Çocuklarda Arterit

Çocuklar, osteoarterit hariç, yetişkinleri etkileyen arteritlerin çoğuna karşı hassastırlar. Örnek olarak, mikroplu bir eklemin oluşmasına yol açabilecek bir enfeksiyonla ortaya çıkan ve antibiyotiklerle tedavi edilebilen bir arterit biçimleriyle; kızamıkçık, kabaku­lak ve öpüşme hastalığı virüsleriyle karışık olarak or­taya çıkan arterit biçimlerini sayabiliriz. Böyle durum­larda arterit geçicidir ve eklemlerde hiçbir iz bırakmaz

Gençlerde, Yetişkinlerde Meydana Gelen Arterit

Adından da anlaşılabileceği gibi bu tip arteritler çocuklarda (16 yaşından küçüklerde) görülür ve uzun süre devam eder. Nedenleri bilinmemektedir. Ancak, daha önce ilgili bölümlerde tartıştığımız faktörler bu­rada da geçerlidir.

Stili hastalığı: Çocuk arteritlerinin çoğu (yüzde 70'i) bu gruba girer. Bu hastalık, adını, arteriti ilk kez 1897'de keşfeden, Londra'daki King's College Has­tanesi fizikçilerinden Dr. George Frederick Stilin adından alır. Özellikle 0-5 yaş çocuklarında olmak üzere, erkeklerden çok kızlarda görülür. Hastalığın en yaygın belirtisi, bir ya da daha fazla eklemde hisse­dilen rahatsızlıktır. Erken bir belirti olarak çocukta "topallama" ya da "kolunu hareket ettirmekte isteksizlik" görülebilir. Ağrıyan eklemlerde yanma, tu­tulma ve şişme olur. Çocuk, kısa bir süre içinde kötüleşir ve oynamayı bırakır. Bazı durumlarda, eklem­deki ağrıyla birlikte yüksek ateş, isilik ve guddeler­de, karaciğer ve dalakta şişme görülür. Kalbi kapla­yan dış zarın (perikard) iltihaplandığı durumlarda ço­cuk çok büyük rahatsızlık duyabilir. En korkulan komplikasyon, doğrudan- doğruya kör olmaya götü­receği için göz iltihaplanmasıdır (iritis). Küçük çocuk­lar görme bozukluklarını fark edemeyebilir ya da bu konuda şikâyetçi olmayabilirler. Bu nedenle, iltihap tespiti durumunda mümkün olduğu kadar erken te­davi ettirebilmek amacıyla küçük çocukları düzenli olarak göz muayenesinden geçirmek gerekir.

Arterit zaman zaman aktif duruma geçtiğinden, çocukların çoğu (yüzde 80'i) normal bir yaşam sürer. Küçük bir kısmı normal boylarına erişemez, bir kıs­mında da eklem deformasyonları kalır geriye. Çeli­şik gibi görülebilir ama, hastalıkları akut belirtilerle ortaya çıkan çocuklar arteriti genellikle hastalıkları yavaş gelişen çocuklardan daha az tahribatla geçiştirirler.

Gençlerde romatizmal arterit: Bu, kuş­kusuz, yetişkinlerdeki romatizmal arterite benzer. Bu hastalık da gene, erkek Çocuklardan çok kız çocuk­larda ve genellikle 12—15 yaşları arasında görülür. Yeniyetmelerde görülen müzmin arteritlerin yüzde 15'i romatizmal arterittir. Bu konuya daha ayrıntılı bir yaklaşım için "romatizmal arterit" başlıklı bölüme ba­kabilirsiniz.


Anklioza yol açan spondylitis: Daha çok dokuz ve on iki yaşları arasında görülen bu hastalığın özellik­leri, gene, yukarda anlatıldığı gibidir. Bu arterite ya­kalanan çocukların sayısı, tüm müzmin arteritti ço­cukların yüzde 15'ine ulaşır.

Gençlerdeki Arteritlerin Tedavisi

Doktor, fiziksel görünüş kontrolü, kan ve röntgen testlerinden sonra, ağrıyı hafifletmek ve iltihabı kont­rol altına almak için gerekli ilaçları, verecektir. İlaç, eritilebilir aspirin ya da benzeri olabileceği gibi, in-domethacin gibi başka ilaçların çocuklar için uygun dozları da olabilir. Hastanın durumuna ve gelişen komplikasyonlara göre başka tedaviler de uygulana­bilir. Çocukların çok azında şekli bozulmuş eklemle­ri düzeltmek için sonraki yaşlarda ameliyata gerek görülebilir.

Çocuğun çok hasta olduğu durumlarda yatak istirahati şarttır. Hastalıktan etkilenmiş eklemleri şe­kil bozukluklarından korumak için, bu eklemleri destekleyecek bir tahta da gerekli olabilir. Eklemleri ha-raketli, kasları güçlü tutmak için duruma uygun fizik-tedavi uygulamaları da çok önemlidir. Ilık bir havuz­da uygulanan su tedavisi hasta çocuk için çok rahatlatıcı olabilir. Bu tür uygulamalar donanımı iyi has­tanelerde yapılmalıdır.

Ana-babaların çocuklarını, mümkün olduğu kadar normal bir yaşam sürme konusunda yüreklendirme­leri çok önemlidir. Hastanede geçirilen dönemin eği­timle dengelenmesi gerekir. Hatta, gerekliyse, çocuk özel bir okulda eğitilmelidir. Özellikle arteritin aktif olduğu durumlarda futbol gibi tehlikeli sporlardan yüzme gibi daha sakin faaliyetlere geçilmesi gereke­bilir. Çocuk normal, dengeli bir birey olarak gelişe­bileceği çevrede büyümelidir.

Anklioz Ankylosing Spondylitis Nedir

Anklioz'a yol açan spondylitis, Ankylosing Spondylitis

Anlaşılması görünüşte güç olan bu terim, bel kemiklerindeki (vertebralardaki) eklemlerle oluşan ilti­hap ve arteritleri anlatmak için kullanılır. İltihaplanan vertebralar sertleşip, katılaşır ve birbirleriyle birleşir (anklylosis). Eskiden sanıldığının tersine, hiç de sey­rek olmayan bu hastalığa erkeklerin yakalanma ora­nı kadınlardan beş kat daha fazladır. Hastalık tipik bir biçimde 20'li yaşlardaki genç erkeklerde başlar.

Anklioza Yol Açan Nedenler (Ankylosan Spondylitis)

Hastalığın nedenleri pek bilinmese de, araştırma­lar, kalıtım faktörünün çok önemli olduğunu göster­mektedir. "HLA-B27" adı verilen gen ya da jenetik işaret, son zamanlarda yapılan araştırmalara katılan hastaların yüzde 90'ında bulunmuştur. Bu, yalnızca B27 geni taşıyan birinin spondylitis geliştirme olasılığının ortalamaya göre daha yüksek olduğu anla­mına gelmez, aynı zamanda, bu kişinin akrabalarının vücutlarında da hastalık taşıyan genlerin yaygın ol­duğunu gösterir. Ancak, bu kişilerde hastalığa neyin yol açtığı anlaşılamamıştır. Araştırmacılar, arterite, bir enfeksiyonun neden olma olasılığı üzerinde ça­lışmaktadırlar.

