Beyin İltihabı (Ensefalit), Beyin İltihap

Hastalığa özgü tedavi yöntemleri henüz yeterince geliştirilemediği için hiç istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir.

Doğrudan beyin zarında yayılan ya da kan ve lenf yoluyla geüp beyne yerleşen değişik etkenler (bakteri, spiroket, virüs, asalaklar, zehir), iltihabi bir süreç başlata­bilir. Bu süreç farklı özellikler gösterebi­lir. İltihabın yayılım düzeyine, yerleşimi­ne, irinli kanamak oluşuna ya da doku ölümüne yol açma eğilimine, ayrıca sinir dokusunun etkilenen bölgelerinin genişli­ğine göre farklı tablolar ortaya çıkar.

Beyin İltihabı Nedenleri

Çeşitli bakteri, mantar ve asalaklar beyin-beyin zarı (meninks) iltihabı yapabi­lir, ama ensefalit terimi genellikle yalnız­ca virüslerin neden olduğu iltihaplar için kullanılır. Merkez sinir sistemindeki akut virüs iltihaplan genellikle şöyle sınıflan­dırılır: Akut viral beyin iltihabı (ensefa­lit) beyin dokusunu ilgilendirir; enfeksi­yon sonrası beyin-omurilik iltihabı (ensefalomiyelitler) bir enfeksiyonun komplikâsyonu olarak gelişir.
Günümüzde, bazıları mevsimlerle il­gili ve coğrafi özellikler gösteren 40'tan fazla virüs merkez sinir sistemi enfeksi­yonlarından sorumlu tutulur.

Beyin İltihabı Belirtileri, Hastalık Nasıl Ortaya Çıkar

Nedenleri çok çeşitli olduğundan ve beynin çok değişik bölgelerinde görül­düğü için ensefalit farklı belirtiler vere­bilir. Olguların büyük bir bölümünde en özgül belirti olan uyku eğilimi bazı ol­gularda görülmez. Hatta bazen olağan­dışı uyuşukluk (letarji) belirtileri yerine psikomotor aşın uyarılmayla (eksitasyon) seyreden inatçı bir uykusuzluk gö­rülebilir (psikomotor: Zihinsel ya da ruhsal etkinliğe bağlı kas hareketi). Kli­nik tablonun çeşitlilik göstermesi, bu tablolar arasında önde giden belirtilere ya da belirti gruplarına göre ayrım yap­mayı gerektirir. Bilinen başlıca türler oküloletarjik, hiperkinetik, amiyostatik-akinetik, miyoklonik, koreik ve konfüzyonel periferiktir. Bu tabloların her birinin ayrıntılı bir biçimde tanım­lanması da hastalığın eksiksiz bir gö­rüntüsünü saptamak için yeterli değil­dir. Bu nedenle önce tek tek belirtiler, daha sonra bu belirtilerin en sık görül­düğü gruplar incelenecektir.

En özgül ve yaygın tablo olan okü­loletarjik tipte başlıca üç önemli klinik belirti görülür: Baş ağrısının eşlik ettiği yüksek ateş, uykuya eğilim (ya da uyku düzeninin bozulması), gözlerde felç. • Ateş. Genellikle çok yüksek değildir ve kısa sürer. Kırıklık, halsizlik, iştah­sızlık, baş ağrısı, hafif yutak iltihabı (farenjit), bazen hafif beyin zarı örse­lenmesi belirtileri (hafif ense sertliği) gibi hastalık öncesi bulgular görülebi­lir. Bazı olgularda ateş hiç yükselmez, genellikle birkaç gün süreyle 37°C-38°C arasında gider, sonra birden dü­şer. Bazen düzensiz gerilemeler göster­mekle birlikte, çok daha yüksek olabi­lir. Özellikle ağır ve ölümcül olgularda, hastalığın kısa seyri boyunca yüksektir; hastalık çok seyrek de olsa uzarsa bir kaç hafta boyunca sürekli ve fazla yük­selmeden sürebilir. Genellikle yaygın ve hafif baş ağrısı ile birliktedir.

• Uyku düzeni bozuklukları


Hastalı­ğın en özgül belirtilerindendir. Genel­likle sürekli bir uykuya eğilim ya da aşın uyku, bazen de gerçek bir uyuşuk­luk görülür. Bu durum birkaç gün, bir­kaç hafta ya da birkaç ay sürebilir. Ba­sit bir uyku eğilimi ya da uyku fazlalığı görülen hafif olgularda hasta kolay uya­nır, uyaranlara yanıt verir, otonom sinir sisteminin olağan işlevleri sürer. Ama dış uyaranlar gelmezse hasta hemen uyuklamaya başlar. Genellikle oturur oturmaz, hatta bazen yemek yerken bile uyuklar. Ağır letarji durumunda uyku daha derin ve uzundur, şiddetli uyarılar bile hastayı ancak birkaç saniye uyandı­rabilir. Çok seyrek olarak letarjinin ko­maya değin ilerlediği, hastanın idrar ve dışkısını kaçırdığı, beslenemediği ve şiddetli uyaranlarla bile uyanmadığı ol­gular görülebilir. Bazen uykuya eğilim belirli aralıklarla gelir ya da nöbetler halindedir, yani düzenli ya da düzensiz aralıklarla aniden başlar; bazen de alı­şılmış uykudan farklı olarak, zihinsel etkinliklerin normal olarak süregeldiği bir uyku durumu görülür.

Birçok olguda uyku eğilimi yalnız gündüzleri görülür, hasta gecelerini hu­zursuz geçirir ve bir türlü uyuyamaz, yani uyku düzeni ters dönmüştür. Bu ol­gularda gün içinde aşın uyuma, uykuya eğilim ya da letarji görülürse de tablo hiçbir zaman gerçek bir komaya dönüş­mez. Bazen aşırı uyku yerine "agripnia" yani gece ve gündüz süren inatçı bir uy­kusuzluk görülebilir ve günlerce sürebi­lir. Bu olgularda agripnia özellikle ge­celeri ortaya çıkan huzursuzlukla, bazen gerçek bir psikomotor aşırı uyarılmayla birlikte görülebilir.

• Göz bozuklukları

Gözkapaklarının düşmesi (ptoz) ve çift görme (diplopi) ile birlikte şaşılık gelişir. Ptoz bazen yalnızca biçimseldir, yani gözkapaklarının düşmesi uyku eğilimine bağlıdır. Gene de, birçok olguda hasta uyandırıldığında gözkapaklarını kaldıramaz. Göz kaslarının felci (oftalmopleji) genellikle tam değildir. Hemen ardından içe ya da dışa dönük bir şaşılık ve buna bağlı çift görme gelişir. Göz kaslarının felci geçi­cidir; genellikle aşın uykuyla birlikte birkaç gün ya da birkaç hafta sürer.
Öbür kafa çiftleri (kafa çift sinirleri) hastalığa çok daha seyrek yakalanır. Bazen tek ya da iki taraflı bir yüz felci, daha seyrek olarak da yutma, konuşma ve çiğneme bozuklukları görülür. Kol ve bacaklardaki felçler enderdir ve hafif gidişlidir. Kas gerginliği (tonus) bozuk­lukları çok daha yaygındır.

