Nitrit Oksit (NO) Gazi Nedir

Nitrit Oksit (NO) Gazı Nedir

Nitrojen oksit, nitrojen ve oksijenden oluşan bir gaz karışımıdır. Oda sıcaklığında rengi, renksiz ile kahverengi arasında değişmektedir. Nitrit oksit, oda sıcaklığında keskin tatlı kokuya sahiptir.
Solukla dışarı verilen havada nitrit oksit (ExNO) seviyelerinin bronşiyal astım hastalıklarında arttığı ilk defa 12 yıl önce bildirilmiştir. Bu keşfi, 1980’lerin son yarısı boyunca NO biyolojisi üzerine yapılan yoğun araştırmalar takip etmektedir. NO’un respiratuvar patofizyolojideki birtakım rolleri kapsamlı olarak değerlendirilmiştir. NO, adrenerjik ve kolinerjik olmayan, nörotransmisyon, vasküler ve vasküler olmayan düz kas gevşemesi gibi çeşitli etkileri içeren endojen bir mesajcıdır. NO’in akciğer hastalıklarındaki kesin fonksiyonunu dikkate alan çelişkili bulgular mevcuttur. Patolojik durumlarda NO, immünomodülatör etkileri olan bir pro-enflammatuvar aracıdır. ExNO ölçümleri astımda, KOAH’da, kistik fibrozisde ve akciğer transplantasyonunda yararlı olmuştur. Kronik ve/veya şiddetli astımlı ebeveynlerde ExNO seviyeleri, eozinofilik bir hava yolu enflammasyonunun hali hazırda aktif olup olmadığını belirlemede yardımcı olmaktadır. En azından bu şartlarda, sağlıklı yetişkinler ve okul çağındaki çocuklar için normalin üst limitleri sırasıyla 33 ppb ve 25 ppb’ye ayarlanmalıdır. Hem yüksek (50 ppb) hem de düşük (25 ppb) ExNO seviyeleri, kesin astım öyküsü olan hastaların sonuçlarını öngörmede kullanılabilmektedir.
Solukla dışarı verilen Nitrit Oksit (ExNO), kemilüminesans nitrik oksit gaz analizörü ile invaziv olmayan yöntemlerle ölçülmektedir. Amerikan Torasik Topluluğu, ağızdan tek nefesle dışarı verilen nitrik oksit ölçümlerini önermektedir. Amerikan Torasik Topluluğunun standardize prosedürleri, ExNO ölçümü için kullanılmaktadır.
Cihaz bilinen bir NO kaynağının seyreltileri ile, 0-100 ppb değer aralığı boyunca kalibre edilmektedir ve ExNO’i etkileyebileceğinin bilinmesinden dolayı atmosferik seviyelerin 30 ppb’yi aşmamasına özen gösterilmelidir.

Karbon Monoksit Gazi Nedir

Karbon Monoksit Gazı Nedir

Karbon monoksit gazı, karbon ve oksijen reaksiyonu sonucunda oluşmaktadır. Karbon monoksit toksik bir gazdır, çünkü hemoglobinle oksijene göre daha güçlü bir reaksiyona girmektedir. Eğer reaksiyon insan kanında meydana gelmişse, oksijen kanla taşınamaz çünkü karboksihemoglobin, oksihemoglobinden daha stabildir. Kanda oksijenin azalması ölüme neden olmaktadır. Tam reaksiyon aşağıdaki gibidir.
CO(g) + Hb(l) ^ HbCO(l)  (2.1)