Belirtiler

Birçok durumda görülen ilk belirti, yavaş yavaş gelişen bir ağrı ve özellikle sabahları yataktan kalkın­ca daha bariz bir şekilde hissedilen bel tutulmasıdır. Bu belirtiler kalçada ve uyluk kemiğinin arka kısmın­da da hissedilebilir. Sırttaki ağrının nedeni, belin alt kısmıyla (kuyruksokumu) kalça kemikleri arasında kalan yer olan sacroiliac'taki eklemlerin iltihaplanma­sıdır. Bu iltihap yavaş yavaş belkemiğine yayılır, bel, sırt ve boyun tutulabilir. Belkemiğinin öne doğru eğil­mesi yüzünden, arkaya doğru yapılan bel ve sırt ha­reketleri sınırlanır ve yavaş yavaş gelişen kamburum­su bir duruş edinilir. Daha kötü durumlarda boyun da eğilir. Kaburga kemikleri ve vertebralar adasındaki ek­lemlerin iltihaplanması nedeniyle nefes alıp verme zorlaşır.

Bu arteritten omuzlar, kalçalar ve dizler etkilene­bilir, hatta hastalığın ilk belirtileri bazen bu bölgeler­deki ağrılar olabilir. Nadir olarak el ve ayaklardaki kü­çük eklemlerin de etkilendiği görülür. Romatizmal ağ­rılar vücudun her tarafındaki yumuşak dokularda, ör­neğin göğüste ve topuklarda görülebilir. Spondylitisin müzmin bir durum olmasına karşın, normal seyri çok ağırdır ve yıllarca hareketsiz kalır. Bazı hastalar, yalnızca arada bir ağrı hisseder ki, o da pek şiddetli değildir. Diğer hastalar periyodik olarak ağrılı dönem­ler yaşar ama ağrılar bir süre sonra azalır. Birçoğun­da sırtın üst kısımları, boyun ve diğer eklemler hiç­bir zaman etkilenmez. Yalnızca çok az insanda eklem­lerin birleşmesiyle belkemiği esnekliğini bütünüyle yitirir ve kalça sakatlıkları görülür.

Şimdi sayacaklarımızdan birincisi dışında, tümü çok seyrek olarak gerçekleşen komplikasyonlar da ortaya çıkabilir. Bunlar, göz iltihaplanması, sızıntılı kalp kapakçıkları, kalbin yeterli hızda çalışamaması, akciğerlerin iltihaplanması ve bükülmez hale gelmiş belkemiğinin kırılmasıdır. Bazen, anklioza yol açan spondylitis belirtilerine benzer belirtiler, yaygın bir deri hastalığı olan sedef ve bir barsak iltihabı olan kolit gibi başka hastalıkları olan kişilerde de görülür.

Tedavi

Doktor, teşhisini sacro-iliac eklemlerinin ve ge­nellikle aynı tipik değişiklikleri gösteren belkemiği­nin röntgen filmini inceleyerek tamamlar. B27 işare­tinin durumunu belirlemek ve hastalığın, tedaviye başlamadan önce ne ölçüde aktif olduğunu anlaya­bilmek için kan testi de yaptırabilir. Doktor, hastası­nın hareketliliğini korumak ve mümkün olduğu kadar aktif bir hayat sürmesi için onu cesaretlendirecek-tir. Dinlenme, eklemlerdeki katılaşmayı artıracak, bir­birlerine kaynamalarına yol açacaktır; ama çok gere­kiyorsa, süresi kısa tutulmalıdır.

Fizyoterapi ve yüzme, tutulmayı gevşetmede ya­rarlı olur. Terapist, özellikle nefes alma ve bel alış­tırmaları konusunda olmak üzere, hastasının düzen­li bir ev alıştırmaları programı uygulaması için gerekli olan bilgileri verecektir. Otururken, ayakta dururken ve yürürken uygulanacak pozisyonlar önemlidir; sert bir yatak, uygun pozisyonda uyuyabilmesi için has­taya yardımcı olur. Bu sıradan önlemlerin, belkemi­ğini ve eklemleri şekil bozulmalarından koruduğu ya da kötüleşmesini engellediği konusunda kanıtlar vardır.

Hastalığın aktif olduğu dönemlerde, özellikle diz ya da kalçada ağrı ve şişkinlik varsa, doktor, kısa sü­reli bir yatak istirahati önerebilir. Ağrı ve iltihaplan­mayı azaltmak için ayrıca bazı ilaçlar da verecektir. Aspirin tipi ilaçlar, gerekli görüldüğü zaman kullanı­labilir. Bunun gibi, phenylbutazone ve indomethacin gibi ilaçlar da gerek akut, gerekse müzmin belirtileri kontrol altına almada çok etkilidir. Mide ve kemik ilik­leri üzerinde potansiyel yan etkiler taşımalarından ötürü, bu ilaçlar sürekli doktor gözetiminde kullanıl­malıdır.


Cerrahi müdahaleye, zedelenmiş bir eklemi, diye­lim kalça eklemlerinden birini metal ya da plastik bir eklemle değiştirmek gerektiği zaman ve seyrek ola­rak başvurulur. Bu ameliyatların sonuçları çok başa­rılıdır. Ameliyata, gene seyrek olarak kötü bir şekil­de eğilmiş belkemiğini düzeltmek için de başvurula­bilir ama bu tür ameliyatların riskten uzak olmadığı bilinmelidir. Hastaların çoğu, bu tür müdahalelere ge­reksinim duymadan ömrünün sonuna kadar rahat bir hayat sürdürebilir.

Gut Damla Hastaligi Hastalik Nedir

Gut Hastalığı Nedir, Damla Hastalığı

Gut Hastalık, Yunan ve Roma döneminden beri bilinen bir arterittir. Daha çok, yaşı 40'ın üstündeki erkekleri et­kiler ve menopoza girenler hariç, kadınlarda pek görülmez.

Gut (Damla) Hastalığı Nedenleri

Gutun nedeni, eklemlere, deri ve böbreklere yer­leşen ürik asit zerrecikleridir. Ürik asit, vücuttaki kim­yasal süreçlerin ürettiği artıklardan biridir. Bu has­talığın kurbanları, vücutlarında daha fazla ürik asit oluşturdukları ve buna karşılık, böbreklerden, vücut dışına atılmak üzere idrarlarına daha az ürik asit geçirdikleri için kanlarında normalin üzerinde ürik asit taşırlar. Bu ürik asit kanda normal olarak çözülme­den kalır. Ama, belli koşullar altında, kanda çok faz­la ürik asit birikince, iğne-biçimli ürik asit zerrecik­leri eklemlerde toplanır ki, bu da gut nöbetine dave­tiye çıkarmak demektir.

Gutun kalıtımsal olabileceği, uzun bir zamandır kabul edilmektedir. Belli ırklar, örneğin Yeni Zelanda'daki Maoriler ve öbür Polinezyen ırklar gut hasta­lığına eğilimlidir. Vücutlarındaki bazı kimyasal olu­şumların eksikliği yüzünden bu insanlar, kalıtımsal olarak ürik asit oranı yüksek bir kan taşıyabilirler ve bununla birleşen birçok faktör gut hastalığına yol açabilir. Bu faktörlere örnek olarak bir eklemin yara­lanmasını, bir ameliyatı ve "idrar söktürücüler"i (vücuttaki fazla suyu atmak için kullanılan su-pilleri) gös­terebiliriz. Yaygın inancın tersine, perhiz ve normal ölçülerle alkol içme gutta önemli faktörler değildir. Ne var ki, vücudun ürik asite dönüştürdüğü "pürinler" bakımından zengin olan karaciğer, böbrek, et suları, sardalya, balık yumurtası (havyar dahil) gibi yiyecek­lerle, porto şarabı, burgonya şarabı ve öbür kırmızı şaraplar gibi belirli yiyecekler gutu geliştiren faktör­ler olabilir.

