler aynı zamanda tiramini de yıkar). Bir kişi MAOI kullanırken yeterli miktarda tiramin alırsa kan basıncında ani ve tehlikeli bir yükselme olabilir. Hastanın tiramin içeriği yüksek olan yiyecekleri (en çok eski peynirlerde bulunur) alması kısıtlanarak bu sorunla başedilebilir. Bu ilaçları kullanan kişiler yanlarında nifedipin adlı bir ilaç taşıyabilirler. MAOI kullanan bir kişi ensesinde, yüksek tansiyon krizi için tipik olan, zonk-lar tarzda bir ağrı ortaya çıktığında nifedipin alırsa tansiyonu anında dü­şecektir.
Diğer yaygın yan etkiler arasında uyuşukluk, ağız kuruluğu, kabızlık ve kişi ayağa kalktığında kan basıncının düşmesi (ortostatik hipotansiyon) bu­lunmaktadır. En sonuncusu kısa süreli baş dönmesi ya da anlık bir sersemliğe ya da bilinç kaybına neden olabilir. Bu etkiler bazen, beden ilaca alıştıkça kaybolur. Bu olmazsa bunlar kolayca düzeltilebilir. Örneğin, ortostatik hi­potansiyondan kurtulmak için ayağa yavaş kalkılmalı ve yatıyorsanız önce oturup sonra ayağa kalkılmalıdır.


Diyetin zorluğu, ilacı kullanmadaki tehlikeler ve özellikle yeni an­tidepresanlann bulunması pek çok hasta ve psikiyatristin MAOI'lerini kul­lanmaktan kaçınmalarına neden olmuştur. Psikiyatri asistanlık eğitimini yeni bitirmiş uzmanlar arasında MAOl'ü reçete eden birkaç kişiden fazlasını bul­makta zorlanırsınız.

Yine de bunlar mükemmel antidepresanlardır. Diğer ilaçlara yanıt vermeyen pek çok kişiye yardımları olmuştur, özellikle atipik depresyonu olanlara ve iki uçlu bozukluğun depresif döneminde olanlara. Aynı zamanda panik atakları, sosyal fobi ve travma sonrası stres bozukluğunun tedavisinde de yararlı olabilirler. Atipik depresyonda yanıt alma oranı % 70-85'tir. Hatırlayacağınız gibi atipik depresyon aşırı uyuma, çok yemek yeme, yorgunluk, duygudurumda tepkisellik ve reddedilmeye duyarlılık ile belirlidir.

RIMA olarak adlandırılan yeni kuşak MAOI'leri vardır (geriye dönüşlü mo-noamin oksidaz A inhibitörleri), bunlar vücut için gerekli tüm monoamin ok­sidazı yok etmez. Bu nedenle bunlarda eski MAOflerindeki gibi diyet kı­sıtlaması uygulanmaz ve hipertansif krize neden olmazlar. Moklobemid Kanada'da bulunan ancak ABD'nde kullanımı hiçbir zaman resmileşemeyecek gibi duran bir RIMA'dır. Patentinin süresi dolmuştur ve hiçbir firma kâr edemeyecekse gerekli onayı almak için gereken parayı har­canmayacaktır. Neyse ki bazı ilâç şirketleri kendilerine ait yeni RIMA'lar üret­mektedirler. Bunlar yakın gelecekte ABD'nde kullanıma girebilirler.

Ancak, klinisyenler eski MAOl'lerine yanıt veren bazı hastaların mok-lobemide yanıt vermediğini bildirmektedir. Bu moklobemidin yeterince yük­sek dozlarda verilmemesine ya da monoamin oksidaz B'yi baskılamamasına bağlı olabilir. Tam bir antidepresan etki için monoamin oksidazın hem A, hem de B tipinin baskılanması gerekiyor olabilir. Eski MAOI'lerinden biriyle başarılı şekilde tedavi edildiyseniz o zaman yeni RIMA'lar piyasaya çıktığında bunlardan birini kullanmak istemeyebilirsiniz. Ancak şöyle olabilir, tam etki elde edilebilmek için bir RİMA şu anda piyasada bulunan ve monoamin ok­sidaz B'yi baskılayan bir ilaçla birlikte verilebilir (Selejilin).

Selejilin tek başına kullanıldığında da depresyonda faydalı olduğu bu­lunmuştur. Diğer hiçbir ilaca yanıt vermeyen hastalarda Selejilin ile oldukça iyi yanıt alındığı görülmüştür.
Sık görülen ilaç etkileşimleri: MAOI ilaçlar antidiyabetiklerle birlikte ve­rildiğinde kan şekerinde aşın düşmeye neden olabilirler. MAOI kullanırken narkotik analjezik kullanımı önerilmemektedir. Bu bileşim zaman zaman öl­dürücü olabilir. MAOI ve trisiklik bileşimlerinden genellikle kaçınılır. Birlikte kullanılacaksa, halen MAOI kullanan bir kişiye trisiklik verilmemelidir. Ancak trisiklik kullanan birisine MAOI eklenebilir ya da her iki ilaç aynı anda düşük dozlarda başlanabilir. Fluoksetin, sertralin ve paroksetin gibi ilaçlar MAOI'larla birarada verilmemelidir. MAOI kullanıyorsanız reçetesiz satılan değişik soğuk algınlığı ve allerji ilaçlarını kullanmamalısınız.

Antidepresan Kullanimi ve Etkileri

Antidepresan Kullanımı, Antidepresan Etkileri

Antidepresanları başka ilaçlarla birlikte alabilir miyim?

Bu antidepresana ve diğer ilaca bağlıdır. Genellikle SSRI'lar diğer ilaçların pek çoğuyla birlikte kullanımda güvenlidir. Ancak, sizin ve hekiminizin dik­katli olması gereken bazı etkileşimler vardır. Örneğin, kumadinin kan dü­zeyleri, sertralin kullanımıyla yükselebilir. ANTİDEPRESANLARLA HER­HANGİ BİR İLACI KARIŞTIRMADAN ÖNCE, REÇETESİZ SATILANLAR BİLE OLSA, DAİMA HEKİMİNİZE VE ECZACIYA SORMALISINIZ.

İlacı ne kadar sıklıkla almalıyım?

Yeni antidepresanlarla ilgili hoş olan şey kullanımlarının oldukça kolay ol­masıdır. Sıklıkla sabah kahvaltıda bir ya da iki tane ilaç yutmak yeterlidir. Bazı antidepresanlar daha sık almayı gerektirebilir, çünkü içindeki etken mad­deler bedeninizde uzun süre kalmaz. Bu, bir miktar zorluk yaratabilir. Bu, özellikle bir ilacı günde üç kez almanız gerekiyorsa önemlidir. İlaç üreticileri rekabetin çok olduğu bir ilaç pazarında bölünmüş dozların antidepresanları daha az çekici hale getirdiğini farkettiler. Bu nedenden dolayı şirketler, günde birden fazla dozda alınması gereken ilaçlar için, uzun ya da kontrollü salınan formüller geliştirmiş ya da geliştirmektedirler (örneğin bupropion ve ven-lafaksin).

Hastalığımı ve ilaç kullandığımı kimlere söylemeliyim, kimlere söylememeliyim?

Hastaların hastalıklarını ve ne tür bir tedavi gördüklerini saklama gereksinimi duymaları şanssız bir durumdur. Acaba hiç kimse bronşit olduğunu ve an­tibiyotik kullandığını sır olarak saklamayı düşünür müydü? Duygudurum bo­zukluğunuz ve ilaç kullanımınız hakkında ne kadar açık olursanız gereksiz utanç ve mahcubiyet duygusundan kurtulmak için kendinize o kadar çok yar­dım etmiş olursunuz.

Diğer yandan, halen bir duygudurum bozukluğuna sahip olma ve ilaç kul­lanmanın yanlış şekilde damgalandığı bir gerçek. Başkaları bunu size karşı kullanabilir. Onlar gerçekleri gözardı etmektedir, ama yine de dikkatli ol­manız gerekir.

İş başvurusunda bulunanlar tanılarını ya da ilaç kullandıklarını ilerideki iş­verenlerine söyleyip söylememe konusunda şüpheye düşerler. Birincisi, iş­verenlerin bu bilgiyi istemeleri yasa dışıdır. İkincisi, depresyonunuz ya da iki uçlu bozukluğunuz bir süredir kontrol altındaysa ve iş yapabiliyorsanız, bunu ortaya koymak için çok az neden var gibi görünüyor.