• Kas gerginliği (tonus) bozuklukları

Bu bozukluklar ekstrapiramidal sistem tutulması sonucunda özellikle kas ger­ginliğinin azalması (hipotoni) ya da art­ması (hipertoni) biçiminde ortaya çıkan ve parkinson belirtilerine benzer yapıda­dır. Parkinson sendromu olarak adlandırılan bu durum hastalığın akut dönemin­den bazen birkaç ay ya da birkaç yıl son­ra gelişebilir, ama amyostatik-akinetik tabloda sürecin başında görülür. Tüm hareketler yavaşlamıştır (bradikinezi), yüz görünümü maske katılığındadır, ses monotondur, kas tonusu artmıştır; ref­lekslerde değişmezlik (fiksasyon) belir­gindir, bazen gerçek bir katalepsi (dona-kalım) görülür.

• Ruhsal bozukluklar

Genellikle her zaman hastalığın akut evresinde görü­lürler, akut tutulmanın belirtisiz gittiği olgular bu kuralın dışındadır. Ağır ol­mayan tablolarda ruhsal bozukluklar ha­fif duyarsızlık, apati (duyumsamazlık) ve karar alma güçlüğü ile düşünce yavaşlaması biçiminde ortaya çıkar. Bazı olgularda huzursuzluk kaygı ile birlikte görülür ve bu durum ağır bir psikomo­tor aşın uyarılma aşamasına değin vara­bilir.

Beyin İltihabı Tedavisi

Virüslerin etken olduğu beyin-beyin za­rı iltihabının özgün bir tedavisi yoktur; bu nedenle hastanın sıkıntılarını hafifletebilen ve hastalığın gidişini iyileştirebilen tüm önlemler büyük önem taşır. Hastalığın klinik gidişi oldukça üzücü olsa da, sonucu genellikle iyidir. Akut virütik beyin zarı iltihaplarında yapılabi­lecek fazla bir şey yoktur. Hasta yatakta tutulur, çevreden akılcı bir şekilde so­yutlanır ve genellikle tam olarak bilin­meyen enfeksiyon etkeninin yayılmasını önlemeye yönelik bazı sağlık önlemleri alınır (dışkının uzaklaştırılması, kişisel eşyasını başkalarının kullanmaması vb). İki temel belirti olan baş ağrısı ve ateş aspirin ile denetlenebilir. Çırpınma nö­betleri görülürse, barbitürat türevleri (fenobarbital) verilebilir.

Virüslerin etken olduğu "beyin ilti­haplarında, daha önce değinilen önlem­lerin yanı sıra, hastanın kolayca girebi­leceği stupor ya da koma durumunu yönlendirmek gerekir. Özellikle solu­num yollarına yabancı maddelerin kaç­ması sonucunda gelişen zatürreeler, id­rar yolu enfeksiyonları ve yatak (dekubitus) ülserleri gibi istenmeyen sonuçla-n önlemeye yönelik önlemler alınır. En iyisi hastayı yüzü aşağıya dönük olarak yatırmaktır, böylece mide içeriğinin ak­ciğerlere kaçması önlenebilir. Aynı so­nuç yatağın ayakucunun başucuna göre biraz yüksek tutulmasıyla da sağlanabilir. Bu yatış biçimi soluk borusu ve bronş salgılarının çıkarılmasını da ko­laylaştırır. Bu salgılardan korunmak için gerekirse, burun-yutak ya da burun-soluk borusu yoluyla konulan sondalarla emilim (aspirasyon) uygulanabilir. Fizik tedavi uzmanı denetimindeki hemşireler yatak ülserlerini önlemek için hastanın konumunu sürekli değiştirmeli ve aşın kas sertleşmelerini (kontraktür) önle­mek için hastaya uygun hareketler yap­tırmalıda Beslenmenin burun-mide sondası ile yapılması en iyi yöntemdir.

Virüs ensefalitlerinde en önemli teh­likelerden biri sinir dokusunda önemli miktarda sıvı tutulmasıdır (beyin ödemi). Beyin kümesi, esneme yeteneği ol­mayan bir kutu olan kafatasında yer alır. Dolayısıyla beyin hacmindeki küçük bir artış bile mekanik bir baskıya ve buna bağlı sinir ve damar zedelenmelerine yol açabilir. Beyin ödemi gelişirse alına­cak ilk önlem, damar yoluyla yüzde yir­milik mannitol eriyiği verilmesidir.

Bu maddenin böbrek glomerül (kıl­cal damar yumağı) süzgeçlerinde yüksek yoğunlukta bulunması, nefron borucukları düzeyinde suyun geri emilimini sı­nırlar ve idrar yapımım artırır. İdrar ya­pımının artması, kan hacmini azaltarak interstisyel (doku ve organ yapısındaki küçük boşluk ve aralıklardaki/aralıksal) sıvıların dolaşıma dönmesini sağlar ve böylece beyin ödemi azalır. Beyin öde­minin uzun süreli tedavisinde kortikosteroitler yararlı olabilir. Son zamanlarda virüslere karşı etkili bazı ilaçların bulun­ması, virüs ensefalitlerinde özgün bir te­davi sağlayamamıştır, yalnızca de­neysel olarak bazı umut verici sonuçlar elde edilmiştir. Enfeksiyonlarla birlikte gelişen ya da aşılan izleyen beyin-omurilik iltihaplarında tedavi önlemleri daha önce anlatıldığı gibidir, yalnız has­talığın klinik belirtilerinin şiddetine bağ­lı olarak bazı değişiklikler yapılabilir.

Virüs ensefalitleri nasıl sınıflandırılabilir?

Sınıflandırma etken olan virüse göre yapılır. Böylece letarjik ensefalit, B ensefalit, kuduz ensefaliti ve çocuk felci ensefalitini ayırabiliriz. Tüm bu biçimler birincildir ve organizmaya giren virüsün sinir sistemine yerleşmesine bağlı olarak ortaya çıkarlar. Bir başka deyişle bunlar "nörotrop" (sinir dokulanna yönelen) virüslerin neden olduğu geleneksel enfeksiyonlardır. Ama ensefalit, kızamık, su çiçeği, kabakulak ve grip gibi genel hastalıkların etkeni olan vi­rüsler tarafından da oluşturulabilir. Bu olgularda ikincil ensefalitten söz edilir

Basilli Dizanteri Nedir Tedavisi

Basilli Dizanteri Nedir

Basilli dizanteriden korunmanın temelini kişisel temizlik ile mikrop bulaşabilecek her türlü eşyanın mikroplardan arındırılması oluşturur.