Gut (Damla) Hastalığı Belirtileri

Bir gut nöbeti sırasında, gut vakalarının yüzde 75'inde etkiye maruz kalan ayak başparmağı birkaç saat içinde hassaslaşır, şişer, ateşlenir ve ağrı ver­meye başlar. Acı çeken hasta, gece yatağına neşeli bir şekilde yattığı halde sabahın erken saatlerinde ge­len ağrıyla uyanmak zorunda kalır. Diz ve bilek gibi eklemler de aynı biçimde etkilenebilir. Hatta bazen, birkaç eklemin aynı anda hastalığa yakalandığı da olur. Tedavi dışında tutulursa, akut gut nöbeti ancak birkaç haftada yatışır.

Yeni nöbet, birkaç hafta ya da birkaç ay sonra or­taya çıkabilir. Bu aralar, hastalık tedavi edilmezse daha da kısalır. Arterit, eklemi yavaş yavaş tahrip eder. Bu, müzmin bir gut türüdür; "damlalar", ya da ürik asit zerreciklerinden oluşan kalsiyum birikintileri ek­lemde kalır ve hatta derinin altına, tipik olarak da ku­lak memesine yerleşir.

Gut Hastalık, önemli başka bir komplikasyonu, içlerin­de ürik asit ihtiva eden böbrek taşlarıdır. Bu, mide­de çok şiddetli "sancılanma"lara yol açabilir. Bazıları bunları taş ya da kum halinde idrarlarına geçirir. Müzmin durumlarda doğrudan doğruya böbreğin kendi­si yaralanır ve bazen görevlerini hakkıyla yapamaz. İçinde ciddi tehlike potansiyeli taşıyan bir durumda, normal olarak böbreklerin yok ettiği zehirli artıklar kanda toplanmaya başlar.

Gut Damla Hastalığı Tedavisi

Gut hastalığı antibiyotiklerle iyileştirilemese bi­le, gerek akut durumdaki belirtilerin, gerekse de da­ha sonra gelecek nöbetlerin şiddetini azaltacağı için, ilaçla tedavi yararlıdır. Doktor, tedaviye başlamadan önce kandaki ürik asit miktarını ölçmek için kan tes­ti isteyebilir. Bazı hastalar için röntgen testi ve eklem sıvısında ürik asit zerrecikleri arama testi de yapılabilir.

Akut nöbetlerde geleneksel olarak colchicine adı verilen bir ilaç kullanılır. Colchicine her ne kadar et­kili bir ilaçsa da, mide yanmaları, kusma gibi yan etkileri de vardır. Bu nedenle, yerini, doktorların önerecekleri uygun dozlarla kullanılmaları gereken in-domethacin ve phenylbutazone gibi ilaçlara bırakmıştır. Bu ilaçlar bir-iki gün içinde iltihabı kontrol altına alır ve ağrıları azaltır. Kısa bir süre için kullanıldıkla­rı takdirde hazımsızlık gibi yan etkiler önemli değil­dir. Kendisinde gut hastalığı olduğunu bilen bir kişinin yanında bu ilaçlardan bulundurması ve belir­tilerin ilk yoklamasında kullanması iyi olur.
Nöbetler çok sık geliyorsa ve eklemler guttan ötü­rü tahrip olmuşsa, bunun anlamı, damlaların ya da kandaki ürik asit miktarının çok arttığıdır ki, bu aşamada yukarıdaki ilaçlar yetersiz kalır. Doktor, böbrek­lerin fazla ürik asiti vücuttan atabilmesinde yardımcı olacak bir hap içmenize karar verebilir. Daha açık söy­lersek, bu hap, kandaki ürik asit miktarını aşağı çe­kerek yeni bir gut nöbeti olasılığını azaltır. Başarılı bir tedavi için bu ilaçların düzenli bir biçimde ye ömür boyu kullanılmaları gerekmektedir.

Daha yeni ve daha iyi bir ilaç, yalnızca önemsiz sayılacak yan etkileri olan allopurinol'dur. Bu ilaç, gutun tedavisinde bir bakıma devrim yaratmıştır ve vücudun ürik asit oluşturmasını gerçekten önler. İlaç, yukarda belirtilen durumlar dışında, böbreklerden ge­çen ürik asit akışını azalttığı için, özellikle böbrekle­ri taş üretmeye eğilimli hastalar açısından çok yararlıdır. Kandaki ürik asit düzeyini etkili bir biçim­de azaltan ve eklemlerle başka yerlerde ürik asit zerreciklerinin birikmesini engelleyen Allopurinol, bir gut nöbeti sırasında ortaya çıkan belirtiler üzerinde hiçbir etki yapmaz. Bu ilaçla tedavi düzenli olmalı ve ömürboyu sürdürülmelidir. Özellikle akut gut nöbet­lerinden sonraki ilk haftalar içinde meydana gelen ağ­rı ve şişmeyi durdurmak için —biri allopurinol, diğeri küçük dozlarda colchicine ya da indomethacin gibi bir ilaç olmak üzere— iki ilaç birden salık verilir.

İlaçla tedavi artık çok etkili olduğundan hastayı sıkı bir diyet içinde tutmak, ya da başka önlemler almak pek önemli değildir. Gene de, hastalar aşırı mik­tarlardaki alkolden ve purinler bakımından zengin olan yiyeceklerden kaçınırlarsa akıllılık etmiş olurlar. Aşırı şişmanların zayıflamaları gerekmektedir. Dok­torların bunlara bol miktarda sıvı besin önermeleri iyi olur. Nihayet, idrar söktürücüler (su-pilleri) ya da aspi­rin gibi ilaçlar kandaki ürik asit miktarını artıracakla­rı için, mümkünse bunlardan kaçınılmalıdır. Bugün, uygun bir tıbbi gözetim altındaki gutlu kişi, bu saye­de daha büyük acılardan ve sakatlanmalardan uzak tutulabilir.

Osteoarterit Hakkında Bilgiler

Arteritlerin en yaygını olan bu arterit türü dejeneratif (eklem tahribatına yol açan) ve vücuttaki bir ya da birden daha çok eklemi etkiyen bir hastalıktır. İnsanlarda da, hayvanlarda da görülür. Aslında bu arteritin varlığına ilişkin işaretler tarih öncesi insanın­da ve çok sayıda fosil kalıntısında da bulunmuştur.
Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan farklı araştır­malar, insanların yüzde 10'unun şurasında ya da burasında osteoarterit olduğunu göstermiştir. Ancak, hastalık oranı yaşla birlikte artar. Elli yaşın üstündeki insanların röntgen filmleri alınsaydı, bunların yüz­de 80'den fazlasının vücudunda bu arteritin yol açtığı değişiklikler görülürdü. Neyse ki, bunlardan yal­nızca yüzde yirmi beşi ağrılardan şikâyetçidir. Rönt­gen araştırmaları, yirmi yaş grubunda hastalık oranının yüzde 10 olduğunu göstermiştir. Hastalıktan gerçekten acı çekenlerin sayısının bu yaş grubunda da çok fazla olmadığını burada belirtelim.
Bütün yetişkinler hastalığa yakalanabilirler ama, hastalık belirtileri orta-yaşlı kadınlarda daha sık gö­rülür. Kuşkusuz çalışan kadınlarda daha yaygındır ve onları işten bile alıkoyar. Hastalığın üçüncü derece­de yaygın olduğu kesim ise çalışan erkeklerdir.