Bir süredir işten uzaksanız veya hastanede yatmış iseniz o zaman iş ya-şamınızdaki bu boşluklar konusunda sorularla karşılaşabilirsiniz. Dürüst olun, fakat konuyu basitçe anlatın. Depresyon geçirdiğinizi fakat şimdi iyi ol­duğunuzu ve işe dönme konusunda hevesli olduğunuzu söyleyin.
Öte yandan, duygudurum bozukluğunuz kontrol altına alınmadıysa ve tam kapasiteyle çalışamayacağınız ya da işten izin almak zorunda kalacağınız za­manlar olacağını düşünüyorsanız, o zaman bunu işvereninize anlatmayı işe başladıktan birkaç hafta sonra düşünün. Duygudurum bozukluğunuz iyice kontrol altına alınmadıysa ve siz bir süredir bir kurumda çalışıyorsanız o zaman da patronunuzla, durumunuz, bunun seyri ve tedavisi hakkında ko­nuşmayı düşünebilirsiniz. İşvereninizin, bir hekim tarafından izlendiğinizi, te­davi gördüğünüzü ve işle ilgili sorumlulukları büyük bir ciddiyetle üst­leneceğinizi, ancak istediğiniz kadar iyi çalışamayacağınız dönemler olabileceğini bilmesine izin verebilirsiniz. Bu tür bir konuşma yapmanın avan­tajı şudur, ileride belirtiler yinelediğinde ve üretkenliğiniz azaldığında iş­vereniniz sizin iyi bir eleman olmadığınız sonucuna varmayacaktır.


Yine de hastalığınızdan söz etme karannızı iyice tartmalısınız, çünkü pek çok işveren verdiğiniz bu bilgiye olumsuz olarak tepki gösterir. Her­halde 15-20 yıl sonra çok fazla sorun yaratmayacak. Depresyon ileride bir ruhsal hastalık olarak bile adlandırılmayıp bir beyin hastalığı olarak ele alı­nacaktır.

Son zamanlarda bazı antidepresanlar duydum. En iyi olan hangisi?

En iyi olan bir antidepresan yok. Tüm antidepresanlar, eski ve yeni, kabaca eşit etkiye sahiptir. Hepsi pek çok kişide küçük yan etkilere yol açar. Bir antidepresan sizde diğerinden daha çok işe yarayabilir ya da sizin bedeniniz bir antidepresanı diğerinden daha kolay kabul edebilir. Hekiminiz tedaviye başlamak için belirtilerinizin doğasına göre, antidepresanlann bir tanesini seçer. Değişik belirtiler değişik gruplardaki antidepresanlara yanıt verir. Ati-pik depresyon, örneğin, MAOI'lerine trisiklik antidepresanlardan daha iyi yanıt verir. Atipik depresyon ayrıca, bupropion ve SSRI'lara da trisiklik antidepresanlardan bir miktar daha iyi yanıt verebilir.
Hekimim dozda bir artış yapmayı önerdi. Ben gerçekten, depresyonumun yüksek bir dozu gerektirecek kadar ciddi olduğunu sanmıyorum.


Bu itiraz, doz ile hastalığının şiddetinin ilişkili olduğu şeklindeki yanlış var­sayıma dayanmaktadır. Tedavi edici doz, hastalığın şiddetinden çok, tedavi edilen belirtilere ve ilacın kişinin bedeninde nasıl yıkıldığına bağlıdır. Örneğin fluoksetinin depresyon için alışılmış tedavi edici dozu 20 mg'dır. Ancak, bazı kişiler 10 mg'a yanıt verir. Bazılarında ise 40 mg gerekebilir. Obsesif-kompulsif belirtiler, bulimi ve değişik dürtü denetim sorunları tipik olarak 60-80 mg gerektirir. İlaca iyi dayanabildikleri için fluoksetinin 100 mg'm üze­rinde dozlarda verildiği olgular bildirilmiştir.
Hekimim ilacımı flııoksetinden venlafaksine değiştirdi. Bana 20 mg fluoksetin kullandırırken şimdi venlafaksine 75 mg'dan başlamamı istiyor. Bu bana çok gibi geliyor. Bu başlamak için biraz fazla ağır değil mi?


İlaçlar birbirine eşit değildir. Her ilaç için uygun olan tek bir doz yoktur. Ve hiçbir antidepresan diğerinden daha güçlü değildir. Hekiminiz seçilen ilaç için gerekli olan dozu reçete edecektir.

İlacımın bir dozunu almayı unutursam ne olur?

Bu kısmen aldığınız ilacın türüne ve hangi sıklıkta aldığınıza bağlıdır. He­kiminize danışmalısınız. Ancak genellikle bir önceki dozu unuttuysanız bu dozu iki katı olarak almamalısınız. Günün henüz erken saatleriyse ya da son dozu almanız gereken zamanı çok fazla geçmediyse ilacı o saatte almanız uygun olabilir. Bir dozu kaçırdığınız için çok fazla endişelenmemelisiniz (özel­likle fluoksetin gibi bir ilaç kullanıyorsanız) çünkü bedeninizde oldukça uzun sürede atılır. İlacı almayı sık sık unutuyorsanız o zaman kendinize herhangi bir nedenden dolayı ilaç alma konusunda isteksiz olup olmadığınızı sor­malısınız. Bu konuları hekiminiz ve terapistinizle konuşun.

İlaç işe yaramazsa ne olacak?

Bu sorunun yanıtı, ilaç işe yaramıyor derken neyi kasdettiğinize bağlı. Pek çok kişi ilk denenen ilaca iyi yanıt verir. Denediğiniz ilk ilaç işe yaramıyorsa o zaman emin olmanız gereken ilk şey ilacı yeterli dozda, yeterli süredir ve re­çete edildiği şekilde kullanıp kullanmadığınızda. Yeterli bir dozda uygun sü­reyle kullanımdan sonra yalnızca kısmen etkili olduysa, siz ve hekiminiz başka bir ilaçla bunun etkisini arttırmayı ya da başka bir antidepresana geçmeyi de­nemelisiniz.
Birkaç ilaç kullandığınız halde iyileşmediyseniz o zaman tanısı konmamış bir tıbbi hastalık her zaman akılda tutulmalıdır. Pek sık olan bir şey olmasa da hiçbir ilaç ve ilaç bileşimi sizde işe yaramadıysa, etkili başka tedaviler de var­dır, örneğin şiddetli ve dirençli duygudurum bozukluklarında EKT (elektrokonvülsif tedavi) ve hafif şiddette depresyonlar için aşağıda söz edilen diğer olasılıklar. (Bu konuda daha fazla bilgi için Alternatif Tedaviler ile ilgili bö­lüme bakınız.)


İlaç kullanmaya karar verirsem tamamen iyileşmek için şansım nedir?

Bu birkaç etmene bağlıdır. Bir miktar şans yardımcı olur: Yaşam insaflı ve görece stressizse, büyük olasılıkla daha hızlı ve daha doyurucu bir düzelme elde edeceksiniz. Başarılı olduğunuz güvenilir ve doyurucu bir iş ve anlayışlı ve destekleyici bir eş çok işe yarar. Fırtınalı bir ilişkiniz ya da sizi doyurmayan bir işiniz ya da aile sorunlarınız varsa, bu ateşi körükleyecek ve işleri zor­laştıracaktır ancak tamamen iyileşmek yine de olanaksız değildir. Bu gibi du­rumlarda bir terapistin rehberliği yararlıdır. Kendinizi büyük ölçüde iyi his­setmeye başladığınzda, terapistiniz size acı veren bir şey yapmanız konusunda yardımcı olmalıdır. Kendinize bakın ve ilk aşamada hastalığınızın ve kişiliğinizin bazı sorunlarınıza nasıl katkıda bulunduğunu anlayın (sinirliliğinizin evlilik sorunlarına katkıda bulunması gibi). Kendinizle, duy­gularınızla ve sevdiğiniz kişilerle başetme yollarınızı değiştirmek iyilik halinizi sürdürmede önemli yardımcılardır.

Depresyon ve Evlilik Sorunlari

Depresyon ve Evlilik Sorunları

Diğer tüm hastalıklar gibi, depresyon da sadece hastanın değil, aile üye­lerinin de yaşamını etkiler. Biz, depresyonun, evlilik üzerindeki zor­layıcı etkilerini ve eşlerin bir tanı konmadan önce belirtilerle tipik olarak nasıl başa çıktıklannı inceleyeceğiz. Sevilen bir kişinin depresyonunu ele alma ile ilgili, özkıyım tehdidiyle başa çıkma da dahil, üretken yollar sunulacaktır. Depresyonlu bir kişinin yardım almaya karşı direnç gösterdiği ya da reddettiği zaman ne yapılması gerektiğiyle ilgili zor sorun da ele alınmıştır.