O2(g) + Hb(l) ^ HbO2(l)  (2.2)
Journal of the American Medical Association (JAMA)’ a göre karbon monoksit (CO) kaza sonucu meydana gelen zehirlenmelerin ve ölümlerin başlıca sebebidir. Yılda 1500 kişi kaza sonucu karbon monoksite maruz kalma sonucu ölmekte ve 10.000 kişi de tıbbi müdahele görmektedir. Karbonmonoksit bir yakıtın (doğal gaz, yağ, kömür, odun, gaz yağı vb.) tam olmayan yanması esnasında üretilen yanıcı, renksiz, kokusuz, tatsız toksik bir gazdır. Karbon monoksit, kanın oksijen taşıma kapasitesini inhibe etmektedir. Akciğerlerde, CO kan dolaşımına geçmekte ve kendini hemoglobine (kırmızı kan hücrelerindeki oksijen taşıyan pigment) bağlamaktadır. Hayatımız boyunca oksijen atomlarına bağlanan hemoglobin, rahatlıkla karboksihemoglobin (COHb) olarak bilinen bir toksik bileşik oluşturmak üzere karbon monoksidi (oksijen göre 200 kat daha fazla kolaylıkla bağlanan) kabul etmektedir. Vücutlarımızda karbon monoksit, oksijen yerine geçerek, organlarımız ve hücreler için oksijeni engelleyerek çeşitli derecelerde hasara yol açmakta ve vücudumuz kendini zehirlemektedir.

Gastroenterit Hastaliklar Nelerdir

Gastroenterit Hastalıklar Nelerdir

Nefes hidrojeni ölçümleri, karbonhidrat malabsorpsiyonu tespiti için klinik tıpta uygulanmaktadır [101]. Karbonhidratların bakteriyel metabolizması tarafından üretilen H2, nefes ile dışarı atılmaktadır. H2 nefes testi, laktaz eksikliği ve diğer di- ve monosakkarit malabsorpsiyonu bozuklukları, nişasta malabsorpsiyonu ve ince-bağırsak bakteriyel aşırı artışını da içeren klinik sindirim ve emilim bozukluklarının tanısını koymak üzere kullanılabilmektedir. Nefes H2 testinin, en hassas laktaz eksikliği göstergesi olduğu anlaşılmıştır ve nefes H2 ölçümleri, diyet karbonhidratlarının tam spektrumu üzerine yapılan sindirim incelemelerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. H2 nefes testleri, UBT Gastroenterit hastalıkların tanısı için de kullanılabilmektedir. UBT, klinik uygulamalarda kullanılan en başarılı nefes testlerinden biridir. Tanımlanabilecek hastalıkların çeşitliliği, H. Py^lori enfeksiyonu, laktoz ve fruktoz intoleransı, bakteriyel aşırı artış, safra tuzu harcanması, pankreatik yetersizlik, karaciğer disfonksiyonu ve anormal ince bağırsak geçişini içermektediru. Bu hastalıklar arasında, H. py^lori kapsamlı olarak incelenmiş ve test klinik tanı için yaygın olarak uygulanmıştır.
UBT, H. py^lorfnin nitrojen ve karbondan oluşan bir kimyasal olan üreyi parçalama yeteneğine dayanmaktadır. Üre parçalandığında açığa çıkan CO2, midenin astarı boyunca kan içerisine emilmektedir. Sonra da akciğerden nefes ile atılmaktadır. Farmakokinetik incelemesi, nefes testindeki karbon izotoplarının akıbetini anlamak için esastır. Solukla dışarı verilen nefes örnekleri toplanmakta ve nefesle dışarı verilen CO2 içindeki izotopik olarak işaretlenmiş olan karbon ölçülmektedir. Hali hazırda, H. pylori ’yi tespit etmek üzere iki nefes testi mevcuttur: C UBT (radyoaktif) ve C UBT (radyoaktif olmayan, kararlı). C UBT’deki radyoaktiviteden kaynaklanan risk gerçek olmasına rağmen, bu riskin bir kemik iliği uygulamasında alınan dozun 100’de biri kadar olduğu tahmin edilmektedir.
H pylori için olan bir testte, duyarlılık ve spesifisite sırasıyla %90,2 ve %95,8 olarak bildirilmiştir [106]. C UBT ile karşılaştırıldığında, C UBT radyoaktivite riskine sahip değildir, çünkü C kararlı, radyoaktif olmayan izotoptur. Bu nedenle, küçük çocuklar ve hamile kadınlar için tercih edilen bir test haline gelmektedir. C UBT için, duyarlılık ve spesifisitenin %90 ile %100 değer aralıklarında olduğu bildirilmiştir.

