Kanser Kemoterapiler

Kemoterapiden çok yararlanan türler (yüzde 50'den fazla)

Trofoblastik kanserler (Korionepitelioma gibi)
Testis kanserleri
Burkitt lenfoması
Hadghin lenfoması
Lenfositik lenfoma
Histiositik lenfoma
Akut lenfoblastik lösemi
Wilms tümörü
Ewing sarkoması
Çocuktaki embryonel rabdomyosarkoma
Meme kanseri
Yumurtalık (hver) kanseri

Kemoterapiden orta derecede yararlanan türler

Akut myelositer lösemi
Kronik lösemiler
Multipl myeloma
Prostat kanseri
Rahim kanseri
Sürrenal kanseri
Erişkin sarkomaları
Akciğer küçük hücreli kanseri
Mide kanseri

Kemoterapiden az yararlanan türler (yüzde 20'den az)

Akciğerin küçük hücre dışındaki türleri
Baş-boyun kanserleri
Yemek borusu ve bağırsak kanserleri
Rahimağzı kanseri
Melanoma
Beyin kanserleri
Böbrek ve mesane kanseri
Pankreas ve karaciğer kanserleri

Işınlama ve ilaç tedavisindeki başarının somut olarak değer­lendirilebilmesi için artık kanser odağının ölçülebilir olması ge­rekir. Örneğin lenf düğümlerinin veya ele gelen kanser kitlesinin veya röntgen incelemesinde akciğerdeki kanser kitlesinin bo­yutları ölçülebilir. Bu ölçümler hekimler arasındaki kavram birligini sağlayabilmek için de değerlendirilmiştir. Tedavi ile kanser odağı ve belirtilen tamamen silinmişse "tam cevap- tam remisyon - silinme" deyimi, tümör odağında iki çapın çarpımı sonucu yüzde 50 azalmışsa, "kısmi cevap remisyon silinme" deyim­leri kullanılır.


Ender vakalarda kanser odağının hatta metastazlarının (hıpernefroma, melanoma da) kendiliğinden silindiği ve hastanın iyileştiği gözlenmiştir. Bu olay hastanın bağışıklığında oluşan bir değişiklikle vücuduna yabancı odağı ortadan kaldırması şek­linde açıklanmıştır. Bu görüş kanser ile bağışıklık ilişkisine ağır­lık veren hipoteze de uygundur. Bu noktadan hareketle tedavide değişik aşı yöntemlerinden de yararlanma denenmiştir. Bu yak­laşıma "İmmünoterapi - Bağışıklık tedavisi" denmektedir.

Hastanın çıkarılan kanser dokusu ışınlanarak veya kimya­sal işlemlerden geçirilerek hastaya tekrar aşı gibi verilebilir. Bu yöntem "aktif immünizasyon" olarak tanımlanır. Bu tür aşı­lamanın bir türü de kişide bağışıklığı sağlayan lenfositlerinin vücut dışında kamçılanması ve tekrar hastaya verilmesidir. Son günlerde ABD'de "kansere çare bulundu" flaş haberine yol açan deney de hastanın vücut dışına alınan lenfositlerine laboratuvarda üretilen lenfositin etkili maddesinin (interleukin) yama­narak tekrar hastaya verilmesidir. Diğer bir yöntem, laboratuvarda hücre veya dokuya bağışıklığı geliştirilmiş serumların kullanılmasıdır. "Pasif immünizasyon". Hastalık türünle ilgisi olmayan ve başka hastalıkların aşısının vücuttaki bağışık­lığı uyandırıcı olarak kullanılmasına ise "Nonspesifik - özgü olmayan immünizasyon" diyoruz. Örnek olarak verem aşısı BCG'nin belirli aralıklarla hastaya verilmesi veya derideki kan­ser odakları içine zerk edilmesini gösterebiliriz. Bu yöntemle­rin az-çok faydalarını belirten çalışmalar yayınlanmışsa da, genelde dikkate değer bir başarı sağlanamamıştır. Ancak tamamen başka amaçla geliştirilen ilaçların incelenmeleri sırasın­da bağışıklığı artırıcı etkileri görülmüş (Parazit ilacı Levamisole gibi) ve bu türdeki ilaçların sayısı artmaya başlamıştır. Kemoterapi ile birlikte kullanıldığında başarıya katkıda bulundukları kabul edilmektedir.

Kanser hastalarının tedavisinde doğrudan hastalığa yöne­lik tedavinin yanında "Destek Tedavisi" olarak adlandırabilece­ğimiz bir bölüm de vardır. Uzun sureli bu hastalıkta tedaviye en önemli yardımcı, hastanın beslenmesinin istenen düzeyde tu­tulmasıdır. İştahsız, halsiz olan bu hastalara tedavinin de ekle­diği bulantı gibi yan etkiler, beslenmeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bakımdan, az miktarlarda, yüksek kalori ve protein değeri olan yiyeceklerin sık öğünler şeklinde verilmesi uygundur. Mutfağımızın temel yiyeceklerinden beyaz peynir, yo­ğurt, ayran ve bal iyi örneklerdir. İştahsızlık yanında sindirim kanalı kanserleri veya bu kanalı dışarıdan basan durumlarda ise hastayı serumlarla beklemek gerekebilir. Beslenmede gıdanın yanında vitaminlerle destek, genel duruma olumlu katkılarda bulunacaktır. Günlük yaşamda beslenmenin yanında, hastanın hareketinin programlanması da gerekir. Yatağa bağımlı kalan hastanın yalnız psikolojik açıdan değil, kas gücü, dolaşım ba­kımından da toparlanması güçtür. Bu nedenle hastalığının izin verdiği sınırlar içinde hasta hareket etmeye teşvik edilmelidir. Gerek beslenme, gerekse hareket konularında bir ölçüde has­ta ikna edilirken sosyal, ekonomik durumu yanında, eğitim dü­zeyi hekimin yaklaşımına yön verecektir. Uzun sürecek bu hastalıkta hekim-hasta arasındaki psikolojik ilişki, büyük ağır­lık taşır, ülkemizde bu konunun ayrı bir boyutu da vardır. Batı ülkelerindeki hastanın hastalığını tam olarak bilmesi sosyal bir hak sayılarak, gerçek kendisine açıklanırken; bizde hastanın ya­kınları hastalığın saklanmasını veya durumun çok yumu­şatılarak açıklanmasını hekimden istemektedir. Sosyal hemşire mesleğinin olmadığı ülkemizde bu durum kanser hekimlerinin görevini büsbütün güçleştirmektedir. Ancak bu noktada toplu­mumuzdaki yakın aile ilişkileri, bu yükü büyük ölçüde paylaş­maktadır.