Basilli dizanteri akut ve bulaşıcı bir bağırsak enfeksiyonudur. Kanlı, irinli ve sümüksü ishale, ateşe, karın ağrısına, makatta ağrılı kas kasılmalarına ve sık sık dışkılama isteğine yol açar.

Basilli Dizanteri Nedenleri, Basilli Dizanteri Etkeni

Basilli dizanterinin etkeni Shigella cinsi mikroorganizmalardır. Çomak biçimli bu bakterilerden Shigella dyseteriae dışında Shigella flexneri ve Shigella sonnei türleri de dizanteri etkeni
olabilir. Basiller vücuda ağız yoluyla girer, incebağırsağın son bölümü ve ka­lınbağırsak mukozası hücrelerine yerle­şir. Burada üreyerek mukoza yıkımına neden olan basiller bölgede yoğun bir alyuvar birikimini başlatır. Ayrıca kesin sınırları olan yüzeysel ülserler (yara) yaparlar.

Dizanteri Bulaşma Yolları

Shigella cinsi mikroorganizmalar yalnız hasta ya da taşıyıcı insanlarda yaşar. Genellikle iyileşme dönemindeki hasta­lar taşıyıcıdır ve iyileştikten sonraki bir­kaç hafta boyunca hastalık yapıcı mik­roorganizmaları bulaştırmayı sürdürür­ler. Olguların yüzde 5-10 kadarı kronik taşıyıcılardan kaynaklanır. Aynca sağ­lıklı kişiler de Shigella taşıyıcısı olabi­lirler. Bütün olgularda hastalık dışkı-ağız yoluyla bulaşır. Hastalık özellikle kirli ellerle doğrudan ve kirli sularla yı­kanmış yiyeceklerin yenmesiyle de do­laylı olarak bulaşabilir. Bu arada hasta­ların ya da taşıyıcıların dışkılarına ko­nan sinekler de hastalığın yayılmasında önemli rol oynar.

Basilli Dizanteri Belirtileri

Basilli dizanterinin kendine özgü bir hastalık tablosu vardır, ama bu değişik biçimlerde ortaya çıkmasını engelle­mez. İyi gidişli, görece hafif olgular muayene sırasında kolayca gözden ka­çabilir. Buna karşılık akut gidişli, şid­detli olgular zamanında tedavi edil­mezse kısa sürede ölümle sonuçlanabi­lir.
Hastalığın ağırlığı özellikle hastalık etkeninin türüyle ilişkilidir. Etken Shi­gella dysentreiae türü bakterileri ise hastalığın en akut biçimi ortaya çıkar. Hastalığın kuluçka süresi 1-3 gündür. Kuluçka dönemini ishal, karın ağrısı, iş­tahsızlık ve genel durum bozukluğu gö­rülen, ama ateşin yükselmediği kısa bir ara dönem izler; bu dönemde hastalığın doğru tanışma ulaşmak çok güçtür. Hastalık titreme nöbetiyle yükselen 39-40°C'nin üzerinde bir ateş, bulantı, kus­ma, şiddetli karın ağrısı, sık ve sulu dış-kılama ile başlar. Dışkılama sayısının 24 saatte 50'yi aştığı olgular görülmüş­tür. Dışkı mukus-irin karışımı, kanlı


balgama benzer. İyi gidişli, hafif olgu­larda hasta 3-4 günde iyileşir. Ağır ol­gularda iyileşme süresi daha uzundur. Hastalığın kesin tanısı hasta ve taşıyıcı­ların dışkısında hastalık etkeni bakteri­lerin araştırılmasıyla konur. Ağır olgu­larda ve hastalıktan sonraki 2-3 hafta içinde yapılan özgün antikor testleri de olumlu sonuç verir.

Basilli Dizanteri Tedavisi

Basilli dizanteri tedavisinin temel ama­cı hastanın yitirdiği suyu yerine koy­maktır. Sürekli ishal vücudun su-tuz dengesini ciddi biçimde bozar. Su-tuz dengesini yeniden sağlamak için hasta­ya damar yoluyla yeterli miktarda ve plazmadaki yoğunluklarına uygun oran­da tuzlu su eriyikleri verilir. Sıvının ağız yoluyla verilmesi gerekiyorsa ve başka bir olanak yoksa Dünya Sağlık Örgütü'nün önerisi bir litre su içine 20 gr şeker, 3,5 gr tuz (sodyum klorür), 2,5 gr sodyum bikarbonat ve 1,5 gr po­tasyum klorür katılarak hazırlanacak bi­leşiğin verilmesidir. Hastaya 6 saat içinde yitirdiğinin 2 katı kadar sıvı ve­rilmeli, bunun da üçte ikisi Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği bileşik, üçte bi­ri normal su olmalıdır. Ayrıca bağırsak hareketlerini ketleyen hiçbir ishal kesici ilaç kesinlikle kullanılmamalıdır. Bu ilaçlar ters etki gösterir.

Basilli dizanterinin tedavisinde anti­biyotik kullanımı hâlâ önerilmektedir. Ama antibiyotik tedavisinin bağırsakta dizanteri etkeninin bulunma süresini, uzattığı ve bu nedenle hafif olgularda, hastaya yalnızca sıvı verilmesi gerekti­ği de öne sürülmektedir.
Hastalığın akut döneminde hastaya pirinç lapası, bol sıvı ve meyve suyu verilir. Daha sonra et suyu, şehriye, haşlanmış balık, kıyma, elma gibi be­sinler de eklenebilir.

Basilli dizanteri bildirimi zorunlu bir hastalıktır. Ama hafif olguların bü­yük çoğunluğu kolaylıkla gözden kaça­bilir. Hastanın ağırlığına göre tedavi hastanede ya da evde yapılabilir. Her iki durumda da hastalık etkenleri tü­müyle yok oluncaya değin hasta sürekli izlenmelidir. Hastanın idrar ve dışkısı­nın değdiği her şey ve tedavi gördüğü çevrede her türlü eşyanın tam olarak mikroplardan arındırılması gerekir. Hastaya bakan kimseler de sağlık kural­larına, özellikle ellerinin temizliğine dikkat etmelidirler.

Basilli dizanteride kas ağrıları görülür mü?


Şiddetli ishal önemli miktarda potasyum kaybına yol açtığından özellikle kaslarda ağrı ve belirgin bir yorgunluk görülür. Potasyum kaybı bazı en­der durumlarda felç benzeri bir gelişmeye yol açarsa da bu potasyum ve­rilmesiyle kaslar hızla iyileşir.
Basilli dizanterideki karın ağrısı akut apandisiti andırabilir mi?
Ağrı, karnın sağ yanında duyulduğundan akut apandisit kuşkusu uyandıra­bilir. Ağrının ishalle birlikte ortaya çıkması ise akut apandisitte genellikle kabızlık görüldüğünden tanıyı kolaylaştırır.

Basilli dizanteride bilinç bulanıklığı görülür mü?