Metabolik Hastaliklar Nelerdir

Metabolik Hastalıklar Nelerdir

Metabolizma, vücudun sürekli yapım ve yıkım sürecine dahil olan tüm kimyasal reaksiyonların toplamıdır.
Metabolik süreçler, büyümeye yol açmakta, enerji üretmekte, atıkları elimine etmekte ve gıdalar alındıktan sonra besin maddelerini dağıtan diğer tüm vücut fonksiyonlarını kontrol etmektedir [87]. Metabolizma, vücuttaki homeostasisi muhafaza etmektedir. Bir metabolik hastalık, vücudun kararlı durumunun kontrolünü kaybetmesine neden olan vücut içi problemdir [88]. Tipik metabolik hastalık türleri; diyabet, fenilketonüri, metabolik sendrom, sodyum metabolizması bozuklukları, kalsiyum metabolizması bozuklukları, hiper- ve hipokalsemi, potasyum metabolizması bozuklukları, hiper- ve hipokalemi, fosfat metabolizması bozuklukları, magnezyum metabolizması bozuklukları ve asit-baz metabolizması bozukluklarıdır. Bu metabolik bozukluklar arasında, en yaygın olanı diyabettir. Dünya Sağlık Örgütü, 2000 yılı için diyabetli kişilerin sayısının küresel olarak 171 milyon olduğunu bildirmiş ve 2030 yılına dek bu sayının 366 milyon olacağını tahmin etmiştir. Bu yüzden, diyabet dünyanın gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri boyunca rastlanan büyük bir problemdir. Tıbbi bakış açısından ele alındığında diyabet, kesin veya göreceli bir insülin yetersizliğinin karmaşık bir metabolizma bozukluğuna neden olduğu bir hastalık olarak ele alınmaktadır. İki metabolik değişiklik tarafından kontrol edilmektedir: glikoz konsantrasyonunda artışların olması ve yoğun lipoliz. Glikoz hali hazırda bir enerji kaynağı olmadığından, karaciğer tarafından keton cisimleri üretilmekte ve periferik olarak yedek enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Keton cisimcikleri asetoasetatı, 3- hidroksi bütiratı ve asetonu içermektedir. Kanda her zaman mevcutturlar ve gerek açlık gerekse de uzamış egzersiz esnasında konsantrasyonları artmaktadır. Yenidoğanların ve hamile kadınların kanında da mevcuttur. Diyabet, artmış kan ketonlarının en yaygın patolojik nedenidir. Kandaki asetonun gaz-fazı, alveoler havayı (son solunan hava) alveoller boyunca dengede tutmaktadır. Bu yüzden, nefesteki aseton konsantrasyonu diyabetin metabolik ürünlerini yansıtmaktadır. Sağlıklı bireylerde, nefes aseton konsantrasyonları birkaç yüz ppb (hacim olarak) mertebesindedir [91]. Nefes aseton konsantrasyonu diyabette veya açlık durumunda yavaşça yükselmektedir. Sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında, diyabetli kimseler bireyin özelliklerine (mesela yaş, cinsiyet ve etnik grup) ve kan glikoz konsantrasyonuna bağlı olarak daha geniş aralıktaki nefes aseton konsantrasyonlarına sahiptir. Diyabetin ciddi bir komplikasyonu olan diyabetik ketoasidoz, yüksek glikoz konsantrasyonlarına, progresif dehidratasyona ve kollapsa yol açabilmektedir. Dolaşıma salınan asetonu da içeren keton cisimleri, karaciğer, meşgul eden yağ depolarının kontrolsüz yıkımına neden olmaktadır. O halde, aseton konsantrasyonu 25 ^mol/L (560 ppm) veya hatta 1000 ppm kadar yüksek olabilmektedir. Bu nedenle, nefes asetonu diyabette nefes belirteci olarak kullanılabilir. Bu konu, yaygın olarak incelenmiş ve kan glikozu ile korele olduğu gösterilmiştir.
Halen nefes asetonu testi, alev iyonizasyonu tespiti, iyon mobilitesi spektrometresi ve MS tespitini takiben GK yoluyla yürütülmektedir. Bu yöntemler hantal cihazları ve eğitimli operatörleri gerektirmektedir. Toplanan numunenin gaz kromatografik sütuna uygulanmasından önce, komplike bir prosedürü içeren numune toplama/ön-konsantrasyon gerekmektedir. Ayrıca, nefes asetonunun bir kısmı veya hepsi, bu zaman alıcı prosedürler esnasında kaybolabilmektedir.
Bu kısıtlılıklar yüzünden, sözkonusu yöntemler diyabet tanısında ve laboratuar dışındaki izleme uygulamalarında uygun değildirler. Klinik uygulamalar ve tıbbi tanı için nispeten daha az pahalı, taşınabilir, girişimsel olmayan, gerçek zamanlı, duyarlı ve hassas nefes gazı analizi, oldukça arzu edilebilirdir.