Tüm kanser hastalarına ilişkin bu destek tedavinin dışında, cerrahi girişim sonucunda normal beden yapısında değişiklik yapılması zorunluluğu doğmuş hastaların "rehabilitasyonu" da bir diğer sorundur. Yapay kol ve bacak takılan, bağırsak veya idrar kanalı karın cildine açılmış, ses aygıtı alınmış hastaların yeni durumlarına alışmaları için sosyal hemşire desteği çok önemli bir yardımdır. Ne yazık ki, bu kurum ülkemizde yok de­necek kadar azdır. Bu hastaların yapay aygıtları kullanmayı öğ­renme dışında psikolojik olarak desteklenmeleri de tedavinin özellikle yaşam kalitesindeki başarısını artırmaktadır. Ülkemizde bu yükü,hastanın yakın çevresi taşımaktadır.

Kanser Tedavisinde Cerrahi Girişimler

Önleyici cerrahi: Bazı dokulardaki değişiklikler kötü huylu olmamakla beraber zaman içinde kansere dönüşebilme olasılı­ğı nedeniyle hekimin dikkatini çeker. Örneğin midede uzun sü­re iyileşmeyen derin ülserler, kalırı bağırsaktaki poliplerden parmaksı yapıda olanlar, tiroiddeki iyod tutmayan işlev dışı düğümler, memedeki bazı sert salgı yapan tümörler

Bu yöndeki kesin kararda hasta­nın yaşı, genel durumu, yakınmaları, psikolojik durumu gibi de­ğişik etkenler, cerrahı yönlendiricidir.

Tanı için cerrahi: Yukarıda saydığımız ve benzeri doku de­ğişikliklerinde kesin tanı, o doku çıkarılıp, mikroskopik incele­me yapılmadan konamaz. Olayın yerine göre ya dokudan bir parça alınıp inceleme yapılır veya doku değişikliğinin tümü çı­karılarak incelenir. Bir parça alınması için "biopsi" deyimini kullanıyoruz. Bugünkü gelişmiş radyolojik incelemeler, şüphe­li doku vücut içinde derinde de olsa o noktaya cerrahi kullan­madan, uygun bir iğne ile ulaşmamıza olanak sağlayabil­mektedir. Bu durumda, "iğne biopsisi" deyimi kullanıl­maktadır. Hastanın bayıltılarak tanı için yapılan cerrahi gi­rişim sırasında, ameliyatın genişletilmesi kararı için mikroskopik sonucu gerektiren durumlar da doğmaktadır (Ör­neğin, memedeki şüpheli urlarda, yalnız düğümcüğü veya me­menin tümünü çıkarmak kararı gibi). Bu durumda alınan örneğin, dondurularak derhal incelenmesinde "frozan section" İngilizce deyimi kullanılır.

Bu durumlarda göğüs boşluğunda veya karın boşluğunda bir tümörden şüphelenildiğinde ve önceden kesin tanı olmak­sızın inceleme amacı ile yapılan cerrahi girişimlere "Eksploratuar Cerrahi" denir. Bu girişim karın boşluğunda ise "Laparatomi", göğüs boşluğunda ise "Torakotomi" adını alır. Bu girişimler kesin tan: koyma yanında, eğer olay kanser tanı­sı ile sonuçlanırsa, ek olarak hastalığın yayılması ve evresi hakkında da elzem bilgileri sağlar. Bu evrendirme ilerde kullanılacak tedavi yönteminin saptanmasındaki en önemli et­kendir.

Yıllar içinde gelişen teknik yöntemler tanı için gerekli giri­şimlerde cerrahi yöntem sayısının azaltılmasını sağlamıştır. Ör­neğin, fiberoptik teknik, büyük cerrahi girişim yerine vücut boşluklarına ışıklı hortumların yöneltilerek doku parçalarının alı­nabilmesini sağlamaktadır. Karın boşluğu için "laparoskopi" mi­de için "gastroskopi" akciğer bronş ağaçı için "bronkoskopi" adları ile anılan yöntemler örnektirler.


Bazı durumlarda tedavi sonuçlarının kesin sonucunu gör­mek ve devam edilecek tedavi yöntemine karar vermek için vü­cut boşluğunun cerrah tarafından tekrar görülmesinde yarar vardır. Bu tür cerrahi girişim İngilizce deyimiyle "second-look" olarak anılır. Örneğin yumurtalık kanserlerinde uygulanan bu ikinci girişimlerde ilk ameliyatta çıkarılamayıp da sonraki ilaç ve/veya ışın tedavisiyle küçülerek çıkarılabilir hale gelmiş tü­mör artıkları da varsa temizlenebilirler.

Tekrarlamada (nükste) cerrahi: Doğal seyri yavaş olan kan­serlerde birinci tedavi girişimlerinden aylar veya yıllar sonra tek­rar aynı bölgede veya komşu alanlarda hastalığın tekrar tomurcuklandığı görülebilir. Örneğin meme kanserinde derideki düğümcükler, bağırsak tümörlerinde tekrarlamalar, mesane ve tükürük bezi düşük dereceli tümörlerindeki tekrarlar gibi. Bu tekrarlayan tomurcukların cerrahi çıkarılması için yapılan giri­şimlere "Rekürrens cerrahisi" denir.

Şifaya yönelik cerrahi (küratif): Kanserde temel amaç, kan­serli dokunun tümüyle ve hiçbir yayılma olmaksızın çıkarılma­sıdır ki, bu gerçekleşmişse hastalık tekrarlamayacak ve hasta şifaya kavuşacak demektir. Hasta dokunun tümünün çıkartı-labildiği cerrahi girişim, küratif olarak tanımlanır.


Tümör küçültücü (reduktif) cerrahi: Ameliyat sırasında ve­ya daha önceki incelemelerden tümörlü dokunun tümüyleçı-karılamayacağı anlaşılabilir. Ancak hastaya ışın ve ilaç tedavileri ile bir şans tanımak için çıkarılabilecek kadar tümörün ayıklan­ması yoluna gidilir. Bu tür cerrahi, sonucuna bağlı olarak "Re­duktif cerrahî" deyimiyle tanımlanır.

Rahatlatıcı (palüatif) cerrahi: Kanserde olay tümüyle çıkarı­lamayacak düzeyde ilerlemiş ve hastanın günlük beden işlev­lerini bozacak belirtiler başlamış olabilir. Örneğin bağırsak tümörlerinde bağırsak tıkanmasında sürekli kusmalar başlamış dışkılama tamamen durmuş olabilir. Büyüyen tümör baskısı ile şiddetli ağrılar ve felç durumu ortaya çıkabilir. Hastanın şifaya kavuşturulamayacağı bilinse bile, kalan hayatını nispeten rahat geçirebilmesi için bu baskıları kaldırmak amacı ile, cerrahi yol­dan tümörün bir kısmı kazınır. Bu tür cerrahi girişimler "palliatif" deyimiyle anılırlar.