Eklemlerdeki değişiklikler

Bu hastalıkla ortaya çıkan anormal değişiklikler esas olarak kemiklerin uçlarını kaplayan mafsal kıkırdaklarını etkiler. Ortaya çıkan ilk işaret, bu kıkır­dağın belli ölçüde yumuşaması ve yüzeyinde, çıplak gözle görülemeyecek küçüklükte çatlakların oluşma­sıdır. Bu çatlaklar bir süre sonra daha da derinleşir ve eklem sıvısında bulunan enzimler mafsal kıkırda­ğının daha derindeki tabakalarını tahrip eder. Aynı za­manda, küçük kıkırdak parçaları eklem yüzeyine da­ğılır ve düz yüzey pürüzlü bir hale gelir. Yürüme sıra­sında, dizde olduğu gibi, iki pürüzlü yüzeyin birbiri­ne sürtünmesi mafsal kıkırdağının yıpranmasına ne­den olur; artık normal düzeni bozucu değişiklikler başlamıştır.

Kıkırdağın hemen altındaki kemik de tarhibattan kurtulamaz. Kemik, adeta daha kuvvetli bir hale gelmek için kalınlaşır ve yeni kemik genişleyerek ekle­min sınırlarına dayanır (osteophytes). Muhtemelen, tahrip olmuş yüzeyde bulunan sıkışmış sıvının yap­tığı basınç nedeniyle kemikte de delikler ve kistler oluşur. En kötüsü, mafsal kıkırdağının, hemen altın­da aynı hücuma maruz kalmış kemikle birlikte tama­men yıpranması durumudur. Bu durumda kemik uç­ları eklemlerin hareket etmesiyle birlikte birbirini ezer. Dolaylı olarak, çevrede bulunan tendonlar, vü­cut bağları ve kaslar da etkilenir ve zayıf düşer. So­nuç olarak eklemin bütün yapısı değişir ve şekli, kötü bir biçimde bozulabilir.

Osteoarterit Nedenleri

Muhtemelen birçok faktör işe karışmaktadır. Osteoarteritler genellikle iki büyük kategoriye ayrılır: "birincil" ve "ikincil". Birincil tipte normal bir eklem­de bozucu değişmelere yol açan ve nedenleri bilin­meyen bir arterit söz konusuyken, ikincil tipte, arte­ritin nedenleri bilinir.

Birincil tipte, arteritin kalıtımla geçme şansı de­ğişken, ama belirlidir. Bu genetik faktör, anneden çocuğa geçen bir gen olarak düşünülür ve erkek çocuk­tan çok kız çocuğa geçtiğine inanılır. Şekil bozuklu­ğuna varan eklem zedelenmesine yol açan ve kalıtım­la geçen birkaç başka hastalık daha vardır.


İkincil tipte, hastalığa yol açan en yaygın faktö­rün eklemlere yanlış ve aşırı bir biçimde yüklenme olduğu düşünülür. Böylece, doğum sırasında kalça eklemlerinde olduğu gibi bir eklem şekil bozukluğuna uğrar ya da kayarsa, "karşılaşma"nın mükemmel­liği ya da mafsal kıkırdak yüzeylerinin uyumu kaybo­lur ve osteoarterit gelişir. Benzer biçimde, bir eklem­de daha önce meydana gelmiş bir zedelenme de ikin­cil tipte arterite yol açabilir. Eğer bir kırık, uygun bi­çimde yerleştirilmezse, kemik kötü kaynar ve böyle­ce üzerine çok yük binen en yakındaki eklem, bir sü­re sonra osteoarterit üretir. Ancak, bu tür bir zede­lenme şiddetli olmayabilir; hastalık genellikle hafif ve düzenli aralıklarla seyreder. Anlaşılabileceği gibi, belli türden işlerde çalışan işçilerin eklemlerinde dejeneratif değişikliklerin gelişme olasılığı, bütün gün masalarında oturanlardan daha fazladır. Bu tür işler­de çalışanlara ve hastalıklarına örnek olarak, havalı pompayla çalışan beton delme işçilerinin dirseklerini, madencilerin dizlerini ve hamalların bellerini gös­terebiliriz. Belli tür sporlarla uğraşanlar bile risk al­tındadır. Obesite (aşırı şişmanlık) başka bir önemli faktördür ve özellikle ağır yük taşıyan kalça ve diz ek­lemlerinde olmak üzere, osteoarterit, zayıflardan çok şişmanlarda görülür.

Bütün bu faktörler, içinde ana hastalık nedeninin yattığı mafsal kıkırdağını etkiler. Araştırmacı bilim adamları mafsal kıkırdağının neden dejenere olduğu konusu üzerinde sıkı bir biçimde çalışmaktadırlar. Ör­neğin, mafsal kıkırdağının kimyasal yapısındaki kar­maşık değişikliklerin, onun böyle bir hastalığa yaka­lanma olasılığını artırdığı artık bilinmektedir. Son za­manlarda elde edilmiş birtakım kanıtlar da bazen maf­sal sıvısında ve kıkırdağında da bulunan bazı kalsi­yum tuzlarının osteoarterite yol açabileceğini göster­miştir.

Eklemlerde ortaya çıkan belirtiler

En sık görülen belirti, bir ya da daha çok sayıda eklemde hissedilen ağrı veya acıdır. Bu eklemleri ha­reket ettirmek zorlaşabilir ve eklemler esnekliklerini biraz yitirir. Belirtiler, orta yaşlı ya da yaşlı insanlar­da birkaç hafta ya da birkaç ay boyunca tedricen ge­lişir. Yaygın olarak duyulan bir şikâyet, soğuk ya da rutubetli havalarda ağrıların daha da artmasıdır. Ağ­rı, eklem yerinde oluşan herhangi bir yaralanmadan ve içi sıvıyla dolu bir şişmeden sonra da artar. Eklem­lerin aşırı kullanılması belirtileri daha da şiddetlen­dirir ve geceleri ağrı iyice rahatsız edici olabilir.

Hastalık belirtileri bazen belli türden burkulma ve yaralanmalardan sonra çok hızlı bir biçimde gelişir. Başlangıçta çok bariz olan ağrı ve tutulmalar, dinlen­me ve tedaviyle geçer. Fakat hastalık nasıl başlarsa başlasın, belirtiler hep değişir; bazen azalır bazen de artar. Her hastanın "iyi" ve "kötü" günleri vardır.
Sakatlık pek görülmez ama, uzun süren vakalar­da kas zayıflaması ve eklem deformasyonu ciddi bir problem olabilir. Sonuç ne olursa olsun, osteoarteritin eklemlerle ilgili bir hastalık olduğunu ve genel bir halsizlik hissine, ateşlenmeye, iştahsızlığa ya da kilo kaybına yol açmadığının bilinmesi önemlidir. Bu anlamda osteoarterit, örneğin, vücudun tümünün ağ­rılardan musdarip olduğu romatizmal arteritten bü­tünüyle farklıdır.

Sıkça etkilenen eklemler

Hastalıktan daha çok hangi eklemlerin etkilene­ceği, büyük ölçüde yukarda tartıştığımız nedenlere bağlıdır. Özellikle kadınlarda olmak üzere ellerde kü­çük kemiksi şişkinlikler ortaya çıkabilir. Ellerin uç ek­lemlerinin üstünde (Heberden düğümü) ve parmak­ların orta eklemlerinde görünen bu şişkinlikler elleri yumru yumru yapar. Başparmağın alt kısmı da etki­lenerek karemsi bir biçim alabilir. Parmaklar sertle­şir ve elle çalışmak acı duymaya yol açabilir. Akut be­lirtilerde seyrek olarak görülen kızarıklık ve şişme, bu eklemlerde iltihap bulunduğunun göstergesi olabi­lir. Korkulduğunun tersine, böyle bir durumda elleri­nizi kullanmaya devam edebilir, örneğin örgü örebilir ve dantel işleyebilirsiniz. Birincil tipteki bu osteo­arterit, göğüs ve kürek kemikleriyle birlikte köprücük kemiğine yerleşmiş eklemlerde, dizlerde, baş par­maklarda ve boyun ve sırttaki küçük eklemlerde de ortaya çıkabilir.