Solunum Yolu ve Akciğer Hastalıkları

Astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), bronşit, kistik fibrosis (KF), intertisyel akciğer hastalığı ve akut respiratuvar distres sendromunu da kapsayan pek çok akciğer hastalığı, kronik enflamasyonu ve oksidatif stresi de içermektedir. Peroksidasyon ve diğer reaktif oksidatif türlerin reaksiyonları, enflamasyon süreçlerin temel mekanizmaları olduğu için, organik lipid peroksidasyon belirteçleri bu koşullarda artmış olmalıdır. Aslında, artmış pentan ve etan konsantrasyonları, astım [45], kronik obstrüktif akciğer hastalığı, obstrüktif uyku apnesi, pnömonisi [48] ve akut respiratuvar distres sendromu olan hastaların nefeslerinde ölçülmüştür. Akciğer hastalığının en önemli belirteçlerinden birisi olarak, dışarı verilen NO gazı, astım, KOAH ve KF gibi akciğer hastalıklarında geniş oranda incelenmiştir. NO gazı, nitrik oksit sentaz 1 (NOS1), nitrik oksit sentaz 2A (NOS2A) ve nitrik oksit sentaz 3 (NOS3) olarak anılan üç ayrı gen tarafından kodlanan NO sentazın üç izoformu tarafından sentezlenmektedir. Dışarı verilen hava içindeki artmış NO konsantrasyonları, ağırlıklı olarak alt solunum yollarından kaynaklanmaktadır [50] ve NOSrden olan küçük bir katkı ile [51] hava yolu epitelyal hücreleri ve enflamasyonu [52­53] tarafından NOS2 aktivasyonuna dayandırılması oldukça muhtemeldir. Astım, hava yolunun aşırı duyarlılığına, geri dönüşlü hava yolu obstrüksiyonuna ve hırıltı, öksürük ve nefes darlığı gibi semptomlara neden olan bir kronik enflamatuvar hastalıktır. Solukla dışarı verilen NO’daki bir artış, astım için spesifik değildir, fakat artmış bir konsantrasyon, astımı diğer kronik öksürük nedenlerinden ayırt etmede faydalı olabilmektedir. Solukla verilen NO ölçümlerinin, respiratuvar semptomları olan veya olmayan sağlıklı kişiler ile astım tespit edilmiş olan hastaları ayırt etmedeki tanısal değeri, Dupont ve arkadaşları tarafından analiz edilmiştir [56-57]. KOAH, progresif hava yolu obstrüksiyonu ve büyük olasılıkla kronik enflammasyonla ilişkili olan bir durumdur [58]. Stabil KOAH’da, solukla dışarı verilen NO’in hastalığın şiddeti ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Stabil KOAH’ı olan hastalarda solukla dışarı verilen NO konsantrasyonları, sigara içen veya içmeyen atımlı hastalara göre düşüktür [59-60]. Ancak anstabil KOAH’ı olan hastalar, nötrofilik enflamasyon ve oksidan/antioksidan dengesizlik ile açıklanabilecek şekilde sigara içmekte olan veya daha önce sigara içip de bırakmış olan KOAH’lı hastalara göre daha yüksek NO konsantrasyonlarına sahiptirler. O halde NO, klinik instabiliteyi bu hastalarda takip etmek için faydalı bir belirteç olarak ele alınabilmektedir. NO, bir pulmoner disfonksiyonu belirteci de olabilmektedir. Fisher ve arkadaşları [63], akciğer transplantı alıcılarının dışarı verilen nefesinde NO konsantrasyonunu araştırmışlar ve solukla dışarı verilen NO’in lenfositik bronşiyoliti, erken obliteratif bronşiyoliti ve enfeksiyonu olan akciğer transplant alıcılarında artmış olduğunu bulmuşlardır. Onların bulguları solukla dışarı verilen NO ölçümünün, pulmoner disfonksiyonunda bir belirteç olarak bir rolü olabileceğini düşündürmektedir. Pentan/etan ve NO’e ilaveten, farklı akciğer durumlarının diğer bazı nefes belirteçleri de bildirilmiştir. Philips ve meslektaşları [64-65], nefesteki C4 ve C20 alkenlerin ve mono metile alkanların alveoler gradyentlerinin (yani, nefesteki miktarı eksi oda havasındaki miktarı) primer akciğer kanserinde bir tümör belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmışlardır. C4’den C20’ye kadar olan alkanlar ve monometile alkanlar için, hastalığı histolojik olarak onaylanmış olan bir grup hastada, akciğer kanserini tanımlayan yeni bir makul belirteç kümesi sağlandığı sonucuna varmışlardır.