Cerrahi girişimlerde, amaç ve sonuca göre verilen bu adla­rın yanında kullanılan teknik yönteme bağlı adlandırmalar da vardır. Kanser dokusu normal dokudan farklı olduğundan tek­nik bakımdan bisturi ile keserek ve ipliklerle bağlayarak, yapıl­ması çok güç ince işlevler için değişik teknikler kullanılmaktadır. Elektrik akımı geçen bir uç (elektrokoter) cer­rahi sahadaki küçük damarcıkların kanamasının durdurulmasın­da, iltihaplanma gösteren dokuların yakılarak sterilize edilmesinde bir çeşit bisturi gibi kullanılabilir. Biraz değişik bir teknik de (cryo-surgery) adı altında elektrik akımı yerine don­durucu bir ucun kullanılarak cerrahinin yapılmasıdır. Özellikle derideki bazı benlerin çıkarılmasında bu yöntem sık olarak kul­lanılmaktadır. En son gelişen teknik ise "laser" ışınlarının yö­neltilmesi ile kanserli dokuların bir çeşit yakılmasıdır. Bu yöntem önümüzdeki yıllar için gelişme vaadetmektedir.

Tedavinin ikinci temel taşı ışın tedavisinde de kullanma ama­cına, uygulama şekline göre adlandırmalar vardır. Işınlamada temel amaç, kanser hücrelerine yöneltilen ışın ile bu hücrele­rin öldürülmesi, fakat çevredeki sağlam doku veya organa za­rar verilmemesidir.

Şifa sağlayıcı radyoterapi: Var olan kanser dokusunun tü­münü içine alan alana hücre öldürücü dozun uygulanabilmesine "küratif radyoterapi" denir. Bazı durumlarda ışınlamanın şifa sağlayamayacağı halde hastanın hayatını tehdit eden veya çok ağrılı bulguların kontrolü için "rahatlatıcı veya dindirici" amaçla da ışınlama yapılır ki, bu işlem "paliatif radyoterapi" adını alır. Örneğin rektum kanamalarında, bronş kanamalarında, omuri­lik basılarında, dolaşımda venöz dönüşen engellemesinde, si­nir ağlarına olan basılarda uygulanan radyoterapi.

Işınlama X-ışınları, gamma ışınları ve elektronlar kullanıla­rak kanserli hücreleri öldürmektedir. Bu ışınların mümkün olan en kontrollü ve etkin şekilde uygulanması için teknik gelişme­lerde büyük atılımlar sağlanmıştır. 1943'te yüksek enerjili X-ışını ve elektron hızlandırıcı Betatron, 1951 yılında da "çizgisel-lineer hızlandırıcılar"ile Cobalt -60 cihazları geliştirildi.Çok sık kul­lanılan Cobalt -60 cihazlarındaki kaynak yüksek enerjili gamma ışını vermektedir. Bu kaynak kendi kendine de radyoaktif özel­liğini yitireceğinden ortalama 5 yılda bir kaynağın yenilenmesi gerekir.
Işınlama yöntemine göre de bazı deyimler kullanılmaktadır.

Eksternal - Dıştan ışınlama: Derideki kanserli doku dıştan yönlendirilen ışınlarla tedaviye alınır. Uygulamanın doğru ya­pılması için ışınlanacak alanın tam saptanması önemlidir. Rad­yolojik teknik başta olmak üzere bilgisayar yardımıyla ışın fizikçileri ve hekim elbirliği ile alanı, yönleri ve doz dilimlerini hesaplar. En önemli nokta komşu ve ışına duyarlı organların mümkün olduğunca az ışın almasıdır. Bu amaçla derin tümör­ler birden fazla yönden ışınlanır. Bu planlamada vücut modeli görevini yapan cihazlara "Simülatör" denir.

Vücut boşlukları ile komşu dokulardaki kanserlerde bu boş­luklara sokulabilen ve ışın yayma özelliği olan gereçler radyo­terapi için kullanılabilir. Örneğin rahim, rektum ve son zamanlarda yemek borusunda bu yöntem kullanılmaktadır ki, bu yaklaşıma "İntrakaviter-boşlukiçi radyoterapi" adı verilir. Ge­rek eksternal, gerekse intrakaviter ışınlama aralıklı zamanlar­da yapılır. Günde bir veya birkaç defa belirli bir süre ışın verilir. Bir diğer ışınlama yönteminde ise kanserli dokunun içine ışın yayma özelliği olan radyoaktif çekirdekler veya iğneler yerleş­tirilerek, ışınlama yapılabilir. Bu yönteme "Dokuiçi-lnterstisyel ışınlama" diyoruz. Daha sık rahim kanserinde uygulanan bu yöntem son zamanlarda akciğer kanserinde de denenmektedir. Bu yöntemdeki özellik hekimin kanserli dokuya ulaşarak bu çekir­dekleri yerleştirebilmesidir. Işınlama çekirdekten tüm çevresi­ne aynı değerde olacağından bu daha çok top gibi olan kanserli dokularda tercih edilmektedir. Ancak yeni tekniklerle iğne şek­linde ve ışın yayma özellikleri planlanabilen ışın kaynakları ge­liştirmeye çalışılmaktadır.


Bir diğer sınırlı ışınlama tekniği de kimyasal işlev özelliği taşıyan bazı organlara bu özgü kimyasal maddenin radyoaktif şeklinin verilmesidir. Böylelikle bu radyoaktif madde adı geçen organa giderek orada ışınlama görevi yapmaktadır. İyod tutan tiroidin kanserlerinde bu yöntem kullanılmaktadır. Ancak bir maddeyi bu kadar özgül seçici olduğunu bildiğimiz organ şim­dilik yalnız tiroid ve eritrositlerdir.

Radyoterapi (ışınlama) değişik tür kanserler üzerinde farklı etkinlik gösterir. Bu bakımdan bu doku ve tümör türlerini şu şe­kilde kümelere ayırabiliriz:

Işının en etkili olduğu küme: Lenfatik doku (Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalar), kemik iliği hücreleri (lösemilerde tüm vücut ışınlaması veya vücut dışı ışınlama veya lösemilerde ilik dışı organ odakları), testis (seminoma türü), yumurtalık (disger-minoma, granuiosa hücreli tümörü).
Işının etkili olduğu küme ise: Orofarenks epiteli (orofarenks ve larenks epidermoid kanserleri), yemek borusu (epidermoid kanseri), deri (bazal hücreli kanseri), mesane değişken epiteli (mesane kanserleri).


Orta derecede etkili olduğu dokular: Bağ dokusu, beyinin nöroglial dokusu, damar endoteli, çoğalmakta olan kıkırdak ve kemik dokusudur. Bu dokulardan kaynaklanan kondrosarkomalar, osteosarkomalar her tür tümörün damar yumakları, beyin astrositomaları ışına orta derecede duyarlıdır.

Radyoterapinin az etkilediği dokular: Olgunlaşmasını ta­mamlamış kıkırdak ve kemik, salgı bezleri, bronş epiteli, pank­reas epiteli, tiroid epiteli, karaciğer ve böbrek epiteli ve bu dokuların kanserleri sayılır.