İshal nedeniyle büyük oranda sıvı ve başta potasyum olmak üzere elektro­lit kaybı, özellikle çocuk hastalarda havale nöbetlerine, şiddetli baş ağrısı­na ve sinir sistemi rahatsızlıklarına yol açabilir. Bazı durumlarda bağır­saklardan kan dolaşımına geçen zehirli maddeler, menenjiti düşündüren belirtilere neden olabilir.

Basilli dizanteri tanışma ulaşmada kan tahlilleri yardımcı olur mu?

Tanı amacıyla yapılan kan tahlilleri her zaman yararlı olmaz. Bazen en­feksiyona bağlı olarak değişiklik gösterir; bazen de bütünüyle yararsızdır. En yararlı inceleme, hastalığın akut döneminde yapılan dışkı tahlilidir.

Belsoğukluğu Nedir, Belsoğukluğu Hastalığı

Penisiline dirençli bakteri çeşitlerinin yaygınlaşmasıyla günümüzde daha çok spektinomisin, seftriakson ve sefoksitin gibi ilaçlarla tedavi edilmektedir.

Gonore adıyla da bilinen belsoğuklu­ğu akut ya da kronik gidişli, daha çok id­rar yollan ve üreme organlarının muko­zasına yerleşen ve cinsel ilişkiyle bulaşan bir hastalıktır. Enfeksiyon kan dolaşımı yoluyla vücudun dölyolu, dölyatağı tüp­leri, epididim kanalı, prostat, eklemler, konjunktiva (göz dış zan), yutak ve kalp gibi başka bölümlerine de yayılabilir.

Belsoğukluğu Nedenleri, Belsoğukluğu Mikrobu

Belsoğukluğunun etkeni, gonokok cin­sinden Neisseria gonorrhoeae türü bak­teridir. Bu mikroplar bir kapsül içinde ve genellikle ikili gruplar halinde bulu­nur. Mikroskopla bakıldığında kahve çekirdeklerini andıran tipik bir görü­nümleri vardır. Erkekte siyekten alınan irinli akıntı örneği incelendiğinde gonokoklar akyuvarların içinde görülür. Özellikle hastalığın kronik biçiminde serbest bakterilere de rastlanır.

Belsoğukluğu Yayılması

Belsoğukluğu cinsel ilişkiyle bulaşan hastalıkların en yaygınıdır; erişkinler arasında tek bulaşma yolu da cinsel iliş­kidir. Özellikle 1960'lann başından bu yana hastalık gençler arasında daha sık görülmektedir. Gonokokların en önemli kaynağı, enfeksiyonun kuluçka döne­minde olduğu hastalar ve belirti verme­yen kronik olgulardır.

Belsoğukluğu Belirtileri

Hastalığın 48-72 saat süren kuluçka dö­neminden sonra ilk klinik belirti ortaya çıkar. Hasta siyeğin dış ucunda yanma duyar. Siyeğin ucu kızarmış, şişmiş ve

aşırı kanlanmış durumdadır. Birkaç saat sonra san-yeşil renkte irinli bir akıntı başlar. Akıntı kendiliğinden ya da penis başı sıkıldığında bol miktarda gelir. İd­rar yaparken duyulan yanma gittikçe ar­tar ve bazen idrar yapmayı zorlaştırır. Hastada baş ağrısı, halsizlik ve hafif ateş görülebilir, ama hastalık genellikle ağır belirtilere yol açmaz. Hastanın iki ayrı kaba idrar yapması istendiğinde (Thompson testi) ilk kaptaki idrarın da­ha bulanık olduğu ve içinde hemen dibe çöken artıkların bulunduğu saptanır. Bu­na karşılık ikinci kaptaki idrar daha ber­raktır. Bu durumda hastada ön siyek akut gonokok enfeksiyonu olduğu düşü­nülür. Ön siyek deyimi enfeksiyonun si­yeğin dışa yakın bölümünde bulunduğu­nu anlatır. Bu bölüm yapısından ötürü sandalsı çukur denen genişlemiş alandır.

Enfeksiyon önemsenmez ya da tam tedavi edilmezse kroniklesin Kronikle­şen enfeksiyonda akıntı gittikçe azalır ve belirtiler büyük ölçüde geriler.

Önce sülfamitlerin, daha sonra da penisilinin kullanıma girmesiyle belso­ğukluğunun komplikasyonları çok azalmıştır. Bu tür ikincil sorunlardan örne­ğin anüs çevresinde dolgunluk duygusu, dışkılama ve idrar yapma sırasında ağrıyla kendini belli eden prostat iltihabı günümüzde ender görülmektedir. Pros­tatın düzbağırsak (rektum) yoluyla ya­pılan muayenesi hastaya çok ağrı verir ve prostat bezinin elle sıkılmasıyla idrar yolundan hastalığa özgü parçacıklar atı­lır. Belsoğukluğunun günümüzde de gö­rülen bir komplikasyonu epididim ilti­habıdır (epididimit). Bu hastalığın belir­tileri siyekte irinli akıntı birikmesiyle birdenbire ortaya çıkar. Başlıca belirti­ler şiddetli ağrı, enfeksiyonun yerleştiği erbezinde şişme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğudur. Hastalığın her iki erbezine yayıldığı durumlarda erken te­davi yapılmazsa, ersuyu (sperma) kana­lı tıkanmasına bağlı kısırlık gelişir.



Belsoğukluğu kadınlarda erkeklere göre çok daha sessiz gidişlidir. Genel­likle fark edilmez ya da kadınlarda sık görülen sıradan bir "akıntı" olduğu dü­şünülerek önemsenmez. Belsoğukluğu kadınlarda daha çok dölyatağı (rahim) boynu kanalına yerleşir; bu kanal dölyatağıyla dölyolu arasındaki geçiş bölgesi­dir. Bazen de hastalık siyektedir. Kadın­larda siyek daha kısa ve az karmaşık ya­pıda olduğundan, enfeksiyon siyekteyse şiddetli belirtiler görülmez; yalnız idrar yaparken ağrı vardır. Buna karşılık en­feksiyon dölyatağı boynundaysa dölyolundan bol miktarda
sarı-yeşil renkte akıntı gelir. Bu dönemde yapılan jineko­lojik muayenede dölyatağının dölyoluna açılan ağzında ödem, kan toplanması, şişkinlik ve kızarıklık gözlenir. Bölge yüzeyini döşeyen mukoza örtüsü zede­lenmiştir ve kolayca kanar. Ayrıca döl­yatağı boynu kanalından bol miktarda akıntı gelir. Bu akıntıdan alman örneğin bir lam üzerine damlatılıp metilen mavi­si ile boyanarak mikroskopta incelen­mesiyle hemen tanıya varılır.

