Migren İle İlgili Tıp Terimleri

Migren Hakkında Tıp Terimleri ve Açıklamaları

alerjen: Vücudun alerji duyduğu madde. amin: Vücutta bulunan bir tür kimyasal bileşke. Ba­zılarının beyin ve kan dolaşımı çalışmasında önemli etkisi vardır.
antikor: Kanda alerjenleri yok eden madde
antiemetik: Kusmayı engelleyici ilaç ya da madde.
antihistaminler: Bir tür ilaç grubu. Histaminin etki­sini azaltır, aynı zamanda sakinleştirici ve antialer­jik etki yapar.
arteriyol: Orta incelikteki atardamar.
otonom sinir sistemi: Bazı iç organlarımızın işlevle­rini isdiğimiz dışında düzenleyen ve denetleyen si­nir sistemi.
buclizine: Bir antihistamin türü.
kafein: Kahvede bulunan ve uyarıcı etkisi yapan bir madde.
kalibre: Kan damarlarının iç çapı.
servikal sondilosis: Boyun kemikleri arasındaki ek­lemlerde meydana gelen bozulma.
clonidine: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve kan damarlarının iç çaplarını kontrol eden sinir vu­ruşlarını bloke etmek için kullanılan bir ilaç. Kullanımına ansızın son verildiği taktirde tansiyon çok ça­buk yükselir.
konstriksiyon: Kan damarlarının daralması.
korteks: Beynin dış yüzeyi.
elektroensefalogram (EEG): Beyin işlevleri sırasında görülen çok küçük elektriksel değişimlerin kayde­dilmesi.
enzim: Vücut içinde öteki başka kimyasal tepkime­lerin gerçekleşmesini sağlayan ve vücut tarafından salgılanan kimyasai madde.
ergotamine: Bir tür mantardan elde edilen ilaç. Kan damarlarının iç çapı ve serotonin üzerinde etkilidir.
hemikranial: Başın bir yarısında olan,
hemisfer (yarıküre): Beynin iki yarı parçasından biri. Sağ ya da sol parça.
histamin: Vücut tarafından üretilen bir amin. Öteki etkileriyle birlikte arteriyolleri genişletir. hormonlar: Kana karıştıkları zaman organların ve do­kuların işlevlerini etkileyen kimyasal maddeler.
methysergide: Pizotifene benzeyen güçlü bir ilaç.
metoclorparamide: Mide bulantısını ve kusmayı ön­lemek için kullanılan bir tür ilaç. Mide ve bağırsakla­rı sakinleştirerek, öteki ilaçların da özümlenebilmesinde yardımcı olur.
motor aktivite: Kaslarda oluşan işlev.
oftalmoskop: Gözün arka kısımlarını incelemek için kullanılan bir aygıt.
yumurtalıklar: Kadınlarda, yumurtaları üreten salgı bezleri. Östrojen ve progesteron hormonlarını da sal­gılarlar. Ürettikleri yumurta döllendiğinde bebek ha­line gelir.
paracetamol: Aspirin benzeri bir ağrı kesici. Aşırı mik­tarda kullanıldığında karaciğer zarar görür.
phenobarbitone: Orta etkili bir sakinleştirici.
ipofiz bezi: Beynin alt ucunda bulunan bir salgı be­zi. Salgıladığı hormonlar, öteki işlevlerinin yanı sıra yumurtalık hareketlerini de denetler.
pizotifen: Serotoninin etkilerini bloke eden bir ilaç.
plazma: Kanın sıvı bölümü.platelet: Kanda bulunan ve pıhtılaşmada önemli rol­ler oynayan küçük yuvarlak cisimcikler.

Migren Tedavisi Çocuklarda Migren

Migren Tedavisi, Migren ve Tedavi, Migren Teşhis

Migrene karşı alınabilecek genel önlemlerle ilgi­li olarak yukarıdaki bölümde yeterince durduktan sonra, şimdi de ayrıntılı olarak ilaçla tedavinin üze­rinde durmak istiyoruz.

Not: Aşağıda belirtilen ilaçlardan aspirin, paracetamol, migraleve ve onların muadili olan ağrı kesici­leri piyasada serbestçe temin edebilirsiniz. Öteki ilaç­lar için mutlaka doktor reçetesine gerek vardır. Aşa­ğıda önce ilaçların kimyasal adını, sonra da paran­tez içinde ticari adını bulacaksınız. Ticari adlar, bü­yük harfle başlayanlardır. İlaçların kimyasal adlan ge­nel olarak aynı kalmakla birlikte, ticari adları ülkeden ülkeye değişebilmekte ve zamanla yenileri yapılabil­mektedir

Nöbet sırasında

Migrenin karakteristik özelliklerinden biri, nöbe­tin ilk anlarında midenin işlevini durdurmasıdır. Rönt­gen muayeneleri, mide duvarının normal hareketle­rinin durduğunu göstermiştir. Bu durum, mide bulan­tısı ve besinlerle ilaçların yeterince emilmemesi ve özümlenmemesini de beraberinde getirir Üstelik bu besinlerin ve ilaçların büyük olasılıkla kusulması da söz konusudur. Bütün bu açıklamalar, migrende ağız yoluyla alınan ilaçların neden yeterince etkin olama­dığını gösterir. Kusmayı önleyici bir ilaç olan metoclopramide (Maxolon) tavsiye edilebilir. Çünkü bu ilaç bir yandan mide bulantısı ve kusmayı önlerken öte yandan da çok zayıf olan mide etkinliğini harekete geçirerek ilaçların daha iyi özümsenebilmelerini sağlar.
Tedavinin, nöbetin hemen başında, ağrıların da­ha şiddetlenip şiddetlenmeyeceğini beklemeden ya­pılması gerekir. İlkin hemen bir iki tablet aspirin (mümkünse eriyebilen)alınmalıdır. Eğer aspirin çeşitli nedenlerden dolayı alınamıyorsa yine iyi bir ağrı ke­sici olan paracetamot önerilir. Aspirin ve paracetamolun kodeinsiz türlerini reçetesiz olarak bulmak mümkündür. Kodeinli olanları ise ağrı kesici olarak daha etkindir.

Eğer bu önlem bir yarar sağlamamışsa ya da kus­ma sonucu ilaç dışarı atılmışsa, îlkin 10 miligramlık bir metoclopramide (Maxolon) tablet alın. Aradan ya­rım saat geçtikten sonra bir ya da iki tablet aspirin veya paracetamol yutun. Bu terkip sizin için çok da­ha etkili olabilir. Aradan bir saat geçtikten sonra ağ­rılarınız hâlâ hafiflememişse, bir doz aspirin daha ala bilirsiniz.

Birçok migren ağrısı, basit ağrıkesicilerden etkilenemeyebilir. O zaman ergotamine içeren ilaçların kullanılması gerekir. Bu kimyasal madde, özellikle baştaki damarların çapları üzerinde etkili olur ve mig­ren nöbetleriyle ilişkileri belirlenen serotonin üzerin­de bir denetim kurar. Ergotamine, nöbetin başlangıç anında alındığı taktirde çok etkili olur. Eğer hasta, başağrısı başlamadan önce, görme bozukluğu, uyuşukluk, konuşma güçlüğü gibi bazı ön belirtileri ken­dinde hissetmişse, hemen ergotamine almalı sonra da başağrısını önlemeye çalışmalıdır.

Ağız yoluyla alınabilecek çeşitli haplar üretilmiş­tir. Bunların en yaygın biçimde kullanılanları, migrii, effergot, cafergot ve femerin'dir. Migrii ve effergo-tun her tabletinde 2 miligram ergotamine vardır. Ca­fergot ve femerinin her tabletinde ise 1 miligram er­gotamine bulunur. Migrin ayrıca kafeğin ve kusmayı önleyici bir etki yapan cyclizine de içerir. Cafergo-tun içeriğinde de kafein bulunur. Efergot suda eriye­bilen, efervesan bir haptır. Bazı hastalar, ergotami­ne içeren bir ilacı dil altında emerek daha kolay ya­rarlanabilmektedir. Lingraine (2 miligram) bu amaç­la piyasaya sürülmüştür.


Ergotamineli ilaçların başlangıç dozu, 2 miligram­dır. Eğer ağrı 45-60 dakika arasında belirli bir düşüş göstermezse, 1-2 miligram daha alınabilir. Günlük alınabilecek en fazla ergotamine miktarı 6 miligramdır. Ancak, ilaç en çok ağrının başlangıcında etkili oldu­ğundan 3-4 miligramdan fazla kullanmak pek yarar sağlamaz. İlacın görme ve duyumsama belirtileri üze­rinde çok az bir etkisi vardır ve bu etki herhangi bir tedaviye gerek kalmaksızın 30-60 dakika içinde kendiliğinden geçer.

Ergotamine içeren ilaçlar eğer çok sık kullanılır­sa, zehirli başağrılarına yol açabilir, kimi zaman da. kan damarlarındaki etkilerinden dolayı üşümeye, par­mak uçlarının beyazlaşmasına ve kas kramplarına ne­den olabilir. Ancak bu yan belirtilere oldukça az rast­lanır. Bu kitabın yazarı 25 yıllık meslek yaşamında bu tür yan etkilerden yakınan üç hasta ile karşılaşmış­tır. Ergotamine içeren ilaçları üreten kuruluşlar ila­cın kutusuna koydukları kullanma talimatnamesinde, haftada alınabilecek en fazla miktarı da belirtirler. Ki­şilerin bu kimyasal maddeye olan duyarlılığı değişe-bildiğinden, doktorunuz tarafından aksi önerilmedikçe bu kurala uymanızda yarar vardır.

Ergotamine içeren ilaçların hamilelik döneminde kullanılması sakıncalıdır.

İçeriğinde ergotamine bulunan ilaçların yarattığı en büyük sorun, mide bulantısı ve kusmayı tahrik et­meleridir. Hatta ilaç yutulduktan hemen sonra da kus­ma yoluyla vücuttan atılabilir. Bunu engellemek için beraberinde cyclizine içeren Migril almak, yüzde yüz garantili olmasa bile yarar sağlayabilir.
Bazı ilaçları anüs yoluyla almak gerekebilir. Ca-fergot bunlardan biridir. İçeriğinde 2 miligram ergo­tamine dışında bir miktar kafeğin ve sakinleştirici bu­lunur. Hap vücuda girer girmez erir ve anüsten dışa­rı akma tehlikesi yoktur. Yine de hastaya yatağa uzan­ması ve uyumaya çalışması önerilir. Çünkü, ilaç, baş-dönmesi yapabilir. Hasta uyandığında başağrısı ya tamamen ortadan kaybolmuş ya da büyük ölçüde ha­fiflemiş olur. Mide bulantısı, bu ilacın çok ender gö­rülen biryan etkisidir. İlaç günde en fazla iki kez kul­lanılabilir.

Daha kolay alınabilecek bir başka ergotamine içe­ren ilaç da solunum yoluyla alınan Medihaler ergotamine'dir. Aerosol halindeki ilacın içeriğinde 0.36 mi­ligram toz ergotamine vardır. İlacın püskürtücüsü ağıza alınır ve güçlü bir biçimde soluk alınarak ilacın ci­ğerlere ulaşması sağlanır. Birkaç dakika içerisinde akciğerlerden kan dolaşımına karışan ergotamine be­yine ve vücudun öteki kısımlarına ulaşarak gerekli et­kiyi sağlar. Bir ya da iki kez yeterli olmakla birlikte 24 saat içinde altı doz soluk yoluyla alınabilir. Son derece etkili olan bu ilacın güçlü bir yan etkisi vardır: Kusmaya neden olur.

Ergotamine, vücuda şırınga ile de verilebilir. Fa­kat ilacı enjeksiyonla almanın belirli zorlukları vardır. Migren belirtilerinin başladığı anda, yani ilacın der­hal vücuda girmesi gerektiği anda, hastanın yanın­da bir doktor ya da hemşire bulunması çok uzak bir olasılıktır. Bu nedenle ancak, hasta bizzat kendisi ya da bir yakını bu işi çok iyi biliyorsa ilacı şırınga yo­luyla alabilir. Damardan verilecek ergotamine miktarı, 0.25-05 miligramdır. Doğrudan kan dolaşımına karış­tığı ve damarlar üzerindeki işlevini hemen yerine ge­tirdiği için çok etkilidir. Küçük dozajlar, mide bulan­tısı ve kusma gibi yan etki olasılıklarını azaltırsa da yine de görülebilir. Ergotamine alınabilecek öteki yol­ları kullanabilmek mümkün değilse, hastanın kendi­sine şırınga yapması çok yararlı olur. Migren nöbet­lerini bu yolla engelleyen çök sayıda hasta vardır. Mide bulantısı ve kusma, migren nöbeti sırasın­da hastayı bazen en az baş ağrıları kadar rahatsız ede­bilir. O taktirde alınabilecek ilaçlar,stemetil, valoid ya da maxolon'dur. Bunlar, âğız yoluyla alınabilecek­leri gibi damardan ya da fitil şeklinde de alınabilir.

Önleyici tedavi

Migren nöbetlerinin engellenmesi amacıyla kul­lanılan ilaçların sayısı çok fazladır. Bunlardan her biri, migreni uyarıcı ve davet edici unsurlar üzerinde et­kilidir. Bu yüzdendir ki, eh uygun ilaç türü her hasta­nın kendi bünyesel gereksinimlerine göre değişiklik gösterir.

Duygusal bunalım ve gerilimlerin söz konusu ol­duğu durumlarda, hasta, sakinleştirici ilaçlar alabi­lir. Bunların günümüzde en yaygın kullanılanları librium, valium, equanil'dir. Bu ilaçlardan herhangi bi­ri, doktor tarafından hastanın içinde bulunduğu ruh halinden kurtulmasına yetecek süreler için, örneğin birkaç hafta ya da ay, kullanılmak üzere verilebilir. Sedativ olarak da bilinen sakinleştirici ilaçların çok çe­şitli türleri vardır. Bunlardan hangisinin en uygun ol­duğunu ve en az yan etki yaptığını saptayabilmek için değişik zamanlarda değişik ilaçlar kullanmak gere­kebilir.

Hasta gerilimle birlikte bir de depresyon geçiriyorsa, yahut yalnızca depresyon söz konusu ise ve bu durum da migreni tahrik ediyorsa, hastaya tryptizol, tofranil, prothiaden, surmontil gibi antidepresif diye bilinen ilaçlardan biri verilebilir. Aslında sayıla­rı çok değişen bu ilaçlardan bazıları, gece kullanılır. Yatağa yatmadan önce alındıkları taktirde, etkilerini ertesi gün de sürdürülen Antidepresif ilaçların belir­li süreler içinde (örneğin üç ay) kullanılması ve bün­ye için en uygun olanının doktor tarafından saptan­ması gerekir.