Studer ve arkadaşları [66] akut rejeksiyonlu akciğer transplantı alıcılarında, solukla dışarı verilen nefes biyobelirteçlerinin yararını değerlendirmişlerdir. Akut rejeksiyonlu hastalarda solukla dışarı verilen karbonil sülfit konsantrasyonunun, bu invaziv olmayan biyobelirteçler için tanısal bir rol oynadığını düşündürecek şekilde stabil hastalara göre artmış olduğunu gözlemlemişlerdir. Daha önce, Montuschi KOAH’lı hastalarda EBC analizini değerlendirmiş ve H2O2, eikosanoidler (lökotrienler, prostanoidler ve izoprostanlar), NO- türevi ürünleri (S-nitrozotiyoller, nitritler ve nitratlar), pH, aldehidler ve diğerlerini de içeren ilişkili belirteçleri listelemişlerdir. Ayrıca CO; astım ve KF nefes belirteci olarak, H2O2; astım, KOAH ve KF nefes belirteci olarak, izoprostanlar; astım, KOAH ve KF [80] nefes belirteci olarak ve nitrit/nitrat; astım ve KF nefes belirteci olarak incelenmişlerdir. Yukarıda tarif edildiği üzere, akciğer hastalığının birkaç belirteci vardır ve bunların çoğunun rutin takipte kullanılmadan önce daha fazla incelenmesi gerekmektedir. Rosias ve arkadaşları, NO, CO ve nefes kondensatının asiditesini de içeren solukla dışarı verilen belirteçleri karşılaştırmışlardır. Hafif ile ılımlı derecelerde değişen inatçı çocukluk astımı olan hastalarda solukla dışarı verilen NO’in akciğer fonksiyonu ve astım kontrolü göstergeleri ile CO ve EBC asiditesine göre daha iyi bir korelasyon gösterdiğini bulmuşlardır. Kharitonov [85] da bu nefes belirteçlerinin klinik uygulamaya doğru seyrini özetlemiştir. NO analizi için olan tekniğin basit, tekrarlanabilir ve hastalar için kabul edilebilir olduğu ve özellikle çocukluk çağı ve yetişkin astımında invaziv olmayan bir hava yolunun durumunu izleme aracı olarak rutin testte kullanım için hazır olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak, hidrokarbonlar gibi diğer bazı solukla dışarı verilen belirteçlerin ölçümü, mevcut teknoloji ile daha zordur, fakat bu ölçümleri daha çabuk mümkün kılabilecek olan daha küçük ve fazla pahalı olmayan detektörler de geliştirmek mümkündür.