Belsoğukluğu Tedavisi, Belsoğukluğu Tedavi

Belsoğukluğu tedavisinde artık sülfamitler gibi eski ilaçların yerini antibiyo­tikler almıştır. Önceleri etkili olabilen sülfamitler, bakterilerin direnç geliştirmesiyle tedavi edici özelliklerini büyük ölçüde yitirmiştir. Hemen hemen bütün antibiyotiklerin etkili olduğu gonokok enfeksiyonunda gene dirençli bakteri çeşitlerinin ortaya çıkmasına bağlı ola­rak penisilin kullanımı da azalmaktadır. Penisilin yerine daha çok spektinomisin, seftriakson ve sefoksitin gibi ilaçlar kullanılmaktadır.
Antibiyotik tedavisinin en sakıncalı yanı, bu tedavinin yeni yakalanılan bir frengiyi maskelemesi olasılığıdır. Bel­soğukluğu için yeterli olabilen antibi­yotik tedavisi, frengi için yeterli değil­dir ve yarım kalan bir tedavi programı frenginin gidişini değiştirir. Kuluçka dönemi uzar; iltihabın başlangıç belirti­leri (birinci evre frengi) görülmez; tah­lil Wasserman tepkimesi gibi tahlil so­nuçları ancak geç dönemlerde olumlu sonuç verir.

Belsoğukluğundan Korunma Yolları

Bulaşmadan hemen önce ya da sonra alman antibiyotikler belsoğuklu-ğuna karşı en etkili korunmayı sağlar. Yerel korunmanın etkisi daha azdır; ancak antibiyotik tedavisi ile birlikte uygulandığında yararlı ola­bilir. Cinsel ilişkiden sonraki bir saat içinde dış cinsel organların sa­bunla yıkanması ve dezenfekte edici bir maddeyle temizlenmesi en­feksiyon olasılığını azaltır. Antibiyotiklerin yalnızca enfeksiyon tehli­kesi olan cinsel ilişkiden önce alınmasıyla da korunma sağlanabilir. Bu korunma yöntemi frengi için de geçerlidir.

Bel Soğukluğu Tanısı Nasıl Konulur

Belsoğukluğu tanısında en güvenilir yöntem irinli akıntıda gonokokların aranmasıdır. Akıntı bir lam üzerinde toplanır, sabitleştirilir, bo­yanır ve opak mikroskopla incelenir. Enfeksiyon varsa mikroskopta çok sayıda granüllü nötrofil ve bunların sitoplazmasmda yer alan gonokoklar görülür. Aşağıdaki mikroskop fotoğrafında okla işaretli ola­rak küçük kahve çekirdeklerini andıran gonokoklar görülmektedir. Bunlar kullanılan boyama yöntemine göre koyu mavi ya da kırmızı renkli olabilir. Enfeksiyon uzun süredir varsa mikroorganizmalar hüc­re sitoplazmasının dışında da görülebilir.

Akut Glomerulonefrit Hastaligi Nedir

Akut Glomerülonefrit Hastalığı Nedir

Akut glomerülonefrit olgularında, başka sakıncalı bir durum ortaya çıkmamışsa, vücutta su tutulmasını ve yüksek tansiyonu denetlemeye yönelik tedavi uygulanır.

Glomerülonefrit, en çok bilinen böb­rek hastalığıdır. Özellikle çocukluk ve ergenlik evresinde görülmekle birlikte her yaşta rastlanabilir. Erkeklerde daha sık ortaya çıkar. Görülme sıklığı coğrafi bölgelere bağlı değildir.

Akut Glomerülonefrit Belirtileri

Akut glomerülonefrit sık sık bademcik iltihabı ve akut farenjit hastalıklarını izleyen birkaç gün ya da hafta içinde orta­ya çıkar. Daha seyrek olarak üst solunum yollan iltihabı, kulak iltihabı, deri enfeksiyonu ya da kızıl hastalığından sonra görülür.

Olguların çoğunda böbrek hastalığı, yukarıda sözü edilen enfeksiyonların be­lirtiler vererek geçmesinden sonra geli­şir. Başlangıçta genel bir yorgunluk ve hastalık durumu görülür. Daha tipik ol­gularda bir süre sonra idrar miktarı aza­lır. İdrar etin yıkama suyuna benzer renkte kanlıdır. Derialtı yumuşak doku­larda su tutulmasına (ödem) bağlı olarak göz altlan, ayak bilekleri belirgin biçim­de şişmiştir. Güç kaybı giderek artar ve hasta bel, böğür ve baş ağrından şi­kâyet eder. Bazen güç harcamayla (efor) birlikte nefes darlığı da ortaya çıkar.
Hastanın muayenesi sırasında yumu­şak ve soluk renkli ödemler, hem küçük, hem de büyük tansiyonun yüksekliği ve kalp dolaşım sistemine ilişkin başka be­lirtiler dikkat çeker. Ayrıca bu belirtilere akciğer tabanında dinleme sırasında işi­tilen çıtırtı sesi, kalpte kasılma sırasında işitilen üfürüm, boyun toplardamarlarında ve karaciğerde elle yapılan muayene­de hissedilen gerginlik ve dolgunluk ek­lenir.

Laboratuvar incelemeleriyle ortaya konan bozukluklar hemen tanı koymaya yetecek ölçüde tipiktir. İdrarda protein bulunur (proteinüri). Mikroskop altında incelenen idrar çökeltisinde genellikle bol miktarda alvuyar ve silindirler görülür. Silindirler böbrekteki hastalıklı glomerülden (kılcal damar yumağı) süzülüp böbreğin boşaltım birimleri olan nefronların uzak ya da toplayıcı borucuklarında sıkışarak biçimlenen proteinlerdir. Borucukların iç boşluğuna uygun olarak aldıkları biçimden ötürü silindir denen bu yapılar, tanecikli ya da taneciksiz olabilir ve başka hücreleri içerebilir. Akut glomerülonefritte en sık görülen silindirler kardı ya da alyuvarlı silindir­lerdir.


Akut Glomerulonefrit Tedavisi, Tedavi

Tanı konunca hastanın yatarak dinlen­mesi istenir.
Geçtiğimiz yıllarda yatakta kalma süresi hastalığın bütün belirtileri kaybo­lana değin uzatılıyordu. Bu da haftalar, hatta aylar boyunca yatakta kalınacak anlamına geliyordu. Ama daha sonra kesin dinlenmenin hastalığın seyrini et­kilemediği anlaşıldı. Bu nedenle yalnız yüksek tansiyon, yaygın ödem ve kalp yetmezliği tehlikesinin bulunduğu baş­langıç evresinde fiziksel zorlanmadan kaçınmak için yatakta dinlenme öneril­mektedir.

Tedavide, perhiz ile ilgili yanlış ina­nış ve uygulamalara da son vermek ge­rekir. Örneğin hastaya süt verilmesinin hiçbir yaran yoktur. Üstelik süt ağır ödem ve yüksek tansiyon durumunda zararlı olabilir. Gerçekten sütün içerdiği tuz, yukarıda da belirtildiği gibi vücutta tutularak tansiyonun yükselmesine ve ödemin gelişmesine yardımcı olur.