Migren hastalığının belirtilerine, baştaki dolaşım değişimlerinin yol açtığını görmüştük. Bu nedenle söz konusu değişimleri denetleyebilecek ilaçların kullanımı da önleyici tedavi açısından yararlı ola­caktır.

Günde üç kez bir ya da iki tabletlik dozlar halin­de alınacak bellergal, hastaya büyük yarar sağlar. Bellergalin içeriğinde ergotamine dışında belladonna ve enobarbitone vardır. Bunlardan belladonna, kan da­marlarının çapı üzerinde etkili olan otonom sinir sis­temine etki eder. Phenobarbitone ise orta derecede etkin bir sakinleştiricidir. Bu özellikleri bellergali yu­karıda sıralanan trankilizan ve sedatiflerden farklı kılar.

Kan damarlarının çapıyla ilgilenen sinirsel vuruş­ları bloke eden ilaçlar da vardır. Bunlar arasında clonidine içerenler (örneğin dixarit) ve propranolol (ın-deral) gibi "beta-bloker"ler sayılabilir.

Dixarit günde iki kez birer tablet (0.025 miligram) alınabilir. Sonradan, günde iki kez ikişer ya da üçer tabletlik dozajlara çıkmak mümkündür. Aylarca iyi bir yarar sağlayarak rahatlıkla kullanılabilir. Ancak, en yüksek dozaja ulaşıldığında zaten yararını gösterme­ye başlayacaktır. Eğer dört haftalık tedaviden bir fay­da görülmemişse, ilacın kullanımına son verilmelidir. Yan etkileri; ara sıra görülen zihinsel uyuşukluk ve yatarken ayağa kalkmak ya da otururken ansızın doğ­rulmak gibi değişiklikler sırasında ortaya çıkan baş dönmesidir.

Beta-bloker türü ilaçların da çok çeşidi vardır. Bu ilaçlara beta-bloker adının verilmesinin nedeni, sempatik sinir uçlarındaki kimyasal işlemler üzerin­de yaptıkları etkilerdir. Söz konusu sinir uçları, çok sayıdaki görevlerinin yanı sıra, kan damarlarının çap­ları üzerinde de etkindirler. Beta-bloker türü ilaçlar, "amlfa" sinir uçlarının karşıtları olan "beta" sinir uç­ları üzerinde etkindirler. Tıpta çok geniş bir kullanım alanları vardır. Gerilim ve heyecanın giderilmesinde, nabız atışlarının düşürülmesinde ve uygun dozlarda alındığı zaman tansiyonun aşağı çekilmesinde büyük yarar gösterirler. Ayrıca migren nöbetlerinin seyrek­leşmesine de yardımcı olurlar. Migren tedavisinde en çok kullanılan beta-bloker, propranolol içeren inde-ral'dir. Dozajı, günde üç ya da dört kez 40 miligrama kadar yükseltilebilir. Inderal ve dixarit kullanımında dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. İlacın kul­lanımını birden bire kesmek bazı sakıncalar doğura­bilir. Dozajı gittikçe azaltarak bir süre sonra bırakmak yararlı olur.

Migrene karşı bir başka önlem de, nöbetle birlik­te meydana gelen biyokimyasal değişimler üzerinde bir denetim kurmaktır. Bir önceki bölümde, migren sırasında serotonin adlı maddenin beyindeki dolaşım bozuklukları üzerinde önemli bir rol oynadığını belirt­miştik. Serotoninin etkisi, pzotifen (sanomigran) ya da methysergide (deseril) kullanılarak bloke edilebilir.

Sanomigranın günlük dozajı üç tablettir. Gerek­tiğinde altı tablete kadar çıkılabilir. Yan etkileri çok azdır. Çok hafif bir zihin bulanıklığına yol açabilir ki bu da bir sorun yaratmaz. Ancak ilacın büyük bir iş­tah açma özelliği vardır ve kullanan kişilerde sık sık kilo alma görülebilir. Şişmanlama sozkonusu oldu­ğunda ilacın dozajı azaltılabileceği gibi perhiz de ya­pılabilir.

Methysergide içeren ilaçlar (örneğin deseril), se­rotonin üzerinde büyük ölçüde etkili olan fakat uzun vadede ciddi yan etkiler gösteren ilaçlardır. Özellik­le doktorun ciddi gözetiminde ve reçeteye tam uya­rak kullanılmadığı taktirde yan etkiler büyük sorun yaratabilir. Mümkün olan en küçük dozaj kullanılmalı ve ilaç dört ya da altı ay kullanıldıktan sonra, birkaç ay ara verilmelidir. Bu nedenlerden dolayıdır ki, methysergide içeren Maçlar, ancak çok şiddetli migren nö­betleri geçiren ve başka hiçbir tedaviden yarar gör­meyen hastalara verilir.

Antihistamin ilaçlar, bir zamanlar migren tedavi­sinde oldukça yaygın bir kullanım alanı buluyordu. Özellikle, güçlü alerjiler söz konusu olduğu zaman bu tür ilaçlar ilgi gördü. Antihistamin ilaçlar ayrıca sakinleştirici özellikleri ve mide bulantısı tedavisin­deki güçlü etkileri ile başarılı oldu. Terkibinde promethazine bulunan phenergan adlı ilaç, bu gruptan olup, doktorlar tarafından en çok önerilenlerin başın­da gelir. Günde iki ya da üç kez, 10-25 miligramlık doz­lar halinde alınabilir. Zihin bulanıklığı yapabileceğin­den, tedaviye küçük dozlarla başlanması, gerektiği taktirde dozajın yükseltilmesi uygun olur.

Bu türün bir başka örneği olan migraleve, paracetamol, buclizine (bir antihistamine) ve ağrı kesici olarak kodein terkibiyle yapılır, tablet şeklindedir.
Prochlorperazine içeren ilaçlar (örneğin stemetil), baş dönmesine, mide bulantısına ve kusmaya karşı etkili olması nedeniyle bu rahatsızlıkların fazlaca his­sedildiği durumlarda yararlıdır. Gündüz ya da gece olmak üzere günde iki veya üç kez beşer miligramlık dozlar halinde alındığı taktirde, sabah uyanmadan az önce başlayan migFen ağrılarına karşı koruyucu olarak da kullanılabilir.

Migrensel nevralji

Bu rahatsızlığın tedavisinde, ağız, solunum yada anüs yoluyla alınacak ergotamine içeren ilaçların bü­yük yararı görülür. Yatağa girmeden önce alınacak olanlar, özellikle gece gelebilecek migren nöbetleri­ne karşı etkindir. Ergotamine dozları gündüz kulla­nılacağı zaman, genellikle belirli saatlere rastlayan migren nöbetlerinden 30 ya da 45 dakika önce alın­malıdır. Bu yöntemin gerçekten büyük faydaları gö­rülmüştür.
Günde üç kez alınacak clonidine veya pizotifen içeren ilaçların da migrensel nevralji tedavisinde, özellikle hafif seyreden durumlarda yararlı olduğu biIinmektedir.

Migrenli çocuklar, Çocuklarda Migren

Çocuk Migreni, Çocukların ergotamine, pizotifen ya da methysergide türü güçlü ilaçlara gereksinimleri yoktur. Bu ilaç­ların çocuk hastalara verilmesi doğru değildir. Onlarda başağrıları genellikle az şiddetli geçtiğinden, eri­yebilir aspirin yeterli olacaktır. Mide bulantıları da promethazine veya prochlorperazine içeren bulantıkusma kesici antiemetik ilaçlarla önlenebilir. Bir ge­rilim sonucu migren ataklarının sıklaşması durumun­da, bir ya da iki ay süreyle orta derecede etkin bir sakinleştirici (sedatif) vermek yararlı olacaktır.

Migrene Alışmak Migren Tedavisi

Migrene alışmak, Migren Oluşumu, Migren Tanı

Yukarıdaki bölümlerden de anlamış olabileceği­miz gibi, migren, ana nedeni belli olmayan bir rahat­sızlıktır. Migren belirtilerinin bir bireyde görülebilme-sine yol açan çok sayıda etken sayılabilir ancak bu belirtilerin bir başka kişide neden ortaya çıkmadığı sorusu cevaplandırılamaz. Müzminleşen migren belirtileri ilerideki bölümlerde açıklanacak bazı ilaçlar­la büyük ölçüde denetim altına alınabilir. Ne var ki, bir migren hastasının, belirli bir noktaya kadar bu has­talıkla bir arada yaşamak zorunda olduğunu da öğ­renmesi gerekir. Migren, öldürücü bir hastalık değildir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte nöbetlerin sayısı ve ağrıların şiddeti azalır. Kadınlarda, özellikle menopo­za girilmesiyle birlikte üzerinde durulmasına değme­yecek kadar önemi ve etkinliğini yitirir.


İlk yaşlarda, diyelim ki, üç ya da altı ayda bir gö­rülen migren nöbetleri can sıkıcı olmakla birlikte has­tanın günlük işlerini ya da ev işlerini aksatmaz. Üstüste gelen klasik ya da basit migren nöbetleri ise, ev, iş ve sosyal yaşamını tümüyle altüst eder. İlk kez bir migren nöbeti geçiren bir hasta, olaya "sıradan bîr başağrısı" gözüyle bakabilir ve üzerinde durma­yabilir. Ancak ağrının şiddeti bir yana, mide bulantı­sı ve huzursuzluk bir nöbet esnasında hastanın da­yanamayacağı boyutlara varabilir.

Bu hoş olmayan rahatsızlığın hayatımız üzerinde­ki etkilerini azaltmak için ne yapabiliriz? Bir migren nöbetiyle başa çıkabilmek için başvuracağımız çare­ler neler olabilir? Uzun vadeli düşündüğümüzde, ne gibi koruyucu önlemler alabiliriz? Eğer genellikle ol­duğu gibi, ağrıyla birlikte uyanırsak, işimiz daha zor demektir. Çünkü uyandığımızda başımızın ağrıması, migren nöbetinin birkaç saat önce başlamış olması demektir. Genel olarak da ağrı süresi uzadıkça dindirebilmek de güçleşir. Yine de aspirin ya da paracetamoi türü bir ağrı kesici alınabilir. Eğer mide bu­lantısı varsa, bulantıyı engelleyici bir başka ilaç da­ha almak uygun olur. Sonra hasta, eğer mümkünse iyi havalandırılmış karanlık bir odada yeniden yata­ğa girmeli ve uyumaya çalışmalıdır. Çünkü uyku sı­rasında ağrılar da hissedilmeyecektir. (migrenin çaresi)

Eğer nöbet hastanın çok yakıhdan tanıdığı gör­me bozukluğu, uyuşukluk gibi bazı belirtilerle "geliyorum" derse, belirtiler fazla şiddetli olmasa bi­le, başağrıları 15-30 dakika sonra başlayacak demek­tir. O nedenle, derhal önleyici tedaviye başlanması gerekir. Daha önce de vurgulandığı gibi, ağrılar, baş­taki kan damarlarının genişleyip gerginleşmesinden sonra ortaya çıkar. Bu nedenle eğer bu damarların ge­nişlemesini ve gerginleşmesini engelleyebilirsek ağ­rıların tamamen önüne geçebileceğimiz gibi hiç de­ğilse ağrının şiddetlenmemesini ve dayanılabilir bo­yutlarda kalmasını sağlamış oluruz.

Migrenli hastalar tarafından kullanılan ve "vaso-aktif" olarak adlandırılan bazı ilaçlar vardır. Bu ilaç­lar, damarları daraltarak genişlemelerini önlerler. Bazı örnekleri Migril, Cafergot, Lingraine gibi ticari adlarla piyasada satılan ve vasoaktiflere ileride geniş olarak tekrar döneceğiz. Başağrısının önüne geçilebilmesi için, bu ilaçların ilk belirtilerin ortaya çıktığı anda alın­ması gerekir. Pek çok hasta, bu ilaçları yararlı bulmakta ve gerektiğinde hemen kullanabilmek için yan­larından eksik etmemektedir.

Başağrisını engelleyecek ilaçları almış olsak bi­le, migren belirtilerini hissettikten sonra yine de ya­tağa girmemizde yarar vardır. Çünkü vasoaktifler, (he­nüz migrensel bulantılar başlamasa da) mide bulan­tısına ve halsizliğe neden olabilirler, baş dönmesi ya­pabilirler. İşyerinde dinlenmek mümkün olmayabilir ama hasta nöbete yakalandığı anda evindeyse yata­ğa girmek büyük ölçüde yararlı olacaktır. Vasoaktif ilaçlar, migren ağrılarıyla uyanılan sabahlarda da alın­malıdır. Gerçi bu taktirde, koruyucu olarak alındıkla­rı zamanki kadar etkili olmazlar ama yine de yararla­rı görülür. Ağrının henüz fazla güçlü olmadığı başlan­gıç anlarında da vasoaktif ilacınızı almayı yeni hatırlamışsanız "nasıl olsa şimdilik hafif ağrı var" diye­rek almamazlık etmeyin. Çünkü hafif ağrı, önümüz­deki dayanılmaz ağrıların habercisi ve başlangıç nok­tasıdır.

Bir migren hastası, nöbet sırasındaki etkileri en aza indirgeyebilmek için kişisel olarak neler yapabi­lir? Migreni davet eden ve hızlandıran unsurları yu­karıdaki bölümlerde görmüştük. Bunların bir bölümü­nü denetleyebilmek, kişinin elinde değildir. Örneğin, hiçbirimiz, kalıtımsal özelliklerimiz üzerinde söz sa­hibi olamayız. Ama değiştirebileceğimiz ve üzerinde etkili olabileceğimiz çok sayıda migreni davet eden unsur bulunmaktadır.

Evde yaşanan gerginlik, işyerindeki kişisel ilişki­ler ve çalışma koşulları migrenin şiddetinde önemli ölçüde etkindir. Migrenli bir insan, tatillerde, iş ve çevre değiştirdiği dönemlerde, hatta hafta sonların­da dinlenirken yakalandığı migren nöbetlerinin çok daha hafif olduğunu fark edecektir. Bazı hastalar, hafta sonlarıyla ilgili görüşümüze katılmayabilirler ve bir ölçüye kadar da haklıdırlar. Çünkü çoğu kez kimi ki­şilerde migren nöbetleri Cumartesi ya da Pazar gün­leri çok geç saatlerde uyandıkları zaman ortaya çı­kar. Her ne kadar Avrupalı hastalar bunu kiliseye git­medikleri için Tanrı'nın bir cezası olarak kabul ederlerse de, uzmanlara göre asıl nedeni, alışılagelenden daha fazla yatakta kalmanın bir sonucu olarak başa giden kan akımının azalmasıdır. Ayrıca bir hafta bo­yunca yaşanan gerilimlerin etkisini göstermesi şek­linde de kabul edilebilir.