Solunumla İlgili Hastaliklar

Solunumla ilgili Hastaliklar

İnsan nefesi, geniş oranda oksijen, karbon dioksit, su buharı, nitrik oksit ve çeşitli uçucu organik bileşiklerden (UOB) oluşmaktadır. Herhangi bir bireyin nefesindeki UOB’lerin tipi ve sayısı değişkenlik göstermektedir, buna karşın tüm insanlarda mevcut olan nispeten küçük bir nefes ortak temeli vardır. Bir bireyin nefesindeki moleküller ekzojen veya endojen olabilmektedir. Ekzojen moleküller, solukla veya yutularak çevreden veya hava veya gıda gibi diğer kaynaklardan alınmış olanlardır ve bu yüzden bunların tanısal değeri yoktur. Endojen moleküller ise, metabolik süreçler neticesinde üretilirler ve alveoler pulmoner membran yoluyla kandan alveoler hava içine geçerler. Bu endojen moleküller kanda dolaştıkça ve alveoler membranı geçtikçe, konsantrasyonlarına, uçuculuklarına, yağda çözünürlüklerine ve difüzyon hızlarına göre farklılık gösterirler. UOB’lerin içindeki moleküllerin konsantrasyonlarındaki değişiklikler, çeşitli hastalıkları veya en azından metabolizmadaki değişiklikleri düşündürmektedir.
Nitrik oksit, izopren, pentan, benzen, aseton ve amonyum gibi bazı moleküller spesifik patolojileri gösterebilmektedir. Ayrıca nitrik oksit, astım veya hava yolu enflamasyonu ile karakterli olan diğer durumların göstergesi olarak da ölçülebilmektedir. Nefes izopreni, kistik fibrosisine sahip olan hastalarda anlamlı olarak düşüktür. Artmış pentan ve karbon disülfit, şizofrenisi olan hastaların nefeslerinde gözlemlenmektedir. Siklododekatrien, benzoik asit ve benzen gibi UOB’lerin konsantrasyonu, akciğer kanseri olan hastalarda kontrol grubuna göre çok daha yüksektir. Aseton, diyabetli hastaların nefesinde daha bol miktarlarda bulunmaktadır. Amonyum, böbrek hastalığı olan hastalarda anlamlı düzeylerde yüksektir.