Perhiz hastanın durumuna göre dü­zenlenmelidir. İdrar miktarı azalmamışsa, ağır ödem, yüksek tansiyon ve böb­rek yetmezliği belirtileri yoksa besin sı­nırlamasına gerek duyulmaz. Bu hasta­lar yalnızca aşın tuz ve su almaktan ka­çınmalıdırlar. Vücutta sıvı tutulması hastanın her gün tartılmasıyla denetle­nir. Ağırlık artışı vücutta sıvı tutulduğu­nun bir işaretidir. Sıvı tutulmasının be­lirgin, tansiyonun yüksek olduğu durumlarda tuz alımı kesin biçimde yasak­lanırken ekmek, süt, salam, şekerleme gibi sodyumca zengin yiyeceklerden uzak durmak ve su alımını iyice azalt­mak gerekir. Ağır böbrek yetmezliğinin ve kanda azot düzeyinin yüksek olduğu durumların dışında protein kısıtlamasına gidilmez. Belirtilere yönelik tedavide idrar söktürücüler (diüretikler) ve tansi­yon düşürücü ilaçlar kullanılır. İdrar söktürücüler böbreklerin boşaltım bi­rimleri olan nefron borucuklarına da et­ki ederek sodyumun geri emilimini ön­ler. Su ve sodyumun idrar yoluyla hızla atılması kandaki geçişme basıncım dü­zenleyerek ödemlerin çözülmesini sağ­lar. Glomerülonefritte en sık kullanılan idrar söktürücüler tiyazit ve son zaman­larda kullanılmaya başlanan furosemit ile etakrinik asittir. Tansiyon düşürücü ilaçlar çeşitli mekanizmaları harekete geçirerek etkili olur (örneğin, çevrel da­mar direncinin ya da kalbin pompaladı­ğı kan miktarının azaltılması). Bunlar arasında metildopa ve hidralazin sayıla­bilir. Bu ilaçlar, benzerlerinden farklı olarak böbreğe gelen kan akımını azalt­maz. Ağır yüksek tansiyon krizlerinde damar yoluyla rezerpin, klonidin ya da diyazoksit verilebilir.

Yukarıda belirtildiği gibi birçok akut glomerülonefrit olgusunda yaklaşık 10 gün önce geçirilmiş sıradan bir strep­tokok enfeksiyonu görülür. Bu bakteriler penisilin ve türevleri, sefalosporin, eritromisin ve linkomisin gibi birçok an­tibiyotiğe duyarlıdır. Böbrek hastalığı tanısı konduktan sonra bu antibiyotikle­rin verilmesi, yararlı olduğuna inanılan alışılmış bir uygulamadır. Ama bu koru­yucu girişimin etkinlik durumu hâlâ açıklık kazanmış değildir. Gerçekten de enfeksiyon, bağışıklık sisteminde glomerülonefrite yol açan bir dizi tepkime­yi başlatır.
Yaygın biçimde ortaya çıkan akut glomerülonefrit olgularında erken anti­biyotik tedavisinin iyileşmeyi hızlandırdığı görülmüştür. Öte yandan zehir etki­sini yok eden ilaçlar ve böbrek özütleri bütünüyle yararsızdır. Hastalıkta ilk en­feksiyon odağı olan bademciklerin çıka­rılması çok tartışmalı bir konudur. Bazı araştırmacılar bademciklerin çıkarılma­sının glomerülonefrit seyrine etki etme­diğini, hatta geçici bir bakteriyemiye (kana bakteri karışması) yol açarak böb­rek şikâyetlerinin daha da artmasına ne­den olduğunu savunmaktadırlar.
Kortizon ya da hücre büyüme ve ço­ğalmasını önleyen (sitostatik) ilaçların antikor yanıtını değiştirici etkilerinden yararlanılması düşünüldüyse de araştır­malardan olumlu sonuç alınamamış ve bu ilaçların kullanımı çok sınırlı kalmış­tır.

Sonuç olarak, streptokok enfeksiyo­nundan sonra gelişen akut glomerülo-nefritin tedavisi koruyucu temizlik ve beslenme önlemlerinin alınmasının yanı sıra streptokoklara yönelik antibiyotik uygulamasıyla sınırlıdır. Başka tedavi girişimleri, etkilerini gösteren kesin ka­nıtlar bulunmadığından uygulama dışı bırakılır. Bu böbrek hastalığı doğal sey­rine bırakıldığında bile yüzde 80-90 ora­nında iyileşir.

Glomerül nedir?

Glomerül böbreklerde kanın süzüldüğü kılcal damar yumağıdır. Böb­reklerin ilk görevi kandaki bazı artık maddeleri vücuttan uzaklaştır­maktır. Bu maddeler önce karaciğerin etkisiz hale getirdiği, vücuda ya­bancı maddeler olabileceği gibi, vücudun kendi ürettiği ama zararlı ve zehirli olmaları nedeniyle atılmaları gereken maddeler de olabilir. Bu amaçla böbreklere gelen kan buradaki kılcal damarlardan süzülür. Bu kılcal damarlar çok ince olan duvarlarından su ve suda erimiş maddele­rin geçişine izin verir. Süzülme işleminin sağlıklı biçimde sürebilmesi için böbreklerden geçen günlük kan miktarı son derece yüksektir. Vü­cuttaki yaklaşık 5 litre kanın günde 36 kez böbreklerden geçmesiyle oluşan bu miktar 180 litreyi bulur. Bu kadar çok kanın süzülmesi için son derece geniş bir yüzeye gereksinim vardır. Üstelik bu yüzeyin fazla yer kaplamaması gerekir, işte bu nedenlerle böbrek kılcal damarları kendi çevrelerinde kıvrılarak küçük bir alanda büyük bir süzme yüzeyi sağladıkları yumakları, yani glomerülleri oluşturur. Ana böbrek atarda­marı giderek daralan dallara ayrılarak getirici arteriyol denen glomerül öncesi küçük atardamarlara dönüşür. Her getirici arteriyol bir glomerü­lü besler. Burada süzülen kan götürücü arteriyol ile glomerülden ayrılır.

Süzülme nasıl gerçekleşir?

Glomerüle kan getiren atardamarın çapı, kan götüren damarın çapından biraz daha büyüktür. Bunun sonucu olarak glomerül kılcal damarlan içinde önemli bir basınç doğar. Ayrıca glomerülü bir kılıf gibi saran Bowman kapsülü glomerül duvarına yapışmak yerine, arada kapsül boşluğu denen bir uzaklık bırakır. Kılcal damarlar ve kapsül boşluğundaki basınçların farklı olması nedeniyle damar duvarından boşluğa sü­zülen sıvı, Bowman kapsülü aracılığıyla nefron borucuklarına geçer.

Glomerülonefrit neden bademcik iltihabı gibi yerel enfeksiyon ge­çiren her hastada görülmez?