Eğer hasta, işinin, kişisel ilişkilerinin, yeterince dinlenme ve eğlenmeye olanak bulamamanın ya da sürekli aynı kalan koşulların kendisini ve hastalığını olumsuz yönde etkilediğini hissediyorsa, elinden gel­diği kadarıyla yaşama biçiminde ve alışkanlıklarında değişiklik yapmak yoluna gitmelidir. Böyle davranır­sa hastalığında belirli bir düzelme gözlemleyecektir. Ne var ki, pek çok hasta, ekonomik ya da duygusal yönden büyük kayıplara uğramadan yaşamlarında önemli değişiklikler yapamayacaklarını görürler. Böyleleri, yoga ya da hipnoz gibi özel sakinleşme teknik­lerinden yararlanabilecekleri gibi, doktorlarının öne­receği sakinleştirici ilaçları da alabilirler.

Migren hastasının günlük yaşamı da son derece düzenli olmalıdır. Migrenli, uyku saatlerine ve gerek­tiği gibi hazırlanmış besinlerden oluşan yemek öğün­lerine özen gösterdiğinde/bundan büyük yarar sağ­ladığını kolayca fark edecektir. Daha önce de vurgu­landığı gibi, bir öğünü kaçırmak, migrene davetiye çı­karmak olabilir. Normal öğünler sırasında, yemekle­rin olabildiğince acele etmeden yenmesi gerekir.

Belirli bazı gıdaların migreni uyardığı gözlemlen­mediği sürece, perhiz yapmaya gerek yoktur. Ancak çikolata, peynir, süt ürünleri, yağlı besinler ve alko­lün migreniniz üzerinde olumsuz etkilerini hissetti­ğiniz anda bunları doktorunuza da danışarak kısıtla­yabilirsiniz. Bu besinlerin tümünden, sürekli bir bi­çimde el çekmek doğru değildir. Böylesi bir uygula­ma, beraberinde başka sorunlar da getirir. En iyi yön­tem, migreni tahrik ettiği düşünülen bu besinlerden her birini sırayla altı ya da sekiz haftalık süreler için yemeyerek hangisinin sizin bünyenize zarar verdiği­ni saptamaktır.

Herhangi bir besine karşı alerjiniz olduğundan kuşkulandığınızda, (bu, besin içindeki tiraminin kim­yasal etkisinden daha başka bir olaydır) yukarıda uy­gulanan geçici perhizler yardımıyla hangi gıdaya karşı alerjiniz olduğunu anlayabilirsiniz. Kuşkulandığınız fazlaca bir miktar migren ağrılarımızı uyaracak ve sap­tamanızı doğrulayacaktır. Bu tür alerjilerde, deri de­neyleri, fazla yardımcı olmaz. Alerjik tepkimenin sü­resi birkaç dakika ile birkaç gün arasında değişebi­leceğinden deneyler sırasında bu özellik de gözönünde bulundurulmalıdır.

Çok yağlı besinlerin, alerjileri olmadığı halde, saf­ra kesesi rahatsızlıklarından yakınan bazı hastalarda migreni tahrik edici bir unsur olduğu da unutulma­malıdır.
Aşırı sıcak ve soğuk da migrenliler için zararlıdır. Özellikle çok sigara içilen kapalı yerlerde ve kirli ha­valarda sıcağın etkisi daha da fazlalaşır. Böylesi or­tamlardan kaçınmak gerekir. Alkol de kaçınmanız ge­reken bir başka unsur olabilir. Ancak, bazı davet ve partilerde size düşman olan sıcak ve kirli hava ile al­kolden, dostlarınızı ve arkadaşlarınızı kırmamak adı­na kaçınamayacak bir durumda kalabilirsiniz. Böyle durumlarda, size şarap ya da bira yerine cin ya da viski içmenizi öneririz.

Parlak ve güçlü ışıklar sizin için zararlı olabilir. Bu takdirde renkli ya da polaroid gözlük camları kulla­nabilirsiniz. Ancak bu camların niteliğini göz dokto­runuzun belirlemesinde yarar vardır. Özellikle orta yaştaki hastaların yakın gözlüklerinin çok doğru bir biçimde verilmiş olmaları gerekir. Eğer okumak ya da yakından bakmanızı gerektiren bir iş yapmak migre­niniz üzerinde uyarıcı etki yapıyorsa, bu tür işlevler­den kaçınmanız uygun olacaktır.

Gezilerin migreniniz üzerinde olumsuz etki yap­tığına inanıyorsanız, gezi boyunca tutmalara karşı çok yararlı olan bazı ilaçları almanızı öneririz. Eğer çok uzun sürecek bir geziye çıktıysanız, zaman zaman dinlenme molaları vermek de sizin için yararlı olacak­tır. Migren tedavisinde kullanılan ilaçların büyük bir bölümü zihinsel bulanıklıklara yol açar. Bu nedenle, özellikle direksiyon Kullanmanızı gerektiren uzun se­yahatler öncesinde, ilacını evde bir süre kullanarak etkisini gözlemlemeniz gerekir. Migren nöbetleri si­zi direksiyon başında da yakalayabilir. Eğer ağrı çok şiddetliyse ve görme bozukluğu başlamışsa yapıla­cak en iyi şey, arabayı bir kenara çekerek görme ye­teneğinizin yeniden normale dönmesini beklemektir. Bu öneri size ilk bakışta gereksiz gelebilir. "Bu ka­darını da herkes düşünebilir" diyebilirsiniz. Ancak ba­zı insanlar zigzaglı çizgiler arasından yine de göre­bildiklerini ve yollarına devam edecek kadar iyi olduk­larını düşünme yanılgısına kolayca düşebilmektedirler.

İnsanın baş ve boyun yaralanmalarına karşı aşı­lanması kuşkusuz mümkün değildir. Ancak yine de son derece tedbirli olmak gerekir. Eğer boyun kemik­lerinizde meydana gelen bozuklukların migreninizi, şiddetlendirdiği ortaya çıkmışsa, ev düzenlemesi, ta­van temizliği, aşırı eğilme, bahçe işleri gibi tehlikeli durumlardan kaçınmalısınız. Boynunuzdan şikâyeti­niz geçmediği sürece, yatakta da boynunuzu yastık­la desteklemeniz gerekir. Yastıklarınızı öyle yerleş­tirin ki, başınız, enseniz ve boynunuz doğru bir çizgi üzerinde olsun. Boynunuzun omuzlarınızla birleşti­ği noktada herhangi bir kıvrılmanın olmamasına dik­kat edin.

Tansiyonun yükseldiği zamanlarda migrenin da­vet edildiğini daha önce belirtmiştik. Tansiyon yük­sekliği, kuşkusuz başka baş ağrısı türlerine de yol açar. Ancak eğer bir migrenlinin başağrılarının şid­deti giderek artıyorsa ve ailesinde yüksek tansiyon hastası varsa; kadınlar hamilelik dönemlerinde yük­sek tansiyondan şikâyetçi olmuşlarsa; migrenli bir-kadın, sürekli olarak doğum kontrol hapı kullanıyor­sa, o zaman derhal doktora gidilmesi ve yüksek tan­siyon belirtilerinin ve migrenle olan ilişkisinin araş­tırılması gerekiyor demektir. Yüksek tansiyon teda­visinde kullanılan modern ilaçlar son derece etkili ve yararlıdır.

Migrenli hastaların büyük.bir bölümünün kadın ol­duğu da vurgulanmıştı. Normal aylık dönemlerdeki hormonal etkiler ve doğum kontrol hapları, migrenin şiddetini artırır. Hapların etkisini giderebilmek için türlerini ve kullanılış biçimlerini değiştirmek yararlı olacaktır. Vücuda giren su ve tuz miktarını kısıtlaya­rak ve böbreklerin daha çok su atmasını sağlayan ilaçlar alarak dokularda su toplanmasının önüne ge­çilebilir. Bu da migren üzerinde etkili olabilecek bir unsurun ortadan kaldırılması demektir.


Eğer nöbetler düzenli olarak âdet dönemleri ön­cesine rastlıyorsa, hasta, migril benzeri ilaçları dönem başlangıcından bir gece önce alarak migrenin şiddetini azaltmak için iyi bir önlem almış olur. An­cak bu yöntemin kesinlikle başarılı olduğu da ne ya­zık ki söylenemez. Bazı durumlarda, migren nöbeti­nin dönemin ilk gününün geç saatlerinde ya da erte­si gün başladığı görülür. Yine de migren nöbetleri­nin dönemle kesin ilişkili olduğunun saptandığı ki­şilerde böyle bir koruyucu önlemin mutlaka alınma­sını öneririz.

Migrenin nedeni, Migren Neden Oluşur, Migren Nedenleri

Daha önceki bölümlerde de açıklandığı gibi, mig­ren, kan dolaşımının, tüm vücuttaki, özellikle de beyindeki ve kafatasındaki damarları etkilemesiyle or­taya çıkan bir hastalıktır. Bu damarlar, önceleri daralırlar, sonra gevşerler, böylelikle de anormal ölçü­de genişleyerek gerginleşirler. Bu değişim, yıllardır migrenin nedeni olarak kabul edilmişse de doğrulu­ğu ile ilgili bazı kuşkular da yok değildir.
Oftalmoskop denilen bir aygıtın yardımıyla, gö­zün arkasındaki damarları incelemek mümkündür. Bu damarlar da beyin içindeki damarların aynası duru­mundadır. Bir migren nöbeti sırasında hastanın gözdamarlarını inceleyen uzmanlar, gözün gerisindeki ışık tutucu tabaka olan retinadaki (ağtabaka) damar­ların daraldığını görürler. Migren nöbeti sırasında be­yin içindeki damarların doğrudan incelenmesi olanak­sızdır. Ancak beynin iki yanına ağaç dalları gibi da­ğılan daha büyük atardamarları röntgen tekniğiyle gözlemlemek mümkündür.Nöbetler sırasında bu yön­temle büyük beyin atardamarları üzerinde yapılan in­celemeler, bu damarlarda herhangi bir değişim olma­dığını göstermektedir.

Son zamanlarda, beyindeki kan akımını araştırmak üzere yeni birtakım yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemde, xenon denilen radyoaktif bir gaz, boyun­daki ana atardamarlara enjekte edilir ve daha sonra beyin içindeki akımı gözlemlenir. Başağrılarının gör­me ve duyumsama bozukluğu şeklindeki ilk belirti­leri alındığı sırada, hastada xenon yöntemiyle yapı­lan incelemeler, migrenden etkilenen bölgede kan akışının yüzde 20-50 oranında azaldığını ortaya çıkar­mıştır. Belirtilerin gözlemlendiği baş bölgesinin ter­sinde yapılan kan hızı ölçümleri, akış yavaşlaması­nın daha da fazla olduğunu kanıtlamıştır.

Röntgen tekniğiyle yapılan incelemeler, ana atar­damarlarda bir değişim meydana geldiğini gösterdi­ğine göre, arteriyol dediğimiz daha ince atardamar kollarının daralarak kan akımının azalmasına neden olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Başağrısının başlamasıyla birlikte, kan akışı nor­male hatta normalin de üzerine yükselmektedir. Ka­fatasının, ağrının hissedildiği kısımlarında artış mik­tarındaki fazlalık yüzde 50'yi bulmaktadır. Bu yargı, migren ile kan dolaşımı bozukluğu arasındaki ilişki­yi doğrulamaktadır. Peki, bu rahatsızlığın belirtileri­ne uymakta mıdır ve daha da önemlisi, dolaşımdaki değişikliklerin sebebi nedir?

Bu noktada, beynin yapısı üzerinde kısaca dur­makta yarar görüyoruz. Beyin, ortada birleşen iki yarıküresel parçadan oluşur. İki yarıkürenin birleştiği yerin alt yüzeyinden aşağı doğru beyin kökü uzanır. Beyin kökü, bizim devinimlerimizi sağlayan motor si­nir vuruşlarını organlarımıza aktarır, duyumsamamı­zı sağlayan sensor sinir vuruşlarını da organlarımız­dan yukarı doğru taşır. Yarı kürelerin üst yüzeyleri, buruşuk ve kıvrımlı bir yüzeye sahip, bir gri madde­den oluşur ve milyonlarca sinir hücresi içerir. Bu hüc­reler, beynin daha derindeki ak maddesini oluşturan sinir telleri aracılığıyla birbirleri ile ve vücudun öteki tüm bölümleri ile bağlantılıdır. Beynin yüzeysel tabakasının muhtelif bölümleri, çeşitil bedensel işlev­lerin gerçekleştirilmesiyle görevlidir. Belirli bölgeler, motor etkinlikle (hareket), sensor etkinlikle (duyum­sama ve dokunma), kolların ve bacakların eşgüdü­müyle, anımsamayla, tat, koku, işitme ve görme duyularıyla ilgili ve diğer bedensel işlevlerden sorum­ludurlar. Çok ilginçtir ki, beynin sağ yarıküresi, vücudun sol yarısından gelen bilgileri algılar ve o böl­geye ilişkin işlevleri denetler. Sol yarıküre ise vücu­dun sağ bölümünden sorumludur. Örneğin, sağ eli­ni kullanan bir insanda, konuşma ve konuşulanı an­lama merkezleri sol yarıkürededir.. Görmeyle ilgili merkezler, beynin arka bölümündedir. Sol tarafta ka­lan görme hücreleri, sağ çevreden gelen görüntüleri algılarken sağdaki görme hücreleri de sol çevredeki görüntüleri algılamakla görevlidir. Örneğin, soldaki görme merkezlerinde meydana gelebilecek bir aksak­lık, hem sağ hem de sol gözün görme alanlarının sağ yarısında görme yetersizliğine neden olacaktır.
Migren sırasında, görme alanlarında meydana ge­len kayıplar ve halüsinasyonlar da böyledir. Ancak kimi zaman, herhangi bir gözün kendi damarlarında meydana gelen etkilenmeler sonucu, o yörede de gör­me bozuklukları olabilir.