Majör Depresyon ve Evlilik

Fred, 40 yaşında, evli ve üç çocuklu bir erkekti. Arkadaşları ve ailesi ta­rafından yumuşak sesli ve kibar bir kişi olarak bilinirdi. Bir devlet kurumunda süpervizördü. Altı hafta önce mesleğinde büyük bir başarısızlık yaşamıştı. Ken­disine verileceğini düşündüğü bir idari görevi kaçırmıştı. Bu terfi ve onun ge­tireceği maaş artışını bir ipotek olarak nitelendiriyordu. Kötü haberden sonraki ilk birkaç hafta boyunca farkedilir şekilde endişeliydi. Melankoliye kapılmış ve uyuma güçlüğü çekmeye başlamıştı. Bununla birlikte, hiçbir klinik depresyon belirtisi yoktu. Ailesi ve arkadaşları kendisine karşı anlayışlı davranıyorlardı. Terfinin Fred için ne kadar anlam taşıdığını biliyorlardı. Fred de gördüğü des­teğe kadirşinas yaklaşıyordu. Bu sayede bir süre bile olsa kendisini daha iyi his­setmişti.

Fakat yaklaşık iki hafta sonra kendisini yine kötü hissetmeye başladı. Artık kendisine söylenebilecek hiçbir şey onu mutlu etmeyecek gibiydi. Bu du­rumdan rahatsız oldu ve yardım istiyormuş gibi görünmeye başladı. Kimseye karşı kadirbilmez görünmek istemiyordu.
Son birkaç haftadır kendisini çok yorgun hissediyordu. Bir an önce yat­maya can atıyordu. Bu durum karısını şaşırttı, çünkü Fred hiçbir zaman yatma konusunda böyle davranmazdı. Fred uyuyabiliyordu fakat bir süre sonra ge­celeri kısa sürelerle uyanmaya ve sabahları kendisini dinlenmiş hissetmemeye başladı. İş konusunda yapmış olduğu hataları kafasına takmaya başladı. Ken­disinden şüphe eder hale gelmişti. Sinirleniyor, çocuklarını eleştiriyordu.


Başkalarına yardım etmeye istekli olduğundan dolayı Fred'i seven ailesi ve arkadaşları ona karşı sabırlı kalmayı becerebiliyorlardı. Gelecekte yine başarılı olacağı konusunda ona güven verdiler. Fakat Fred geçmişte yaptığı hatalar, işi­nin ne kadar korkunç olduğu ve geleceğin ne denli kasvetli olduğu konularında derin derin düşünmeyi sürdürüyordu. İşine uygun biri olup olmadığı konusunda şüphe duymaya başladı. Karısı artık Fred'de gördüğü kasvete tahammül ede­mez hale gelmişti. Bunu doğrudan ifade etmiyordu; bir yandan ona üzülüyor ve acı çektiğini görebiliyordu. Fred'in arkadaşları, tüm ilgilerine rağmen onu neşelendiremedikleri için çevresinde olmaktan rahatsızlık duymaya başladılar. Herkes Fred'in neden kendisine işkence yaptığını merak etmeye başlamıştı.

Hastalık ilerledikçe aile bireyleri depresif adamın bitmeyen kasvetinden, sinirliliğinden ve olumsuz tavırlarından yorulmaya başlarlar. Arkadaşlann ve ailenin aldığı hiçbir önlem işe yaramaz. Bu durum onlarda çaresizlik ve düş kırıklığı duygusu uyandırır. Aile bireyleri ve arkadaşları öfkelenmeye ve sa­bırsızlanmaya başlarlar. Depresif kişi onlar için bir sıkıntı haline gelir. Bu on­larda çatışma durumu yaratabilir çünkü bir yandan da yardımcı olmak isterler.
Bazıları kişiden uzaklaşarak tahammülsüzlük ve sıkıntılarını gösterirler. Bazıları ise tam tersini yapıp zamanlarının çok büyük bir bölümünü depresif kişiyi dinlemeye ve ona yardım etmeyi denemeye ayırır. Bazıları sıkıntılarını gizli biçimde atmaya başlarlar.


Eşi, Fred'le sorunları hakkında konuştuğunda sesinin tonu değişmeye baş­ladı. Tahammülsüzlüğü farkedilir bir düzeye gelmişti. Fred'i "geçmişi geride bırak", "yaşamaya bak" ve " bir işin olduğu için şükretmelisin" şeklinde sözlerle dürtüklemeye başladı. Fred kendini incinmiş, öfkeli ve yanlış anlaşılmış his­sediyordu. Fred'in içinde bulunduğu aksiliği merak edip sorgulayan arkadaşları artık konudan uzak durmaya başlamışlardı.

Fred'in ailesi ve arkadaşlarıyla olma isteği giderek azalıyordu. Artık ken­disinde iyi görünmeye çalışma sabrı ve enerjisini bulamıyordu. Ona göre hiç kimse sorununu anlamıyor ve gereken ilgiyi göstermiyordu. O da kimseye yük olmak istemiyordu. Bunları kendine saklarsa herkes için daha iyi olacağını dü­şünüyordu.

İşte giderek daha fazla sinirli ve az üretken hale geliyordu. Fred'in politik nedenlerle yöneticilik pozisyonunu kaybettiğini düşünen hemen onun bir üs­tündeki yönetici son dönemlere kadar ona sempati beslemeyi sürdürmüştü. Ancak bir gün Fred'i kenara çekip "kendine gel"mesini söyledi. Amiri Fred'e çalışmasının giderek kötüleştiğini ve sürekli öfkesi burnunda ortalıkta do­laşmasının hiç de iyi olmayacağını söyledi. Fred kendini berbat hissetti. Eve gidip karısına, işini kaybedebileceğinden korktuğunu söyledi. Eşi son za­manlarda Fred'in çevresindeki herkesi üzmedikçe mutlu olmamaya başladığını düşündü. Fred'in amirine de sempati duydu, çünkü Fred son zamanlarda evle ve çocuklarla da ilgilenmiyordu.

Depresyonlu kişi ve ailesi bu noktada aşağı doğru giden bir sarmala ya­kalanabilirler. Depresyonlu kişi böylesine yük olmanın suçluluğu ile kendisini kimsenin anlamamasından kaynaklanan kırgınlık duygusu arasında gidip gelir. Diğerlerinin o olmadan daha rahat edeceğini düşünmeye başlayabilir.

Bir kişinin depresyonu derinleştikçe insanların yaptığı önerileri sinirli ya­nıtlarla karşılayabilir. Öneriler "Artık sesini kes, bıktım" demenin dolaylı bir yoludur. Aile depresyonlu kişinin sorunlarını kolayca kafasından atamadığını öğrenirse bu sarmal tersine dönebilir. Kendisini ve çevresindekileri kasten mutsuz etmemektedir. Öfkesini dolaylı yollardan ifade ediyor olabilir ancak bu onun hastalığının bir sonucudur. Bastırılmış öfkesi depresyonun nedeni değildir.
Sonuçta bir kişi ağır depresyona girdiğinde olayla ilgili herkese birşeyler yanlış gidiyormuş gibi gelir. Bu olgularda tıbbi yardım arandığında, aileye ki­şinin hasta olduğu söylenir. Bu kabul görürse hasta ve aile tedaviye baş­layabilir. Hasta olmak kişinin sorumluluklarının bazılarını ya da pek çoğunu bırakmasına ve bir süre kendisi olmamasına izin verir. Hastalık çok uzun sür­medikçe ve hasta daha iyi olmak için mücadele ettikçe aile giderek daha hoş­görülü hale gelecektir. Hekimin kendilerine söylediği şeylerin gerçek olduğu konusunda şüpheleri olabilir ancak en azından bir süre daha sabırlı olmaya çalışacaklardır. Fakat hastalık çok uzun sürerse veya depresyonlu kişi tıbbi önerilere uymuyor ve iyileşmek için çok az güç harcıyorsa belirgin bir öfke ve gerginlik oluşmaya başlayacaktır.


Bipolar 1 Bozukluk ve Evlilik

Bipolar hastalığın evlilik üzerine özel bir yıkıcı etkisi vardır. Lityumun kul­lanılmadığı dönemlerde yapılan bir çalışma manik hastalarda boşanma sık­lığının depresyonlulara göre yedi kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Manik depresif hastalığın manik dönemi kişileri talepkâr, eleştirel ve yakınmacı hale getirir. Onların kırıcı şeyler söylemelerine ve yapmalarına neden olur. Manik depresif hastalık, hastaların ailelerinin karşılayamayacağı kadar fazla para harcamalarına, yargılama bozukluklarına bağlı olarak iş kaybına, alkol ve madde kullanımına, rasgele cinsel ilişkilere girmelerine ve yasal sorunlara neden olur. Gerçek dünyaya geri döndüklerinde çaresiz bir depresyona gi­rerler ve bu da eşleri ve aileleri onlara bakmaya ve parçalarını toplamaya zo­runlu kılabilir. Bunların tümü, oldukça fazla öfkeye neden olur. Sakin kalmak ve yaşamınızı mahveden birine yardım etmeyi istemek zordur. Manik hasta eşinin kendisiyle yeterince ilgilenmediğinden yakınarak işleri daha da kötü ya­pacaktır.