Diz ve kalçalardaki arterit, yürürken ya da merdi­ven çıkarken karşılaşılan güçlüklerin nedenidir çoğunlukla. Her iki eklemin de ağır yükler taşımak zorunda olduğu düşünülürse, çok şişman insanların za­yıflara oranla daha fazla ağrı hissettiklerini öğrenmek şaşırtıcı olmaz. Hasta, gençse, başka nedenlerle or­taya çıkmış ikincil bir arteritin varlığı düşünülebilir. Dizde ortaya çıkan arteritte uyluk kasları bir süre son­ra zayıflar, bunun sonucunda diz eklemini düz tutmak zorlaşır ve şişkinlik görülür. Dizin arka kısmında kistler oluşabilir. İlerlemiş vakalarda dizdeki yumul­ma çok seyrek olarak ya dışa doğru (yamuk bacak), ya da içe doğru bir çıkıntı (çarpık bacak) halini alabi­lir. Özellikle gençlerde ve atletik yapılı yetişkinlerde olmak üzere, yalnızca dizkapağının arka kısmının et­kilendiği de olur.

Kalçanın hastalanması durumunda, kalçadan ge­çen sinir dizden de geçtiği için, sinirin uyarılması, yalnızca kalça bölgesinde değil, dizde de ağrıya yol açar. Böyle durumlarda yürüme sarsaklasın Yine, kalça kasları zayıfladığı için kalça kemiğini düzgün tutmak ve bacakları ayırmak mümkün olmaz. Bunu, daha şid­detli vakalarda bacağın kısalması izler. Bu şekil bo­zukluğu, yürürken sırt ağrısı yapan sırt eğilmesine de yol açar.

Osteoarterit sık sık ayaklarda, özellikle de başpar­mak eklemlerinde görülür. Bu eklemler vücuttaki diğer eklemlerden daha çok yük taşır. Bunyonları he­men hemen herkes bilir. Bunyonların yol açtığı ağrı ve şişkinliklerin nedeni genellikle dar ayakkabılar, da­ha çok da yüksek topuklu olanlarıdır. Ne yazık ki, genç kızlar, modaya uygun, ama hastalığa da uygun ayakkabıları tercih ederek, sonraki yılların bozuk bi­çimli, sıkıntı kaynağı ayakları için ilk girişimleri yap­mış olurlar.

Bu konu, boyun ve sırt ağrıları hakkında da bir ha­tırlatma yapmadan tamamlanmış sayılmaz. Hayatının şu ya da bu döneminde bu ağrıları hiç tanımadan ya­şayan çok az insan vardır çünkü. Bu ağrıların pek çok nedeni vardır ama, en yaygın olanı, vertebralardaki (belkemiği kemikleri) küçük eklemlerde ve disklerde (vertebralar arasındaki yuvarlak, yassı yastıkçıklar) oluşan dejeneratif değişmelerdir. Osteoarteritin, belkemiğinde görülen bu özel türüne spondylosis denir. Kol ve bacaklardaki karıncalanmayla birlikte ortaya çıkan şiddetli ağrılar ve hareketliliğin azalmasının nedeni, boyun ya da sırttaki bir diskin "kayması" ola­bilir. Diskin sinirlere yaptığı baskı kol ya da bacakta­ki kasların zayıflamasına ve acı duyulmasına yol açar. Kuşkusuz böyle bir durum genç bir insanda ve spondylosise bağlı olmadan da ortaya çıkabilir. Müzmin va­kalarda, özellikle de yaşlılarda boyun ve sırt, esnek­liğini bir ölçüde yitirir ve hastaların hareket yetenek­leri azalır.

Doktor teşhisi

Doktor, hastanın anlattığı belirtileri ve açıkça gö­rülen diğer ayrıntıları not ettikten sonra, rahatsızlı­ğa yol açan eklemi ya da duruma göre eklemleri muayene etmek isteyecektir. Bu, ele alınan eklemde ke­miksi şişkinliklerin bulunması, eklemler hareket et­tirildiğinde duyulan tipik gıcırtılı sesin duyulması gibi öbür ipuçlarıyla birlikte teşhisi güçlendirecektir. Sırt ve boyun ağrısı olan hastalarda duyumları, kas gü­cünü ve özel bir "çekiç" kullanarak kol ve bacak ref­lekslerini ölçmek gerekli olabilir. Vücudun diğer böl­geleri osteoarteritten etkilenmez.

Özel testler içinde en yararlısı, teşhisi tamamla­yacak olan röntgen filmidir. Röntgen filmi, hastalı­ğın bütün belirtilerini ortaya çıkaramasa da, eklemin hasar görmüş bölgesini tetkik etmede yararlı bir yoldur. Test için kan almak da normal yollardan biridir. Eğer bunlar ve eklem sıvısının incelenmesi gibi öbür laboratuvar testleri istenmişse, bunun nedeni, dok­torun, elde ettiği belirtilere başka hastalıkların yol aç­madığından emin olmak istemesidir.

Romatizma Hastaligi Anasayfa

Romatizma Hakkında Genel Bilgiler

Romatizmal Arterit Hastalığı

Romatizma Nedenleri, Romatizma Neden Olur

Romatizmada Doktor Teşhisi

Osteoarterit ve Nedenleri

Gut Damla Hastalığı Hakkında Bilgiler

Anklioz, Ankylosing Spondylitis

Çocuklarda ve Yetişkinlerde Arterit ve Tedavisi

Yumuşak Doku Romatizması

Yumuşak Doku Romatizması Belirtileri ve Tedavisi

Romatizma Tedavisinde Rehabilitasyon ve Fizik Tedavi

Eklem İltihabı İlaçları, Corticosterodis

Romatizmal Eklem Hastalıkları

Kireçlenme (Artroz)

Yumuşak Doku Romatizması

Metabolizma Hastalıkları ve Romatizma

Hormon Bozukluğu ve Romatizma

Romatizma ve Sistemik Hastalıklar

Bölgesel Romatizmal Ağrılar

Eklem Sertliği (Kontraktürü)

Romatizmanın Kaplıca ve Fizik Tedavi İle Tedavisi

Romatizmalı Hastalara Tavsiyeler

Romatizma İçin Bölgesel Egzersizler

Romatizma Hakkında Soru ve Cevaplar - 1

Romatizma Hakkında Soru ve Cevaplar - 2

Romatizma Doktor Teshisi

Romatizmada Doktor teşhisi, Romatizma Teşhisi

Eklem iltihabı belirtisi olan herkes hemen bir dok­tora görünmelidir. Doktor, hastasının belirtileri hakkında ona sorular sorarak, eklemleri ve vücudun kalp ve akciğerler gibi organlarını ayrıntılı bir biçimde in­celer ve hastalığa teşhis koyar. Teşhisi kesinleştir­mek için kan testlerine ve eklemlerin röntgen filmi­ne ihtiyaç duyulacaktır. Belirtilerin özelliklerine gö­re, bazen daha başka özel testlere de gerek duyula­bilir. Hastaların çoğu anemiktir (kan yetersizliği) ve yaklaşık yüzde 75'i kanlarında, çok değerli bir ipucu olan özel bir faktör —romatizmal faktör— taşır. Baş­ka bir test, ince, uzun ve dik bir tüpe yerleştirildiğin­de kanın hangi oranda çöktüğünü ifade eden "kan sedimantasyon oranı"dır. Testin tamamlanma süre­si olan bir saatin içinde, daha aktif olan arteritlerde tüpe daha fazla kan damlayacaktır. Röntgen filmleri minicik, her şeyi açığa vuran "çöküntüler", yani ilti­hap kapmış albüminli zarın zedelediği eklemlerdeki harap bölgeleri gösterebilir. Bazen doktor, şişmiş eklem bölgesine bir iğne batırarak elde ettiği sıvıyı, in­celenmek üzere laboratuvara göndermek isteyebilir.