Böyle zamanlarda beynin tümünde kan dolaşımı­nın azaldığını biliyoruz. Buna rağmen, migren belir­tilerinin ortaya çıktığı görme, duyumsama ve konuş­ma alanlarının neye göre seçildiğini ve belirlendiği­ni anlayabilmek hiç de kolay değildir. Beynin tama­mında kan akışı azaldığına göre neden yalnızca bu bölgeler etkilenmektedir? Aslında migrendeki uyarıcı belirtiler, beynin birçok bölgesinden gelebilir. Fakat buraya kadar tarif edilenler en yaygın olanlardır. Bu özel bölgelerin kan akışının azalmasına karşı çok da­ha duyarlı olduğunu kabul etmekten başka bir açık­lama şekli bulunamamıştır. (Ağrısız Migren, Migren Mide)

Bu dolaşım değişikliklerine ne sebep olmaktadır? Migreni uyaran tüm etkilerin birbirleri arasındaki ilişki nedir? Bu soruların yanıtları, kısmen vücudun kim­yasında yatmaktadır ama büyük ölçüde bilinmemek­tedir. Şimdi, migrenle ilişkili kimyasal değişimlere göz atalım ve onlardan bir sonuç çıkarmaya bakalım.
Bazı besinlerin kimyasal yapılarında bulunan aminler, tiraminler ya da histaminler, bazı kişilerde görülen migren rahatsızlıklarıyla ilişkili olmalarına karşın, migrenlîlerin çoğunluğunu ve normal insan­ları, anormal Ölçülerde etkilemezler. Aşağıda ele almaya çalışacağımız kimyasal değişiklikler, bu tür de­ğişikliklerin dışında ve bir hayli farklıdır.

Aminlerin bazı türleri noradrenalin ve serotonin —vücut dokularında doğal olarak vardır. Bu aminler, öteki bazı görevleri ile birlikte damarların hacimleri­ni de denetlerler. Migrende, ağrıların başlamasından önce kan plazmasındaki noradrenalin miktarında ar­tış olur. Bu serotonin miktarını da yükseltir. Noradrenalin, kandaki pıhtılaşma ile görevli elemanlar olan plateletlerin de bir araya toplanmalarına ve ayrışma­larına da neden olur. Bu daha çok serotonin ve baş­ka kimyasal maddelerin sürekli bir işlem olarak sal­gılanmasını sağlar. Normal olarak beyin serotonin-den etkilenmez. Ancak migrende serotonin beyin dokularına girer ve küçük atardamarların daralmasına neden olur. Bazı bölgelerde bu etki migren belirtile­rini ortaya çıkarır.

Sonra plazma ve beyindeki serotonin miktarı ani bir düşme gösterir. Bu düşüş sırasında, damarlar da özellikle kafatası dokularında ve beyni çevreleyen zar­lar da gevşer ve genişler. Serotonin seviyesinin azal­masıyla birlikte, başağrıları görülür.
Kadın veya erkek bazı migren hastalarında, ağrı nöbetlerine bağlı olarak dokulardaki su ve tuz mik­tarlarında da çoğalma meydana gelir. Kadınlarda, özellikle adet dönemlerinin migreni daha da kötüleştirdiği günlerde bu çoğalma daha vurucu boyutlara ulaşır.

Bu bilgilerin ışığında, migreni uyaran etkenlerin biyokimyasal ve başka değişimlerle nasıl bir bağlantı kurduğunu görmek hayli zordur. Görünen odur ki, ka­lıtımsal nedenlerle, kimi insanlarda anormal biyokim­yasal tepkiler gelişmekte; eğer kan damarları üzerin­deki kontrol kolayca yitirilebiliyorsa bunun ardından bazı besinlere olan duyarlılıklar, alerjiler, yüksek tan­siyon ve hormonal değişimler de etkili olarak migre­ne yol açmaktadır. Ne var ki, kişilik, gerginlik, buna­lım, yorgunluk iklim değişikliklerine uyumsuzluk gi­bi migreni tahrik edici öteki unsurlarla bu varsayım arasında ilişki kurmak ve bir açıklama bulmak kolay değildir.


Son yıllarda yapılan araştırmalarda elde edilen bazı bilgiler migrenle ilgili soruların yanıtlanmasına önemli ölçüde ışık tutmuştur. Yakın bir gelecekte karanlıkta kalan tüm noktaların da aydınlatılması dile­ğimizdir.

Migreni Uyaran Nedenler, Migren Neden Oluşur, Migren Nedenleri

Kalıtım

Migrenli bir hastanın anne ya da babasından bi­rinde ya da kardeşlerinde aynı rahatsızlığın görüldü­ğü sık rastlanan bir durumdur. Migrenle birlikte, aile bireylerinde öteki bazı alerjik hastalıklara, örneğin as­tıma da rastlanılabilmektedir. Bu alerjik duyarlılığın mı ya da bir başka nedenin mi kalıtımsal yollardan migrene yol açtığı ise bilinmemektedir.

Bunalım ve kişilik

Tipik bir migrenlinin kişiliği şu sözcüklerle tanım­lanabilir: Telaşlı, ayrıntılarla çok ilgilenen, her şey­de en mükemmeli isteyen, kolay kolay hoşgörü gös­termeyen, titiz ve kuşkulu. Böyle bir insan, işinde çok başarılı olabilir. Ancak kolayca sakinleşemez ve de­ğişik ortamlara ve olaylara uyum gösteremez. Bir bunalım —özellikle de duygusal bunalım— anında, bu tür bir kişiliğe sahip insanlar, eğer eğilimleri de var­sa, migrenin kucağına kolayca düşerler. (Migren Oluşumu, Migren Mide)

Uykusuzluk ve uzun süreli yorgunluk gibi fiziksel kökenli gerginliklerde aşırı bedensel çaba, sıcak ve soğuğa çok muhatap olma gibi etkenlerle birleştik­lerinde migrene karşı birer çağrı niteliği kazanırlar. Böylesi bunalım ve gerginlikler, çok şiddetli migren ataklarını tahrik edebilecekleri gibi, tansiyon kaynaklı başağrılarıyla birlikte görülen küçük migren ağrıları için sürekli ve uygun bir ortam da yaratabilirler.

Besin, besin yetmezliği ve beslenme

Birçok migren hastası, düzenli öğünlerden birini kaçırdığında, bir migren nöbetinin gelebileceğini iyi bilir. Düzenli öğünlerde yenen pişmiş besinler yeri­ne ara sıra atıştırılan peynir ya da çikolata türü be­sinler ise migreni önlemek yerine tahrik eder.
Yeterince beslenmeyen insanlar, Ortodokslar, Ya­hudiler ve Müslümanlar, oruç tuttukları dönemlerde migren ataklarını daha sık yaşarlar.

Bazı besin türlerinin, migren nöbetlerini tahrik et­tiği bilinmektedir. Bunun nedeni, bu tür besinlerin kan damarlarının hacimleri üızerinde etkin olmaları­dır. Eğer kişinin bu besinlere karşı alerjisi varsa, bey­ne ve vücudun çeşitli kesimlerine kan götüren damar­larda daralma görülür. Alerjik gıda türlerinin en önem­li örnekleri arasında çikolata, peynir ve diğer süt ürün­leri, yağlı besinler (özellikle domuz eti) ve alkol sayı­labilir. Çay ve kahve ile ilgili kuşkular da henüz gide­rilememiştir. Çikolata ve peynirde, bazı kişilerde mig­ren ağrılarını uyaran tyramîne adlı bir kimyasal mad­de vardır. Alkolde bulunan histamin de aynı etkiyi ya­par. Migrenden rahatsız olmayan insanlar, bu tür be­sinleri aynı oranlarda aldıklarında herhangi bir rahat­sızlık belirtisi göstermezler.

Gerçek besin alerjileri, migren nöbetlerinin uya­rılmasında farklı bir etki gösterirler. Bir besinin bile­şiminde, migrenlinin duyarlı olduğu bir madde (alerjen) vardır. Hasta, vücudunda, söz konusu alerjene karşı bir tür savunma silahı (antikor) geliştirir. Hasta ve besin karşı karşıya geldiklerinde, yani besindeki alerjenle vücut içindeki antikorun kimyasal bir tep­kime göstermeleri durumunda, bazı kimyasal mad­deler salgılanır. Bu maddeler, hastalık belirtilerini uyarır. Hastanın başındaki kan damarlarında yapısal değişimler meydana gelir ve bunu migren ağrıları izler.

Migrenli hastaların kaç tanesinin besinsel ve bes­lenme kaynaklı alerjik sorunlardan etkilendiğini kes­tirmek güçtür. Kimi uzmanlar, tüm migrenlilerden an­cak yüzde 10'unda besin ve beslenme kökenli duyar­lılık olduğunu öne sürerken kimi uzmanlara göre bu oran yüzde 30 hatta 40'a kadar çıkmaktadır.

Fiziksel ortam

Sıcak hava, özellikle kuru olduğu zaman migren hastalarını olumsuz yönde etkiler. Sinema ve tiyatro gibi kapalı yerlerdeki hava da, hele bir de sigara du­manı ile iyice kirlenmişse, migrenliler için büyük teh­like demektir. Bazı hastalar da düşük basınca karşı duyarlıdır ve hemen etkilenirler.
Deniz, kumsal, kar ve buz gibi, aşırı parlak görü­nümlü yüzeyler de kimi migrenlileri büyük ölçüde ra­hatsız eder. Bugünlerde, özellikle işyerlerinde çok yaygın bir biçimde kullanılan floresan lambalarından yayılan titrek ışıklar da migrenlilerin nöbetlerini tah­rik eden etkenler arasındadır. Kısa adı EEG olan be­yin grafisi (elektroansefalografi) beyin işlevleri sıra­sında görülen çok küçük elektriksel değişimleri öl­çümleyen bir sistemdir. Bu yöntemin kullanılması sı­rasında, görme bölgesinin bulunduğu başın arka kısmındaki tepkimelerin saptanabilmesi için titrek ışıklardan yararlanılır. Migrenli hastaların ve onların yakınlarının bu tür EEG ölçümlerinde titrek ışığı, karşı büyük tepki gösterdikleri belirlenmiştir. EEG çekimi sırasında titrek ışığa tepkime gösteren her kişi, mig­ren hastası olmayabilir ama tüm migren hastaları tep­kime gösterirler. Bu nedenle, böyle bir tepkinin alindığı durumlarda öteki bazı ölçümlerde hastalık sap­tanabilir.

Kimilerine göre, sıcak ve kuru hava, gürültü ve tit­rek bir ışık bir araya getirildiğinde tipik tepkiler gös­teren kişide mutlaka migren vardır. Ama bu yargıya katılmayan tıp uzmanları da bulunmaktadır.

Göz yorgunluğu

Birçok migrenli hasta, belirli aralıklarla göz dok­toruna muayene olduğunda ya gözlük takmak ya da gözlüğünün camlarını daha güçlü merceklerle değiş­tirmek zorunda olduğunu öğrenmektedir. Bunun ne­deni göz yorgunluğu ve görme bozukluklarının ilerlemesidir. Yorgunluğun ve görme bozukluklarının kaynağı ise sık sık tekrarlanan migrensel başağrılarıdır. Sürekli olarak büyük bir dikkat isteyen işlerde çalışanların gözleri de zamanla yorulur ve bu yorgun­luk migren üzerinde uyarıcı bir etki gösterebilir.

Seyahat

Migrenli hastaların çocukluk yılları incelendiğin­de, büyük bir bölümünün seyahatler sırasında araç tutmalarından yakındıkları ortaya çıkar. Bu tür rahat­sızlıklar, yaşın ilerlemesiyle birlikte ortadan kalkar, erişkinlik döneminde kişi seyahat sırasında otobüs ya da gemi tutmasından yakınmayabilir. Ancak, ço­cukluktaki midesel rahatsızlıklar şimdi migrensel şi­kâyetlere dönüşmüştür ve seyahatler artık o hasta için migreni tahrik eden bir olgu durumundadır. Kuş­kusuz, yolculuklar sırasında sık karşılaşılan yorgun­luk, gürültü, sıcak, beslenme düzeninin bozulması uy­kusuzluk ve hareket halindeki bir araçtan çevreye bakarken gözün aşırı yorulması ve beynin de bundan etkilenmesi ile migren uyarılmış olur.

Migrensel başağrıları, yolculuktan hemen sonra görülebileceği gibi, bir gecelik dinlenmeden sonra da ortaya çıkabilir.

Baş ve boyundaki yaralar

Baştaki bir yara, tek başına migrene yol açan bir etken değildir. Ancak migrenli bir hasta, başından bir yara alırsa, zamanla ağrılarda bir şiddetlenme görü­lebilir.
Boyuna gelen çeşitli darbeler ve bu bölgede olu­şan yaralar ile organizma deformasyonları (kemik ya­pısındaki bozulmalar) kimi zaman migrenin daha da kötü bir hal almasından sorumlu olabilirler. Böylesi durumlarda, boynu hareketsiz kılacak şekilde askı­ya almak tedavi açısından yararlı olabilir.
Bu koşulların migren üzerinde nasıl bir hızlandı­rıcı etki gösterdikleri henüz yeterince anlaşılabilmiş değildir. Ancak iltihaplanma ve ağrıların beyine ve kafatasına giden kan damarlarında daralmalara yol aç­tığı düşünülebilir.

Tansiyon

Bazı insanlarda tansiyon yükselmesi sonucu baş ağrılarının meydana geldiği ve bu ağrıların uygun tan­siyon tedavisiyle ortadan kalktıkları bilinmektedir. Ağrıların yalnızca yükselen kan basıncından kaynak­lanmadığı da bir gerçektir. Çünkü, öksürmek ya da baş üstü durmak kan basıncını yükseltirse de bu gi­bi durumlarda başağrısı görülmez. Ağrılara, yüksek tansiyon nedeniyle baştaki kan damarlarında meyda­na gelen gerilmenin yol açtığı söylenebilir.
Bu nedenle burada aklımıza migrene eğilimli olan birinin tansiyonu yükseldiği taktirde daha sık ve daha güçlü migren nöbetlerine tutulabileceği gelebilir ki, bu hiç de yanlış değildir. Yaş ilerledikçe migren nöbetleri azalır ve ağrıların şiddeti düşer. Ama aynı kişide bir de yüksek tansiyon varsa, ilerleyen yaşla birlikte migren ağrıları hafifleyeceği yerde daha da şiddetlenir.

