Alzheimer Nedir Alzheimer Hastaligi

Uzun yaşamanın bedeli, Alzheimer Nedir

Ortalama yaşam beklentisi uzuyor. Kuzey ülkelerinde 90'lara dayandı dediniz. Diğer taraftan çevresel faktörler açısından da bir kötüye gidiş söz konusu. 21. yüzyılın başı ile geçtiğimiz yüzyıl içinde bu çevresel faktörler aleyhimize çalışıyor. Belki daha uzun yaşıyoruz ama o oranda iyi yaşıyor muyuz?

Bu soru, yaşlılığın beyin hastalıklarına geçiş yapmak için çok güzel bir fırsat. Örneğin 20. yüzyılın başlarında "Alzheimer hastalığı" çok nadir bir hastalık olarak düşünülüyordu. Zira ortalama yaşam beklentisi 40 yıl civarındaydı. Alzheimer hastalığının ortaya çıkışı ise ortalama 65 yaş civarında. O yıllarda insanlar 65 yaşını göremedikleri için de hastalık sık görülmüyordu. Beynin yaşlılıkla gelen hastalıkları için, bir anlamda, uzun yaşamanın bize ödettiği bir bedel diyebiliriz. Eğer erken ölseydik, yaşlılıkla bağlantılı beyin hastalıklarından haberimiz olmayacaktı.

Demek beyin hastalıklarından o yıllarda pek kimse ölmüyordu...

Tabii. Örneğin 20. yüzyılın başlarına bakarsak, ölümlerin büyük kısmı başka sebeplerden oluyordu. Mesela ilk bir yaş içinde gerçekleşen bebek ölümleri ile enfeksiyon ölümleri çok fazla. Penisilin'in, arkasından diğer antibiyotiklerin bulunmasıyla enfeksiyon ölümlerinin büyük ölçüde önüne geçildi. Bebek ölümleri ki uygarlık düzeyinin doğrudan göstergesi olarak kabul edilir, hızla azaldı. Neden? Doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrasında bebek ölümlerine sebep olan faktörler iyi anlaşıldı ve tedbirler alınmaya başlandı. Böylelikle doğal yaşlanmanın yolu açılınca da organların doğal yaşlanması sonucunda ortaya çıkabilecek hastalıklar daha sık görülmeye başlandı. Beynin yaşlılıkla bağlantılı hastalıklarının giderek artmasının altında bu sebep yatıyor. Beynimiz gibi bazı organlarımızın normal işlev görebilmeleri için belli sayıda hücreye ihtiyaç duyduklarını düşünürseniz yaşlanma sürecinde oluşan hücre kaybı sonucunda kalan hücre sayısı eşik değerin altına düşüyor ve işlev kaybı ortaya çıkıyor.

Beynin "yavaşça" ölmesi diye bir şey söz konusu mu?

Tabii ki. En klasik, en sık gördüğümüz örneği "Alzheimer hastalığı" ve diğer benzer hastalıklar. Bu durumlarda beyin yavaş yavaş hücrelerini kaybederek artık işlev göremeyecek hale geliyor. Biz bunlara "beynin dejeneratif hastalıkları" ya da "hücre kaybı ile oluşan hastalıkları" diyoruz. Bu tip hastalarda beynin denetiminde gerçekleşen tüm işlevler yavaş yavaş bozulurlar. Bu sürecin yıllar içinde, yavaş gerçekleşmesinin sebebi beyin hücrelerinin yavaş yavaş ölümüdür.

Beyin hep kendi hastalıkları sonucu mu yoksa bazen de dışarıdan etkenlere maruz kalarak mı ölüyor?

Beynin dışarıdan etkenler sonucu hızla zarar görmesine en klasik örnekler enfeksiyonlar, zehirlenmeler, travmalardır. Örneğin beynin bir kısmı çapma sonucu ezilip parçalanırsa beynin o bölgesi ölür. "Büyük beyin" dediğimiz beyin yarıküreleri bize duygularımızı, anılarımızı, düşüncelerimizi, kimliğimizi sağlar. Eğer büyük beyin ciddi hasar görürse bu işlevler de ortadan kalkar. Ancak beyin bu kadar önemli bir organ olmasına karşın, ilginçtir, kalbin atması veya vücudun diğer organlarının kendi başlarına çalışması için büyük beyne ihtiyaç yoktur. Soluk alıp verme, kalp atışlarının düzenlenmesi gibi temel işlevler, beyin yarıkürelerinin hemen altında bulunan ve daha ilkel düzeyde çalışan "beyin sapı" tarafından idare edilir. Beyin sapı sağlam olduğu takdirde büyük beyin harap olsa bile vücut kendi kendine çalışabilir. Hatta böyle bir insan yıllarca yaşayabilir. Halk arasında, "makineye bağlı yaşıyor" diye bilinen hastaların çoğu böyledir. Soluk alıp verir, kalbi çarpar, ama hiçbir şeyin farkında değildir; bir bakıma sürekli uyku halindedir. Beyin oksijensizliğe ve kansızlığa yaklaşık dört-beş dakika kadar dayanır. Eğer o dört-beş dakika içinde kalp tekrar çalışıp beyne kan pompalamazsa, beyin hücreleri ölmeye başlar ve sonuçta beyin ölümü gerçekleşir. Kalp ne kadar geç çalıştırılırsa o kadar çok beyin hücresi ölür.

Peki, beyin eşittir sinir sistemi mi Sinir sistemi biraz daha geniş bir kavram. Beyin, sinir sisteminin uç organı, tepesinde oturan organdır. Onun altında beyin sapı ve beyincik varlar. Beyin sapı, omurilik ile devam ediyor, omurilikten sinir kökleri çıkıyorlar, sinir köklerinden de sinir dalları çıkıyorlar ve bütün kaslara, bütün organlara yayılıyorlar. Beyin, koordinasyonun, algılamanın yapıldığı en yüksek organ. Aslına bakarsanız sinir sisteminin görevi çok basite indirgenebilir. Sinir sistemi, duyu organlarımız sayesinde dışardan gelen uyarıları, bilgileri algılar, vücudun içinden algıladığı veri ve bilgilerle ihtiyaçları ölçer, o güne kadarki deneyimler ve öğrendikleri temelinde de ihtiyaçlara, çevre şartlarına uygun kararlar verip, uygulanmasını sağlar. Peki bunu yaparak temelde neye hizmet etmeye çalışıyor? Hayatta kalmaya! Bütün canlıların değişmeyen, temel tek bir hedefi vardır; hayatta kalmak! Beyin ve sinir sistemi de hayatta kalmayı sağlayan temel organ ve sistemdir.

Sinir sistemi hayatta kalmamızı sağlıyor

Bunu biraz daha açar mısınız?