Bu durumdaki eşler sıklıkla çıldırma noktasına ulaşırlar. Tipik olarak öfkeli ve kırgın hissettikleri halde soğuk ve mesafeli olmaktan dolayı suçluluk da du­yarlar. Sıklıkla yumurta kabuklarının üzerinde yürüyorlarmış duygusuna sa­hiptirler ve manik hastada bir öfke patlamasına neden olacak bir şey söy­lemekten ya da yapmaktan kaçınırlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar öfke patlamaları olur. Evliliği sürdürürlerse öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırılan bir durum ortaya çıkar. Bastırılmış, pasif ve geri çekilmiş bir hale gelirler. Çok İddiasız olurlar. Depresyon belirtileri ortaya çıkabilir.

Evliliklerini sürdüren manik hasta ve eşi sıklıkla aşırı derecede grift bir iliş­ki içine girer ve kısmen bireysel kimliklerini kaybederler. Manik hastanın eşi kendi yaşamını sürdürme özgürlüğü olmadığını hisseder. Bu durum manik eşi tehdit eder. Ayrılma bunaltısı ve terkedilmeye karşı tepkisel bir öfke ortaya çıkar. Bazen manik-depresif hasta tehditkâr ya da özkıyıma eğilimli hale ge­lebilir. Eş, bu olasılıklardan dolayı çok endişeye kapılır veya manik hastanın dengede kalmasından kendisini çok fazla sorumlu hisseder, böylece ilişkiye hapsolup kalır. Çocukları varsa, eşin parası ve gidecek yeri yoksa, bu esaret daha da artar. İlişki tek yönlü bir hale dönmüş gibi görünse de manik has­tanın eşi birinin kendisine bağımlı olmasından zevk alabilir. Bu ayrıca eşin kendi bağımlılık gereksinimlerini inkâr etmesi ve bunlardan kaçınmasına neden olur ve depresif eğilimleri var ise bilinçdışı eleştirilme ve ce­zalandırılma gereksinimlerini karşılar. Bu, hem hastaya, hem de eşe yardımcı olacaktır.

Eş için tedavideki bazı önemli hedefler şunlardır:

Manik bir hastanın eşi manik hastayla birlikte tedaviye katılmalıdır.
1. Bipolar hastalık ve belirtileri hakkında bilgi edinmek. Bipolar hastanın eşi ve yakınları için psiko-eğitim önemlidir. Hastanın manik ve depresif özelliklerinin istem dışı olabileceğini öğrenmek ailedeki gerginliği azaltabilir. Hastanın sorunlarıyla aralarına duy­gusal bir mesafe koyabilmek bu sorunlarla başetme konusunda ai­leye yardımcı olabilir. Sorunlar kişisel saldırı ya da istemli davranış bozukluklan olarak görülmediği sürece daha kolay ele alınabilir.
2. Çok fazla duygusal karmaşa yaratmadan kendinizi öne sür­meyi, korumayı ue manik kişinin davranışlarına sınır koymayı öğrenmek. Manik hastanın davranışlarının bilinçli olarak se­çilmediğini anlamış olmak bunları hoşgörüyle karşılayacağınız an­lamına gelmez.
Pek çok eş ve akraba bir manikle başa çıkmanın sadece iki yo­lunu biliyor gibi durmaktadır: Ya yumurta kabuklarının üzerinde yürürler, yani huzuru korumak için hiçbir şey söylemez ve uy­gunsuz davranışları hoş görürler ya da bir çatışma içine girerler. Kendinizi korumadan ya da manik hastayı hatalı olduğuna ikna et­meye çalışmadan bir şeyi savunmayı öğrenmek önemlidir. Ör­neğin, bir kadın manik durumdaki kocasının aşırt öfkesi veya eleş­tirilerinin kurbanı olduğunu hissettiğinde tartışmayı sona erdirmelidir. Kişinin hareketlerine göz yummayacağını söy­leyebilir. Oradan uzaklaşabilir ya da evden ayrılabilir. Bu kendini açıklamaya çalışmaktan, öfkeye kapılmaktan ya da karşı eleştiriler ve küçümseyici sözler söylemekten daha iyidir.
3. Kendiniz için bir savunma sistemi geliştirmek. Pek çok çelişkili duyguyla paramparça olacaksınız - öfke, uzaklaşma isteğine bağlı duyulan suçluluk, çaresizlik, korku ve endişe. Sizin yaşamakta ol­duğunuz duygusal karmaşayı daha önce yaşamış olan kişilerin an­layış ve desteğine gereksiniminiz olabilir.
4. Eşin manik ve depresif ataklarıyla nasıl başedeceğinizin far­kına varmak. Eşinizin hastalığının belirtilerini bilin. Kriz anında daha iyi işlev görmenize yardımcı olacaktır.
5. Başka doyum alanları yaratmak. Sizin için evliliğiniz dışında da bir yaşam sürmeye hakkınız olduğu konusunda ısrar etmek önemli olacaktır. Bunu yapmazsanız, yaşayacağınız içerleme duygusu iliş­kinizi daha da aşındıracaktır.

Obsesif Kompulsif Bozukluk, Obsesif Kompulsif Tedavisi

Obsesyonlar zihni istem dışı olarak meşgul eden zorlayıcı düşüncelerdir. Her zaman değilse de sıklıkla, bunları yaşayan kişi tarafından zorlayıcı, anlamsız ve rahatsız edici olarak nitelendirilirler. Kompülsiyonlar mantıksız, tekrarlayıcı hareketler ya da davranışlar yapma dürtüşüdür. Kompülsiyonu yapmamak anksiyetenin artmasına neden olur.


Bu kategori sadece Obsesif Kompulsif Bozukluğu (zorlayıcı, düşmanca düşünceler, el yıkama kompülsiyonları vb.) kapsamaz aynı zamanda sık sık duygudurum bo-zukluklarıyla birlikte bulunan ve onlarla ilişkili olabilen diğer bazı sorunları da kapsar. OKB'ye sahip olanlarda depresyon sıklığı da yüksektir. OKB ve duy­gudurum bozukluğu hastaları hastalığa ait bazı ortak biyolojik işaretler taşır. Aşağıda duygudurum bozuklukları ve OKB ile ilişkili bozuklukları kapsayan bazı sorunlar bulunmaktadır.

Obsesif Kişilik Psikanalistler, uzun zaman önce, depresyonlu bireylerin sık­lıkla obsesif kişiliklere sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Kraepelin, dep­resyonlu bireylerin kaygılı, kararsız ve ruminatif eğilimleri olduğundan söz et­miştir. Ruminasyon bir olay ya da konu üzerinde, üretici bir çözüme ulaşmadan, sürekli ve yineleyici bir şekilde düşünmek anlamına gelmektedir. Ruminasyonu olan bir kişi bir sorun üzerinde, doyurucu bir yanıta, karara veya ilerleyecek bir yöne ulaşamadan, tekrar tekrar durur.

Vücut Dismorfik Bozukluğu Bu, hastanın kendisinde çok belirgin bir vücut de-formitesi olduğunu düşündüğü ama gerçekte böyle bir şeyin olmadığı ya da çok küçük olduğu bir bozukluktur.
Hipokondriazis Aşırı derecede hastalıkla uğraşma ve bu nedenle pek çok muayeneden geçme ve diğerlerinin kendisinde böyle bir hastalık olmadığına onu ikna etmesini isteme şeklinde kompülsiyonların bulunduğu bir bo­zukluktur.


Cinsel Kompülsiyonlar ve Sapkınlıklar Cinselliğe, mastürbasyona veya sapkın cinsel uyarılara veya zevk almaya yönelik kompülsif bir istek duyma (rönt­gencilik, teşhircilik, pedofili).
Dürtü Denetimi Bozuklukları Kompülsif aşırma, kompülsif para harcama, kendine zarar verme ya da patlayıcı öfke. Dürtü denetim bozuklukları uni-polar ve bipolar bozukluklarla birlikte bulunabilir veya hastanın sahip olduğu tek aşikâr sorun olabilir. Dürtü denetimiyle ilgili sorunlar sıklıkla antidepresanlara ya da duygudurum düzenleyicilere yanıt verir. Bunun dep­resyon ve dürtü denetim bozukluklarının beyinde aynı nörotransmitter sistemlerince düzenlenmesine bağlı olduğu varsayılmaktadır.


Obsesif Romantik. Uğraşlar Bu düşünce uğraşı genellikle bir ilişkiye girmesi olanaksız ya da bu konuda isteksiz olan biriyle ilgilidir.

Patolojik Kıskançlık Obsesif, rahatsız edici ve zorlayıcı kıskançlık düşünceleri ve bununla birlikte eşin sadakatini ölçmeye yönelik kontrol etme kom­pülsiyonları.