Işına en dirençli dokular ise: Kas ve sinir dokusu ve bu do­kuların tümörleridir.
Ancak uygulamada bu duyarlılık derecelerinin yanı sıra, tü­mörün bulunduğu bölge ve çevresi de çok önemlidir.

ışınlamanın, ışınlanan alan, çevresindeki doku, toplam ışın dozu ve ışınlama aralığı ve de aynı anda kullanılan kemoterapi varsa birleşik etkiye bağlı, bazı yan etkileri söz konusüdur. Bu etkiler erken dönemde ve geç dönemde görülen etkiler olarak ayrılabilir Erken etkiler arasındaki en önemlisi kemik iliği baskısı sonucu kansızlık ve akyuvar sayısının azalmasıdır. Bunun yanında, halsizlik, bulantı şikâyetleri de ön plana geçebilir. Geç van etkiler arasında ışınlanan alanın kalınlaşması, kanlanma­sının bozulması ve kangrenleşmesi (radiobionekroz) görülebi­lir Bu tür nekrozun kemikteki şekli en sık alt çenede Görülmektedir. Işınlamadan sonra dış kökleri de zedelenerek dişler dökülebilir. Akciğer dokusunun fibrozu (elastikiyetinin kaybı) böbreğin sklerozu, bu organların normal işlevlerinde ka­yıplara neden olabilir. Dokuların bir çeşit kavrularak kalınlaş­ması, kanal yapısındaki organların tıkanmasına (bağırsak, idrar yolu, yemek borusu gibi) yol açabilir. Bu organlar delinebilir. Işınlamadan uzun süre sonra sinirlerin dejenere oluşu ve buna bağlı çeşitli sinirsel yan etkiler de ortaya çıkabilir.


Kanser tedavisinde üçüncü yöntemimiz ilaçla tedavi, 1940 yılından beri gittikçe artan bir ivme ile gelişmektedir. Amacına göre ilaç tedavisi de (kemoterapi) farklı deyimlerle anılır: Şifa­ya yönelik kemoterapi (Küratif kemoterapi) sonunda hastayı tam şifaya kavuşturan kemoterapidir. Bugün korionepitelioma, Wilms tümörü, Burkitt lenfoması ve ienfomaların bir bölümün­de şifa sağlanabilmektedir. "Rahatlatıcı -Palliatif kemoterapi" ise, sonunda şifa şansı olmasa bile hastanın şikâyetlerini ve kanserin toksik etkilerini azaltıcı, yaşam süresini hem de daha rahat koşullarda bir ölçüde uzatmak amacı ile uygulanan ilaç tedavisidir. Önleyici amaçla kullanılan ilaç tedavisine ise "Adjuvant-destek kemoterapisi" adını veriyoruz. Bu durumda kanser cerrahi veya ışın yöntemleri ile tümüyle çıkarılmış veya silinmiştir. Ancak, deneyimlerimiz böyle düşündüğümüz vaka­ların önemli bir bölümünde bir süre sonra yeni tomurcuklan­maların çıktığını göstermiş ve bu olay gözle saptayamadığımız yırtıkların zamanla odaklaşmalarına bağlanmıştır. Bu olası artık­ların silinmesi için ilaç tedavisi önerilmektedir.

Kanser Tani Teshis Kanserli Hastalar

Kanser Tanısı ve Teşhisi konduktan sonra ne yapılabilir?
Kanser tedavisinde başarı artıyor mu?
Kanserli Hastalar, Kanserli Hastalarda Yapılacaklar


Bir dönem kanser, şifa şansının hiç olmadığı bir hastalık sa­yılıyordu. Bugün artık, değişik türlerinde farklı oranlarda olmakla birlikte, kanserde de şifa sağlanabilmektedir. Gün geçtikçe bu oranlar daha da yükselmektedir. Bu başarıda teknolojik geliş­menin getirdiği erken tanı ve tanıda kesinliğin yanında, tedavi imkânlarının ve bu konudaki deneyimin artışı büyük rol oyna­mıştır. Tedavi planının doğru yapılabilmesi için tanıdaki ayrın­tılar çok önemlidir. Kanser bir süreç içinde değişik devreler gösteren bir hastalıktır ve tedavi planı da bu dönemlere göre düzenlenmelidir.
Kanserin tedavisinin temel taşı bu tanı basamağındaki isim­siz kahramanlar, patologlardır. Diğer uzmanların kararlan bu ta­nının doğruluğuna bağlıdır.

Kanser tanısı kesinleşen hastanın tedavisi ise üç daldaki uzmanların konusudur: Cerrahlar, radioterapistler ve tıbbi onkologlar (kemoterapistler). Kanser tedavisindeki amaç, bozuk yapıdaki hücre yumağının ve eğer varsa dağılmış hücrelerin tü­münün ortadan kaldırılmasıdır. İşte erken tanı bu nedenle çok önemlidir. Çünkü erken devrede ilk odaktan yayılma olmadan hastalık yakalanabilir. Bu takdirde yapılacak işlem kitlenin cer­rahi yoldan çıkarılmasıdır. Eğer kanser gerçekten erken yaka­lanmış ise ameliyatla şifa bulacaktır. Ancak deneyimler şunu göstermiştir ki; muayenede ve tetkiklerde erken kabul edilerek ameliyat edilen ve şifası beklenen hastaların bir bölümünde, bir süre sonra hastalık tekrarlanmakta veya vücudun başka nokta­larında ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni kanserdeki hücre dü­zeyindeki küçücük yayılmaların muayene ve İaboratuvar teknikleriyle tespit edilememesidir. Yoksa kansere bıçak vurul­masının, olayı büsbütün artırdığı kesinlikle doğru değildir. Ame­liyattan çekinme, sıklıkla tedaviyi geciktirmekte ve şifa şansının kaçmasına yol açmaktadır.

Son elli yıl; kanser hücrelerine etkili ilaçların gittikçe artan kullanımına şahit olmuştur. Uygulamada deneyim ve yeni ilaç­ların devreye girmesi sayesinde bu konuda başarı her geçen gün artmaktadır. Cerrahi şansı olmayan lösemilerde başlayan uygulama; gecikmiş diğer türlerde de kullanılma ala­nı bulmuştur. İlerlemiş devrelerde bile bazı vakalarda ilaçlarla (kemoterapi) iyi sonuç alınması üzerine; bu yöntem ameliyat sonrası tekrarlamaları önleyici olarak da kullanılmaya başlan­mıştır.