Hormonların etkileri

Migrenin kadınlar arasında erkeklere oranla da­ha yaygın olmasının nedeni, bir aylık dönemler için­de vücutlarında meydana gelen hormona! değişim­lerdir. Başın hemen altında bulunan hipofiz bezi, sal­gıladığı hormonlarla yumurtalıkları uyarır. Onlar da östrojen ve progesteron adlı hormonları salgılar.-Bu iki hormonun kan içindeki miktarları, bir aylık dönem içinde, rahmin olası bir hamilelik ve yumurtlamaya hazırlanabilmesi için sürekli değişime uğrar. Bu hor­mona değişiklik, âdet dönemleriyle birlikte görülen gerilim, yorgunluk ve halsizlik gibi rahatsızlıklardan da sorumludur. Bazı kadınlar, dönem başlangıcında kilo aldıklarını, ellerinde ve ayaklarında şişmeler ol­duğunu, göğüslerinde bazı rahatsızlıklar meydana geldiğini fark ederler. Bu belirtiler, dokular içinde sıvı miktarının artmasıyla ilişkilidir. Dönem öncesindeki ilk birkaç gün ve kanamadan hemen sonraki ilk gün­ler, migren nöbetlerinin başlama olasılığının yüksek olduğu günlerdir. Bunun nedeni, östrojen ve progesteronun rahim içindeki hücre duvarlarını etkileyerek belirli aminlerle ilgilenen bir tür kimyasal maddenin (enzim) salgılanmasını sağlamasıdır. Doğal olarak or­taya çıkan bu salgılar, vücut içindeki ve beyindeki kan damarlarının çaplarını değiştirirler ve böylelikle migrenli hastalarda ağrılara neden olurlar.
Tüm bu nedenlerden dolayı, âdetten hemen önce, öteki âdet öncesi tansiyon ve gerilim sorunları­nın yanı sıra migren de daha kötüleşir.
Hamileliğin ilk iki ya da üç ayı içinde de migre­nin çok daha şiddetlendiği göze çarpar. Ancak daha sonra ağrıların şiddeti azalır ve nöbetler de seyrek­leşir. Hatta olağan halinde daha ender görülür.
Menopozda östrojen ve progesteron dengesi, ola­ğan hallere oranla daha çok değişim gösterir ve bu durum bir süre sorunun daha da ağırlaşmasına ne­den olur. adet dönemlerinin tamamen kesilmesiyle, migren de normal seyrini alır.

Haplar

Doğum kontrol hapları, yapılarında östrojen ve progesteron hormonları içerirler. Bu nedenle migren üzerinde belirli bir etkileri vardır. Bu etkinin düzeyi, hapların içeriğindeki iki hormonun dengesine bağlı­dır. Östrojen bakımından daha zengin doğum kont­rol haplarını kullanan kadınlardan yüzde 50'den fazlası, başağrılarının arttığını belirtmişler veya hap kul­lanımına son vermişler ya da başka tür bir hapa yö­nelmişlerdir.


Doğum kontrol haplarının kan basıncı (tansiyon) üzerinde de etkileri vardır. Bu nedenle doktorlar ve aile planlamacıları, bu tür hapları kullanan kadınla­rın tansiyonlarını zaman zaman ölçerler. Tansiyonun yükselmesi, migren üzerinde de uyarıcı bir etki ya­par. Bu nedenle, koruyucu haplardan kullanan bir kadın, özellikle duyumsama yetersizliği ve görme bo­zukluğu ile kendini belli eden klasik migren nöbetlerinin sıklaştığını görürse ve bu arada tansiyonunun da yüksek olduğu ortaya çıkarsa derhal doktoruyla temasa geçerek kullandığı hapla ilgili öğütlerini al­malı ve mutlaka ona göre davranmalıdır.

Başağrısının Diğer Nedenleri, Baş Ağrısı Nedenleri

Migrenin belirtileriyle ilgili daha ayrıntılı bilgiler üzerinde durarak, zaman zaman başağrısı çeken ba­zı okurların çeşitli endişelere kapılmalarını ve kendi kendilerine çeşitli teşhisler koymalarını engellemek sanırız yararlı olacaktır. Bazı ağrı türleri, migrenden çok daha ciddi hastalıkların habercisi ya da sonucu olabilir. Ayrıca, klasik migrenin uyarıcı belirtilerinden biri olarak kabul edilen bazı unsurlar, örneğin yüzün bir yanında görülen uyuşukluk ve konuşma yetersiz­liği, beyne giden damarlardan birinin tıkanması so­nucu ortaya çıkan işlev bozuklukları da olabilir. İleri­de de görüleceği gibi, bir migren atağı sırasında, bey­ne giden damarlar, kas duvarlarının büzülmesi sonu­cu daralırlar. Bölgesel uyuşuklukların, görme ve ko­nuşma kaybının nedeni de budur. Bu, beyin damarlarının tıkanması sonucu ortaya çıkan bozukluklar ka­dar tehlikeli olmayıp kısa bir süre sonra beynin iş­levlerine normal olarak yeniden dönmesiyle sonuç­lanan geçici bir rahatsızlıktır. Birçok migren hasta­sı, çeşitli fonksiyon kayıplarıyla ilk karşılaştıkların­da büyük bir paniğe kapılırlar. Ama bu bozuklukların kısa süre içinde geçtiğini ve normal yaşamlarına ko­layca dönebildiklerini ayrım sayınca hemen rahat­larlar.


Hiç kuşkusuz, başağrılarına yol açan daha birçok neden vardır. Onların tümünü sıralamak ve hepsiyle ilgili gerekli bilgiler vermek, bu kitabın sınırları için­de olanaksızdır. Bu nedenle, migren hastalığıyla do­laylı da olsa ilgilerinden ötürü sadece tansiyon ve bu­nalım kökenli başağrılarını ele almak sanırız yeterli olacaktır.

Tansiyondan kaynaklanan başağrıları, genellikle gözlerin üzerinde, başın arka kısmında bir ya da iki yanda ya da başka bölgede, bir bant biçiminde his­sedilir. Mide bu­lantısı ve kusma, bu tür başağrıların yaygın özellik­leri değildir. Ağrılar, uyku sırasında ortadan kaybol­makla birlikte, uyanmayla birlikte yeniden görülebi­lir. Migrenle kesin bir ilişkisi saptanamamakla birlik­te, üzüntü ve endişe sonucu tansiyonun yükselmesi üzerine ortaya çıkan başağrılarının migren ataklarını da çağırdığı bilinmektedir.

Bu tür ağrılara, kadınlarda aybaşı dönemlerinden önce ve aybaşı dönemi sırasında oldukça sık rastla­nır. Fakat başta fiziksel ve duygusal gerginlikler ol­mak üzere daha birçok nedenden dolayı hem kadın­larda, hem de erkeklerde görülebilir.

Bunalım kökenli başağrıları (depresif başağrısı) başın üst kısmında bir ağırlık, başı aşağıya doğru bas­tıran bir oüç şeklinde kendini gösterir. Bazen günler­ce ya da haftalarca sürebilir. Kişi, başağrısıyla birlikte bir isteksizlik ve bunalma duygusu hisseder. Bu tür bir başağrısı, aynı kişide migren ağrısıyla birlikte de ortaya çıkabilir ve her ikisinin tedavi yöntemleri çok farklıdır.

Sık sık tekrarlanan çok şiddetli başağrıları, insa­nın çok haklı olarak beyinde bir ur ya da bir damar tıkanması gibi ciddi endişelere kapılmasına neden olur. Ancak, du ağrılar bir görünüp bir kaybolarak yıl­larca sürmüşse, böylesine tehlikeli olasılıklar da bü­yük ölçüde azalmış demektir. Ancak şu da unutulma­malıdır: Kişinin kendi kendisine teşhis koyması son derece güç ve tavsiye edilemeyecek kadar risklidir. Bu nedenle en doğru yol, çok şiddetli başağrılarının görülmesinden sonra vakit kaybetmeden bir uzman doktora muayene olmak ve onun önerilerine göre ge­rekeni yapmaktır. Başarılı ve tüm gerekleri yerine ge­tirilerek yapılmış bir muayene sonucu, hastada mig­ren olup olmadığı kesinlikle ortaya çıkacak ve böy­lece öteki başağrısı olasılıkları unutularak en uygun tedavi yöntemi başlatılmış olacaktır. Günümüzde bazı büyük kentlerde kurulan migren klinikleri, gerek müz­min migren hastalarına, gerekse başağrılarından en­dişe eden kişilere ışık tutmakta ve onlara yol göstermektedir

Basit Migren, Kronik Migren, Migren Hakkında Bilgi

Basit migren de klasik migren kadar ağrılı ve ra­hatsız edicidir. Üstelik klasik migrene oranla ataklar daha sık ortaya çıkar ve atak başlangıcından önce hastanın gerekli önlemleri alabilmesine olanak sağlayan ön belirtilerde hemen hiç görülmez. Hastanın midesi bulanmaya başlar başlamaz, başağrısı da tüm şiddetiyle ortaya çıkar. Klasik migrende olduğu gi­bi, ağrının çıkış noktası bir gözün üstü ya da arkasıdır. Veya başın ardından hissedilir. Sonra başın bir yarısını tümüyle kaplar. Kimi durumlarda, her iki ya­rısını da etkisi altına alır. Mide bulantısı ve başağrısı bir arada seyreder. Bazen kusmanın etkisiyle yavaş­layan ağrılar, bedensel hareketler, eğilme, öksürme ve yine kusma ile tahrik edilerek şiddetlenebilir. Çün­kü bu tür hareketler sırasında baştaki kan miktarı yük­selmektedir.

Hafif şiddetteki bir migren atağında, yatak istirahatine gerek yoktur. Fakat hasta çok şiddetli bir atak­la karşı karşıya kalmışsa, klasik migrende olduğu gi­bi, bütün gününü yatakta geçirmesi gerekebilir. Ba­sit migren, klasik migrene oranla daha sık tekrarla­nır. Eğer hasta bunalımlı bir dönemindeyse, haftada iki ya da üç migren atağı görülebilir. Bunalım ve ge­rilimin ya da migreni tahrik eden öteki unsurların et­kilerine göre, haftada bir, ayda bir üç ayda bir ya da altı ayda bir yinelenebilir. Bu süreler, hastadan has­taya da değişim gösterir. Klasik migren hastaların­da da zaman zaman basit migren atakları ortaya çıkar.

Migrensel nevralji

Migrenin bu az rastlanan türü, genellikle erkek­lerde ve 20 ile 40 yaş arasında ortaya çıkar. Mevsim­sel bir hastalık olan migrensel nevralji, ilkbahar ve sonbaharda hastayı etkiler. Dört ya da altı haftalık bir rahatsızlık döneminden sonra bir dahaki ilk ya da son­bahara dek "uykuya geçer." Ağrı, gözde ya da gö­zün arkasında etkindir (Her zaman aynı gözde görü­lür). Ağrının başlamasıyla birlikte, gözün beyaz bölümü kırmızılaşır, göz aşırı sulanır ve ağrıyan gözden yana olan burun deliği içinde salgılar artar. Ağrı, 24 saat içinde bir ya da iki kez hissedilebilir. Genellikle günün aynı saatlerinde etkin olan migren ağrıları, ge­ceye rastladığında hastayı uykusundan kaldırabilir. 15 ile 45 dakika arasında süren ağrılar sırasında, çok tuhaf olmakla birlikte öteki migren türlerinde görü­len kusmaya rastlanılmaz. Migrensel nevralji tedavi­sinde büyük ölçüde başarılı olan ilaçlar üretilmiştir. Bu koruyucu ilaçların kullanılmasıyla, ağrı nöbetleri engellenir.

Abdomen migreni


Çocukların seyahat sırasında rahatsızlandıkları sık sık görülür. Migren hastalarının çocukluk yılları­nı incelediğimizde, onların başında da benzer rahatsızlıkların geçtiği ortaya çıkar. Bu tür rahatsızlıkların nedenini kimse tam olarak bilmez ve çocuklar bu has­talıkla bir arada büyür. Fakat bugün anlaşılmaktadır ki, çocukluklarında çeşitli araçlarla yaptıkları yolcu­luklarda rahatsız olan (tren ya da otobüs tutması gi­bi) kişiler, ilerideki dönemlerinde migren hastası ol­maya aday demektir. Çok genç insanlarda, ara sıra görülen mide bulantısı ve kusma, zaman zaman çok hafif şiddette baş ağrılarıyla beraber kendisini gös­terir. Bu tür mide bulantıları aşırı heyecan, gürültülü toplantılar ya da beklenmedik olaylar tarafından tah­rik edilebileceği gibi, kendiliğinden de meydana ge­lebilir. Böyle bir rahatsızlık, iyi geçirilmiş bir gece­nin ardından, kolayca iyileşir. Mideyi ve sindirim sis­temini etkileyen bu tür migren abdomen migreni adı­nı alır ve çocukluk dönemi migreninin tipik tezahü­rüdür. Okul yaşındaki çocukların yaklaşık yüzde dördünde bu hastalığın izlerine rastlanılmaktadır. Büyük­lerde, migren sırasında ortaya çıkan görme ve duyum­sama bozuklukları, abdomen migreni ataklarında rast­lanılmayan özelliklerdir. Zaman zaman abdomen mig­reninden rahatsız olan çocukların yarısına yakın bir bölümü, delikanlılık döneminde hastalıktan tamamen kurtulurlar. Bazılarında ise hastalık zamanla gelişir ve erişkinlerde görülen migren türlerine dönüşür.

Migren Başağrısı Anasayfa

Migren Nedir, Migren Baş Ağrısı ve Migren Çeşitleri

Klasik Migren, Migren Belirtileri, Migren Hastalığı

Basit Migren, Migrensel Nevarji, Abdomen Migren

Başağrılarının Diğer Nedenleri

Migren Neden Oluşur, Migrenin Nedenleri

Migren Tedavisi, Çocuklarda Migren ve Tedavi

Migrene Alışmak ve Migren Tedavisi Hakkında Bilgiler

Migrenin Nedenleri, Migren Neden Oluşur

Migren İle İlgili Tıp Terimleri ve Açıklamaları

Migren Ağrısında Sık Görülen Belirti ve Bulgular

Migrenin Oluşma Mekanizması

Migreni Başlatan Etkenler

Migrende İlaç Tedavisi

Migren Ağrısına Dayanma Stratejileri

Migren İle İlgili Sık Sorulan Sorular

Klasik migren, Migren Ağrıları, Migren Belirtileri, Ateşli Migren Ağrısı

Bu tür migrende, başağrılarının başlamasından önce belirtileri görülür. Kişi kendisini anormal dere­cede iyi hisseder ve ertesi sabah migren saldırısıyla uyanacağını anlar. Çok daha sık görülen bir belirti ise görme bozukluğudur. Gözlerden birinde ya da her iki­sinde görüntü niteliğini yitirir. Bu da görme alanının merkezini ya da belirli bir bölgesini etkiler.