Anksiyete Bozuklugu Nedir

Anksiyete Nedir, Anksiyete Bozukluğu

Anksiyete bozukluğu olan hastalar kendilerini sürekli olarak endişeli, gergin, sinirli, tükenmiş veya telâşlı hissetmekten yakınırlar. Sıklıkla bunaltı, endişe ve gerginliklerini kontrol altına almakta zorlandıklarından yakınırlar. Ge­nellikle kolay yorulurlar ve uyku sorunları vardır. Titreme, seğirme, ağız ku­ruluğu, terleme, bulantı, diyare veya boğazda düğümlenme gibi bazı fiziksel belirtilerden söz edebilirler. Anksiyete sorunlan nedeniyle yardım arayan has­talarda hemen her zaman duygudurum bozukluklarının bir türü bulunur. Bir hastada uzun süredir devam eden bir anksiyete bozukluğu olması ve buna depresyon ya da başka bir duygudurum bozukluğunun eşlik etmemesi na­dirdir. Bazı klinisyenler bunun anksiyetenin depresyona ait erken bir belirti olmasına bağlı olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Hasta antidepresanlarla tedavi edildiğinde anksiyete de azalır. Depresyonlu hastaların kabaca % 60'ında anksiyete belirtileri vardır.

Panik Bozukluğu

Panik bozukluğunda, hasta yineleyici olarak, çoğunlukla herhangi bir ne­dene bağlı olmadan, korkuya ait ani fiziksel duyumlar ve duygusal belirtiler yaşar: Çarpıntı, kalp atım hızında artış, titreme, avuç içinde terleme, göğüste bir hafiflik hissi ya da ağrı, kafada sersemlik, uyuşma veya karıncalanma ya da nefesin yetmemesi. Hastayı çok yoğun bir korku veya kötü bir şey olacak duygusu kaplar. Hasta sıklıkla öldüğünü, kalp krizi geçirdiğini veya çıldırdığını ya da kontrolünü kaybettiğini zanneder. Panik atağı hastalan geçirdikleri şeyin kalp krizi olduğunu düşünerek sık sık acil servislere başvurur. Panik atağı hastalan bazen tanımlamakta zorluk çektikleri hiçbir şeyin gerçek ol­madığı (derealizasyon) veya bir şekilde kendilerinden koptuğu (depersonalizasyon) duygusunu yaşarlar. Bu duyguların tümü birden ortaya çıkar ve hızlı bir şekilde kaybolur. Ancak kişi, akut belirtiler kaybolduktan sonra da birkaç saat bunların etkisinde kalabilir.

Bazı hastalarda tek başına, herhangi başka bir tanı olmadan, panik bozukluğu olabilir ancak bu hastalar azınlıktadır. Sıklıkla panik bozukluğu hastalarında duygudurum bozukluklarının bir çeşidi de bulunur. Olguların yaklaşık üçte birinde depresyon panik bozukluğundan önce başlar. Geri kalanında depresyon panik bozukluğuyla eşzamanlı olarak ya da ondan sonra ortaya çıkar. Depresyon hastalarının % 15-30'unda panik bozukluğu bulunmaktadır.

Bir kaç panik atağından sonra, atakların ortaya çıktığı yerlerden uzak dur­maya çalışmak kişi için olağandır: Örneğin dükkânlar, köprüler, tüneller, metrolar, asansörler ve yoğun trafik. Hastalar panik atağı ortaya çıktığında bu tür yerlerden çıkamayacakları ya da uzaklaşamayacakları korkusunu ya­şarlar. Evden dışarıda bulundukları sırada panik atağı ortaya çıkabileceği dü­şüncesi anksiyeteyi ortaya çıkarır. Buna beklenti anksiyetesi adı verilir.

Bazı hastalar, panik atakları, beklenti anksiyetesi ve ataklarla ilişkili yer­lerden uzak durma nedeniyle öylesine bir sınırlılık içine girerler ki evden na­diren çıkar hale gelirler. Bu, agorafobi olarak adlandırılır.

Olasılıkla panik bozukluğu hastalarının yarıya yakını, bunların da ço­ğunluğu kadındır, çocukken annelerinden aynlıp okula giderken de çok korku yaşamışlardır. Buna da ayrılma anksiyetesi adı verilir.

Anksiyete Tedavisi, Anksiyete Bozuklukları

Bu bozuklukla ilgili iyi haber ise, pek çok ilaca (bunların arasında trisiklikler [üzerinde en iyi çalışılmış olan imipiramindir, fluoksetin gibi daha yeni ilaçlarda vardır]) ve bazı özgül psikoterapi türlerine iyi yanıt vermesidir. Alprazolam ve klonozepam gibi hafif sakinleştiriciler de etkilidir. Ne yazık ki, pek çok panik bozukluğu hastası gerginlik ve uykusuzlukta etkili olan ancak panik bozukluğunda etkili olmayan diezepam ve klordiazepoksit gibi ilaçlar kullanarak vakit kaybeder.

Depresyon ve Psikiyatrik Hastaliklar

Depresyon ve Diğer Psikiyatrik Bozukluklar

Depresyon ve özellikle bipolar bozukluk nadiren tek başına görülür. Tipik olarak en az bir psikiyatrik hastalık bunlara eşlik eder. Bazen depresif hastalık başka bir psikiyatrik hastalığa ikincildir, panik bozukluğu gibi. İki ya da daha fazla psikiyatrik bozukluk birarada ise buna eştanı denir. Aşağıda sıklıkla depresyonla eştanılı olarak görülen hastalıklar kısaca özet­lenmektedir.

Madde Kötüye Kullanımı

Duygudurum bozuklukları ve madde kötüye kullanımı el ele seyrederler. Bun­lardan birisi için yardım arayan bir kişi mutlaka diğeri için de de­ğerlendirilmelidir. Bir çalışma, depresyonu olan kadınlarda, olmayanlara göre iki kat daha fazla alkol kötüye kullanımı görüldüğünü ortaya koymuştur. Aynı zamanda alkol kötüye kullanımı da sıklıkla depresyona yol açar, özellikle er­keklerde...

Alkol ve madde kötüye kullanımı özellikle bipolar bozukluklu hastalar ara­sında yaygındır. Manik bireyler, hastalıklarının manik döneminde alkol ve uyarıcı madde kullanımını arttırırlar. Bu, belli bir noktaya kadar alkolün manik hastanın hissettiği huzursuzluğu azaltmasına ya da manik atağın yar­gılamayı bozucu özelliğine bağlı olabilir. Hipomani sırasında yargılama azalır. Kokain kullananlar manik atak sırasında hissettikleri coşkuyu arttırmak için bu maddeyi kullandıklarını söylerler. Manik-depresif hastalığın manik dö­neminde erkekler kadınlara göre daha fazla miktarda içme eğilimindedirler.

Bipolar hastalığa sahip olmak, kişiyi, hastalık olmayan birine göre, 10 kat daha fazla madde kötüye kullanım sorunu sahibi olma riskine sokmaktadır. Manik depresif hastaların yaklaşık % 60'ında alkol sorunu bulunabilmektedir. Bunların üçte ikisinin alkol bağımlılığı nedeniyle tedaviye gereksinimleri var­dır. Bipolar II hastalarının ise yaklaşık % 50'sinde alkol sorunu vardır.

Herhangi bir tür bipolar bozukluğa sahipseniz ve alkol ya da madde kö­tüye kullanımınız varsa madde kötüye kullanımınız devam ettiği sürece bi­polar bozukluktan kurtulma olasılığınız düşüktür. Alkol ve diğer maddeler duygudurum bozukluklarında etkisi olan nörotransmitterleri aksi yönde etkiler ve ateşleyici ajan görevi görürler (hastalık atağının ortaya çıkmasını te-tiklerler). Madde kullanımı psikotik atakların ortaya çıkmasına neden olarak hastalığın şiddetini arttırabilir ve hızlı döngüye yol açabilir.

Kokain kullanıcılarının pek çoğunda daha önceden atipik depresyon öy­küsü var gibi görünmektedir.

Duygudurum bozukluğu olanların arasında alkol ve madde kullanım bo­zukluğu, toplumun geneline göre daha yüksek olduğu kadar alkol ve madde kullananlarda da duygudurum bozukluğu görülme sıklığı topluma göre daha yüksektir.

Bir duygudurum bozukluğuna sahip olan alkol ve madde kötüye kul­lanıcılarının -özellikle distimisi ve siklotimisi bulunanlar- bu durumları sıklıkla madde kullanım bozukluğu tedavisi uygulanan ortamlarda farkediimez ve te­davi edilmez. Madde kötüye kullanımı olanlar en sorunlu "kişilik bo­zuklukları"nı (muhtemelen öfkeli ve sinirli davranışlar birinci sırada olmak üzere) düzeltmek için çok fazla zaman harcarlar ve bunların duygudurum bo­zukluğu belirtileri olduğunu farketmezler.