Kemoterapinin gelişmesinden önce bu önleyici ödevi rad­yoterapi (ışın tedavisi) üstleniyordu. Bir farkla ki, ışın teda­visi ancak bir bölgeye yöneltilebiliyor ve o bölgeye ancak bir dizi uygulanabiliyordu. O nedenle, yayılma olasılığı da­ha çok tümörün çevresinedir mantığı ile ameliyat bölgesine yöneltiliyordu. Halbuki yayılım tespit edilemediğine göre sı­nırları kestirmek mümkün değildi. Bugünkü anlayış, bu çok etkin, fakat bir bölgeye ancak bir defa kullanılabilecek rad­yoterapi silahının, tespit edilebilen bir odak varsa ona karşı kul­lanılmasıdır. Ayrıca ameliyatla çıkarılma sınırlarını aşan ilerlemiş vakalarda ilk odağın eritilmesi için de radyoterapi uy­gulanır. Birden fazla odağın varlığı halinde ise çare,ilaç tedavi­sidir. Son yıllarda ameliyat sonrasında hastalık artıklarını temizlemek için kullanılan kemoterapi; ameliyat öncesinde ve­rilmeye başlanmıştır. Böylece aynı zamanda esas tümörü de kü­çülterek ameliyatı kolaylaştırıcı etkisinden yararlanılmaktadır. Kemoterapinin avantajı,ilaçların seçiminin, dozunun tespitinin daha esnek olması; bu nedenle de kişiye göre ayarlanabilme­sidir.

Öyleyse etkili olduğunu belirttiğimiz bu tedavi imkânlarına karşın kansere neden daha kesin bir çözüm getirilememiştir? Çünkü tedavide hedef aldığımız kanser hücrelerinin hemen yanıbaşında vücudumuzun normal hücreleri de vardır. Tedavi yön­temlerimizi yapısı bozuk kanser hücresini öldürecek, ama normal hücrelere zarar vermeyecek bir doza ayarlamak zorun­dayız. Yoksa yüksek dozlar ile kanseri tümüyle silmek mümkün­dür, ancak bu dozlara normal hücreler de (özellikle kemik iliğinin hücreleri) dayanamayacaktır. Her gün artan bir hızla gelişen ilaç araştırmaları normal dokulara daha az zarar veren, yan etkileri az maddeler veya bu etkileri azaltıcı, önleyici tampon ilaçları geliştirmektedir. Klinik çalışmalar da ilaçların en uygun veriliş şeklini bulmayı amaçlamaktadır. Ayrıca dolaylı yönden etkin olan vücut direncini, bağışıklığı kamçılayıcı ilaçlar da gelişti­rilmektedir.

Kanseri, önlenmesi ve tedavisinde kullanılan üç temel tıbbi yöntemin kullanış: şekli ve amaç farkları ile olanak ve sınırlarına göre biraz daha aynntılı açıklayabiliriz. Bu siz okuyucuları­mızın güncel yaşamda duyacağınız bazı deyimlere de anlam kazandıracaktır.

Kanserden Korunma Yollari Yontemleri

Kanserden Nasıl Korunulur, Kanserden korunma Yolları Yöntemleri

Kitapçığımızın başında kanser riskini artıran etkenleri sıra­lamıştık. Gözden geçirildiğinde, bu etkenlerin ancak bir bölü­münden uzak kalabiliriz. Bunlar arasında ionizan radyasyon, bazı kimyasal maddeler ve gereksiz ilaç kullanımı sayılabilir. Diğer yandan bazı etkenlerden tümüyle kaçınmak olanak dışıdır. Ör­neğin gerilimli yaşam, çağdaş toplumların önemli bir sorunu­dur ve özellikle kentsel alanda tamamen uzaklaşmak mümkün .değildir. Bu takdirde önerimiz, her konuda aşırılıktan kaçmak olacaktır. Aşırı güneş ışınının, aşırı sıcağın, aşırı yağ ve prote­in ile beslenmenin hep dokuları yıpratıcı etkisinden söz ettik. Bu konulardaki en uygun öneri, alışkanlıkları dengeli düzenle­mek olacaktır. Beslenme çeşitlerinde denge, çalışma düzenin­de denge çok yararlı ilkelerdir. Alışkanlıklar arasında alkol kullanımının tadımlık kalması da yararlıdır. Sigara ise kullanıl­maya başlandığında çoğunlukla ayarı kaçırılan ve kansorejen etkisi kesin bir zehirdir. Hiç başlanmaması veya tümüyle bıra­kılması en uygunudur.
Kanserin tedavisiyle uğraşan hekimler arasında yaygın bir görüş vardır: "Tedavi için harcadığımız çabanın onda birini genç kuşakların sigara içmelerini önleyici eğitimde kullansak, daha olumlu sonuç alırız."

Kanserin önlenmesi için kişinin alacağı bu önlemlerin ya­nında, kamu yöneticilerinin de alması gereken önlemler vardır. Bunların arasında kentleşmenin düzenlenmesi, sanayinin kim­yasal artıklarının ciddi bir şekilde kontrol altına alınması belli başlılarıdır. Toplumun bu yönde eğitimi ise sonuç açısından en etkin davranıştır. Bu çalışmaların söylemesi kolay, yapması güç olduğu belki doğrudur. Ancak işe bir yerden başlanması, gele­cek bakımından şarttır. Kaldı ki, bazı önlemlerde çok basittir. Örneğin otobüs, kamyon egzoslarının üstten verilmesi kararı basit, fakat çok olumlu bir önlemdir.


Yaşam felsefesi bakımından hekimlerin tavsiye ettikleri sı­nırlamalardan, dengelerden sıkılan kişiler, bu tavsiyelere uyan­ların da hastalandığını belirterek, böyle bir dikkatin değmezliğinden bahsederler. Bu yönde güzel fıkralardan birini burada anlatalım. Fıkra olunca Karadeniz kökenliler daha meş­hurdur. İşte bu yöredeki bir mezarlıkta bir mezartaşında şunlar yazıyormuş: "İçme dedun içmeduk, yeme dedun yemeduk, et­me dedun etmeduk, ne oldi?" Doğanın değişmez sonucunu de­ğiştirmek tabii mümkün değildir. Ancak bünyenin yazgısını, zeminini, diğer etkenlerden korumak mümkündür. O yazıtın ce­vabı "olacak daha geç oldi"dir. Hekimin görevi ve becerisi de daha uzun ve daha sağlıklı bir yaşamla sınırlıdır.

Kanser Erken Teshis Korunma Kontrol

Kanserde Erken Teşhis, Korunma Yöntemleri,
Kanserde Doktora Başvurma Zamanı

Yaşam süreci içinde kanser sıklığı incelendiğinde iki dönem­de artış görülür. Birinci dönem buluğdan önceki dönem, ikin­cisi ise 40-50 yaşlarından sonraki yaşlılık dönemidir Bu iki dönemde kişinin bağışıklık açısından daha duyarlı oldu­ğu bilinmektedir. İlk dönemde kalıtım etkeninin, ileri yaşta ise yaşlanmış dokular ve çevre etkenlerin birikiminin artışa yol açtığı düşünülmektedir. Bu noktalar dikkate alındığında her za­man için aralıklı sağlık kontrollerinin yararının yanında, özellikle bazı dönemlerde bu kontrollerin daha da önem kazandığı orta­ya çıkmaktadır.