Doğrudan bakılan nesnelerin hatları birbirinin içi­ne girer. Örneğin, bir insan yüzü netliğini yitirir, bir yazının harfleri içice girmiş şekilde görünür. Oysa gözün görebileceği alanın kenar bölgelerindeki gö­rüntüler nettir. Bunu, genellikle görüntünün ortasın­da oluşan bir kör nokta izler. Bu kör nokta büyük öl­çüde görme kaybına yol açacak kadar büyük de olabilir. Scotomata da denilen kör nokta, bazen görün­tünün tam ortasında değil, görüntü merkezinin sağ ya da sol yarısında ya da belirli bir bölümünde etkin olabilir. Her iki gözde de sırayla kendini hissettirmesi, bozukluğun her iki gözde de görme alanının benzer bölgeleri üzerinde etkili olduğunu kanıtlar. Görüş kay­bı olan bölgenin üzerinde hareket halinde zigzaglı çiz­giler —ışıklar— ortaya çıkar. Bu hareketli parlak çiz­giler, her iki gözün karşılıklı bölgelerinde dışa doğru dağılır, görme alanının bir bölümünü ya da dörtte biri­ni kapsar ve o alandaki görüntü ya belirsizleşir ya da tamamen ortadan kalkar.

Kimi zaman görme alanının tamamı etkilenir ve geçici körlük meydana gelir. Görme bozukluğuna iliş­kin belirtiler 15-30 dakika içinde en üst noktaya ka­dar çıkar, görüntülerin tekrar netleşmesinden önce yarım ya da bir saat kadar sürer. Bazen görme bozuk­luğunun etkisi bir-iki gün de sürebilir. Ancak bu, ol­dukça ender rastlanan bir durumdur. Bazen de gör­me bozukluğunun yalnızca bir tek gözü etkilemesi mümkündür. Migren, ağrılarının etkin olduğu yönde değişkenlik gösterebilir ya da sürekli olarak yüzün aynı yanında ortaya çıkabilir.

Görme bozukluğunun hemen önünde ya da biraz sonrasında, duyumsama ve dokunma duyularının ye­tersiz hale gelmesi de migrenin önemli belirtilerin­den biridir. Bir el uyuşur, yüzün bir yanında duygu­suzluk belirtisi görülür. Kimi zaman elde başlayan uyuşukluk, kolu aşarak yüzün birine ulaşır. Yüzün uyuşuk yönüne bakan dil parçası da bu durumdan et­kilenir ve konuşma güçlüğü ortaya çıkar. Hastanın söyledikleri zor anlaşılır hale gelir. Duyumsama ve dokunma bozuklukları, kimi zaman da yüzün her iki yanında, dilin tamamında, ağız içinde ve damakta ve her iki kolda etkin olabilir. Bu işlev bozuklukları 15-30 dakika içinde en yüksek noktasına çıkar ve birkaç sa­at içinde yavaş yavaş ortadan kaybolur. Bazı hasta­larda, duyumsama bozukluğu ortadan kalktıktan son­ra da bir süre kollarda uyuşukluk görülebilir.

Bazı migren hastalarında, ağızda, yüzde ya da kol­larda bir duyumsama ve dokunma bozukluğu olma­sa bile, konuşma yetersizliği görülebilir. Böyle du­rumlarda hasta, doğru sözcükleri bulmakta güçlük çe­ker. Yoksa ağız içi işlevi konuşması için yeterlidir. Hastanın derdi, konuşma için gereken doğru ve ba­sit sözcükleri anımsayamamasıdır. Sözcükler, yanlış hece düzeni içinde hastanın ağzından çıkar. Bazen de harflerin sırası birbirine karışır. Bu belirti, eğer ilk migren atağından önce ortaya çıkmış ve hastayı hiç ummadığı bir anda yakalamışsa, korkutucu olabilir. Ancak, görme ve duyumsama bozuklukları gibi, bu da bir süre sonra geçer.

Bazı durumlarda, başdönmesi ve dengesizlik duy­gusu da migrenin belirtileri olarak kabul edilmelidir. Bu iki özelliğin müzminleştiği hastalar, sabah uyan­dıklarında, yatak odalarının fırıldak gibi döndüğü duy­gusuna kapılırlar. Yerlerinden doğrulmak istedikle­rinde, bu dönme daha da hızlanır ve hemen ardından mide bulantısı başlar. Her zaman aşırı şiddette görülmeyebilen bu belirtiler, yine de hastayı, büyük bir çaba harcamadığı taktirde yatağından kalkamayacak kadar etkiler. Çift görme ve yeterince görmeme de. baş dönmesi ve mide bulantısı ile birlikte kendini hissettirebilir.

Başağrısı, yukarıda sıralanan ön belirtilerden az sonra başlar. Genellikle başlangıç noktası, bir gö­zün üstü ya da arkasıdır. Az sonra, aynı yüz bölge­sinde, başın arka kısımlarına doğru yayılır. Bazen de tam tersine, boynun kafatasının alt ucu ile birleştiği noktadan başlayıp dağılabilir. Ağrı, tipik bir yarıküresel ağrıdır, başın bir yarısını etkiler. Eğer bir böl­gede uyuşukluk ve görme bozukluğu varsa, ağrı da başın öteki yarısında görülür. Ancak, ağrının başın ön ya da arka yarısının her iki yanında hissedilmesi de olasıdır. Ağrının şiddeti büyük ölçüde değişken­lik gösterir. Çok hafif bir ağrı biçiminde olabileceği gibi dayanılmaz boyutlara da varabilir. Kusma ve mi­de bulantısı genel olarak vardır. Şiddetli bir migren, atağından sonraki 24 saat içinde zaman zaman da yi­nelenebilir. Kimi zaman, hasta kustuktan sonra ağrı­sının hafiflediği gibi bir duyguya kapılabilir. Oysa kus­ma hareketi, başın içindeki basıncı arttıracağından ağrı da daha şiddetli bir hal alır. (Kronik Migren, Migren Diyeti, Migren Neden olur)

Bazı hastalar, gürültü ve ışığın ağrıları tahrik et­tiği düşüncesiyle karanlık bir odaya uzanarak rahat­lamaya çalışırlar. Kafatasında, kulağın hemen önün­de ve ardında basınç, ağrılı bölgelere oranla daha ar­tar. Bazen bu bölgelerden birindeki basınç artışı, ağ­rının çok kısa bir süre içinde olsa durmasını sağlar.
Başağrısı genellikle, yukarıda sıralanan ön belir­tilerin ardından başlar. Ancak eğer migren atağı has­tayı uykuda yakalamışsa, kurban uyandığında gözle­rini ağrıyla birlikte açabilir. Bu ağrı, saatlerce, bazen bütün gün sürebilir. Gece uykusuyla hafiflemekle bir­likte 72 saat süreyle etkisini sürdürdüğü de görülür. Migrenin en önemli özelliği olan başağrısı, yaşanan yıllarla birlikte niteliklerinde değişimler gösterir. Ço­cukluk yıllarında hafif şiddette yaşanan başağrıları, erişkinlikte ve orta yaşlarda en şiddetli boyutlara ula­şır. Yaş ilerledikçe ağrıların şiddetinde bir düşme görülür. Kişinin yaşlılık döneminde, görme bozuklukları ve öteki migren belirtilerinin ortaya çıkmasına kar­şın, başağrıları hemen hiç görülmez.


Klasik migren atakları, hastalığın az rastlanan türlerine oranla daha az sıklıkta ortaya çıkar. Yine de erişkinlikte ve orta yaşın ilk yıllarında her ay ya da her iki-üç ayda bir kendini gösterebilir. Çok güçlü uya­rıların etkisiyle migren ataklarının süresi kısalabilir ve şanssız bir hasta kısa aralıklarla birkaç migren ata­ğı yaşayabilir. Migren üzerinde uyarıcı etki yapan un­surları ilerideki bölümlerde ele alacağız.

Migren Nedir, Migren Çeşitleri, Baş ağrısı Migren Ağrıları

Migren, uygarlık kadar eski bir hastalıktır. İsa'dan önce 1200 yılında yazılmış bir Mısır papirüsünde mig­renden bahsedilir. Tıo biliminin babası Hipokrat da migreni tanımlamıştır. Bilimin en eski ve en doğru ta­nımlaması ise Kapadokyalı Aretaeus tarafından İsa'­dan sonra 130 yılında yapıldı. Aretaeus, migreni, mi­de bulantısı, halsizlik, baş dönmesi ve gün ışığına kar­şı tahammülsüzlükle birlikte görülen ve tek yönlü (ba­şın bir tarafında görülen) başağrısı olarak tanımlar. Yarım yüzyıl sonra gelen bu hastalık için "kafatası­nın yarısı" anlamına gelen "hemicrania" sözcüğünü kullanmıştır. Bu sözcük, zamanla "megrim", daha sonra da "migren" halini alır.

Dünyanın dört köşesinde migrenden şikâyetçi olan milyonlarca insan vardır. Yalnızca İngiltere'de­ki migren hastalarının sayısı beş milyonu aşkındır ki, bu da toplam nüfusun yüzde 12'sidir. Kadın migrenlilerin sayısı, özellikle "migrensel nevralji" denilen rahatsızlıkta erkeklere oranla çok fazladır. Kız ya da erkek çocuklarda migrene yakalanma şansı başlan­gıçta eşittir. Ancak erginlik döneminin başlamasıy­la kızların migrene yakalanma şans' erkeklere oran­la daha artar.

Kimi zaman oldukça basit ve dayanılabilir ağrılar halinde görülen, ancak çoğunlukla büyük ölçüde ıs­tırap veren migren beraberinde birçok belirtiler de gösterir. Bunların içinde en önemli olanı, ağrı sıra­sında beynin bir bölümünün etkilenmesinden kaynak­lanan görme, konuşma ve duyumsama bozukluk­larıdır.

Migren Hastalığı Dört Türdür;

1—Klasik migren
2—Basit migren
3—Migrensel nevralji

4—Abdomen migreni

Alerji Hastalığı İle İlgili Tıp Terimleri Bilgileri ve Açıklamaları

Acetyl-salicylic acid (Asetil-salisilik asit): Aspiri­nin bilimsel adı.
Adrenalin: Kalbi uyaran ve bronşları açan kimya­sal madde. Anafilaksis gibi önemli alerji krizlerinde, adrenalin iğneleri yapılır.
Alergen: Alerji belirtilerine neden olan herhangi bir organizma veya madde. Sözcük alerji ve antigenden türetilmiştir.
Alerjenik: Alerjik tepkilere neden olan.
Alerjik rinit: Saman nezlesinin bir başka adı.
Alerji: Genelde insanlara zararı olmayan bir mad­deye, vücudun gösterdiği sağlıksız tepki.
Amarant: Yiyeceklerde ve ilaçlarda kullanılan ve bazen alerjik tepkilere neden olan kırmızı boya.
Anemi: Kanın yeterli oksijen taşıyamadığı durum: Alyuvar eksikliğinden veya hemoglobin azlığından meydana gelebilir. Belirtileri yorgunluk ve bazen sol­gunluktur.
Anafilaksis: Tüm bronşların kapandığı ve tansi­yonun düştüğü en ciddi alerjik tepki. Adrenalinle dü­zeltilebilir.
Antikor: İstenmeyen antigenlerin yok edilmesi için akyuvarlarca üretilen protein. Vücudu enfeksi­yonlar ve parazitlerden korur. Alerjik kişiler zararsız olan antigenlere tepki gösteren immunoglobulin E (IgE) adlı antikordan büyük miktarlarda üretir.
Antigen: Vücudun dışından gelen ve antikor üre­timini uyaran protein veya canlı bir madde parçacığı.
Antihistamin: Histaminin iltihapa yol açmasına veya mukoza üretmesine engel olan ilaç.
Astım: Alerjik iltihaplanmanın, enfeksiyonun ve­ya duygusal sıkıntılann.neden olabileceği nefes alma güçlüğü.'Bronş kasları kasılır ve nefes almayı zorlaş­tırır.
Atopik dermatit: Ekzemanın bir başka adı.
Bronş: Akciğerlerdeki hava geçitleri.
Bronşodilatör: Astım hastalarına verilen ve bronş­ları açan bir ilaç.
Coeliac hastalığı: Alerjiden veya buğday veya baş­ka tahıllarda bulunan gluten'e dayanıksızlıktan mey­dana gelen gastroentestinal hastalık.
Kontakt dermatit: Alergenle temastan deride mey­dana gelen alerjik tepki. Kauçuk ve madenler, genel­likle bu alerjiye neden olurlar.
Kortikosteroidler: Kortizon vb. gibi iltihaplanma­ya karşı ilaçlar.
İmünoglobülin G (IgG): Alergenlerin mast hücre­lerine ulaşmasını engelleyerek, vücudu alerjik bir re­aksiyondan koruyan antikor.
İltihaplanma: Vücut dokularının ateş, şişme, kı­zarma ve ağrılı olarak tepkisi.
Fısfıs: Astımı engellemek için dispdyum kromog-likat gibi ilaçların toz veya sprey biçiminde c iğerlere çekilmesini sağlayan aygıt.
intal: Disodyum kromoglikatın ticari adı.
Toleranssızlık (Dayanıksızlık): Anormal anti-gen/antikor reaksiyonlarından meydana gelmeyen bir alerji türü.
İntradermal test: Alerjik reaksiyon ölçmek için de­ri altına zerk edilen ve bir alergen içeren bir su eriyiği.
Izoprenalin: Astım tedavisinde kullanılan sempatomimetik bir ilaç.
Laktaz: Sütteki şekeri çözen enzim.
Lenfositler: Vücudun bağışıklık sisteminin bir par­çası olan akyuvarlar.
Makrofaj: Eritken bir enzim salgılayarak kandaki zararlı organizmaların temizlenmesini sağlayan hüc­re.
Mast hücresi: Vücut dokularında histamin ve baş­ka doğal kimyasal maddeler üreten bir hücre türü.
Mukoza bezleri: Mukoza zarlarındaki (burun, bo­ğaz vb.) mukoza salgılayan bezler.
Mökoza: Mukoza zarlarını nemlendiren kaygan bir madde.
Noradrenalin: Vücutta bulunan ve etkisi adrena­line benzeyen bir kimyasal madde.
Çarpıntı: Kalbin dikkati çekercesine çarpması.
Penisilin: Bazı hastalıklara neden olan bakterile­rin üremesini engelleyen ve küften elde edilen anti­biyotik ilaç.
Peptidaz: Görevlerinin arasında bağırsaklardaki glütenin parçalanması olan enzim grubu.
Fenol reçinesi: Konserve kutularının iç yüzeyin­de kullanılan ve alerjilere neden olabilen bir madde.
Mevsimsel tedavi: Polen mevsiminde duyarlılığı azaltmak için yapılan iğneler.
Stotoksik test: Alerji testi. Birkaç çeşit alergen'e kan örnekleri eklenir ve akyuvarlara zarar verip ver­mediklerine bakılır.
Dermatografi: Vücudun büyük miktarlarda hista­min ürettiği sıralarda deriye dokunulduğunda belir­gin kırmızılıkların oluşması.
Duyarsızlaştırma (Desensitizasyon): Alergenlere karşı vücudun karşı koyma gücünü artıran herhangi bir tedavi yöntemi.
Disodium kromoglikat: İntal adıyla bilinen bir ilaç; hücrelerin histamin üretmelerini engeller.
Egzema: Atopik dermatit olarak da bilinen bu has­talık, deride kırmızı ve kaşıntılı bir alerjiye neden olur. Kontakt dermatitentan farkı, alergen'le temas etme­miş olan yüzeylerde de oluşabilmesidir.
Eliminasyon diyeti: Beş gün için alerjiye neden olabilecek yiyeceklerden uzak durma ve ondan son­ra uzak durulan bu yiyecekleri alerji tekrar oluşana kadar yeme diyeti.
Enzim: Gerekli kimyasal reaksiyonları meydana getirmek için vücut tarafından çok küçük miktarlar­da üretilen protein.
Efedrin: Sempatomimetik ilaç. İlk olarak Ma Hu-ang adlı Çin bitkisinden yapılan bu ilaç, adrenalin gibi etki yapar.
Çiftçi hastalığı: Nemli samandaki sporların neden olduğu bir alerji.
Glüten: Buğday ve arpa gibi tahıllarda bulunan bir protein.
Saman nezlesi: Alerjik rinit diye de adlandırılan bu hastalık genellikle sporlara veya polene bir aler­jik reaksiyondan doğar, belirtileri burunda tıkanıklık
ve akmadır.
Hidroksibeozat: Etkileri sodyum benzoat a ben­zeyen koruyucu madde.
Bağışıklık sistemi: Vücudun hastalık ve vb'ye kar­şı doğal korunma sistemi.
Platelet: Kanın pıhtılaşmasına önemli katkısı olan kandaki küçük yuvarlaklar.
Mevsim öncesi tedavi: Polen mevsiminin başlan­gıcından önce uygulanan ve duyarlılığı azaltmaya ya­rayan alergen iğneleri.
Alerji testi: Alergen içeren bir su eriyiği deride bir alan üzerine yayılır ve alan hafifçe çizilerek alerjik re­aksiyonlar ölçülür.
Nabız testi: Yemeklerden önce ve sonra nabzın alınıp alergenlere tepki olarak yükselmiş veya alçal-mış olduğunu ölçmek.
Rast testi: Vücuttaki sıvı veya dokularda belirli bir antigene tepki gösteren antikorlar olup olmadığını saptayan test.
Rinit: Saman nezlesinde rastlanan tıkalı ve akın­tılı burun.
Rimiterol: Astımlıların bronşlarında etkisini gös­teren sempatomimetik ilaç.
Salbütamol: Bronşlardaki spazmları gideren se­mpatomimetik ilaç.
Sodyum benzoat: İlaçlar ve gıdalarda yaygın ola­rak kullanılan bir koruyucu madde. Bazı hallerde aler­jilere yol açar.
Streoidler: Kortikosteroidlerin kısa adı. Dilaltı testi: Gıda özleri ve kimyasal eriyikten bir damla dilin altına yerleştirilir ve reaksiyonlar gözlenir. Kükürtdioksit: Ara sıra alerjilere yol açan, gıda maddeleri, meşrubat ve ilaçlarda yaygın olarak kul­lanılan koruyucu madde.
Fitil: Anüse yerleştirildiğinde vücut ısısıyla eriyen ve ilaç içeren küçük beyaz konik fitil.
Tartrazin: Alerjik reaksiyonlara yol açabilen ve gı­da maddeleri ve ilaçlarda kullanılan sarı boya.
Terbütalin: Astımlı hastaların bronşlarını etkile­yen sempatomimetik ilaç.
Teofilin: Bronşlarda görülen kas spazmlarını gev­şeten ilaç. Beynin soluk alma merkezini etkiler ve kalp damarlarına kan akışını geliştirir.