Tedavi için yaptıkları ilk başvuruda alkoliklerin büyük bir yüzdesinde dep­resyon belirtileri bulunur. Ancak alkolün etkisinde kalmadan geçirdikleri yak­laşık bir ayın sonunda pek çoğu kendisini artık depresif hissetmez. Ruh sağ­lığı uzmanları ağır alkol kötüye kullanımı veya bağımlılığı bulunan kişilerde depresyon belirtilerini birincil sorun olarak ele alıp tedavi etmemeye dikkat etmelidir.

Ancak, majör depresyon ölçütlerini karşılayan (sadece çökkün duygu-duruma sahip ve depresyonun diğer birkaç belirtisini taşıyanlardan ziyade), ai­lesinde depresyon öyküsü bulunan ve çocukluk dönemlerinde veya kullandıklan maddeyi uzun süre bıraktıklannda belirgin depresyon ataklan tanımlayanlarda hemen antidepresan tedavisi düşünülmelidir. Bazı hekimler şimdilerde, bu tür durumlarda hasta madde kullanımını bırakmamışsa bile depresyonun tedavisini önermektedir. Depresif hastalığın tedaviye yanıt vereceğini, hatta alkol kötüye kullanımını bile bir noktaya kadar azaltacağını bulmuşlardır.

Son olarak, alkol ve madde kötüye kullanımı ve sık sık yineleme öyküsü bulunan kişiler tanı konmamış bir duygudurum bozukluğu açısından yeniden değerlendirilmelidirler. Bir çalışmada 6355 alkolikten % 40'ı yaşamlarının bir döneminde majör depresyon tanısı almıştır. Bu çalışmaya katılanlar arasında depresyon yinelemenin yaygın bir nedeni olarak bildirilmiştir.

Yeme Bozuklukları

Yeme bozuklukları, anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğunu kapsamaktadır.

Anoreksiya nervoza, hastanın yemekle aşırı uğraştığı, şişmanlama kor­kusuna sahip olduğu, yediği yemeğin miktarını ve çeşidini büyük ölçüde sı­nırladığı, çok fazla kilo kaybettiği ve hâlâ kilolu olduğuna inandığı bir has­talıktır. Hastaların büyük çoğunluğunu genç kadınlar oluşturur. Hastalığın orta ve ilerlemiş evrelerinde kadın hastalar sıklıkla adet görmemeye başlarlar. Hastalık, hastaların % 10'unda ölümle sonuçlansa da pek çok hasta tedaviye isteksiz kalmaktadır.
Bulimide, hasta yemek yeme kontrolünü kaybeder. Sıklıkla kısa zamanda hızlı bir şekilde çok miktarda yiyecek tüketilir ve sonra bu dışarı atılır. Yi­yecekler, kendi kendini kusturma, lavman ya da müshil ilaçlarının uygunsuz şekilde kullanımıyla dışan atılır. Bazı bulimik bireyler idrar atılımını attırmak için idrar söktürücü ilaçlar kullanır. Bulimi kabaca anoreksiden 4 kat daha fazla görülür. Eldeki kanıtlar ağırlıklı olarak buliminin bir şekilde majör dep­resyonla ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Çoğu kez hastalar depresyonla başlayıp sonra anorektik ve sonra da anorektik ve bulimik hale gelirler. Bir çalışmada bulimili hastaların % 80'ninin yaşamlarında en az bir kez bir majör depresyon atağı ya da bipolar hastalık geçirdiği bulunmuştur. Bulimik has­talarda sıklıkla diğer dürtü denetim sorunları da bulunur. Örneğin, çalışmalar, bulimili hastaların % 12-65'inin dükkanlardan mal aşırdığını göstermiştir.


Aynı hasta, aynı anda ya da farklı zamanlarda anoreksi ve bulimi be­lirtilerine sahip olabilir. Bu hastalar aynı zamanda aşırı miktarda egzersiz de yapabilirler.

Tıkınırcasına yemek yeme bozukluğunda, hasta büyük miktarlarda yi­yecek tüketir (özellikle tatlılar ve karbonhidrattan zengin yiyecekler) ve bunları çıkarmaz.

Bulimik hastalar ve bazı anorektik hastalar antidepresan ilaçlara ve naltrekson adlı ilaca yanıt verir. Naltrekson alkolikleri ve eroin bağımlılarını te­davi etmek için kullanılan bir ilaçtır. Hastanın alkol ve eroinden sarhoş ol­masını büyük ölçüde azaltır ve böylece yineleme riskini düşürür. Araştırmacılar naltreksonun bulimiklerde ve anoreksiklerde de işe ya­ramasının madde kullanım bozukluklarında ve yeme bozukluklarında aynı beyin devrelerinin işe karışmasına bağlı olduğunu speküle etmektedirler.

Çocuklarda ve Gençlerde Depresyon Tedavisi

Benim tercihim çocukların ve genç ergenlerin değerlendirme için bir çocuk ve ergen psikiyatristini görmeleridir. Çocukluk çağı duygudurum bozuklukları ve DEHS konusunda uzman olan ve çok farklı tedavi türleri uygulayan, işini iyi yapan, dikkatli ve iyi eğitim almış tıp dışı terapistler vardır ancak bunları bulmak oldukça zordur.
Psikoterapi, aile terapisi, ilaç tedavisi veya başka herhangi bir tedavi önermeden önce bir çocuk ruh sağlığı uzmanı şunları yapmalıdır:


1. Çocuğa ve aileye ait tıbbi geçmişi esaslı olarak değerlendirmeli (veya bir hekime değerlendirtmeli).
2. Ailenin çocuğa bir fizik muayene ve mümkünse bir kan incelemesi yaptırmasını sağlamalı.
3. Çocuğun yaşına bağlı olarak alkol ve madde kötüye kullanımı araştırmalı.
4. Çocuktan ve özellikle anababasından çocuğun belirtileriyle ilgili bir öykü almalı.
5. Anababadan çocuğun gelişimiyle ilgili ayrıntılı bir öykü almalı.
6. Anababanın ilişkisini ve ailenin nasıl işlediğini araştırmalı.
7. Anababaya ailenin geçmişindeki psikiyatrik bozukluklar ve madde kötüye kullanımı ile ilgili bilgileri sormalı.


8. Okuldan davranış ve okul başarısıyla ilgili notları temin etmeli.
Çocuk ve ergenlerdeki duygudurum bozukluklarının tedavisi yetişkinlerdekine benzer. Çocuklardaki hafif depresyonlar psikoterapi, çevre de­ğişikliği ve aile danışmanlığıyla düzelebilir. Ailesinde depresyon veya bipolar bozukluk öyküsü bulunan orta-ağır düzeyde depresyonlu bir çocukta ya da er­gende ilaç tedavisi gereklidir.


Antidepresanların ergenlerdeki unipolar depresyonun tedavisinde belirgin bir rolü vardır. Çocuklarda antidepresan kullanımıyla ilgili daha az araştırma yapılmıştır. Ancak olgu sunumları ve yapıldığı kadarıyla çalışmalar çocukların da, antidepresanlara ergenler ve yetişkinler kadar iyi yanıt verdiğini gös­termiştir. Fluoksetin, sertralin ve paroksetin gibi yeni antidepresanlar bu­lunmadan önce çocuklarda en çok kullanılan ve üzerinde çalışılan an­tidepresan imipiramin idi. Şimdilerde, psikiyatristlerin çoğu, muhtemelen çocuk hastalarına yeni antidepresanlardan birini verecektir. Kullanılan dozlar aşağı yukarı aynıdır. Bazı çocuk psikiyatristleri antidepresan kullanımında ço­cuklarda, bir grup olarak, yetişkinlere göre daha az yan etki görüleceğine ina­nırlar.

Manik çocuklar ve ergenler lityuma erişkinler kadar iyi yanıt verirler. Çocuklar akut dönemde erişkinlerden daha iyi yanıt bile verebilirler. Genç böbrekler lityumu vücuttan atmada daha etkili olduğu için çocuklar daha yüksek dozlara gereksinim duyabilirler. Yaşamın çok erken döneminde başlamış bi­polar belirtileri olan ergenlerde antiepileptik adı verilen ilaçlara gereksinim olabilir. Bu ilaçlar erken başlangıçlı ergen hastalarda daha sık bulunan karışık ve hızlı döngülü bipolar hastalıkta daha etkilidir. Duygudurum düzenleyici ilaçlar, çocuklardaki ilaç kan düzeyini, erişkinler için tedavi edici aralık olarak bilinen düzeye getirecek dozda verilir. Yan etkiler benzerdir.

Çocuğunuz Yardım Almaya Yanaşmıyorsa

Depresyonu ya da bipolar bozukluğu olan ve alkol ya da madde kötüye kul­lanımı bulunan bir genci yardım almaya ikna etmek sıklıkla zordur. Tedaviyi sürdürmesini, gerekli ilaçları düzenli almasını ve alkol ve diğer maddelerden uzak durmasını sağlamak daha da zordur. Ana baba ne yapmalıdır?