Romatizma Nedenleri, Romatizma Belirtileri, Neden Olur

Bu hastalığın nedeni tıp için hâlâ bir gizdir. Ge­ne de araştırmacılar tarafından pek çok kuram öne sürülmüştür. Bunların içinde akla en yakın olanı, romatizmal arteritin, virüs adı verilen minicik mikropların yol açtığı bir tür enfeksiyon olabileceğini öne süren kuramdır. Bu virüsler, henüz bilinmiyor olsa­lar da, eklemlere girmenin bir yolunu bulabilmekte ve iltihaplanmayı başlatabilmektedirler. Bu tür bir enfeksiyon, örneğin soğuk algınlığı ya da gribin yol aç­tığı türden bir enfeksiyon değildir. Arterit virüsü muh­temelen bilinmeyen türden bir virüstür ve harekete geçmeden önce vücutta uzun bir süre gizlenebildiği için, keşfetmek daha da zorlaşmaktadır. Gerçi hasta kişilerin eklemlerinde belli türden virüsler bulunmuş­tur ama, bu konuda bugüne değin kesin bir sonuca ulaşılamamıştır.

Konuyla yakından bağlantılı başka bir kuram, "otomatik-bağışıklık" diye adlandırılan kuramdır. Laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde yapılan son deney­ler, belli bazı virüslerin, vücudu, kendi kendisine karşı antikorlar (otomatik-antikorlar) üretmek üzere hare­kete geçirebileceğini göstermiştir. Başka bir deyiş­le, vücudun savunma ya da bağışıklık sistemi anormalleşir ve vücut, kendinden olanla yabancı olanı ayırt edemez. Normal olarak virüslere saldırmaları ge­reken antikorlar vücudun kendisine —bu durumda eklem dokularına— saldırarak iltihaba ve arterite neden olurlar.

Eklem Romatizması, Eklemlerde ortaya çıkan belirtiler

Romatizmal arterit, birçok durumda, ısrarlı bir ağrı ve bir ya da daha fazla sayıda eklemde oluşan tutulmayla (katılaşmayla) başlar. Bu başlangıç aşaması birkaç hafta sürer ve hastalık ağır ağır gelişir. Bazen yalnızca bir eklemde, örneğin yalnızca dizde görülür­se de, genellikle ilk olarak eller ve ayaklar etkilenir. Bu tutulma, tipik bir biçimde sabah uyanıldığında da­ha kötüdür ve gün boyunca vücudu terk eder. Eklem iltihaplanmasının karakteristik özellikleri, eklem yer­lerinin şişmesi, hassaslaşması ve hareket halinde or­taya çıkan ağrılardır.

Bazen belirtiler hızla çoğalır ve hasta, özellikle sa­bahları ortaya çıkan tutulmalarda hareket edemez olur. Arterit, her durumda dirsekler, omuzlar, kalça­lar, dizler ve bilekler gibi öbür eklemlere de sıçrayabilir. Çene ve belkemiğindeki, özellikle boyundaki ek­lemler bile etkilenebilir. Böyle durumlarda ağzı açıp kapamak ya da başı hareket ettirmek çok rahatsız edi­ci olur. Seyrek olarak, boğuk bir ses, hançere (ses ku­tusu) eklemlerinde arterit olduğuna işaret edebilir. Hastalığın bazı aşamalarında tendon tabakaları sık sık iltihaplanır ve bu da özellikle ellerde ve ayak­larda olmak üzere ağrıyı ve şişkinliği daha da artırır. Parmaklarda görülen başka bir belirti, iltihaplı tendonun parmağı hareket ettirdiğinde duyulan garip ses­ler olabilir (bu parmağa sık sık "iltihabın ilk başladı­ğı parmak" olarak başvurulur). Bu arada, özellikle ekleme yakın yerlerde içleri sıvıyla dolu yumuşak şiş­kinlikler (kistler) de olabilir. Bunların en yaygınları diz arkalarında olanlardır. İltihap bazen bir bursan'ı da etkileyebilir. Bursan; eklemi astarlayan albüminli zara benzeyen bir zarla astarlanmış küçük bir oyuktur ve esas işlevi sürtünmeyi azaltmaktır. Bursanlar arasın­da en çok bilineni, benzer türde bir sıvıyla dolup şi­şen, dirsek üzerinde görülen bursandır.

Vücuttaki değişiklikler

İltihaplı tendonlar bazen, özellikle iltihaplı ekle­me sürtündükleri yerlerde bütünüyle yıpranırlar ve zaman zaman da tümüyle parçalanırlar. Örneğin, böyle bir etkiye maruz kalmış parmak düzeltilemez ve hangi yöne dönmüşse, o yönde eğik olarak öylece kalır.

Fakat, aynı şekilde endişe verici olan ve daha sık görülen başka değişiklikler de olur. El parmakları ti­pik bir biçimde dışa döner; parmaklar, "kuğu-boynu" denilen bir şekil bozukluğuna uğrar ve S-şeklini alır. Şiddetli durumlarda, şişkin parmaklar daha da çirkin ve biçimsiz bir şekle girer. Şaşırtıcıdır ama, bu durumda eşyaları tutmak ve günlük işlerinizi yapmak için elinizi kullanmaya devam edebilirsiniz.

Ayakta da benzer değişiklikler görülür; baş par­mak dışa doğru bükülür (bunyonlar) ve diğer parmak­lar alta doğru kıvrılarak "çekiç"e benzer bir biçim alır. Bu eğiklikler eklemlerden birini etkileyebilir. Böyle bir durumda kolu ya da bacağı düz tutmak ya çok zor, ya da olanaksız olur. Dizler, dışa doğru eğilmelere kar­şı da (yamuk-bacak), içe doğru eğilmelere karşı da (çarpık bacak) hassastır ve hasta, sallantılı, çarpık bir yürüyüş edinir. Çok ileri vakalarda eklemler hareket­sizdir, hiç çalışmazlar.

Vücudun tümünde ortaya çıkan belirtiler

Romatizmal arterit yalnızca bir eklem hastalığı değildir, hastalıktan bütün vücut etkilenir. Hasta, yorgunluk ve zayıflık hissi duyar, ateşlenir ve genellikle de sararır. Sık sık İştahı kesilir ve bunun sonucunda kilo kaybeder. Ağrılı eklemin bitişiğindeki kasların kü­çülmesi, zayıflamayı daha da ileri götürür. Bütün vakaların hemen hemen yüzde yirmi beşinde, deri al­tındaki düğümlerin ya da şişkinliklerin, dirseklerde olduğu gibi dışa doğru basınç yaptığı görülür. Bu düğümler, tendonlar da ve daha seyrek olarak kalp ve akciğerler gibi iç organlarda da görülür.