Tiramin: Peynir ve çikolata gibi bazı gıda madde­lerinde bulunan bir kimyasal madde; tiramin içeren gıda maddelerini yemek, bazı durumlarda migrene yol açabilir.

Alerji Hastaları İçin Tedavi Önerileri, Alerji Nasıl Engellenir?

Çevre üniteleri son çare olup, teşhis edilmesi çok zor alerjileri olan kişiler veya bir eliminasyon diyeti­ne uyabileceklerine güvenmeyen hastalar için gere­kir. Birçok alerji uzmanının korkusu, insanlar evler­de ve işyerlerinde yeni yeni kimyasal maddelerle Kar­şılaştıkça, bunlardan kaynaklanan alerjilerin giderek daha büyük bir sorun haline dönüşebileceğidir. Fa­kat yaşadığımız çevreye çok dikkat göstermemiz ge­rektiğine rağmen —yediğimiz yemekler, soluduğu­muz hava, içtiğimiz su ve ürettiğimiz, giydiğimiz ve ellediğimiz malzemeler— alerjiyle yaşamak geçen yüzyıldaki kadar korkunç bir sorun değildir. O zaman­larda doktorlar, saman nezlesi çeken hastalara uzun deniz yolculuklarına çıkmalarını veya kendilerini altı hafta süreyle karanlık bir odaya kapatmalarını salık verirlerdi.

Tıbbi tedavi dışında, alerji hastalarının kendileri­ni rahatlatmak için yapabilecekleri birkaç şey daha vardır:


Eğer saman nezlesinden şikâyetçiyseniz, polenin çok olduğu kırlık bölgelerde değil de deniz kenarın­da tatile çıkmanız akıllıca olur. Polen mevsiminde po­lenlerin en çok havada oldukları saatler öğle üzeri sa­atleridir. Eğer polenle temas etme olasılığınız olan bir sırada dışarı çıkıyorsanız, güneş gözlükleri qözlerinizi korumaya yardımcı olacaktır. Ev ve araba pen­cerelerini kapalı tutun. Eğer bütçeniz el veriyor ise evinize polenleri filtre edebilen bir klima cihazı ko­yabilir ve arabanızın havalandırma sistemine de po­len taneciklerini yakalayabilecek filtreler taktırabi­lirsiniz.

Evinizdeki tozda yaşayan organizmaları tamamen yok etmek güç ise de onları en azından azaltabilirsi­niz. İlk yapacağınız şey, evinizi olabildiğince kuru bir hale getirmektir, çünkü bunlar hafif nemli ortamlar­da hızla ürerler. Eğer duvardan duvara halılarınız var­sa, tozunu sık sık elektrikli süpürgeyle almalısınız.' Kuştüyü yastık ve şiltelerinizi köpük olanlarla değiş­tirin ve eski yün battaniyelerinizin yerine içi sente­tik elyaf doldurulmuş yorganlar alın. Perdelerinizi, battaniyelerinizi ve yatak çarşaflarınızı düzenli ola­rak yıkayın. En iyisi, bu işleri yapacak başka birini bu­lun!

Tozdaki organizmalara alerjik olan kişiler, genel­likle uyandıklarında veya kalkar kalkmaz hapşırırlar veya hırıltılı nefes alırlar. Belirtiler gün içinde yok olurlar. Eğer işteyken hapşırmaya veya hırıltılı nefes almaya başlarsanız çalışma ortamınızı denetlemek­te yarar vardır. Bürolarda olağan bir sorun, asma ta­vanlar ve karanlık, rutubetli köşelerde büyüyen ve sporlarını çalışanların üzerine saçan bir küftür. Kli­ma sistemlerinin içinde de küfler üreyebilir. Sporla­rın gözle görülmeyecek kadar küçük olduklarını ve ancak insanların solunum güçlükleri, baş ağrıları ve tıkanıklıktan şikâyet ettikleri zaman fark edildikleri­ni unutmayın.
Alerjik olduğunuzu söylemekten kaçınmayın. Her yedi kişiden birinin bir çeşit alerjisi olduğunu aklı­nızda tutarsanız, yalnız olmadığınızı anlarsınız. Eğer komşunuza kedi tüyüne alerjik olduğunuzu söylerse­niz, kedisini okşamadığınız için size kızmayacaktır. Eğer patronunuz klima cihazına baktırmak istemiyor­sa, ona sağlıklı personelin, nefes alma güçlüğü çe­kenlerden daha üretken olduğunu belirtin. Eğer gar­son, yemeğin sosunda ne olduğunu bilmiyorsa, gi­dip aşçı basıya sorun.

Alerjik çocuklar, özellikle astımdan şikâyetçi olan­lar, ayıplanmak korkusundan okul arkadaşlarına ve öğretmenlerine bu durumu belirtmeye çekinirler. Amadisodyum kromoglikat gibi modern ilaçlarla bir­çok alerjik çocuğun spor ve öbür okul etkinliklerine katılabilmesi sağlanabilir. Yorucu bir çalışmadan ön­ce ilaçlarını almayı hatırlamaları şartıyla. Astımlılar yüzme ve futbolda genellikle başarılı oldukları hal­de daha yorucu olan uzun mesafe koşularında başa­rılı olamazlar. Saman nezlesine karşı antihistamin alan çocuklar, sınıfta uykulu ve ilgisiz gözükebilirler. Öğretmenler, çocukların durumu ve aldıkları ilaçlar konusunda uyarılmalıdır.

Alerji hastası olan çoğu çocuk, büyüdüklerinde bu şikâyetlerinden kurtulur. Alerjiler zaman içinde de­ğişikliğe uğrarlar. Şöyle ki; belirli yiyeceklerden eg-zema veya diyare olan bir bebek, ilerki yıllarda bu yi­yecekleri rahatlıkla yiyebilir, ama hayvan tüyü veya polenden kaynaklanan saman nezlesi veya astıma ya­kalanabilir. Çocukluklarında astım geçirmiş olan eriş­kinler, on veya yirmi yıl süreyle hırıltısız nefes ala­rak yaşayabilirler, ama özellikle bir enfeksiyon veya stress durumundan sonra yeniden astım olabilirler. Genelde bir alerjinin geçtiğini veya kaybolduğunu varsaymak akıllıca değildir. Evinizi yıllardır uzak dur­makta olduğunuz allergenlerin çok olduğu bir yöre­ye taşırsanız, unutulmuş olan belirtiler yeniden ortaya çıkar. Bu durum, tatsız olmasına karşın, tıbbi yar­dım ve kendinize dikkat ederek aşılmayacak birşey değildir.

Yiyecek Alerjisi; Besin Alerjisi, Gıda Alerjisi, Süt Alerjisi, Balık Alerjisi

Buraya kadar anlatılan alerjik reaksiyonlara yiye­cekler de kaynak olabilir. Daha önce değindiğimiz gi­bi bazı alerji uzmanları, son zamanlarda başka şikâ­yetlerinde bazı yiyeceklere karşı oluşan olağan dışı ve genellikle açıklanamayan bir dayanıksızlık oldu­ğuna inanmaktadırlar.

Bu durumu açığa kavuşturmanın en iyi yolu, bir­kaç örnek vermektir.
13 yaşında bir kız, çocukluğundan beri ağzındaki yaralardan şikâyetçiydi ve uygulanan hiçbir tedavi so­nuç vermemişti. Uzman tarafından sorgulandığında annesi kızının patatesi çok sevdiğini, hatta çiğ ola­rak bile her yemekte yediğini açıkladı. Kıza patates yememesi öğütlendiğinde ağzındaki yaralar bir da­ha geri dönmeksizin kayboldu.

Dükkân sahibi, orta yaşlı bir hanım arada bir gö­ğüste ağrılar, çarpıntı, nefes darlığı ve panik duygu­larına kapılıyordu. Bu krizler o kadar kuvvetliydi ki, nöbet tutacak korkusuyla sokakta yürümekten bile korkmaya başladı. Doktoru, hastanın günde en az oniki büyük fincan çay içtiğini öğrendi. Çayın bu sorun­ların kaynağı olduğundan kuşkulanan doktor, hasta­yı test yaptırmaya ikna etti. Test sırasında kendisi­ne doğrudan midesine giden bir tüpten çay veya su verildi, öyle ki vücuduna giren şeyin ne olduğunu bil­mesi olanaksızdı. Hastaya su verildiğinde hiçbir tepki görülmediği halde her çay verilişinden yaklaşık 30 da­kika sonra hastada çarpıntı ve panik duyguları baş-gösterdi. Sonraki testler hastanın kahve ve domatese de aynı tür reaksiyonu olduğunu belirledi. Ama hasta bu yiyeceklerden vazgeçtikten sonra rahatsız­lığı tamamen geçti.


26 yaşında genç bir adam hiçbir tedavinin hafif-letemediği korkunç başağrıları çekmekteydi. Hasta­nede yapılan incelemeler bu ağrılara neden olabile­cek hiçbir anormallik teşhis edemediler. Ama başağ­rıları süregeldi, o derece ki genç adam, strese girip işini bile bıraktı. Önce bir psikiatra görünmesi önerildiyse de karısı başka bir doktora danışmak istedi. Danıştığı doktor günlük diyetini sorduğunda günde yirmi fincandan fazla kahve içtiği ortaya çıktı. Bu ade­tinden vazgeçmesi önerildiğinde kabul etti ve şikâ­yetleri yok olduğu gibi birkaç ay sonra işine geri döndü.

Bu ve benzeri vakalar İngiliz Tıp Dergisi The Lancet'de 1978 yılında iki doktor tarafından rapor edil­miştir. Söz konusu hastaların hepsi çok uzun süre ra­hatsızlık çekmişler ve daha önce danıştıkları doktor­lar tedavide bulunamadıkları gibi rahatsızlıkların ne­denini bulamamışlardı.
Eskiden beri bazı doktorlar birçok sinirsel ve fi­ziksel rahatsızlığın, kişinin bazı yiyeceklere dayanık­sızlığından kaynaklandığına inanmışlarsa da bu fikir­ler meslektaşlarının çoğunluğu tarafından ciddiye alınmamıştır. Ama yeni araştırmalar bu tür yiyecek alerjilerinin oldukça yaygın olduğuna işaret et­mektedir.

Yiyecek alerjilerinin birçok nedeni olabilir. İlk ola­rak IgE kaplı mast hücrelerine bağlanan alergenlerin neden olduğu alerjik reaksiyon vardır. Bu çeşit reaksiyonlar yemek yenildikten hemen sonra dudakla­rın şişmesi, kusma veya diyare olarak kendisini gös­terir. Veya yemekten birkaç saat sonra ürtiker olunabilir.