Bu konuda tavsiye edilecek tutum, genel sağlık sorunları için yapılacak tavsiyeden farklı değildir. Kişinin sağlığı için iz­leyeceği en uygun yol, mümkünse bir aile hekimine, değilse bir sağlık kurumuna şikâyeti olsun olmasın, yılda bir kontrol için başvurmasıdır. Her yıl bunu uygulamak güç geliyorsa, hiç ol­mazsa kritik bazı devirlerde ihmal edilmemelidir.

Bu dönemler hangileridir? Vücuttaki hücre gruplarının büyük bir kısmının hayatın belirli dönemlerinde işlevleri artmakta ve­ya azalmaktadır. Bu işlev değişikliği hormon dediğimiz iç sal­gıların yönetimindedir. Çocukların boy atması, yaş dönemleri hep bu hormonların yoğunluğu ile ilgilidir. Bu yoğunluk değişikliği karşısında hormona bağımlı hücreler de duyarlı bir dönem geçirirler: Bu zamanlar hormon etkisindeki dokular için eğer bir zemin varsa kanserin daha sık tomurcuk­landığı dönemler sayılır.
Hayatın ilk yaşında bebek gelişimi ve aşıları yönünden dok­torunun çizeceği takvime göre sık izlenecektir.

Bundan sonra okula başlayana kadar yılda bir, gerekli aşı­ların tekrarlanması gerekir ve okula başlarken genel bir değer­lendirme çok yararlıdır. Bundan sonra ergenlik belirtilerinin başlangıcı hem erkek, hem kız çocukları için sağlık açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Kadınlar için buna ek olarak evli­liğin başlangıcı, gebe kalma ve lohusalık sonu dönemleri ve çağ­daş toplumlarda doğum kontrolü için hap kullanma veya spiral takma ve çıkartma tarihleri, meme ve üretim organları kanserlerinin kontrolü için sağlık kontrolünün yapılması gereken dö­nüm noktalarıdır.

Çeşitli çalışmalarda 40 yaş, dokuların yaşlanmaya başladı­ğı daha doğrusu yaşlanmanın hızlandığı dönem olarak saptan­mıştır. Bu yaşta genel sağlık kontrolü çok önemlidir ve bu yaştan sonra yılda bir tekrarı uygundur. Bu dönemin özellik gös­teren bir noktası da kadında adet kesilmesinin başlaması, erkeğin de cinsel hormonlarının azalması (andropoz) devreleridir.

Bu konu işlenirken son yılların modası (Check-up) sorunu­nu da işlemek gerekir. Yukarıda önemli yaş noktalarını saydı­ğımız genel sağlık kontrolleri gerçek anlamıyla bir(Check-up)'tır. Ancak, tavsiyemizin hekim muayenesi olduğuna dikkatinizi çek­mek isterim. Hekim uygun gördüğünde bazı laboratuvar kont­rollerini de bulgusuna veya hastanın yaşına göre isteyecektir. Örneğin: 40 yaş erkek kontrolünde bir akciğer röntgeni ve elektrokardiyogram, dışkıda gizli kan aranması uygundur. Son de­ğerlendirme de yine hekime aittir. Ülkemizdeki yanlış uygulama Check-up laboratuvarı adı altında, aile hekiminin yönlendirme­sinden bağımsız olarakbir dizi testin,özellik gözetilmeksizin her­kese uygulanmasıdır.


Bir şikâyet, belirti olmaksızın hekim kontrolünün özellikle hangi dönemlerde gerekli olduğuna değindikten sonra, bir şi­kâyet veya belirti halinde hekime başvurmanın gereğini hatır­latmak isterim. Basitmiş gibi görünen belirtiler için iki hafta kadar kendiliğinden veya basit tedbirlerle iyileşmesini bekle­mek bir kayıp olmayabilir. Ancak iki haftayı aşan durumlarda hekime başvurulması şarttır. "Kanserde erken tanı, hayat kurtarır" sloganının temeli, bu basit belirtilerin ihmal edilmemesindedir.

Akciğer Kanseri Tanısı ve Teşhisi Konanlarda Belirtiler
Akciğer Kanseri Hastalığı Belirtileri Hakkında

Öksürük yüzde 70
Tükürükte kan yüzde 40
Nefes darlığı yüzde 40
Göğüs ağrıları yüzde 35
Ses kalınlaşma veya çatallaşması yüzde 5
Boyunda şiş - ödem yüzde 5

İlerlemiş durumlarda ise;

Kemik ağrısı yüzde 20
Lenf düğümü büyümeleri yüzde 20
Karaciğer büyümesi yüzde 20
Merkez sinir sistemi ve beyin belirtileri yüzde 5-10

Bu yakınmaların dışındakiler de Akciğer kanseri Hastalığının belirtileri, bünyesel (iştahsızlık, za­yıflama, halsizlik, ateş); sinirsel (terleme, duyu bozukluğu, den­ge bozukluğu, kas zayıflaması); deride (Skleroderma, tylosiş. dermatomyozit, acantosis nigricans); kemikte (patolojik kırık­lar, tambur çomağı parmağı); damarlarda (flebitler, yaygın çü­rükler, endokardit); hormonal (kalsiyum fazlalığı, gynecomasti, idrar azalması) belirtiler seklinde sıralanabilir.

Kadındaki meme kanserindeki ilk yakınma sıklığı;
Memede ağrısız sert kitle: yüzde 66
Memede ağrılı kitle: yüzde 11
Meme başında akıntı: yüzde 9
Bölgesel ödem: yüzde 4
Meme başında içe çekilme: yüzde 3
Meme başında kabuklaşma: yüzde 2
Diğer: yüzde 5 olarak saptanmıştır.

Kanser türlerinin ait oldukları dokuya ilişkin belirtileri ya­nında, bu anormal hücre yumaklarından salgılanan kimyasal maddelerin çoğunlukla hormonal yapıdaki etkileri de ayrı bir be­lirti kümesi oluşturur. Tümör salgılarının doğurduğu bu tür be­lirtilere "Paraneoplastik belirtiler adı verilir. Aşağıda bu hormonlar ve sıklık bakımından bunlara yol açan kanser türle­rinin bir cetveli verilmiştir:

Parathormon--Akciğer (özellikle epidermoid tip), tükü­rük bezi, lenfoma, böbrek, meme, kara­ciğer, pankreas, bağırsak, rahim ağzı, yumurtalık, larenks kanserleri.
Kalsitonin--Sinir kanalı, küçük hücreli akciğer, karsinoid, tiroidin meduller türü, melanoma.
ACTH--Akciğer (çoğunlukla küçük hücreli), tiroid, timus, mide, pankreas, yumurtalık
Antidiüretik--Akciğer (çoğunlukla küçük hücreli), pankreas, prostat
Eritropoietin--Beyin, böbrek, karaciğer, rahim, yumur­talık
İnsülin--Pankreas, karaciğer, mide, yumurtalık, böbreküstü, sarkomalar.
Korionik gonadotropin--Testis, karaciğer, akciğer, böbreküstü, karsinoid

Diğer hormonlar arasında plasental alkali fosfataz, gluka-gon, serotonin, histamin, gastrin, sekretin, vazopressin, kate-kolamin, renin, prostaglandinler de saptanmıştır. Bu hormonların salgılanması ile hastada çok değişik belirtiler gö­rülebilir. Birkaç Örnek olarak mide ülseri, dikkat toplama kusu­ru, ödemler, flebitler, halsizlik, kabızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, yüksek tansiyon belirtileri, çarpıntı, memelerde ağrılı şişme sa­yılabilir.