Sinir sistemi sürekli olarak dışardan gelen tüm uyarıları algılıyor. Çünkü bu sinyallerin iki olası anlamı var: Ödül ya da tehlike. Bu uyarıları beş duyumuzla; duyarak, görerek, koklayarak, tadarak ya da dokunarak algılıyoruz. Bir de belki altıncısı var, o da içgüdülerimiz. Beyin, olası tehlikeleri ve yararlı olabilecek tüm uyarıları algılıyor, değerlendiriyor. Bir taraftan da vücudun içinden ulaşan mesajlar ve sinyallerle vücudun ihtiyaçlarını ölçüyor. Örneğin ekmek görüyorum. Bu, yaşamak için benim işime yarayabilir. Peki, ama o an ekmeğe ihtiyacım var mı? O an beyin açlığımı ölçüyor. Yani beyin bir taraftan dışarıyı algılarken, bir taraftan da vücudun içini sürekli olarak tarıyor. Eğer cevap, "Evet acıktım, ekmeğe ihtiyacım var" ise iki temel unsur bir araya gelmiş demektir: Olası bir ödül olan ekmek ve yaşamı sürdürmek için temel bir ihtiyaç olan açlık. Şimdi üçüncü unsur artık değerlendirmeye almıyor. "O ekmeği alabilir miyim, o ekmek benim mi, almaya hakkım var mı?" İşte orada deneyimlerimiz, üstyapı sistemlerimiz devreye giriyor, diyor ki: "Evet, sen bu ekmeği alabilirsin ama bedelini ödemen lazım; para ver." İşte bu değerlendirme, beynin o güne kadar depoladığı bilgiler çerçevesinde gerçekleştiriliyor ve sonra beyin buna yönelik hareketi, cevabı hazırlıyor. Diyor ki: "Ekmeği almak için şimdi git cüzdanını çıkart, parayı ver, al ve yemeye başla." Bu amaçla da ilgili kaslara hareket emri veriyor.

Bu hiyerarşik düzen içinde hangi organlara yer var? Bu hiyerarşik düzen içindeki yapılar beyin, beyin sapı, beyincik, omurilik, sinir kökleri ve sinirlen Örneğin organlarımıza, kollarımıza, bacaklarımıza yayılan sinir uçları olduğunu söyledim. Bunlar ne işe yarıyorlar? Dokunma duyusunu algılıyorlar. Dokunduğum zaman parmak uçlarımla masanın sertliğini algılıyorum. Bu sinyaller sinirlerden sinir köklerine, sinir köklerinden omuriliğe geçiyor. Omuriliği bir otoban gibi düşünün. Yukarıdan aşağıya gelen ve aşağıdan yukarıya giden uyarıların, sinyallerin geçtiği bir otoban... Algılanan sinyaller yukarıya, beyne yollanıyor, beyin bunları algılayıp gerekli cevabı hazırlıyor. Bu cevap aşağıya doğru iletiliyor, yine otobandan geçip kaslara ve iç organlara ulaşıyor. Mesela dokunduğum yüzey çok sıcak, sıcak olduğunu algıladım, yukarıya sinyal gitti, hemen cevap geldi: "Elini oradan çek!" Ve elimi çekmemi sağlayan kaslar çalıştılar. Özet olarak sinir sistemi dediğimiz sistem, çok organize, hiyerarşik bir düzen içinde çalışan bir sistem. En tepedeki kumandan beyin, altında soluma, kalbin atması gibi daha basit, daha temel işlere bakan beyin sapı. Onun altında ise otoban, ulaşım sistemleri, nakil sistemleri; yani aşağıya emir veren, yukarıya bilgi getiren yollar.


Beyin nakli yapıldı mı biç?

Böyle bir deneyi maymunlarda yapmaya çalışan birisi vardı. Bildiğim kadarıyla insanlarda böyle bir girişim hiç olmadı. Maymunlarda da olumlu sonuç vermedi.

Peki beynimiz neden hücre kaybına uğruyor?

Biraz önce de söylediğim gibi beyin hücreleri diğer tüm hücreler gibi sürekli işleyen, işlerken de kendi ihtiyacı olan enerjiyi üretmesi gereken, kendi ihtiyacı olan yapıtaşlarını, malzemeleri, proteinleri yapması gereken küçük bir fabrika. Bu fabrika binlerce saatlik süreç boyunca işlerken, giderek içinde eskiyen maddeler birikmeye başlıyor. Mesela eskiyen proteinlerin sürekli yıkılıp tekrar yapılmaları gerekirken, bunlann bir kısmı yıkılamadığından hücre içinde birikmeye başlıyorlar, hücrenin iç iskeleti, hücre içindeki yoğun trafik etkilenmeye, zarar görmeye başlıyor, hücre yıpranıyor ve yıllar içerisinde bu yıpranmaya bağlı olarak hücre kaybı ortaya çıkıyor. Kimi insanda daha hızlı, kimi insanda ise daha yavaş olan bir süreç bu. İşte beyin, büyük olasılıkla yıllar içinde oluşan ve hücrelerin kaybıyla sonuçlanan bu sürecin sonunda yaşlanıyor.

Beynimiz yaşlanıyor. Diğer organlarımız da yaşlanıyor. Hocam, düşünsenize kalbimiz, karaciğerimiz, akciğerimiz çok yıpranmasaydı ama beynimiz hızla yaşlansaydı ortaya çok tuhaf bir durum çıkardı değil mi?

Organlarımız büyük ölçüde birbirine paralel yaşlanıyorlar. Aslında yaşlanma süreci kaç yaşında başlıyor biliyor musunuz? Yaklaşık 7 yaşlarında. İlk yaşlanmaya başlayan organımızın da göz merceği olduğu düşünülüyor.

Beynimiz sizce nasıl bir organ? Hâlâ çözülememiş olması, kapasitemizin çok az bir bölümü ile yaşamımızı sürdürmemiz... Biraz gizemli bir yönü yok mu?