Aslında, doğrudan doğruya eklemlere bağlı olma­yan çok sayıda arterit belirtisi vardır. Hasta, sinirler üzerindeki baskıdan ya da sinirlerin uyarılmasından kaynaklanan el ve ayak parmakları "karıncalanmasından şikâyetçi olabilir. Bu karıncalanma bazen, doğrudan doğruya sinirlerin kendilerinin iltihaplan­dığı daha ciddi bir iltihabın, ya da boyundaki arteri­tin omuriliğe baskı yaptığının bir işareti olabilir. Kan damarlarının iltihaplanması parmak uçlarında acı ve­ren beneklere ya da bacaklarda müzmin çıbanlara ne­den olabilir. Seyrek olarak el ve ayak parmaklarında kangren olur, hatta bazen "İnme" bile görülebilir. Akciğerin doğrudan doğruya iltihaplanması, insanı fi­ziksel yorgunluklardan sonra nefes darlığı içinde bı­rakırken, akciğerleri kaplayan zarın iltihaplanması zatülcenpe (göğüs zarı iltihabına) ve bölgedeki sıvının artmasına yol açar. Son olarak, kalbi kaplayan kese­nin iltihaplanması da göğüs ağrılarına neden olabilir.

Gözyaşı yetersizliğinden ötürü, çok kuru olduk­larında gözler bile kurtulamaz. Aynı durum, salivanın (ağızda, esas olarak yemek yerken üretilen sulu usa­re) azalması yüzünden ağzın kurumasıyla birlikte de ortaya çıkar. Daha ciddi bir iltihap türü göz küresi­nin çeşitli yerlerinin iltihaplanmasıdır, çünkü göz küresi doğrudan doğruya görmeyle ilgili bir organdır. Boyun, koltukaltları ve kasıklardaki guddeler büyü­yebilir ve ele gelecek biçimde küçük topakçıklara dö­nüşebilir. Aynı şekilde karaciğer ve dalak da büyü­yerek, özel bir anemi türüne yol açar ve kanla ilgili problemler doğurabilir.

Arteritin seyri

Neyse ki, bütün bu belirtiler ve oluşumlar çok sık görülmez ve romatizmal arteritli çoğu inşan, daha kötü belirtilerle hiç karşılaşmadan hayatını sürdürür. Hastalık, bir ya da iki eklemin arteritten hafifçe etki­lenmesinden, ileri derecede sakatlanmalara ve şekil bozukluklarına kadar pek çok değişik biçimde seyredebilir. Karakteristik biçimde belirtilerin çoğaldığı ve (belirtilerin şiddetlenmesi) azaldığı (düzelme) dö­nemler vardır. Bazı durumlarda bu düzelme kesin bir iyileşmeyle son bulur. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan hastaların sayısı fazla değildir ve tüm arteritlilerin yalnızca yüzde 10'una ulaşır. Çoğu insan eklem iltihabı belirtileri taşır, ama önemli olan sosyal ve eko­nomik olarak kendi kendine yeterli bir durumda ka­labilmektir.

Romatizmal Arterit, Romatizma Hastalığı

Romatizmal arterit, tipik bir biçimde kollar ve ba­caklar gibi vücudun iki yanındaki eklemleri birlikte etkiler ve zaman zaman gelip giden belirtilerle orta­ya çıkar.

Dünyanın değişik yerlerinde yapılan araştırmala­ra göre, romatizmal arterit, arteritlerin en yaygın türlerinden biridir ve yaklaşık olarak insanların yüzde 2-3'ünde görülür. Ancak bu hastalığa ilkel topluluklarda pek rastlanmaz. Bilinmeyen nedenlerle, kadın­ların bu tür arterite yakalanma olasılıkları erkeklerden üç kat fazladır. Hastalık, bebeklerden yaşlılara kadar her yaşta gelişebilirse de, en yaygın olarak 25-55 yaşları arasında olanlarda görülür.

İltihap ve Arterit, İltihaplı Romatizma

Arteritin karakteristik göstergesi, eklem dokula­rının bazı türden yaralanma ve zedelenmelere karşı bir reaksiyonu olan "iltihap"tır. Bu tür reaksiyonun yol açtığı sonuçlar eski zamanlarda bile biliniyordu. Milattan sonra birinci yüzyılda yaşayan Romalı fizik­çi Celsus, iltihabın belli başlı dört işaretini şöyle sıralıyordu: Yanma, acı, kızarıklık ve şişme (Latince ad­larıyla, calor, dolor, rubar ve tumor). Bunlara beşinci bir işaret olarak zaman zaman işlev kaybı (funcito laesa) da eklen ir. Bu tanım, genel olarak iltihabın ne ol­duğunu ifade etmek için yapılmış olsa da, bugün ek­lem iltihapları için hâlâ geçerliliğini korumakta ve ar­terite maruz kalmış hastaların yakından tanıdığı be­lirtileri oldukça doğru bir biçimde yansıtmaktadır. Bu belirtilere, vücut ısısında hafif bir yükselme, baş ağ­rısı, iştah kaybı ve genel bir halsizlik hissi de ekle­nebilir.

Bu belirtilere karşı vücudun gösterdiği değişik­liklerin oldukça karmaşık olduğunu bugün artık bili­yoruz. En basitinden, vücudun, etkiye maruz kalmış ekleme daha fazla kan göndermesi sonucunda albü­minli zarda bulunan kan damarları genişler. Daha son­ra, kan damarı çeperleri, kanı oluşturan maddelerden ikisi olan protein ve kan sıvısını çevredeki dokuların içine sızdırır. Başka bir karakteristik değişme, akyuvarların (lökositlerin) bu kan damarlarının dışına çık­masıdır. Kan damarlarının böylece şişmesi ve iltihaplı dokulardaki sıvı toplanması, ilk kez Celsus tarafın­dan gözlenen kızarıklık, yanma ve şişmenin nedeni­ni açıklar. Acı hissi, eklem içindeki sinir ucunun uyarılmasından gelir; ancak, bunun nasıl oluştuğu tam olarak bilinmemektedir. İltihabı ilk başlatan şeyin ne olduğunu bulmak için arterit konusunda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar, vücutta doğal olarak bulunan birçok kimyasal maddenin iltihaba yol açtığını ortaya çıkarmıştır.

Eklemdeki yaralanma ya da zedelenme geçiciyse, ya da şiddetli değilse, akut iltihap (ya da albüminli zar iltihabı) geriler ve vücudun onarma faaliyeti başlar. Kan damarları normal ölçülerine döner, normal kan dolaşımı kurulur, akyuvarlar ölür ya da yeniden kan damarlarının içine girer, dokudaki sıvı, dolaşım içine çekilir ve yaralı hücrelerin yerine yenileri yer­leştirilir. Öte yandan, iltihaba yol açan nedenler var­lığını sürdürüyorsa, arterit de sürer ya da bir başka deyişle müzminleşir. Yukarıda tanımlanan belirtiler ve işaretler arteritin bu türünde daha az şiddetliyseler de, gene de rahatsız edicidirler. İyileşme kısmidir ve "zaman zaman" alevlenen iltihapla yan yana görülür. Bu müzmin iltihabın ana özelliği, eklemi as­tarlayan zarın, küçüklü büyüklü değişik tipte hücre­ler tarafından süzülmesidir. Vücut, dışardan giren maddeleri ihraç etmede başarısızlığa uğrar ve göre­vini biraz şaşırır. Bu arada bazı hücreler iltihap üret­meye başlar.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, bu hücre­lerden bazılarının eklemlerdeki zedelenmelerle ilgi­si konusuna ışık tutmuşlardır. Vücut, normal olarak "kendinden olan"la "yabancı olan"ı ayırt edebilir. Bu­na, vücudun "bağışıklık sistemi" denir. Bazı durum­larda bu sistem bozulur ve vücudun savunma hücreleri vücuda karşı antikor (hastalık-yapıcı "yabancı öğeleri yok etmek için vücut tarafından geliştirilen maddeler) üretmeye başlar. Bunlar bazen doku zede­lenmesine yol açacak kadar çoğalırlar. Kötü bir kısır döngü başlamıştır artık: İltihabın yol açtığı eklem ze­delenmesi vücudun antikor üretmesine neden olur, bu antikorlar daha fazla iltihap üretir ve daha çok za­rara yol açar.