Kendinizin ve eşinizin, çocuğunuza konan tanıyı anlayıp kabul et­tiğinizden emin olarak işe başlayın. Şüpheniz varsa ikinci bir görüş alın. Duy­gudurum bozukluklan konusunda bilginizi arttırın. Siz ve eşiniz çocuğunuzun tedaviye gereksinimi olduğu konusunda rahatsızlık duymadığınızdan emin olun.

Bundan sonra, çocuğunuzu duygudurum bozukluklan konusunda eğitin. Onun bir hastalığı olabileceğine ve bu konuda yardımın mümkün olduğuna inandığınızı bilmesini sağlayın. Ona depresyonla ilgili okuyabileceği kay­naklar ya da video kasetleri temin edin. Siz veya eşiniz bir duygudurum bo­zukluğu geçirdiyseniz ya da bir akrabanız duygudurum bozukluğu be­lirtileriyle mücadele ettiyse bunları çocuğunuza anlatın. Hastalığın kalıtımsal olduğunu ve beraberinde birçok sorun taşıdığını ona açıklayın. Ona bunları çekmesinin ya da etrafta sürekli sinirli bir şekilde dolaşmasının ge­rekmediğini anlatın. Yaşı ne kadar büyük ise onu yardım almaya zorlamak yerine yardım alması konusunda telkinde bulunmak daha doğru olacaktır. Acil bir durum olmadıkça çocuğunuzu zorla tedavi ettirmeye çalışmayın.

Söylediklerinizin bir kulağından girip ötekinden çıkıyormuş gibi gö­rünmesi sizi ümitsizliğe sürüklemesin. Konuyu zaman zaman gündeme ge­tirmeye devam edin ancak bunu sinirliyken yapmayın. Çocuğunuz işbirliğine girmiyorsa veya alkol ve diğer maddeleri kullanmayı sürdürüyorsa o zaman kendiniz ve eşiniz için bir uzmandan yardım isteyin. Bir terapist çocuğunuzun sorununu anlamada ve hissettiğiniz gereksiz suçluluktan kurtulmada size yar­dımcı olacaktır. Sorunlu çocukların ana babalarının, enerjilerini çocuklarını kontrole yönelik işe yaramayan ve öfkeli girişimlerden uzaklaştırıp eğitim, destekleme ve ortamı kısıtlamaya yöneltmeyi öğrenmeleri önemlidir. Ana-babalar sıklıkla öfke, korku ve suçluluk duygularına o kadar çok kapılırlar ki çocuklarıyla ve onun sorunlarıyla etkin bir şekilde başetme yetilerini kay­bederler. Bir terapist anababalara bu konuyu ele almada yardımcı olacaktır.

Bir terapist çok fazla karamsar veya özeleştirel olan bir gençle nasıl başedeceğiniz konusunda size yol gösterebilir. Böylece, "Kendini çökkün his­setmek için bir nedenin yok ki" ya da "Bu kadar endişelenme" ya da "Hadi neşelen, her şey daha güzel olacak" gibi şeyler söylemezsiniz.
Sinirli, terbiyesiz, talepkâr, disiplinsiz, alkol ve madde kötüye kullanımı olan veya diğer şekillerde sizi deliye döndüren gençlerde, terapist dayanılmaz ve uygunsuz davranışları görüşme, düzenleme ve uygulama konusunda size yol gösterecektir. Gencin davranışlarının doğal sonuçlarını yaşamasına izin verilir (örn. küfürlü konuşuyorsa siz onunla konuşmazsınız; söz etmediği bir madde kötüye kullanım sorunu varsa o zaman arabanın anahtarlarını alamaz. Çocuğunuz, sorumsuz veya uygunsuz davranışlarını, sizin onaylamadığınızı ve izin vermeyeceğinizi, desteklemeyeceğinizi veya hoş görmeyeceğinizi bilmeli.


Uygunsuz davranıştan olan çocuklara sınır koyarken ana babayı en­gelleyen iki temel neden vardır. Birincisi onlar için üzülmek. Diğeri ise ço­cuklarının saldırganlaşacağı veya intihar girişiminde bulunacağı konusunda endişelenmektir. Etkili sınırlar koyamayacak kadar çocuğunuz için üzü­lüyorsanız, hem kendinizin, hem de çocuğunuzun hatırı için bir miktar yar­dım almalısınız. Düşünün! Kendinizi feda ettiğiniz ve yardımcı olmaya ça­lıştığınız birisi size kötü davranıyor, sizi bütün gece uykusuz bırakıyor, endişelendiriyor ve sizi deliye döndürüyor. En azından bir parçanız onun bo­ğazını sıkmak isteyecektir. Onun için hissettiğiniz tek şey üzüntü mü? Öfke hissetmenin neden bu kadar rahatsız edici olduğunu bulup sonra da bu öfkeyi uygun sınırlar çizmek için kullanmalısınız.

Çocuğunuz antidepresan veya duygudurum düzenleyici kullanması ge­rektiği halde kullanmıyorsa, bu ilaçların kullanımı hakkında kendinizi eğit­melisiniz. Özellikle ilaç tedavisi konusunda kendi korkularınız ve yanlış dü­şüncelerinizle uğraşın. Siz ve eşiniz bütün bu konularda aynı frekanstaysanız, o zaman çocuğunuzun endişe ve itirazlarıyla başetmek daha kolay olacaktır. Gençler anababalarının ilaç tedavisiyle ilgili şüpheleri veya itirazları olduğunu sezdiklerinde çoğu zaman tedaviye uyum gös­termemektedirler.

Bazı gençler sınır koymaya ve bunları uygulamaya teşebbüs ettiğinizde intihar imalarında bulunabilir ya da sizi şiddetle tehdit edebilirler. Bu teh­ditler ciddi olabilir ve sadece isteklerini yaptırma amaçlı olduğu kabul edilip gözden kaçırılmamalıdır. Öte yandan, bir noktaya kadar gerçekten is­teklerini yaptırmak için de olabilir. Öyleyse duygusal sömürüye izin ver­memelisiniz. Peki ne yapacaksınız? Çözüm kolay: Çocuğunuzu arabaya bin­dirir, bir acil servise götürürsünüz. Arabaya binmezse o zaman polis ya da ambulans çağırıp çocuğunuzun hastaneye götürülmesini sağlarsınız. Polis gelmeden çocuğunuz evden kaçarsa onlara çocuğunuzun intihar riski ta­şıdığını söylersiniz. Onlar çocuğunuzu yakalamaya çalışacaklardır. Ço­cuğunuz polisi atlatıp daha sonra geri gelirse o zaman tekrar polisi ça­ğırırsınız.

Ancak çocuğunuz hastaneden çıktıktan sonra da arabanın deposunu dolu tutup birkaç tur için daha hazırlıklı olmalısınız. Bazı gençler sizi tekrar de­neyebilirler. Cesaretiniz kırılmasın. Bu yolla çocuğunuzun sorununu çözemeseniz de en azından hâlâ hayattadır. Sizin işiniz onu korumak. Onun ya­şamını siz yaşayamazsınız. En kötü durumlarda, bazen anababaların yapabileceği tek şey çocukları biraz büyüyünceye ve kendi başının çaresine bakıncaya kadar onları hayatta tutmaktır. Bazı anababalar sorunlu ço­cuklarının evden ayrılıp kendi yaşamlarını kuramaması sorunuyla karşılaşırlar. Başınıza bu gelirse o zaman yardım isteyin. Farkında olmadan onlara yardım etmek isterken zarar veriyor olabilirsiniz.

Tabi ki ben size, davranışları konusunda sınırlar koyduğunuz ve bunları uyguladığınız zaman ergenlik ya da genç erişkinlik dönemindeki çocuğunuzun kendine zarar vermeyeceğini garanti edemem. Ancak onun bu açık sözlü yaklaşıma yanıt verme olasılığı yüksektir. Diğer seçenek, yani onun isteklerini yerine getirmek, çocuğunuzun kontrolsüz davranışlarını arttırmasına göz yummayı sağlayacaktır.