Deyim yerindeyse beyin, tüm organların kralı. Vücudun denetimini elinde tutan kompleks bir organ. Aslında beynimizin bir kısmını kullanmadığımız düşüncesi doğru olmayan bir varsayım. Böyle bir şey söyleyebilmek, diğer bir deyişle beynimizin ne kadarını kullandığımızı bilebilmek için tam olarak nasıl çalıştığını ve hangi iş için ne kadar kapasiteye ihtiyacı olduğunu anlamak lazım. Ancak o zaman teorik olarak beynin ne kadarını kullandığımızı söylemek mümkün olabilirdi. Eskiden hakim olan görüş, "Beynin her bölgesi tek bir iş yapar" şeklindeydi. Şimdiki varsayıma göre ise beynin değişik bölgelerinin ağırlıklı olarak yaptığı işler var. Ama her bölge başka işlere de karışabiliyor. Bölgelerin çoğu birbirleriyle ilişki içinde bir "sinir ağı" (nerwork) çerçevesinde çalıştıkları için bir tek bölgenin, ufak bir bölgenin devre dışı kalması bir anlam taşımayabiliyor... Ancak değişik işlevlerden sorumlu olan her bir sinir ağında belli kilit noktalar var. Diyelim ki yüz tane birbiriyle bağlantılı hücre bir işlev için beraber çalışıyorlar ama bunların on tanesinin bir araya gelip yoğunlaştığı bölge o işlevin köprübaşı. Onların mutlaka düzgün çalışması gerekiyor. Eğer köprübaşında bir hasar oluşursa o zaman o işlev bitiyor. Özetlersek beynin şu anki çalışma teorisi, birbirine paralel çalışan ancak birbiriyle bağlantılı sinir ağlarından oluştuğu şeklinde. Her işlev için bu ağların yoğunlaştığı bölgeler var. Örneğin konuşma bölgesi, belleğin oluşması, görsel algılama bölgesi gibi. Böyle bakıldığında eski teoriyle ona karşı öne sürülen karşıt teorinin birleştirildiği söylenebilir. İlk teori çok mekanik bakışlı bir teoriydi: "Beynin her bölgesinin tek bir görevi vardır" şeklindeydi. Ona karşı sürülen söylem ise, "Beynin tümü her işlev için hep beraber çalışır" şeklindeydi. Şimdi bu iki teori birleştirildi. Böylece her iki teorinin yetersiz kaldığı konuları açıklamak mümkün oldu. Şu anki teori şunu söylüyor: "Evet beyin hücreleri birlikte paralel ağlar şeklinde çalışıyorlar. Ama beynin belli bölgeleri, belli işlevler için özelleşmiş durumda." Hakikaten de bu açıdan baktığımız zaman beynin her hücresinin şu ya da bu şekilde bir işlevinin olduğunu görüyoruz.

Baştan itibaren böylesine iyi organize olmuş bir ağ bu. Bu kadar mükemmelse neden yaşlanıyor?

Dediğim gibi kapasitesi çok yüksek, çok geniş, ama gene de sınırlı: Yaklaşık elli milyar hücre ile doğuyoruz, buna yenisi eklenmiyor artık.

Herkes aynı şekilde mi?

Aşağı yukarı. Beyin ağırlığına baktığınız zaman ortalama olarak erkeklerde biraz daha ağır, kadınlarda biraz daha hafif olmak üzere yaklaşık 1.300-1.400 gram civarındadır.
Erkeklerin beyni niye ağır hocam? Kadınlara göre beyin kapasitesi açısından daha mı zekiler?
Hayır, öyle olduğunu zannetmiyorum. Erkeklerin vücutları da, kas-iskelet sistemi de daha büyük. Tabii bu kas sistemini çalıştırmak için daha fazla hücreye ihtiyaç var, onun için de daha fazla beyin dokusuna ihtiyaç var. Ayrıca ağırlık ile işlevin doğrudan bir ilgisi de yok. Yani daha ağır beyin daha iyi çalışacak diye bir şart yok. Çünkü bir de o hücrelerin yaptığı bağlantılar önemli. "Elli milyar hücre çarpı bin beş yüz bağlantı" dedim ya. Bizi kişi olarak diğerlerinden ayıran şey aslında o bağlantılar. O bağlantılar kişisel deneyimlerimizi, kişisel farklılıklarımızı sağlıyor. Sayısal olarak baktığınızda insanların büyük kısmı yaklaşık aynı sayıda hücre ile doğuyor. O zaman herkesin zihinsel kapasitesinin de yaklaşık aynı olması lazım, ancak öyle olmuyor. Deneyimlerimiz farklı, anılarımız farklı, yeteneklerimiz farklı. Hücrelerin birbirleri ile yaptıkları bağlantıların farklılığı ve çeşitliliği beynimizi şekillendiriyor, kişiselleştiriyor. Diğer taraftan ölen hücresinin yerine yenisini koyamayan bu organın sürekli aktif durumdaki hücrelerinin yıpranma süreçleri de farklı, bu yüzden değişik bireylerde beynin yaşlanma süreci ve onun getirdiği sonuçlar da farklı şekillerde, farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda ortaya çıkıyor.


Genetik, insanoğluna sınırlı bir ömür biçiyor

Bu durum biz insanoğlunun kaderi mi? Bir bakıma beynimiz, "kaderci" bir organ mı?
Şimdiki görüşe göre insanın, genetik kodlarının kapasitesi temelinde ulaşabileceği maksimum bir yaşam süresi var. Bunun yüz otuz yıl civarında olduğu düşünülüyor. Neden genetik kapasitesine göre diyorum? Daha önce söylediğim gibi hücre içinde sürekli bir yenileme, bir devridaim söz konusu. Bu sürekli "tadilat" esnasında arta kalan tamir atıkları var. Zamanla bu atıklar hücrenin "atık temizleme kapasitesini" aşıp, giderek hücre içerisinde birikmeye başlıyorlar. Bir taraftan yıkılanların yerine yeni malzemelerin, hücre yapıtaşlarının, örneğin proteinlerin, yapılması gerekiyor. Bunun için de ilgili genetik şifrelerin okunması lazım.


Ancak bu genetik şifreler de eskimeye başlıyor zamanla, çünkü sürekli olarak içten ve dıştan zararlı etkenlere maruz kalıyorlar. Mesela atmosferden gelen radyasyona maruz kalıyoruz. Diğer taraftan şifreler okunurken oluşan hatalar da. var. Aslında hücre bunun da önlemini almış. DNA dediğimiz genetik şifreyi taşıyan kodlar okunurken oluşan hataları geri çeviren özel genetik programlar da var. Ancak onlar da zaman içinde yıpranmaya başlıyorlar. Bir başka deyişle hücrenin genetik materyali sürekli kullanıldığı için zaman içinde o da eskimeye başlıyor. İşte onun için de insanların genetik kodunun belli bir kapasitesi olduğu ve bu temelde sınırlı bir hayat sağlayabileceği düşünülüyor. Bugüne baktığımızda artık bu sınırdan çok da uzak değiliz. 20. yüzyılın başlarında ortalama yaşam beklentisi herhalde 35-40 yaş civarındaydı şimdi neredeyse 90'a yaklaştı, özellikle Japonya ve Kuzey ülkelerinde.

Türkiye'de de şu an ortalama yaşam beklentisi 68-70 yıl civarında. Giderek genetik kodlarımızın bize sağlayabileceği varsayılan maksimum kapasiteye doğru yaklaşıyoruz. Sonuçta, kaderi eğer böyle tanımlarsak, kaderimizin çizdiği bir çerçeve var. Henüz onun sınırına gelmedik ama yaklaştığımızı söyleyebilirim.

Beynin genetik şifrelerinden bahsedince aklıma geldi. Bazı insanların beyni daha hızlı ya da bazı insanların beyni daha yavaş yaşlanıyorsa bunun tek izahı genetik midir?