Eklemlerdeki değişiklikler

Eklemlerdeki değişiklikler, kalınlaşarak katlanan albüminli zarın iltihaplanmasından ibarettir. Zar için­de sayıları sürekli artan hücreler, değişik türlerdeki alyuvarlar ve zarın her zamankinden daha fazla kan­la dolması bu iltihaplanmaya yol açan başlıca öğe­lerdir. Bunlar, dokunun "öfkelenmesine" yol açar; mafsal kıkırdağına sıçrar ve eklem sıvısındaki enzim­lerle (hücreler tarafından üretilen kimyasal maddelerle) birlikte kıkırdağı kemirerek aşağıdaki kemiğe doğru yönelir. Bu değişiklikler, eklemi deforme edip yerinden oynatarak zedelenmesine yol açar. Bol mik­tarda protein ve çok sayıda hücre ihtiva eden gere­ğinden fazla sıvı, eklem içine yerleşir. Seyrek olarak, çok şiddetli durumlarda kıkırdak kötü biçimde tah­rip olabilir ve kemik ucu yaralı dokuyla birleşebilir.

Romatizma Eklem Kas Romatizmasi

Romatizma Nedir, Romatizmal Hastalıklar Hakkında Bilgiler

Basit olarak bir eklemdeki iltihabı anlatmak için kullanılan "arterit" sözcüğü, eski Yunancada eklem anlamına gelen arthron ve iltihap anlamına gelen itiş sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Arteritin en be­lirgin özelliklerinden biri, etkiye maruz kalmış ekle­mi astarlayan albüminli zarın ya da synovium'un iltihaplanmasıdır. Buradan da anlaşılabileceği gibi, has­talığı tam olarak ifade etmese de, arterit yerine "al­büminli zar iltihabı" da ikinci bir adlandırma olarak kullanılabilir. Öte yandan "romatizma", kaslardaki ve eklemlerdeki çeşitli acı ve ağrıları anlatmak için ge­nellikle kullanılan karmaşık bir terimdir ve farklı ki­şiler için farklı anlamlar taşır. Bazıları için romatiz­ma bir arterit türüyken, bazıları için tanımı çok daha zor bir şeydir. Doktorlar bile kesin bir tanım üzerin­de anlaşabilmiş değillerdir! Kaslar, tendonlar ve vü­cut bağları gibi yumuşak dokulardaki ağrı ve tutul­ma (katılaşma) anlamına gelen "yumuşak doku romatizması" ifadesi, romatolojistlere (romatizmal hastalıklarla uğraşan uzmanlar) daha kabul edilebi­lir bir tanımlama gibi görünmeye başlamıştır.

Eklemlerin yapısı, Eklem Romatizması

Arteritleri kavramak ve önlemlerini anlamak, ek­lemlerin temel yapılarını bilmeniz durumunda daha kolay olacaktır. Bir eklem, her şeyden önce iki kemiğin karşı karşıya geldiği yerdir. Çok çeşitli türleri var­sa da, eklemler iki temel kategoriye ayrılabilirler: Bi­rinci kategoriye giren eklemler fazla hareketli değil­dir ve oyukları yoktur; ikinci kategoriye girenler ise rahatça hareket ederler ve her eklemin bir oyuğu vardır.

Birinci tür eklem synarthrosis diye bilinir ve lifli doku ile mafsal kıkırdağından ya da bunların ikisinin bileşiminden oluşur. Bu tür eklemlerin örnekleri ka­fada ve belkemiğinde bulunabilir. İkinci tür eklem ar­teritlerden çok sık etkilendiği için, burada bu eklem türünün yapısını anlamak ve nasıl çalıştığını çok fazla ayrıntıya girmeden de olsa incelemek önemlidir. Bu eklem türü —albüminli eklem yada diarthrosis— vü­cutta en yaygın olan eklemdir ve omuzda, dirsekte, bilekte, parmakta, kalçada, dizde ayak bileğinde ve ayak parmağında bulunabilir. Bazıları ikiden fazla ke­mikten oluşsa da, temel yapıları değişmez. Kemik­lerin uç kısımları kıkırdak ya da mafsal kıkırdağıyla kaplanmıştır. "Mafsal kıkırdağı" çok sayıdaki sürtün­menin etkilerini bertaraf eden düz, parlak bir yüzeye sahiptir. Bu kıkırdak bir ölçüde esnek ve içinde sinir olmadığı için, "duyarsız"dır. Eklemlerin sürekli ha­reket halinde olmalarının yol açabileceği etkilenme­ler bu yüzden acı duymadan atlatılır. Biri dışbükey (dışa kıvrık), öbürü içbükey (içe kıvrık) olan bu iki yü­zeyin karşılıklı teması, eklemin çalışmasında temel bir işlev görür. Bu uygun biçimli "karşılaşma"daki herhangi bir bozulma mafsal kıkırdağının tahribata uğramasına yol açar ve vücudun böyle bir durumu gi­dermek için yapabileceği çok şey yoktur.


Eklemi uygun bir çalışma düzeni içinde tutmaya yarayan ve eklem duvarlarına tutunmuş çok sağlam yapılı lifli kapsüller, temas halindeki kemikleri sıkı­ca birbirine bağlar. Vücut bağları, tendonlar ve kas­lar da hareketlerine yol göstererek ya da bu hareket­leri sınırlayarak eklemlere ek destek sağlar. Kapsü­lün hastalığa karşı güçlü bir direnme yeteneği vardır ama, hastalığı bir kez kaptıktan sonra zor iyileşir. Kapsülün iç kısmını astarlayan ince, parlak bir tabaka var­dır ki, mafsal kıkırdağı dışında, eklemin içindeki bü­tün yüzeyleri kaplar. "Albüminli zar" denilen bu ta­baka, az miktarda temiz, saman renginde ve yapış­kan bir sıvı üretir. Bu albüminli sıvı'nın çok önemli iki işlevinden biri, harekete geçtiklerinde eklem yü­zeylerini "yağlamak", öbürü ise, özellikle mafsal kı­kırdağı olmak üzere eklemin iç kısmını beslemektir. Kapsülün tersine, albüminli zar bol miktarda ka­na ve kendi kendini iyileştirme yeteneğine sahiptir. Mafsal kıkırdağında ise ne kan damarı ne de sinir var­dır. Sinirler, albüminli zarda ve kapsülde bulunur. Gö­revleri, öncelikle acıyı duyurmak, sonra da sabit ek­lemlerde duruş pozisyonunu, hareketli olanlarda da hareketlilik derecesini saptayarak beyne ek bilgi ilet­mektir. Beyninizin, eklemlerinizin ne yaptığının far­kında olduğunu, gözleriniz kapalıyken bile sınayabi­lirsiniz.