Sayın okuyucular, kanserin belirtisi hakkındaki bilgileriniz herhalde şu son bölümü okumayı bitirdiğinizde, başlamadan ön­cekinden pek fazla veya açık seçik değildir. Bunun nedeni, kan­serin hemen her dokuda gelişebilecek bir hastalık olması ve diğer bölgelere sıçrayabilmesidir. Bu durumda akla gelebilecek her türlü değişiklik kanserin belirtisi olabilir. Bu durum okuyu­cuyu ürkütmemeli ve sıralanan belirtilerden biri karşısında he­men "Ben kanser mi oldum?" tedirginliği içine düşmemelidir. Çünkü burun kanamasından tutun, kemiklerin kırılmasına ka­dar olan bu çok çeşitli belirtiler ancak bazen kansere bağlıdır. Çok daha sık olarak o dokunun iltihabında veya diğer hastalık­larında görülür. O zaman sonucu bakımından çok farklı bu iki neden arasında ayırıcı bir anahtar var mıdır?


Evet vardır, ancak bu anahtarın çok kaba bir ayırıcı olduğu­nu da akılda tutmalıdır. Özellikle ateş, halsizlik, iştah kaybı gi­bi genel belirtiler, 15 gün içinde geçmez ise önem kazanırlar. Düzeldiklerinde ise sebebin kanser olmadığı anlaşılır.

Bu belirtilerin doğru değerlendirilmesi ancak ve ancak bir hekim tarafından yapılabilir. Fakat yukarıda sıraladığımız önem­siz gibi olan veya çok önemli görülebilen bu kadar belirtinin her biri için her ortaya çıktığında hekime başvurmak mümkün ol­mayabilir. O zaman kişi, ne zaman hekime başvurmalıdır veya sağlık kontrolüne gitmelidir?

Kanserden şüphe ettiren belirtiler nelerdir?, Kanser Hastalığı Belirtileri

Kitapçığımızın başında kanseri tanımlarken, yapısı bozuk bir hücre yumağı olduğunu belirtmiştik. Ancak hastalığın ileri dö­nemlerinde hastalığın vücuttaki etkisi, bu oluşumun yalnız kit­le belirtilerinde kalmayıp, tüm organizmayı etkileyen etkenlere ve belirtilere dönüşmektedir. Nitekim kanserden ölüm, kanse­rin başlangıcı olan kitlenin mekanik özelliklerinden çok daha fazla, bu dokunun ve başka bölgelere sıçrayan odakların toksik salgılarının tüm vücut metabolik dengesini bozmasıyla olmaktadır.

Bu nedenle kanserde ilk belirtiler kitlenin varlığı ve hemen komşuluğu ile ilgili başlayabileceği gibi; bu odaktan uzak bir sıçrama odağındaki belirti veya vücudun genel bir rahatsızlığı - tepkisi (halsizlik, iştah kaybı, kilo kaybı, ateş) gibi de ortaya çıkabilir.
Belirtilerin belli doku türlerine özgü olanlarını o dokulara gö­re sıralanması izleme kolaylığı sağlayacaktır.

Deri kanserleri: Daha önceden varolan bir ben veya deri ka­barıklığının renk değiştirmesi, koyulaşması, kaşınmaya başla­ması, büyümesi veya basit bir tahriş sonucu sık kanaması, buradaki hücrelerin yapısındaki bir değişikliğe işarettir.


Yumuşak doku tümörleri: Bölgesel kabarıklık veya tümörün olduğu bölgedeki sinirlere karşı nedeniyle o bölgede veya bağ­lantılı olduğu sinir ağına uygun bölgelerde, ağrı, duyu bozuklu­ğu belirtileri görülebilir.

Kemik tümörleri: Bölgesel şişlik ve ağrı en önde gelen belir­tidir.
Beyin tümörleri: Beyinin yerleştiği bölgesindeki işleve gö­re çok farklı belirtiler verecektir. Denge bozukluğu, kulak çın­laması, sara nöbeti belirtileri gibi. Ancak beyindeki omurilik sıvısı kanallarının tümör baskısı nedeniyle tıkanması beyin içi basıncının artmasına ve baş ağrısı, görme bozukluğu, bulantı, kusma gibi şikâyetlere yol açar.


Larenks kanserleri: 15 günü aşan ses kısıklığı, ses telleri böl­gesindeki tümörlerin ilk belirtisidir.
Sindirim sistemi tümörleri: Özellikle katı gıdalarda yutma güçlüğü yemek borusunda bir daralmayı düşündürür ki, bu or­ganın tümörüne bağlı olabilir. Hazım güçlüğü, sık kusma, ka­rında veya bele vuran ağrı, mide kanserindeki en sık habercilerdir. Yine bu bulgular ve bunların yanında kişinin gı­da rejimini değiştirmemesine rağmen dışkılama düzeninin bo­zulması, peklik veya sürgünün başlaması, dışkıda kan görülmesi ise bağırsak kanserinin belirtileri arasındadır.
Mikrobik bir nedene bağlanamayan ve safrakesesi taşı sap­tanamayan sarılıklar ise, pankreas tümörlerini düşündürür.


Akciğer tümörü: Bugün için erkeklerdeki en sık tür olan ak­ciğer kanserinde ise kısa sürede tedavi edilemeyen öksürük, balgamla birlikte kan izleri, daha sık sırtta, kürek kemiği çevre­sinde olmak üzere göğüs duvarının herhangi bir bölgesindeki ağrı, araştırılması gereken belirtilerdir.
İdrar yolları tümörleri: İdrar renginin kirli pembeye dönme­si veya doğrudan kan görülmesi ilk önce böbrek taşını düşün­dürür; ancak idrar yollarında bir tümöre de bağlı olabilir. Böbrek tümörleri ise uzun süre belirtisiz, sinsi olarak gelişir, ancak bel boşluğunda şişlik ve ağrı ile ortaya çıkabilir. Testislerde ağrı, sertlik ise bu organların kanserini düşündürmelidir. İdrarda zor­luk, çatallaşma, prostat büyümesinin belirtisidir ki, bu büyüme­lerin bir kısmı da kötü huylu olabilir.
Kadın genital tümörleri: Kadınlarda âdetlerin dışındaki dö­nemdeki kanamalar rahim ağzı tümörlerinin en sık görülen belirtisidir. Diğer genital organ tümörleri ise âdetlerde düzen bozukluğu, karında şişlik veya ağrı ile kendilerini gösterebilirler.