Tek izahı genetik değil. Genetik ve çevrenin sürekli bir etkileşimi var. Giderek daha yaygınlaşan görüş, vücutsal bozukluk ve hastalıkların çoğunun çevre ile genetiğin etkileşimi sonucu ortaya çıktığı şeklinde. Genetik kodlarımız bizi bazı hastalıklara daha yatkın veya daha dirençli hale getiriyor. Benzer şekilde genetik şifremiz daha hızlı ya da daha yavaş yaşlanmamızı sağlıyor. En uç durumlar sadece genetik temellerden kaynaklanan hastalıklar, örneğin genetik mutasyonlar (genlerde oluşan bozukluklar) sonucu oluşan hastalıklar ya da sadece çevreden kaynaklanan hastalıklar (örneğin travmalar). Ama hastalıkların ve normal insan işlevinin büyük kısmı, genetik ile çevrenin etkileşiminden doğuyor. Genetik bize bir altyapı veriyor, belli yatkınlıklar veya belli dirençler sağlıyor. Eğer çevreden gelen etkenler kötüyse, o zaman genetik yatkınlığı olan insanda, mesela kanser çok daha kolay ortaya çıkıyor; ama çevreden gelen aynı etkenler genetik direnci olan insanda aynı etkiyi ortaya çıkartmıyor. Çok basit bir örnek; sigara içen herkes akciğer kanseri olmuyor. Ya da günde iki paket içen iki kişiden birisinde akciğer kanseri gelişiyor ama diğeri sağlıklı yaşamaya devam ediyor. Neden? Bazı insanların büyük ihtimalle kansere genetik yatkınlığı var. Çevre faktörü de işin içine girdiği zaman ikisi bir araya geliyor. Çevre faktörlerine bağlıymış gibi gözüken hastalıklarda, örneğin enfeksiyonlarda, dahi bir gene-tik-çevre etkileşimi söz konusu. Yüz insana bakıyorsunuz, aynı virüs veya bakteri bir kısmında hastalık yaratıyor bir kısmında yaratmıyor; bir kısmı çok ağır hastalanıyor, bir kısmı daha az hastalanıyor.

Beynin Yaşlanması, Beyin Yaşlanması ve Alzheimer Hastalığı

Didem Unsal — Merhaba Hocam. Konumuz, beynin yaşlılık dönemi hastalıkları, özellikle de Alzheimer ve Parkinson hastalığı. Siz yıllarınızı bu iki önemli beyin hastalığına vermiş bir bilim adamısınız. İstanbul Ttp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda görev yapıyorsunuz. Beynin yaşlanmasına geçmeden önce biraz "baş"a dönelim mi; beyin ne zaman ve nasıl gelişiyor?
Prof. Dr. Murat Emre — Embriyon, yani cenin anne karnında oluşmaya başladığı zaman... Doğduğumuzda beyin aslında şekilsiz bir kitle ya da henüz işlenmemiş bir maden gibi. İçinde milyarlarca sinir hücresi var. Beyin anne karnında gelişirken bu hücreler çoğalmış, çoğaldıktan sonra da olmaları gereken yerlere gitmişler, yerleşmişler. Bazı bağlantılarını kurmuşlar, ancak henüz tam işlevsel değiller. Böyle olmadığı için de bebek doğduğunda henüz yürüyemiyor, konuşamıyor, anlayamıyor. Bütün maden orada, ama henüz işlenmemiş bir şekilde.


Yani beynin gelişimi de anne karnında mı başlıyor?

— Evet, beynin işlenmemiş bir maden haline gelişi anne karnında. Embriyon rahim içinde gelişirken, beyin hücreleri bölünüp çoğalıyor, yerlerini buluyorlar, yerlerine yerleşiyorlar. Bir göç süreci var başlangıçta. Hücreler doğdukları yerden gitmeleri gereken yerlere göç ediyorlar. O göçlerini anne karnında tamamlıyorlar. Bütün hücreler yerli yerini buluyor. Ondan sonra bağlantılarını kurmaya başlıyorlar. Ama söylediğim gibi bu bağlantılar henüz çok ilkel düzeyde, doğduğumuz zaman. Onun için de bir bebeğin yapabilecekleri çok kısıtlı. Yıllar içinde giderek bu bağlantılar kurulmaya başlıyor. Bağlantıların kurulmasıyla da bebek, çocuk; çocuk, erişkin haline geliyor. Oldukça yavaş işleyen bir süreç bu... Önce temel işlevleri kazanıyoruz; hareket etmeyi, yürümeyi, konuşmayı, anlamayı...

Beyin yapısal anlamda olgunlaşmasını aşağı yukarı 17-18 yaşlarında tamamlıyor. Beyinde, myelin dediğimiz bir izolasyon maddesi var, beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını saran bir madde bu. Myeîin beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını sararak sinir uyarısının sadece gitmesi gereken yere ve hızlı gitmesini sağlıyor. Myelin'leşme süreci beyinde 18 yaşlarında tamamlanıyor. Bu yüzden teknik açıdan beynin olgunluğuna erişmesi aşağı yukarı 18 yaşında gerçekleşiyor diyebiliriz. Bu süreçte ve sonrasında deneyimlerimizi, anılarımızı kazanıyoruz. Beynimizde yaklaşık elli milyar hücre var. Ve bu elli milyar hücrenin her birinin yaklaşık binbin beş yüz adet bağlantısı olduğu düşünülüyor. Elli milyar hücre ile bin adet bağlantıyı çarpın. Ortaya kapasitesi çok yüksek olan bir sistem çıkıyor. Bu bağlantılar sayesinde anılarımız düşüncelerimiz ve hislerimiz giderek olgunlaşmaya başlıyor. Nihayetinde olduğumuz kişi haline geliyoruz. Yani myelinleşmenin tamamlanmasıyla birlikte beynimiz, 18-20 yaşına geldiğimizde yapısal olarak olgunluğuna erişiyor. Fakat bir tür kara mizah örneği olarak söyleyebilirim ki bu süreç sırasında ve sonrasında diğer yandan da bir kısım beyin hücreleri ölüyorlar. Bevindeki bu "doğal hücre ölümü"ne apoptoz diyoruz. Apopioz bir anlamda programlanmış bir hücre ölümü çünkü dışarıdan doğrudan bir müdahale, görünen bir etken olmadan gerçekleşiyor. Her hücrenin içinde apoptoz'u harekete geçirebilecek bir mekanizma var. Belirli şartlar oluştuğunda hücre o mekanizmayı harekete geçirip kendisini öldürüyor. Bu yüzden de buna "programlanmış hücre ölümü" adını veriyoruz.

Yani hücreler bir bakıma intihar ediyor.

Tam anlamıyla öyle... Her hücrenin içinde bu şifre var.
O genetik şifreyi her hücre içinde taşıyor ve işe yaramaz duruma geldiği zaman, basit deyimiyle "düğmesini kapatıyor" hücre. Bu. hayat boyunca belli ölçüde süregelen, normalde yavaş gerçekleşen bir süreç aslında.


Doğru işleyen bir süreç mi bu?