İstatistiklere göre yerel enfeksiyon geçirenlerde glomerülonefrit görül­me oranı yüzde 5-8 dolayındadır. Çünkü antikor ve antijenlerin glome­rüllerde çökmeye elverişli büyüklükte bileşik oluşturmalarına oldukça seyrek rastlanır.

Hastanın böyle bir enfeksiyon geçirdiği nasıl anlaşılır?

Her şeyden önce uzman hekim muayenesi gereklidir. Ayrıca kandaki antikorlar araştırılır. Bu antikorların streptokokun hangi bölümüne kar­şı olduğu da incelenmelidir: Örneğin streptokok tarafından üretilen ve bu bakterinin alyuvarları yok edici etkisinden sorumlu streptolizine kar­şı üretilen antikorlar varsa, bunlar saptanır. Antistreptolizin titresi (de­ğeri, miktan) ya da kısaca ASO, böyle bir enfeksiyonun en belirgin işa­retidir.

Tüm glomerülonefritler streptokok kaynaklı mıdır?

Büyük bir çoğunlukla evet. Ama bazen etken, stafilakok ya da sıtma etkeni Plasmodium bile olabilir. Daha ender olarak antijen, bir mikroor­ganizmadan değil, vücudun kendisinden kaynaklanır. Böyle özel du­rumlarda bağışıklık sistemi vücudun kendi yapılarına karşı antikor üre­tir. Özbağışıklık (otoimmünite) hastalığında görülen bu durum normal koşullarda gerçekleşmez.

Akromegali Hastalığı Hakkında Bilgiler

Akromegali Nedir, Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucu gelişen bir hastalıktır.


Akromegali hastalığında iskelet, yu­muşak doku ve iç organlar aşın ölçüde büyür. Büyüme özellikle el, ayak ve yüz çıkıntılarında belirgindir ve hastaya tipik bir görünüm verir.

Akromegali Hastalığı Belirtileri

Hastalığın ilk görüşte tanınmasını sağ­layan özgün belirtisi vücudun uç noktalarının büyümesidir. El ve ayaklar iri­dir; abartılı bir şekilde genişleyen el parmakları sosis gibidir. Parmak uçlan dikdörtgen bir biçim alır. Burun iri ve şiş, üzeri tüylü ve gözeneklidir. Elma­cık kemikleri, alın yayı, çene ve çene

köşelerinin aşın genişlemesi hastaya akromegaliye has bir yüz görünümü ve­rir. Yüzün boyuna doğru uzamasıyla normal oranlar kaybolur. Yüzün alt ya­nsı belirgin bir şekilde uzar. Kafa ense yönünde büyüme gösterir. Çene öne çı­kar (prognatizm). Çenenin genişleme­siyle diş yuvalan birbirinden uzaklaşır. Bütün bu değişiklikler çok yavaş ve başlangıçta hiç belirti vermeden gelişir. Hasta genellikle olayı rastlantı sonucu fark eder: Yüzüğünün parmağına gir­mediğini, ayakkabılarının giderek sıktı­ğını, eldiven ve şapka ölçülerinin arttı­ğını görür. Akromegalinin bu belirtile­rine genellikle baş, şakak ve elmacık kemikleriyle kol ve bacaklarda duyulan ağrılar öncülük eder. Yorgunluk ve bezginlik duygusu ön plandadır. Halsiz­likle birlikte ruhsal bozuklukların, şaş­kın, cansız, anlamsız bakışların eşlik et­tiği bir ruh hali (apati) ve elemli davra­nışlar görülür.
Yumuşak dokular da büyümeden et­kilenir. Özellikle altdudaklar, dil ve dış eşey organları kalınlaşır.
İskelet büyümesi sonucunda köprücük kemiği, kaburgalar, kürekkemikleri, el ve ayak kemikleri çıkıntılı, köşeli bir biçim alır ve kalınlaşır. Eklem yerlerinde aşın esneklik gelişir. İstenirse el parmak­lan ön kola paralel olacak kadar geriye bükülebilir. Bunun nedeni eklem kılıfı­nın genişleyerek rahatlamasıdır. Gırtlak kıkırdakları ve ses tellerinin genişlemesi sonucunda ses gürleşir ve kalınlaşır.

Kas sistemindeki büyümeyle birlikte önceleri güç artışı da görülür. Ama son­radan bunun kas dokusundaki yağlan­maya bağlı yalancı bir büyüme olduğu anlaşılır.

İyice büyüyen dil çiğneme ve ko­nuşma bozukluklarına neden olur. Deri katmanlarının da büyümesi (hipertrofı) ile deri kalınlaşmış, derialtı dokularının kütlesi artmıştır. Genişleyen ter bezleri deriye nemli ve yağlı bir görünüm verir. Saç telleri kalınlaşır, saçlar nemlidir. Bazen yüzde de görülen yaygın kıllanma başlar. Bu, kadınlarda, vücut ölçüle­rinin de kalınlaşmasıyla erkeksi bir gö­rünüme neden olur.

İç organlar da genel olarak büyü­müştür. Kalp, karaciğer, böbrekler, da­lak, pankreas ve hormon salgılayan bez­lerin büyümesiyle bu organların ağırlık-lan normalin üzerine çıkar. Olguların üçte birinde tiroit bezi yaygın olarak büyümüştür. Öbür üçte iki olguda ise ti­roit bezinin yalnız bir bölümünde doku artışı vardır. Kadınlarda âdet düzensiz­likleri ve âdetten kesilme gözlenir. Cin­sel istek hastalığın ilk evrelerinde arta­bilir. Dış eşey organlarından kamış (pe­nis), büyük ve küçük dudaklar, bızır (klitoris) büyürken, dölyatağı, yumurta­lıklar ve erbezleri küçülme eğiliminde­dir. Hastalığın genç yaşta geliştiği olgu­larda üreme organların küçük kalması (hipogenitalizm) oldukça erken başlar. Kalp olguların çoğunda büyüktür. Bu­nun sonucunda kan basıncı düzensizlik­leri görülür. Hastada zayıflık, bitkinlik ve düşkünlük vardır. Erken dönemlerde sıklıkla damar sertliği ortaya çıkar.


Akromegali Komplikasyonlar


• Akromegali romatizması. Omurga­nın ileri derecede eğrilmesi sonucu ro­matizma ve ayrıca kalp-dolaşım ve so­lunum sistemlerine bağlı sorunlar sık görülür. Radyolojik görünüm ankilozan spondiliti (doku yıkımı yapan bir omur­ga hastalığı) andırır, ancak burada kalça ekleminde hastalık yoktur. Yerel iltihap bulgulan olmasa da akromegali roma­tizması son derece ağrılı nöbetler yapar.