Meme Kanseri ve Molekuler Temeli

Meme Kanseri ve Molekuler Temeli

Meme kanseri ve diğer maligniteler hücre büyümesi ve gelişimine katılan önemli hücresel yolları etkileyen genetik değişimler ile çok adımlı bir işlem sonucu ortaya çıkar. Çoğu genetik değişimler sadece kanserli dokudaki kanser hücrelerinde gözlenirken, daha az sıklıkla da olsa germ hücrelerindeki genetik değişimler ile ortaya çıkan maligniteler kalıtsal özellik taşırlar. Genomdaki bu kalıtsal veya kalıtsal olmayan genetik değişimler, belli hücresel genlerin belli özel değişimleri ile ilişkili bulunmuştur. Bunlar onkogenler olarak isimlendirilirler ve normal işlevlere sahip bir diğer gen grubundan (protoonkogenlerden) türevlenirler. Proto-onkogenler normal hücre büyümesi ve farklılaşması için önemli olan bazı proteinlere ait kodlar içerirler.
Eğer bir mutasyon sonucu proto-onkogenin yapısı değişirse oluşan hasar, genin dolayısı ile gen ürününün yapısının değişmesine neden olur ve çeşitli yollarla hücre bölünmesinin kontrolü ortadan kalkar ve malignite ortaya çıkar. Kanser oluşumunda, onkogenlerden başka önemli ikinci bir gen grubu da tümör-baskılayıcı genlerdir. Bu iki gen grubu karsinogenezde birbiriyle zıt etkilidir. Onkogenler malign transformasyona neden olurken tümör baskılayıcı genler, hücre büyümesinde işlev gören genleri kontrol ederek tümör oluşumunu engellerler. Eğer bu tümör baskılayıcı genlerde bir hasar olursa büyüme kontrolü ortadan kalkacağından kanser ortaya çıkar.
Onkogenlerin kanser oluşumuna katılması hakkında iki hipotez vardır. Birincisi; onkogenin ekspresyon seviyelerindeki kantitatif değişiklikler, ikincisi onkogen yapısında meydana gelen değişikliklerdir. Onkogenlerdeki değişiklikler nokta mutasyonu, gen delesyonu, kromozomlarda yeni düzenlenmeler, gen amplifikasyonu (gen çoğaltımı) ve insersiyonel mutagenez (yeni DNA katılımı) olarak sıralanabilir. Proto-onkogenler, DNA dizilerindeki sadece bir bazın değişmesi (nokta mutasyon) ile onkogenlere dönüşebilirler. Somatik hücrelerde bu olay anormal gen ürününün (onkoprotein) sentezine yol açar ve bu ürün, hücre bölünmesini ve gelişimini uyararak kansere neden olur. Kromozomlardaki yapısal mutasyonlar proto-onkogenlerin aktivasyonunu etkileyen mekanizmalardan biridir. Çeşitli kanser türlerinde, bir kromozomun her zaman aynı yerinde bir kırık veya translokasyonun meydana gelmesi o kanser türü için ayırıcı bir özellik olarak gözlenir. Gen amplifikasyonunda ise onkogene ait DNA parçası çok fazla sayıda replike olur. Bu işlem normal hücrelerde ya hiç gözlenmez yada çok nadir gözlenir. Fakat kanserli hücrelerde sık rastlanan bir olaydır. Proto-onkogenin amplifikasyonu aynı zamanda çok fazla miktarda gen ürünlerinin de (m-RNA ve onkoproteinler) ortaya çıkmasına (aşırı ekspresyon) yol açar. Amplifiye olan DNA’nın kodladığı proteinler normal işlevlerini kaybederler veya anormal tarzda işlev görürler. Amplifikasyonun tümör gelişimi ve ilerlemesi ile yakın ilişkisi saptanmıştır. Bu konuda tipik örneklerden biri meme kanserinde cerbb-2 (Her2-neu) onkogeninin amplifikasyonudur. İnsersiyonal mutagenez olarak isimlendirilen bir başka mekanizma ile de onkogenler faaliyete geçerler. Bazı durumlarda retroviral genomların küçük bir parçasının, hücresel onkogenlerin hemen bitişiğine kaynaştığı gözlenir ve bu yol ile hücresel onkogenlere promotor etki yaparlar. Bu olayın c-myc protoonkogeni için söz konusu olabileceği bildirilmiştir.
Tüm bu mekanizmalar sonucu ortaya çıkan onkogenlerin ürünleri hücrede yerleştikleri yerlerde özel fonksiyonlar görerek hücrenin fizyolojik aktivitesinde değişiklikler ortaya çıkarırlar. Onkoproteinler, hücre proliferasyonu ve farklılaşması sırasında hücrenin nukleusundan plasma zarına kadar uzanan bir seri işlemde rol alırlar. Örneğin hücresel onkogenler büyüme faktörü ve çeşitli hormon reseptörlerine ait kodlar içerebilirler. Böylece bu proteinler plazma membranından nukleusa doğru çeşitli sinyallerin iletilmesinde rol alırlar. Bazı onkogenler ise gen ekspresyonunu düzenlemek için transkripsiyon düzenleyici faktörler gibi DNA’ya bağlanan proteinlerin işlevini görecek olan onkoproteinleri kodlarlar. Onkogenler hücre seviyesinde dominant bir etkiye sahiptir. Bu genler aktifleştiklerinde tek bir mutant allel bile, bir hücrenin normalden malign şekle dönüşmesine yeterli etkidedir (59).
Proto-onkogenlerin ürünleri, büyüme ve gelişmeyi ilerletici işlevlere sahiptirler. Ancak hücrede, proto-onkogenlerin çalışmalarını kontrol eden, anormal büyümeyi ve malign değişimleri engelleyen tümör baskılayıcı genler bulunur. Bu genlere ait her iki allel kaybolduğunda (heterozigotluk kaybı) veya bu genler mutasyona uğradığında kontrol mekanizması ortadan kalkar ve tümör oluşumu gerçekleşir. Protoonkogenlerdeki mutasyonlarının tersine tümör baskılayıcı genlerdeki mutasyonlar çekinik karakterlidir. Tümör baskılayıcı genin tek bir fonksiyonel kopyası (normal alleli) normal hücre fenotipinin ortaya çıkması için yeterlidir. Retinoblastoma, Wilm’s tümörü ve nadir ailesel kanser tipi Li- Fraumeni sendromunda tümör baskılayıcı genlerde değişimler tespit edilmiştir. Tümör baskılayıcı genlerden olan p53, 17. kromozomun kısa kolunda saptanmıştır. Bu bölgenin kaybı ile meme kanserlerinde arasında yakın ilişki bulunmuştur.