Yanlış işlediği zaman zaten her şey ters gidiyor. Doğru işlemesi gereken bir sistem bu... Yani beyinde olması gereken yerde, olması gereken kadar hücre kaybı hiç de yanlış değil. Ancak yaşlanmayla beraber, diğer organlarımızda olduğu gibi beyinde de hızlanmış bir hücre kaybının ortaya çıktığı düşünülüyor. Çünkü ne kadar uzun yaşarsak beyin hücrelerimiz dıştan gelen yıpratıcı etkenlere o kadar çok maruz kalıyor. Diğer taraftan hücrelerin her biri ve organlar sürekli işleyen bir fabrika gibiler, işledikçe de zamanla aşmıyorlar. Hücrelerin sürekli yapması gereken işlevler var. Fabrikanın sürekli enerji üretmesi lazım. Eskiyen parçalarını yenilemesi lazım. Bunu da genetik şifresi sayesinde yapıyor. İşine yarayacak proteinleri sentez ediyor, imal ediyor. Onlar eskiyip, yıpranınca yıkıp, yenilerim yapıyor. Bu yaşam boyu hep devam ediyor.

Beyin kendini yenileyemiyor

Aslında beynimizin avantajı mı bu? Diğer organlarımızda böyle sürekli bir doğal hücre ölümü var. Bu organların yenilenme özelliği de var mı?

Diğer organlarda da apoptoz var. Fakat beyin hücreleri doğumdan sonra artık bölünmüyorlar. Beyin kendini yenileyen bir organ değil. Deri öyle değil, yaralandığı zaman yerine yenisini yapabiliyor. Karaciğer yaralandığı zaman yerine yeni hücreleri yapabiliyor. Bağırsak da öyle. Ama beyin hücreleri kaybedildikleri zaman yenisi gelmiyor. Hatta yine bir teoriye göre beyin hücrelerinin bölünmemesinin sebebi, anıları tutabilmek; zira doğumdan sonra hücreler arasında oluşan bağlantıların belleğin temelini oluşturduğu düşünülüyor. Eğer hücre bölünüp yenilense artık ait olduğu ağın bir parçası olmayacak, bağlantılar kopacak. Bir ihtimal, beyin, onun için kendisini yenilemiyor. Beyin tüm işlevlerini birbirine bağlanmış hücrelerin oluşturduğu ağlar (network) ile başarıyor. Eğer bölünüp yeni-lenseydi o ağlar bozulurdu. Ağdaki hücreler örneğin birtakım hastalıklar sonucunda öldüğünde, devre dışı kaldığında zaten işler bozuluyor. Yaralanan ya da hasar gören beyin yerine yeni hücre koyamıyor. Beynin karmaşık yanı da burada gizli. Kendini yenileme kapasitesi olmadığından belli bir rezervden sürekli yiyor. Bu rezerv, belli bir sınırın altına düşerse o zaman da işlev bozukluğu ortaya çıkıyor.

Beyin Yaşlanması ve Alzheimer

Beyin Neden Hücre Kaybına Uğrar?

Uzun Yaşamanın Bedeli: Alzheimer

Yaşlılıkta Beyin Hastalıkları; Alzheimer, İnme, Depresyon...

Bunama ve Alzheimer Hastalığı

Bunama Belirtileri ve Alzheimer

Alzheimer Beyin Hastalığı Belirtileri ve Atrofi

Bunamaya Sebep Olan Hastalıklar

Alzheimer Hastalığı Evreleri

Alzheimer Hastalığı Tedavisi

Alzheimer Bakımevi ve Derneği

Alzheimer Hastaları İçin Etkinlik Rehberi

-------------------

Parkinson Hastalığı

Parkinson Hastalığı Belirtileri

Parkinson Hastalığı Sebepleri ve Alzheimer

Parkinson Hastalığı Nedenleri Bilinmiyor Mu?

Esansiyel Tremor

Parkinson Hastalığı Risk Faktörleri

Parkinson Hastalığı Tedavisi

Parkinson Tedavisi: Pil Takma

Parkinsondan Korunma Yolları

Alkolün Gebelik ve Fetus Üzerindeki Etkileri

Gebelikte Alkol Kullanımının Etkisi

Hamileliklerinde alkol kullanmayı sürdüren kadınların çocuklarında, fetal alkol sendromu olarak
adlandırılan bozukluklar görülebilir. Yeni doğanın gelişmesinin geri olması, merkezi sinir sistemi
bozuklukları, yüz anomalileri ve kalp anomalileri bu sendromun özellikleridir. Alkolün direk fetusu etkileyerek bu doğumsal bozukluğa yol açtığı düşünülmektedir. Özellikle gebeliğin ilk üç ayındaki alkol kullanımlarının çok önemli olduğu vurgulanır.


Psikiyatri içinde alkolizmin sınırları belirlenmiş olduğu halde, oluşumu ve süreci hakkında derin görüş ayrılıkları vardır. Alkolizmin hastalık modeli ortaya konana kadar bu görüş ayrılıkları kuramsal yaklaşımların dayandıkları nedensel etkenlerin farklılığından ortaya çıkıyordu. Davranışların biyokimyasal temelleri üzerinde duran bilimadamları alkolizmin açıklamasını yine biyokimyasal yaklaşımlarla ortaya koyarken diğer bir grup örneğin gelişimsel faktörlerin önemini ortaya koymaktaydı.

Psikiyatri içinde tanımlanan diğer bozukluklar içinde varolan bu sorunla beraber alkolizm, bilim adamları içinde dahi halen üzerindeki ahlaki yargılardan tam olarak kurtulamamıştır. Diğer pekçok psikiyatrik bozukluk için halledilmiş olan bu sorun alkolizmin kuramsal yaklaşımları içinde halen izlerini korumakta, kuramların şekillenmesinde az ya da çok etkili olmaktadır.

Psikiyatrinin, farklı kuramlarını bağdaştıramadığı bu dönemde oluşum düzeneklerini ikinci plana atarak bozuklukları yalnız görünüş biçimiyle tanımlama yaklaşımı tıp biliminin geleneklerine pek uymasa da psikiyatrinin en azından pratik sürecine işlerlik kazandırmış gibi görünmektedir. Alkolizm de diğer tüm psikiyatrik bozukluklar gibi bu yaklaşımdan nasibini almış tanımlayıcı yaklaşım içinde kendine bir yer bulmuştur. Tanımlayıcı yaklaşım içinde en azından son onbeş yıl için alkolizme dair ahlaki yargılardan uzak durulmuştur. Bu özellikle alkolizm için önemli bir kazanımdır.


Bu kazanım kendi kendine gerçekleşmemiştir. Alkolizm diğer tüm psikiyatrik bozukluklar içinde çok özel bir şeyin gerçekleşmesine önayak olmuştur. Alkolizmden yakınan insanlar biraraya gelerek kendi hastalıklarını tanımlamışlar ve kendi kendilerini tedavi etmeye başlamışlardır. Alkolizmin psikiyatri içinde, kaderini değiştiren tam da bu olmuştur. Bu sayede hekimler alkolizme bakışlarını ve onun hakkındaki yargılarını gözden geçirme zorunluluğu hissetmişlerdir.