• Kalp-dolaşım sistemi. En ağır komplikasyonlar hastalığın bu sistemi etkile­mesinden kaynaklanır. Öbür iç organ­larla birlikte kalbin de büyümesi, kan basıncı yüksekliği ve koroner damar yetmezliği gibi yan etkilere neden olur. Sol kalp ya da kalp yetmezliği bu komplikasyonun önemli bir sonucudur ve kalp güçlendirici ilaçlara iyi yanıt vermez; geriye dönüşsüzdür ve hipofiz bezinin ameliyatla çıkarılmasından et­kilenmez.
Kalp-dolaşım sistemini tehlikeye sokan bu sonuçlar görülmeden hipofi­zin çıkarılması düşünülmelidir.

• Şeker hastalığı. Akromegali hastalarının yüzde 20-40'ını ilgilendiren bir so­nuçtur. Asidozsuz seyreder, tedaviye yanıt vermez ve zaten ağır bir hastalık olan akromegali tablosuna ek tehlikeler yükleyebilir. Şeker hastalığının başla­ması akromegalinin ilerlediğini ve teda­vinin hemen planlanması gerektiğini gösterir.

Akromegali Tanı, Teşhis

Hipofiz denetimindeki iç salgıbezlerinin bozukluğu ile hipofiz hormonları­nın aşırı salgılanmasından kaynaklanan klinik ve laboratuvar bulgular veren hastalarda hipofiz ya da Türk eyeri (sella turcica) bölgesi tümörleri düşü­nülmelidir. Bu hastalara hemen hipotalamus, hipofiz ve hipofizin denetimin­deki iç salgıbezlerinin işlevlerini ölçen bir dizi test uygulanmalıdır. Türk eyeri bölgesi ve üzerindeki alanın anatomik ayrıntıları incelenmeli, hastanın görme alanı muayene edilmelidir. Hipofiz adenomu (ya da tümörü) tanısı, en gü­venilir ve hızlı yöntemlerle konmalıdır. Doğal olarak, klinik belirtileri ile kla­sik akromegali tablosu sunan hastalar­da yalnızca birkaç inceleme ile tanıya gidilebilir.

Günümüzde rastlanan hipofiz tü­mörlerinin büyük bir bölümü çapı 1 cm'den az olan mikroadenomlardır. Küçük kütleli bu tümörler çok belirsiz klinik ve laboratuvar bulguları verir. Küçük lezyonlar acil cerrahi girişim gerektirmediğinden dışarıdan denetle­nebilir. Küçük tümörlerin büyüyerek belirti vermeye başlaması için gereken zaman tümörün biyolojik gelişimine bağlıdır. Bu nedenle tedaviye mikroadenom tanısından hemen sonra başla­mak gerekir.
Tanıda kafa filminin, bilgisayarlı to­mografinin ve manyetik rezonans tekniğiyle incelemenin önemi büyüktür. Bu incelemelerde, hipofizin içine oturduğu kemik yuvası olan Türk eyerinin geniş­lediği, silikleştiği ve kemiğin baskı ya­pan tümör nedeniyle derinleştiği görü­lür.

Hormonal açıdan tanıyı kesinleştir­mek için kandaki büyüme hormonu dü­zeyi ölçülür. Bu hormonun kandaki aç­lık düzeyi oldukça yüksek çıkacaktır. Ayrıca şeker tolerans testi de yapılmalı­dır.

Akromegali Tedavi, Akromegali Tedavisi

Hastalığın gidişini önemli ölçüde iyi­leştiren yöntemler cerrahi girişim ile radyasyon (ışın) ve ilaç tedavileridir.
Tümör Türk eyeri çukurundan dışa-n taşmış ve görme bozuklukları başla­mışsa cerrahi tedavi söz konusu değil­dir. Öbür olguların tümünde; yani tü­mörün henüz Türk eyeri çukuru ile sı­nırlı olduğu durumlarda (çukur büyü­müştür ama dışarıya yayılma ve değişik yönlerde tümör yayılımı henüz yoktur) ve tümörün hipofiz içinde olması halin­de (kafa filminde çukurun büyüdüğünü gösteren belirti yoktur) cerrahi tedavi düşünülür. Günümüzde mikrocerrahi yöntemlerinin gelişmesiyle, beyin cer­rahisi uzmanlarınca gerçekleştirilen cerrahi girişim kolay, güvenilir ve ke­sin sonuç veren bir tedavi yöntemi ol­muştur. Cerrahi girişim ile tümörün çıkarılmasıyla hormon bozuklukları da tedavi edilmiş olur. Tümörün belirti verdiği durumlarda başvurulan cerrahi girişim, tümörün kendiliğinden gerile­mekte olduğuna ilişkin belirtiler varsa düşünülmez.

Cerrahi tedavide sorun yaratan iki­lem yalnızca tümörün ya da tüm hipofî­zin çıkarılması arasındaki seçimdir. Yalnızca tümörün çıkarılması, geride tümör hücrelerinin kalması sonucu hormonal bozukluklara ilişkin belirtilerin yinelenmesi tehlikesini taşır. Hipofîzin bütünüyle çıkarılması, tümörün yanı sı­ra sağlıklı hipofiz dokusunun da alın­ması sonucunda hipofiz yetmezliği tab­losunun gelişimine yol açar. Uzman el­lerde cerrahi girişim kusursuz sonuçlar verir; yeni yöntemlerin geliştirilmesiyle bu alanda elde edilen başarılar artmak­tadır.
Kesin iyileşme kandaki büyüme hormonu düzeyinin 1 mililitrede 5 nanogramı (nanogram [ng]= bir gramın milyarda biri) aşmamasıyla gerçekle­şir. Olguların yüzde 70'inde kesin iyi­leşme görülür. Bu olgularda cerrahi girişim sonrası hormon tedavisi genellik­le gerekmez. Aşın büyüme hormonu salgılayan hipofiz tümörlerinde ışın te­davisi ya geleneksel röntgen ışınlan ya da başka enerji kaynakları ile yapılır. Ayrıca radyoaktif uçlu iğnelerin hipo­fiz içine uygulanması da yöntemlerden biridir. Hipofiz mikrocenahisinin ge­lişmesinden önce ışın tedavisi, ilk teda­vi seçeneği idi. Bu tedavi hipofiz tü­mörünün sürekli büyüdüğünü düşündü­ren belirtiler veren ve/ya da tümörün aşın çalışmaya başladığı olgularda uy­gulanıyordu. Ayrıca tümörün Türk eyeri çukuru dışına yayıldığı olgular­da cerrahi girişim düşünülmediğinden ışın tedavisi ön planda gelirdi. Yüksek dozda ışın tedavisi kesin olarak daha iyi sonuç verse de, teknik nedenlerle yaygın değildir. Radyoaktif başlıklı iğ­ne ile hipofiz içine girerek yapılan ışın tedavisi de işlevsel açıdan başarılı so­nuçlar verir. Ama olguların önemli bir bölümünde, şekersiz diyabet (diabetes insipidus), likonea (beyin-omurilik sı­vısının dışarı akması), görme bozuk­lukları, beyin zan iltihabı ya da beyin iltihabı gibi yan etkiler ortaya çıkmak­tadır.