Dehb Nedir Dehb ve Bipolar Hastalik

DEHB Nedir, Dehb ve Bipolar Hastalık

Dikkat eksiklikli hiperaktivite bozukluğunda (DEHB) çoğu belirtiler ve bazı genel genetik kaynaklar bipolar hastalıktaki ile aynıdır. Bu nedenle, ikisinin birbirinden ayırt edilmesi güç olabilir. Bu durum özellikle on yaş altı ço­cuklarda geçerlidir, çünkü bu yaş grubunda belirti örtüşmesi daha fazladır. DEHB ve bipolar hastalığı olan çocuklar olasılıkla sıklıkla birbirleriyle ka­rıştırılmaktadırlar. Her iki bozuklukta da çocuk huzursuz, aşın hareketli, tep­kisel olabilir ve dikkati dağılabilir. Tanıyı karmaşık kılan çocukların sıklıkla hem DEHB, hem de bipolar bozukluk hastalığına sahip olmalarıdır. Bipolar çocuklarda DEHB oranı çok yüksektir. Bazı araştırmacılar DEHB ve bipolar hastalık belirtilerinin örtüşme nedenini, bunların iki ayrı bozukluk değil, daha çok temeli aynı olan hastalık süreçlerinin farklı şekilde ifade edilmesi şeklinde açıklamaktadırlar.
DEHB'nin tipik olarak, bipolar hastalıktan daha erken yaşlarda (yedi ya­şından önce) başladığı kabul edilir. Fakat bipolar hastalığın daha erken form­ları saptandığına göre bu fark artık geçerli değildir. Bununla birlikte, yedi ya­şından önce dikkat problemleri olmadıysa çocuğa DEHB tanısı konamaz. DEHB, erkek çocuklarda kızlara göre dört ile yedi kat daha yaygındır. Bi­polar hastalığın erkek ve kız çocuklarda görülme sıklığı ise eşittir.


Tanı uzmanları, ayırt edici özellik olarak bipolar hastalığın ataklarla giden ve döngüsel doğasına karşı, DEHB'nin sürekli ve kronik seyrine dikkat çekmektedirler. Bununla birlikte, bipolar hastalığın erken biçimleri, yukarıda belirtildiği gibi ancak çocuklar 10-12 yaşına ulaştıklarında, açık başlangıç ve bitiş belirtileriyle tipik olarak daha atak bir seyir izlemeye başlarlar.
Yani, ergenlik öncesi çocuklardaki seyir de yararlı bir ayırt edici özellik olmayabilir.
DEHB'li çocuklar taşkın ve coşkulu duygudurum dönemleri yaşamazlar. Fakat bunu genç bipolar çocuklar da yaşamayabilirler. Aslında, özsaygıları kronik olarak düşük olma eğilimindedir. DEHB'li çocuklar ani duygudurum değişmeleri gösterebilseler de, daha büyük bipolar hasta çocuklarda duy­gudurum değişmelerinden DEHB'li çocuklara göre daha fazla söz edilir. Hem DEHB'li, hem de bipolar çocuklar öfkeli olabilir, ancak bipolar çocuk şiddet patlamalan yaratmaya daha fazla eğilimlidir. DEHB'li çocuk bipolar hastalığı olan çocuğa göre dikkatini toplamada ve amaca yönelmede sıklıkla daha ye­tersizdir.


Virginialı bir psikiyatrist olan Dr. Gary Spivack'a göre çocuk okulda iyi, evde kötü davranıyorsa, bu DEHB'den çok bipolar bozukluğa işaret eder. Evde duygusal yük muhtemelen daha fazladır, ki bipolar çocuk için bununla başetmesi daha güçtür. DEHB'li çocuk evde daha rahattır.
Sonuç olarak, DEHB'li bir çocuk uyarıcı ilaçlara genellikle daha iyi yanıt verir. Sadece bipolar bozukluğu olan çocuklarda ise durum böyle değildir, ilaçlar onları daha kötü yapabilir.


Gençlerde Alkol ve Uyuşturucu Madde Kullanımı

Duygudurum bozuklukları bazen gençleri alkole veya uyuşturucu maddeye yö­neltir. Depresif gençler ara sıra madde kullanmak yerine bunu fazlaca ya­pabilir ve kötüye kullanabilirler. Depresyon tanısı yeterince erken konur ve tedavi edilirse gençler uyuşturucu madde veya alkol kullanımını kendi başlarına terkedebilirler. Fakat madde kullanımı yine de gencin terapisti ta­rafından periyodik olarak kontrol edilmeli ve gerektiğinde tartışılmalıdır. Bu durum depresyon ortadan kalkmıyorsa veya madde kullanımının fonk­siyonları engellediğine ilişkin belirtiler varsa özellikle geçerlidir. En azından duygudurum bozukluğunun tedavisinin engellenmesi söz konusu olabilir. Bu ayrıca, gençlerde depresyonun tekrar etme olasılığını arttırır. Bazı kişilerde ortaya çıkmakta olan bir bipolar hastalığın başlangıcını çabuklaştıracaktır. Bi­polar hasta ergenlerde sürekli alkol ya da uyuşturucu madde kullanımı bipolar bozukluk sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastalığın etkin biçimde tedavi edilmesini olanaksız hale getirir.

Madde kullanımı bir süre devam etmişse, kendi başına bir sorun halini almış olabilir. Bir duygudurum bozukluğu bağlamında bile ortaya çıksa daha sonra uzman tedavisi gerektirebilir.
Unutulmamalıdır ki, aşırı alkol veya uyuşturucu madde kullanımı so­nucunda gençlerde sıklıkla depresyon hastalığı ortaya çıkmaktadır. Okula devam sorunları, huzur bozucu davranışlar, duygusal patlamalar, okul başarı notlarının düşmesi ve sokağa çıkma cezası ihlâlleri şeklindeki duygudurum bo­zukluklarının olası nedeni madde kötüye kullanımı olabilir. Kokain kullanımı ve bunun ardından gelen gürültülü tablo bipolar bozukluktaki duygudurum dalgalanmalarını taklit edebilir. Asıl sorun madde kötüye kullanımı ise, te­davinin amacı bunu durdurmaya yönelik olmalıdır. Kişi uyuşturucu maddeden iki ile dört hafta süreyle uzak kaldığında depresyon ve bipolar özellik gös­teren belirtiler genellikle tamamen ortadan kalkar. Bu gerçekleşmezse, bu so­runa yönelik özgül tedavi düzenlenebilir.


Duygudurum bozukluğunun mu, yoksa madde kötüye kullanımının mı bi­rincil olduğu ya da ikisinin de birincil bozukluklar mı olduğunu anlamak sık sık zorluk yaratır. Bunu anlamaya çalışmak için çok zaman harcamaya gerek yoktur. En iyisi iki hastalığı da tedavi etmektir. Ailede bir duygudurum bo­zukluğu öyküsü var ise, duygudurum bozukluğu açıkça madde kötüye kul­lanımından önce başlamış ise, intihar tehlikesi varsa veya daha önce birkaç tane, madde etkisinde değilken denenmiş ve başarısızlığa uğramış intihar gi­rişimi varsa o zaman eşzamanlı tedavi özellikle gereklidir. Sonuncu durumda, gençte tedavi edilmemiş bir duygudurum bozukluğu olabilir ve bu da sarhoş olmayı engelleyebilir.

Anababa olarak, çocuğunuzun sadece madde kötüye kullanım tedavisi ya da sadece ruh sağlığı üzerine yoğunlaşmış bir klinik ya da uzmanla ilişkiye gir­memesi konusunda tetikte olmalısınız. Bu giderek daha az sorun teşkil et­mektedir çünkü bu iki disiplin de birbirinden alacağı şeyler olduğunu fark-etmiştir. Ancak yine de, gerekli olan her şeyin ayık kalmak ve 12 basamaklı programlar (Adsız Alkolikler gibi) olduğuna inanan, madde kullanım da­nışmanlarına başvurmak olasıdır. Bazıları inatla psikoterapi ve ilaç kul­lanımına karşı olabilir.

Çocuğunuzun alkol ve madde kullanımını doğru şekilde değerlendiremeyecek ya da başarılı bir terapiyle alkol ve madde kullanımının kendiliğinden ortadan kalkacağına inandığı için bunları dikkate almayacak bir terapiste gitmesi de olasıdır.

Madde kötüye kullanım uzmanlarının yaptığı hata kötünün iyisidir. Sa­dece çocuğunuz alkol ya da madde kullanımını bırakırsa yardımcı olur. İyileşme programlarıyla başetmek depresyonlu gençler için zor olabilir. Yüzleştirici uygulamalar bazı depresyonlu gençlerde başlangıç için iyi bir fikir ol­mayabilir. Ancak daha sık olarak bu programlar yapılandırılmış, istikrarlı ve destekleyici özellikleriyle tanı konmamış duygudurum bozukluk atağında bile yardımcı olabilir. Bu intiharı engellemek için gerekli olabilir.

Ancak tanı konmamış bir madde kötüye kullanımı sorundan başka bir şey yaratmaz. Farkedilmediği ve tedavi edilmediği sürece hiçbir şey düzelmez. Depresyonu ya da bipolar bozukluğu olan bir genç, alkol ya da madde kul­landığı sürece intihar riski oldukça yüksektir. Duygudurum bozukluğu olan hastaları tedavi eden ruh sağlığı uzmanları, özellikle ergenlerle çalışıyorlarsa, aynı zamanda madde kötüye kullanım bozukluklarına tanı koyma ve tedavi etme konusunda da uzman olmalıdır.