Alkolun Beslenmeye Etkisi

Alkol Kullanımı ve Metabolizma Bozuklukları

Alkolün Beslenmeye Etkisi

Alkolün bir gramı 7 kilokalori enerji içermektedir. Bu enerji metabolizma için çok kullanışlı değildir. Vücut enerjiyi alkolden karşılarken pekçok gerekli besin maddesi mineral ve vitamin alımı ihmal edilmiş olur. Alkolizmle birlikte, D-xylose, tiamin, A, D, B6, B12 vitaminleri ve folik asit eksikliği görülür. Folik asit eksikliği alkoliklerde görülen en yaygın vitamin eksikliğidir.

Alkole Bağlı Hipoglisemi

Alkolizmde görülen beslenme yetersizliğine ve karaciğerdeki glikojen depolarının boşalmış olmasına bağlı kan şekerinde düşme tablosudur. Çok sık görülen bir durum değildir ancak yaşamsal önemi vardır. Belirtileri, çarpıntı, huzursuzluk, ateş basması, titremedir.

Alkolik Ketoesidoz

Alkolik ketoasidoz da hipoglisemi gibi çok görülmeyen ancak yaşamsal önemi olan bir durumdur. Genelikle hiç ara vermeden birkaç gün süren alkol alımlarının ardından ortaya çıkar. Bol miktarda alınan alkolün enerjiye dönüşümü sırasında ön maddelerin birikimiyle ortaya çıkan bir tablodur. Tansiyon düşmesi, çarpıntı ve terlemeyle birlikte karın ağrısı ve kusmalar olur. Komaya kadar ilerleyebilen bir kablodur.

Hipofosfatemi

Antiasit kullanımı, isaller ve beslenme bozukluğu nedeniyle kan forfor düzeyinin düşmesidir.
Alkolizm hipofosfateminin en yaygın sebebidir. Kas ağrıları, eritrositlerde işlev bozuklukları, kalp krizi, santral sinir sistemi bozuklukları ağır hipofosfatemiye bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Hipomagnezemi

Hipofosfatemiyi ortaya çıkaran nedenler kan magnezyumunun da düşmesine neden olabilir. Alkol yoksunluğu sendromu sırasında ortaya çıkan titremenin artışına ve epileptik nöbetlere yolaçabilir. Hipomagnezemi aslında tüm yoksunluk sendromu bulgularının ağırlaşmasına neden olur. Yoksunluk sendromunun ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

İç Salgı Bezlerine Etkileri

Hipofiz Sistemi

Alkol hipofiz sistemini bozarak testosteron salgılanmasını azaltır, göreceli olarak örstrojen düzeyleri yükselir (bu arada kronik karaciğer hastalığı varsa östrojenin yıkımı aksayacağından düzeyleri daha da yükselecektir) Endokrin sistemin dengesinin bu biçimde bozulması erkeklerde sperm üretimini azaltacak, libido kaybına neden olacak, emptans ve testislerin küçülmesine yolaçacaktır. Ostrojen düzeylerine bağlı olarak göğüslerde büyüme de görülebilir. Kadınlarda adet düzensizliklerine ve adet kesilmesine yolaçacaktır.

Alkol kullanımı kesildiğinde hipofiz sisteminin normale dönmesiyle birlikte kadınlar ve erkeklerdeki klinik bulgular geriler.

Alkol Detrians - Korsakoff Sendromu

Alkol Kullanımı ve Sinir Sistemi Bozuklukları

Alkole Bağlı Detrians

Alkolizmin beyinde yaptığı dejeneratif değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Alkole bağlı demansla birlikte beyin görüntüleme teknikleriyle (örneğin bilgisayarlı tomografi) beyin kabuğunda inceleme saptanır.

Bellek bozukluklarıyla birlikte öğrenme, isimlendirme ve gördüklerini tanımlama yetkilerinde bozukluklar saptanabilir. Uzun süreli alkol kullanımından sonra, demens düzeyinde klinik bulgular vermese de sözü geçen yetilerde özel testlerle saptanabilen bozukluklar sıklıkla ortaya çıkar. Alkolik demens gelişmemiş olsa da görüntüleme teknikleriyle saptanan beyin kabuğunda incelme, alkoliklerde çok yaygındır. Bilişsel yetiler, alkol kesildikten 6 ila 18 ay sonra düzelme gösterir. Beyin kabuğunun normale dönüp dönmediği ise tartışmalıdır.

Wernicke - Korsakoff Sendromu

Alkoliklerde sık görülen, B1 (tiamin) eksikliğine bağlı bir sendromdur. Wernicke Sendromu, ilk akut dönemi, Korsakoff Psikozu süreklilik kazandığını ifade eder.

VVernicke, tipik olarak içebakış kısıtlılığı, ataksi (yürümede dengesizlik) ve konfüzyon üçlüsüyle belirgindir. Göz belirtileri içe bakış kısıtlılığından başka göz hareketlerinin kısıtlılığıyla da olabilir. VVernicke Sendromu acil bir durumdur, gecikmeden yüksek doz Bl vitamini verilmelidir. Alkolizmde tedaviye başlanmadan önce koruyucu bir önlem olarak Bl vitaminiyle başlamak genelde uygun olur, eğer şeker içeren serumlar takılacaksa bunlar Bl vitaminini hızla tükettiklerinden VVernicke Sendromunun ortaya çıkışım kolaylaştırabilirler.

Sendrom, 48-72 saat içinde normale döner ancak nadiren Korsakoff Sendromu biçiminde devam eder. Korsakoff Sendromu alkole bağlı amnestik sendrom olarak da adlandırılmaktadır.

İnme

Alkol kullanımı beyin kanamasına bağlı inme riskini belirgin biçimde arttırır. Bu risk yalnız alkolizm için geçerli değildir. Devam eden çok az alkol kullanımıyla bile beyin kanaması riski alkol kullanmayan gruba göre iki kat artmaktadır. Ağır içicilerde ise bu risk üç kata çıkar.

Epileptik Nöbetler

Alkol epelepsi nöbetlerini baskılayan bir maddedir. Uzun süre alkol kullanımından sonra alkol kesilirse yoksunluk sendromuyla birlikte epileptik nöbetler görülebilir.

Polinöropati

Çevresel sinirlerde görülen, sinirlerin ilerleyici dejenerasyonuna bağlı durumdur. Özellikle bacaklarda görülür. Önce duyusal sinirler tutulur. Tutulan bölgede ağrı, yanma, karıncalanma hissi olur. Ardından motor sinirlerin tutulmasıyla kaslarda da zayıflama başlar. Tedavisinde alkolün kesilmesiyle birlikte B vitaminleri kompleksi verilir.

Alkol kullanımına bağlı beyincikte oluşan dejenerasyondur. Alkolizmle birlikte yaygın olarak görülür. Klinik belirtisi dengesizliktir. Alkolün direk etkisine ve beslenme bozukluklarına bağlı olarak düşünülmektedir.