Küçük çocuklar, çoğu kez yumurta, inek sütü ve çikolata gibi bazı yiyecekleri yedikten sonra astım, egzemave mide sorunlarıyla karşılaşabilirler. Nede­ni kesin olarak bilinmemekle birlikte, bazı uzmanlar bunu bebeğin çok erken bir yaşta, yani vücudunun yabancı proteinlere alışamadan sütten kesilmesine bağlamaktadırlar. Ailesinde alerji görülen çocuklar­dan uzun süre ana sütü alanlarda, altı aylık olmadan inek sütü verilen kardeşlerine göre daha az alerji gö­rülmektedir. Anne sütündeki koruyucu antikorlar, be­beğin henüz gelişmemiş bağışıklık sistemindeki açık­ları kapatırlar. Bunun içindir ki birçok alerji uzmanı, annelerin çocuklarını başka gıdalara geçmeden en az altı ay emzirmelerini önerirler. Eğer bu mümkün değilse ve çocuk alerjilere yatkın duruyorsa, soya fa­sulyesinden yapılmış sentetik sütlerden verilebilir. (Not: Bu sütler, inek sütünden yapılan süt tozuyla ay­nı şey değildir).
Meme veren annenin bilmesi gerekir ki, aldığı her­hangi bir yiyecek veya ilaç sütüne geçebilir. Onun için, annenin yalnızca çocuğun değil, kendi diyetine de dikkat etmesi gerekir. Yumurta, çikolata, balık ve fıstıklar, bilinen en güçlü alergenler olduklarından, süt veren annelerin bu gıdaları almaktan kaçınmala­rı önerilir.

Bazı kişilerin bazı yiyeceklere alerjik olmalarının başka bir nedeni de vücutlarında, proteinleri kana ka­rışmadan önce parçalayacak gerekti enzimin bulun­mamasıdır. Örneğin sütteki şekeri parçalayan laktaz enziminden vücudunuzda yeterince bulunmuyorsa, süt içtiğinizde rahatsız olabilirsiniz. (Çocuk Alerjisi, Yumurta Alerjisi) Migrenin nedenlerinden biri de bir enzim eksikli­ği olabilir. Çoğu migren hastası tiramin içeren yiyecekler yedikten sonra rahatsızlanır: Tiramin içeren yi­yeceklerin başında yoğurt, peynir, çikolata, ringa ba­lığı turşusu, etsuyu tabletleri, maya tabletleri ve şa­raplar (özellikle kianti şarabı) sayılabilir. Tiramin as­lında zehirli veya alergen bir madde değildir. Ancak süratle özümlenemediği takdirde, kanda aşırı bir bi­rikim oluşmakta ve bu durum da baştaki kan damar­larının daralmasına yol açarak migren ağrılarının or­taya çıkmasına neden olmaktadır.

Koeliak hastalığına yakalanmış kişiler, glüten adlı proteini ihtiva eden buğday, arpa, çavdar ve yulaf gi­bi tahılları yiyemezler. Koeliak hastalığının belirtile­ri kilo kaybı, şişkin ve ağrılı bir mide ve sindirilme­miş yağ dolu, kokulu, yumuşak dışkıdır. Eğer glüten içeren yiyeceklerden uzak durursanız, bu belirtiler or­tadan kalkacaktır. Bazı hallerde unlu yiyeceklerle bes­lenen çocuklarda bu belirtiler görülürse de glüten bir­kaç ay süreyle diyetlerinden çıkarılırsa normale dö­nerler. Erişkinlerde ise koeliak hastalığı kalıcıdır, ve her glutenli yiyecek yenildiğinde hastalık tekrarlanır. Koeliak hastalığını açıklamak için birçok sav ortaya atılmıştır. Bir teoriye göre hastalık anormal bir anti-gen/antikor tepkimesinden kaynaklanmaktadır. Baş­ka bir sava göre koeliak hastalarında peptidaz enzi­mi bulunmadığından, zehirli özellikleri olan yarı sin­dirilmiş proteinler bağırsaklara zarar vermektedir. Bir başka sava göre ise, koeliak hastalığı kalıtsal olup, hastaların bağırsak zarındaki bir anormallik yüzünden glütenin bağırsak zarına yapışması sonunda öbür gı­daların iyice sindirilmesi engellenmektedir. Neden, tüm bu savların karışımı da olabilir.
Kahve ve kolalı meşrubatlarda kafein denilen bir uyarıcı madde vardır. Akşamları kahve içtiğinizde uy­kunuzun kaçmasının nedeni kafeindir. Aşırı miktarda kafein alınırsa, anksiete,sinirlilik, başağrısı, çar­pıntı veya anormal kalp atışları ve mide sorunları gö­rülebilir. Ama bazı kişiler kafeine daha duyarlı olduk­ları için daha çok etkilenirler.

Açıkça belli oluyor ki, yiyecek ve içecekler duyarlr kişileri birçok değişik yoldan rahatsız edebilirler. Ve kuşkusuz henüz bulunmamış birçok başka yiyecek alerjisi nedeni de vardır.

1651 yılında, İngiliz filozofu Robert Burton, Me­lankolinin Anatomisi adlı kitabında şöyle demekte­dir: "Sütten gelen herşey, melankoliyi artırır". Öyle anlaşılıyor ki, Burton her süt içtiğinde veya peynir ye­diğinde depresyona giriyordu. Kendisinin depresyo­nuna neden olarak sütü suçlamasına karşın, herkes sütün her şart altında depresyona neden olduğu fik­rini savunmaz. Onun içindir ki, kendisi herhalde, ye­mek alerjisi olan ilk kayıtlı hastalardan biriydi.

Son zamanlarda bazı alerji uzmanları, belirli yiye­ceklerin ve yiyecek katkı maddelerinin, alerjik bün­yelerde çeşitli ruhsal hastalıklara neden olduklarını iddia etmişlerdir. Örneğin buğday alerjisinin şizofreni nedenlerinden biri olduğu ileri sürülmüştür. Tartrazin ve salisilat içeren yiyeceklere olan alerjiler, bazı alerji uzmanlarının inancına göre hiperaktivite dedi­ğimiz ve giderek artan sayılarda okul çocuklarını et­kileyen sürekli sinirli veya gürültücü davranış ve dik­kati yoğunlaştırma güçlüğüne neden olmaktadır. Bu fikirler, tartışmalı oldukları halde, geçerlilikleri teh­likesiz ve basit bir biçimde araştırılabilir. Yapmanız gereken tek şey o yiyeceği yemekten vazgeçmek ve iyileşip iyileşmediğinizi ölçmektir.

En basit test türünü sizde uygulayabilirsiniz. Eğer bir yiyeceğin rahatsızlığınıza neden olduğu kanısın-daysanız, en az beş gün süreyle onu yemekten vaz­geçin, sonra da aynı yiyecekten bolca yiyin. Eğer be­lirtileriniz, yiyeceği yemediğiniz zaman kayboluyor ve yediğiniz zaman tekrar başlıyorsa, alerjinizin nede­nini bulmuşsunuz demektir. Bu yiyecekten birkaç ay uzak durarak kendinizi yeniden test edin. Bazı durum­larda, alerjiye neden olan yiyeceklerden uzun süre uzak durursanız, alerjiniz geçebilir, ama düzenli ola­rak söz konusu yiyecekten yemeğe başlarsanız, tek­rar ortaya çıkabilir. (Şeker Alerjisi, Yemek Alerjisi, Protein Alerjisi)

Ancak, yiyecek alerjilerini saptamak her zaman kolay değildir. Şöyle ki, yiyeceği yedikten dört gün sonraya kadar bile tepkiler devam edebilir. Ayrıca bir­den fazla yiyeceğe alerjik olabilirsiniz: Yiyecek aler­jisi uzmanlarına göre birden fazla yiyeceğe alerjik ol­mak, tek bir gıda maddesine alerjik olmaktan daha yaygındır. Üstelik alerjiler, çoğu kez, çok sevilen ve­ya sık sık yenen yiyeceklere karşı gelişebilirler... Sevdiğiniz bir yiyecek sizdeki sorunlara neden olmasını en son aklınıza getireceğiniz veya getirmek isteye­bileceğiniz yiyecek olacaktır. Ayrıca un, yumurta ve süt gibi gıda maddeleri o kadar yaygın olarak evde veya hazır alınan yemeklerde kullanılır ki, yemeği siz hazırlamadıkça, içinde bu maddelerden olup olma­dığını bilemezsiniz.

Eğer yiyecek alerjisinden kuşkulanmıyorsa, ama nedeni kesin olarak saptanamamışsa, yapılacak test bir "eliminasyon diyeti" olmalıdır. Bu diyetler basit olabildikleri gibi çok sıkı da olabilirler. Amaç en az beş gün süreyle alergen olabilecek bütün besinler ve yiyecek katkı maddelerinden uzak durmaktır. Bundan sonra yemekten vazgeçtiğiniz yemekleri birer birer diyetinize katarak, kötü etkileri olup olmadığını göz­leyebilirsiniz, Herhangi bir yiyeceğe alerji olası olduğu için, en sıkı diyetlerde önce beş günlük bir oruç uygulanır. Ondan sonra yiyecekler tek tek alınmaya başlanır. Oruç, önceki diyetinizde almış olduğunuz besinlerin sisteminizden çıkmış olmasına karşın, tehlikelidir ve bir doktor denetiminde yapılması gerekir.
Bazı alerji uzmanları hastalarına kuzu eti, armut ve memba suyundan oluşan ve alışılmamış olduğu halde oldukça lezzetli olan bir diyet verirler. Kuzu ve armut, hemen hiçbir zaman alergenik değildirler, memba sularında ise hiçbir kimyasal katkı maddesi' yoktur.

Daha basit bir yaklaşım ise, en yaygın yiyecek­lerden ve katkı maddelerinden uzak durmaktır. Bun­ların başlıcaları: Yumurta, süt ve süt ürünleri (peynir, yoğurt), tahıllar (buğday, mısır, arpa, yulaf, pirinçten yapılan yiyecekler), özellikle düzenli olarak yediğiniz tahıllar, bira, viski, şarap, kahve, çay, bütün konservelenmiş, dondurulmuş, korunma maddesi olan ve işlenmiş besinler, çikolata, fındık fıstık ve balıktır. Et ve taze sebzeler genellikle alergen değildirler, ama gene de hep aynı cins et ve yalnızca birkaç taze seb­ze yemek önerilir.

Eğer bu diyet bir hafta içinde etkisini göstermez­se, ya hâlâ alerjiniz olan birşey yemeye devam edi­yorsunuz demektir ya da sorununuz yiyecek alerjisi değildir. Ama alerjiniz iyileşirse, diyetinize sırayla ye­ni yiyecekler ekleyin ve reaksiyonları gözleyebilmek için arada birkaç gün bırakın. Yiyeceklerdeki katkı maddelerine alerjileri ölçmek için, önce bu yiyeceği taze ve katkı maddesiz olarak yiyin. Bu bir tepkiye yol açmazsa aynı yiyeceğin konservesini deneyin. Yiye­ceklerdeki kimyasal maddeleri alergen olanların ara­sında en olağanları tartrazin ve amarant gibi boya maddeleri ile kükürt dioksit ve benzoatlar gibi koru­yucu maddelerdir. Ama bazı hallerde kişiler, konser­ve tenekelerinin iç yüzeyinde kullanılan fenol reçine­ye alerjik olabilirler.

Teşhisi hızlandırmak için uzmanlar, bekleme sü­resini azaltan birkaç test geliştirmişlerdir. Bunların en basiti "nabız testidir". Yemekten önce nabız alı­nır (ortalama dakikada 70 atar), yemekten sonra her 10 dakikada bir nabız tekrar alınır. Eğer ani bir hız­lanma görülürse (bazı hallerde yavaşlama), bu sizin o yiyeceğe alerjik olduğunuzu gösterebilir. Nabızdaki değişiklikler iki saatlik bir süre içinde oluşabilirler-se de genellikle daha kısa bir zamanda ortaya çıka­caktır.

Nabız testinin yanısıra "dilaltı" (sublingual) testi de kullanılır. Bir damla yiyecek veya kimyasal eriyik, dilin altına yerleştirilerek hızla vücuda yayılması sağ­lanır. Dilaltı testi şaşırtıcı olabilir: Test yapıldıktan birkaç dakika sonra hastanın nabzı çok yükselebilir ve­ya —ruhsal bunalımı varsa— hasta titremeye ve ağ­lamaya başlayabilir. Testi iyi bilen bir uzman dilin al­tına bu maddeden sulandırılmış bir damla koyarak be­lirtileri hafifletir.
Bazı Amerikalı uzmanlar, derinin altına yiyecek öz­lerinin zerk edildiği "intradermal testi" uygularlar. Bu testin yararlılığı tartışma konusuysa da onu kullanan uzmanların elinde yararlı olduğuna ilişkin inandırıcı kanıtlar vardır. Dilaltı testinde olduğu gibi reaksiyon­ları durdurmak için, söz konusu öz, sulandırılarak verilir.

Dilaltı testlerini uygulayan alerji uzmanları, has­talarına yemeklerden önce alacakları ve kendilerini yiyeceklerde bulunabilecek alergenlere karşı koruya­cak damlalar verirler. Alerjik reaksiyonu önlemenin en güvenilir yolu, alerjiye neden olan yiyecekten ka­çınmaktır. Ama sık sık evden uzakta ve lokantalarda yemek yemek zorunluluğunda olan kişiler için, aler-gensiz bir diyet, —özellikle bu kişiler buğday ve yu­murta gibi çok kullanılan bir besin maddesine aler­jik iseler— gerçekleşmesi olanaksız bir idealdir.

Amerika'daki bazı hastanelerde, teşhisi zor yiye­cek ve kimyasal madde alerjilerini saptamak için özel 'çevre üniteleri' kurulmuştur. Bu üniteler, hava kirlen­mesinin az olduğu yerlerde olup, özenli bir klima sis­temi ile çoğumuz için olağan sayılan ve fark etmediği­miz kimyasal maddeler tarafından havanın kirletilme­si önlenir. Örneğin, gazete ve dergilere, havaya çok ufak kağıt parçacıkları ve mürekkep yayabilecekleri için, izin verilmemektedir. Isıtmada kömür veya gaz kullanılmaz. Çünkü bazı kişiler, kömür tozuna duyar­lıdır. Boyanan odalar, duvarlardan boya kokusu gel­memesi için aylarca boş bırakılırlar. Yiyecekler, sıkıca denetlenen ve ürünlerini organik olarak, hiçbir kim­yasal gübre veya sprey kullanmadan yetiştiren çift­liklerden sağlanır. Alerji uzmanı hastanın evini de zi­yaret ederek, burada bulunabilecek kimyasal aiergenleri saptar.