Alkol ve Kan Hastaliklari Etkisi

Alkol Kullanımı ve Kan Hastalıkları, Alkol ve Kan

Alyuvar Bozuklukları


Alkol bir hafta kadar sürekli kullanıldığında, kemik iliğinde alyuvar yapımından sorumlu dokularda değişikliklere yolaçarak akyuvar yapımını bozmaktadır. Bu tip bozukluk alkol kesildiğinde hızla düzelir.

Alkolün ortaya çıkardığı en yaygın alyuvar bozukluğu makrositoz-dur. Makrositler normalden daha büyük, iyi işlev gösteremeyen alyuvarlardır. Daha başka nedenlerle de ortaya çıkabildikleri gibi alkolizmde ortaya çıkışları alkolün direk etkisine bağlıdır. Alkol kesildikten sonra düzelmesi iki, üç ay alır. Alkol kullanımına spesifiktir. Kişinin alkol kullanıp kullanmadığını tespit etmek için yararlanılabilir.

Beslenme bozukluklarıyla birlikte folik asit, B12 ve demir eksikli-ğide alyuvar yapımını bozar. Bu durumlarda anemi ortaya çıkacaktır.

Akyuvar Bozuklukları

Akyuvarlar vücudun savunma sistemini oluşturur. Alkolizmde, beslenme bozuklukları ve alkolün direk etkisi nedeniyle hem hücresel hem de humoral savunma sistemleri olumsuz etkilenir. Bu enfeksiyonlara ve kansere yakalanma riskini arttıran bir durumdur.

Trombosit Bozuklukları

Tüm kan hücreleri gibi pıhtılaşmadan sorumlu trombositler de alkolizmden olumsuz etkilenir. Kanda sayıları azaldığı gibi işlevsellikleri de bozuktur. Alkol kesilirse, sayıları hızla artmaya ve normalin de üzerine çıkmaya başlar. Bu sefer de damar tıkanıklığı riski doğar.

Alkol Kullanımının Solunum Sistemine Etkileri, Alkolün Sağlığa Zararları

Akciğere Etkileri


Alkol üç ayrı yolla akciğer hasarına neden olur. Akciğer hücrelerinin akciğeri temizleyen siliya hareketlerini bozarak akciğerin fiziksel temizlenmesini aksatır. Akciğeri bakterilerden koruyan sürfaktan yapımını azaltır. Akciğerin hücresel savunma sistemini üstlenmiş olan makrofajların işlevlerini bozar.

Bakteri Pnomonisi

Yukarıda sayılan nedenlerle bozulmuş olan savunma sistemiyle beraber, kötü beslenme, hijyene dikkat etme, alkolle birlikte sigara kullanımı nedeniyle bakterilere bağlı akciğer iltahabı alkoliklerde sıktır. Aynı nedenler alkolizmle birlikte tüberkülozun da birlikte görülmesine yolaçar. Bağımlılıkla birlikte (madde bağımlılığı da dahil) tüberküloz görülme riski topluma göre 28 kat fazladır.

Aspirasyon Pnomonisi

Alkolizmde sık kusmalarla birlikte akciğerin fizik savunmasının da azalmış olması kusmalar sırasında mide içeriğinin akciğerlere kaçmasına yolaçar. Bu durum akut akciğer iltahabına yolaçtığı gibi kronik akciğer abseleri de gelişebilir.

Alkol Kullanımının Kalp Damar Sistemine Etkileri, Alkol ve Zararları

Yüksek Tansiyon

Alkol uzun süreli kullanıldığında yüksek tansiyonun görüldüğü bilinmekle birlikte bugün için bunun nedeni açıklanamamaktadır. Aslında tansiyonu düşüren bir madde olan alkol uzun süre sürekli kullanıldığında büyük ve küçük tansiyonda sürekli bir yükselmeye yol açmaktadır.
Ayrıca alkol yoksunluğu sendromunun bir belirtisi olarak da ani tansiyon yükselmeleri görülür.

Kardiyomiyopati

Kalp kasının işlevini yapamaması anlamına gelen kardiyomiyopati alkolizme bağlı olarak görülebilmektedir. Nedeni tam olarak bilinmemekle beraber alkolün yol açtığı yüksek tansiyona bağlı olarak ortaya çıkıyor olabilir.

Kalp Ritm Bozuklukları

Alkol kullanımının, direk etkisiyle ve yoksunluk sendromu sırasında sinüs taşikardisine yolaçtığı gösterilmiştir. Bu kalbin ileti sistemi üzerine etkisiyle olabildiği gibi, kalp ritminin yakından ilgili olduğu kan potasyum düzeylerinin alkolizmle birlikte değişmesine de bağlı olabilir.

Koroner Arter Hastalıkları

Belli bir dozun üzerindeki alkol kalp krizi riskini arttırmaktadır (günde 45 mi. üzerinde etanol: bir duble rakı). Bu dozun altında kalp krizi riskini azaltmakla beraber kanser ve beyin kanaması riskini arttırdığından ölüm riski azalmamaktadır. Alkolün böyle bir amaçla kullanılması önerilmemektedir.

Alkol Zararlari Bedensel Bozukluklar

Alkol Kullanımına Bağlı Bedensel Bozukluklar, Alkolün Etkileri

Sindirim Sistemi

Yemek Borusu'na Alkol Etkisi

Alkol alındığında alkolün etkileriyle önce yemek borusu karşılaşmaktadır. Yemek borusuyla mideyi ayıran kaslardan oluşmuş boğum, midenin asitli salgısının yemek borusunu tahriş etmesini önler. Alkol direk etkisiyle bu kasların gevşek kalmasına neden olur. Böylece midenin asitli salgısı sürekli olarak yemek borusunun alt bölümünü tahriş eder. Alkoliklerdeki mide yanmasının en yaygın nedeni budur.

Alkol hem direk etkisiyle hem de mide asidinin tahrişiyle yemek borusu kanseri riskini arttırır. Alkolle birlikte sigara kullanımı, riski daha da arttırır.

Alkoliklerde sık sık kusmaya bağlı olarak yemek borusunun 1/3 alt bölümünde ani kanamalar görülebilir (Mallory-Weiss Sendromu).

Mide

Alkol mideyi koruyan yüzeysel hücreleri zehirleyici etki gösterir. Mide yüzeyinden yaygın kanamalar bir tek kez alkol alımından sonra bile görülebilir. Uzun süreli alkol kullanımındaysa mide yüzeyinin incelmesi ve asit salgısının azalmasıyla belirgin atrofik gastrit neredeyse alkoliklerin yansında görülür.

İnce Bağırsaklar

İnce bağarsaklarla ilgili sorunlar, devam eden isaller ve beslenme bzukluklandır. Bağarsak içeriğinin osmotik basıncının artmış olması isalleri ortaya çıkarırken besinlerin ince bağarsaktan geçişi hızlandığından beslenme bozukluklan görüler. Özellikle, Bl, B12, folik asit ve bazı yağların emilimi bozulur. Alkol alımı kesildikten bir hafta kadar sonra isal normale döner.

Pankreas'a Alkolün Verdiği Zararlar

Pankreatitlerin % 30-60"ı alkol kullanımına bağlıdır. Ani başlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve alkol kullanımı öyküsü akut pankrea-titi düşündürür. Alkolün pankreas hücrelerini zehirleyici etkisiyle pankreatite neden olmaktadır. Akut pankreatit genellikle herhangi bir bozukluk kalmadan iyileşir. Kronik pankreatit gelişmişse pankreas dokusunda kalıcı yıkımlarla birlikte şeker hastalığı gelişmesi riski yüksektir.

Karaciğer'e Alkolün Zararı

Alkol kronik karaciğer hastalıklarının en yaygın nedenidir. Özellikle siroz alkolizme bağlı olarak çok sık görülen ve ölümle sonuçlanan bir kronik karaciğer hastalığıdır.

Sirozun nasıl oluştuğu henüz tam olarak bilinmemektedir. Oluşumunun birkaç nedene birden bağlı olduğu düşünülmektedir. Alkolün direk etkisi ya da alkol yıkım ürünü olan asetaldehitin etkisi, alkol kullanımının miktarı ve süresi, cinsiyet sirozun oluşumunda etkili olan faktörler gibi görünmektedir (kadınlarda erkeklere oranla daha seyrek görülüyor).

Süreklilik kazanan alkol kullanımıyla birlikte ilk aşamada karaciğerde yağlanma görülür. Karaciğerin büyümüş olması dışında bir klinik belirtisi yoktur. Karaciğer hücreleri içinde protein, yağ ve su birikmesi karaciğeri büyütmektedir. Kandaki karaciğer enzimi düzeylerinde (karaciğer harabiyetinin göstergesidirler) ılımlı yükselmeler kan testleriyle saptanabilir. Bu aşamada alkol alımı kesilirse bozukluk geriler.

Karaciğer hücrelerinin alkole ve alkolün yıkım ürünlerine maruz kalmaya devam etmesiyle karaciğer iltahabı (hepatit) ortaya çıkar. Klinik bir belirti vermeyebileceği gibi, ateş, ağrı, sarılık gibi belirtilerde gösterebilir. Karaciğer işlevlerini gösteren testlerde belirgin bozulma vardır. Hepatit, alkol alımı kesildiğinde haliyle kalabilir ya da siroz veya ölüme yol açabilecek biçimde ilerleyebilir.

Siroz karaciğer dokusunun ilerleyici harabiyetidir. Yıkılan karaciğer dokusunun yerini bağ dokusu alır. Karaciğer işlevleri ileri derecede aksadığından pıhtılaşma bozuklukları (kanın pıhtılaşmasını sağlayan pekçok faktör karaciğerde yapılmaktadır), kanın metabolizma artıklarından temizlenememesi nedeniyle ensefalopati (beyinde yaygın işlevsel bozukluk) görülebilir. Karaciğerdeki tıkanıklık, sindirim sisteminin toplardamar ağını bozar. Mide ve yemek borusu etrafındaki toplardamarlarda ileri derecede genişlemeler (varisler) oluşur. Bunlar aniden bol miktarda kanamaya başlayabilir.

Siroz ilerleyici bir hastalıktır. Durdurulması ya da geri döndürülmesi bu gün için sözkonusu değildir. Ölüm, karaciğer yetmezliği ya da yukarıda sayılan ikincil nedenlerden birine bağlı olarak gerçekle- şir.

Alkolun Zararlari Ruhsal Bozukluklar

Alkol Kullanımına Bağlı Ruhsal Bozukluklar

Alkol Etkileri ve Alkolün Zararları

Alkol Entoksikasyonu

Yaygın adıyla sarhoşluk olarak bilinen durumdur. Alkol alındığında alınan dozlara bağlı olarak hafif bir neşelenme halinden, komaya kadar değişiklik gösterebilen bir tablodur. Alkolün vücutta yıkımıyla ilgili organların iyi çalışmadığı durumlarda daha çabuk gelişir. Uzun süre, sürekli alkol kullanımı ile birlikte alkolün bu etkisine tolerans gelişmeye başlar. Tolerans gelişmeye başlaması bağımlılığın göstergelerinden biridir.

Sarhoşluğun derinliği, kandaki alkol düzeyiyle bağlantılıdır. Alkol alımı kesildiğinde kandaki alkol düzeyi düşmeye başlar ve sarhoşluk açılır.

Alkol Yoksunluğu Sendromu

Uzun süre sürekli alkol kullanımından sonra alkol kesildiğinde görülür. Uzun süre alkol alımıyla alkolün etkilerine adaptasyon (tolerans bu adaptasyonla açıklanabilir) gösteren nörokimyasal çalışma düzeni, alkol aniden kesildiğinde aksar. Tabloyu ortaya çıkaran basitçe budur. Belirtileri, titreme, çarpıntı, iştahsızlık, uykusuzluk, huzursuzluk ve tansiyon yükselmesidir. Bunlar ılımlı geçen bir yoksunluk tablosunun bulgularıdır. Daha da şiddetlendiğinde, görsel ve işitsel varsanılar, zamanı, yeri bilememek, kişileri tanıyamamakla, belirgin ileri derecede şaşkınlık tabloya eklenir (dleiryum tremens). Alkol yoksunluğu sırasında epilepsi nöbetleri de görülebilir. Deliryum tremens alkol kesildikten sonraki yaklaşık 10 gün içinde ortaya çıkabilir. Yaşamsal riski olan bir tablodur.

Uzun süre sürekli alkol kullanımından sonra alkol kullanılmaya devam ederken ya da alkolü bıraktıktan hemen sonra ortaya çıkan, varsanılar ve hezeyanlarla belirgin durumdur. Genellikle işitsel var-sanılarla birlikte kıskançlık ya da zarar görme (birisi bana kötülük yapacak) hezeyanları görülür. Şizofreni gibi, hezeyanlı bozukluk gibi başka psikiyatrik bozuklukları andırabilir ya da örneğin yalnızca işitsel varsanıların olduğu atipik tablolar şeklinde de görülebilir. Duygu durumundaki değişiklikler de (depresyon, aşın neşelilik hali, ileri derecede umursamazlık vs.) duruma eklenebilir.

Alkol alımı kesildikten sonra alkole bağlı psikotik bozukluk zamanla düzelebilir.

Alkole bağlı Amnestik Sendrom

Eskiden Korsakoff psikozu olarak adlandırılırdı. Uzun süre sürekli alkol kullanımına bağlı bellek bozukluğudur. Özellikle yakın bellek bozulur. Yeni şeyler öğrenilemez, olaylar sıraya konamaz, zamanı ve yeri bilmede güçlük olabilir. Özellikle yeni tanışılan insanlar tanınamaz. Uzak bellek nadiren bozuktur. Zaman zaman, hatırlana-mayan olayların yerinin uydurma bilgilerle doldurulduğu görülebilir. Diğer bilişsel yetilerde genellikle bozukluk yoktur.
Çoğunlukla zaman içinde düzelme görülmez.