Meme tümörü: Meme kanseri ise kadınlardaki en sık görü­len türdür. Daha çok ağrısız bir sert kitle ilk bulgudur. Ancak meme başından kanlı akıntı, meme başının içeri doğru çekil­mesi, koltuk altı bezlerinin şişmesi de ilk işaret olabilir.

Lenfomalar: Lenf bezlerinin kanserinde lenf bezlerinin şiş­mesi, genel ateş, kansızlık, halsizlik ilk bulgulardır. Kan kan­serlerinde aynı bulgular yanında, izah edilemeyen çürükler, diş eti, burun kanamaları ilk bulgular olabilir.

Yukarıda olayın başladığı doku ve vücut bölgelerine göre sı­raladığımız belirtiler yerine bazı vakalarda tümörün sıçradığı odaklardaki belirtiler ön plana geçebilir. Bunlar arasında, bir çarpma olmadan meydana gelen kırıklar, hareket kusurları, his kusurları (kol, bacakta yanma hissi gibi), felçler ilk belirti şek­linde ortaya çıkabilir.

Kanserojen Maddeler, kanser riskini artıran nedenler, Kanser Nasıl Oluşur

Kanser belirtileri, Kanser nedenleri belli bir coğrafik yörede kanser türleri ara­sındaki sıklık farkından, bazı ırklarda bir tür kanserin sık görül­mesinden, bir özel işte çalışanlarda bir kanser türünün diğer iş gruplarından farklı sıklıkta görülmesinin gözlenmesiyle or­taya konmuştur. Bu konuda ilk yayınlanan, bu nedenle tarihsel önem taşıyan Sir Percivall Ptt'un baca temizleyicilerde scrotum (husye derisi) kanserinin sık olduğu gözlemidir. Zaman içinde bunun apış arasına yerleşen kurumdaki organik maddelerin tah­rişine bağlı olduğu gösterilmiştir. Kanserojenleri belirli başlık­lar altında toplayabiliriz:

Kanserin Oluşmasında Fizik etkenler

Sürekli küçük tahrişler: Örneğin kırık bir diş kenarının sü­rekli sürtünmesi ile dilin o noktasında kanserleşme olabilece­ği belirtilmiştir. Güney Asya'daki bazı ülkelerde genç yaşta fahişelik yapanlarda rahim ağzı kanserinin sık görülüşü, sık ve değişik eşlerle cinsel temasa bağlanmıştır.


İdrar kesesinde yerleşen schistosoma heamotobium adlı pa­razitin burayı tahrişi sonucu idrar kesesi kanserleri, örneğin Mı­sır'da çok sık görülmektedir. Pipo içinlerde dudak kanseri daha sık olmaktadır. Tibetlilerde ısınmak için karın cildine konan kız­gın tuğlaların yol açtığı cilt kanserine özel bir isim de verilmiş­tir: (Kangri kanseri). Hazar Denizi çevresi ve ülkemiz kuzey-doğu bölgesinde yemek borusu kanserine sık rastlandığı bilinmek­tedir. Bunun olası nedeni için bu yöredeki arka arkaya çok sı­cak çay içme alışkanlığı düşünülmektedir.

Ultraviolet-güneş ışınları: Siyah ırkta derinin en kötü huylu kanseri olan habis melanoma nadir iken, bu tip kanser Avus­tralya'ya göç etmiş beyaz tenli ırkta çok sıktır. Bu, güneş ışınlarının doğal koruyucu olarak iş gören koyu pigmentli deri olmayınca kanserleşmeye yol açabileceğinin delilidir.

İonizan radyasyon: Radyoaktif maddelerin kansere yol aç­tığı kesindir. Bu konudaki en çarpıcı örnek, Japonya'da atom bombasından kurtulanlarda löseminin çok sık görülmesidir. Ay­rıca küçük yaşta çeşitli nedenlerle boyun çevresi sık röntgen ışınına maruz kalanlarda ileri yıllarda tiroid kanseri oranı yükselmiştir.

Kimyasal etkenler, Kanser Hastalıkları

Aniline boyaları ile çalışanlarda idrar kesesi kanserinin sıklığı dikkati çekmiştir. Amyant madenlerinde çalışanlarda bu made­nin tozunun mezoteliomaya (akciğer zarı kanserine) yol açtığı belirlenmiştir. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde amyantın kullan­ma sahaları gittikçe azaltılmaktadır. Ülkemizde kanser epidemiolojisindeki en başarılı araştırma Göreme yakınındaki Karain köyü yöresindeki sık görülen mezotelioma iie bu yöre toprağın­daki kristalleri arasındaki ilişkinin gösterilmesidir.

Benzol buharlarının kemik iliğini köreltmesi yanında, löse­milere de yol açabileceği bilinmektedir. Dünyada hızla sanayi­leşen bölgelerde, bu fabrika artıklarının bulaştığı sularda balıkların toplu olarak öldükleri görülmüştür. Ancak bu tür su ürünlerini yiyenlerdeki etki daha kesin değildir. Gıdalarda kul­lanılan yapay tatlandırıcı veya renk vericilerin kanserojen etkisi kanıtlanmamakla beraber, bugün gıda sanayiinde mümkün olduğunca bu maddelerin kullanımının azaltılmasına çalışılmak­tadır.

Arsenik bileşikleri ile sık teması olanlarda deri ve akciğer kanserinin, nikel ile sık teması olanlarda ise burun içi ve akci­ğer kanserinin sıklığı dikkati çekmiştir.

İlaç ve hormon kullanımı: Kadınların âdet kesiminde şikâ­yetlerini azaltmak için uzun süre hormon kullanmaları halinde meme kanseri riski yükselmektedir. Hamilelikleri sırasında dietilstilbesterol hormonu kullanan kadınların kız çocuklarında küçük yaşta vagina kanserinin görülebilmesi de ilginç bir göz­lemdir.

Kalıtım: Bazı ailelerde kanserin birden fazla fertte görülme­si dikkati çekmiştir. Meme kanseri de birinci kuşak aile fertle­rinde düşük bir oranda olmakla beraber, bir ilişki göstermektedir. Ancak özellikle çocuk yaşlarında sık görülen tümör türlerinde (lösemiler, Wilms tümörü, neuroblastoma gi­bi) kromozom anomalileri ile kanserin ilişkisi görülmektedir. Sık­lıkla kromozom anomalileri birden fazla olduğundan, bazı kalıtımsal sendromlarla kanser ilişkili olmaktadır. Örnek olarak Fanconi, Bloom sendromları, SteinLevinthal hastalığı, neuro-fibromatosis, ailevi bağırsak poliposisi sayılabilir.
Kanser olayını başlatan ilk değişikliğin hücre çekirdeğinde başladığını hatırlarsak, kromozom anomalileri ile kanser arasın­daki bağlantı daha iyi anlaşılır. Yine bu paralelde kalıtım dışın­da hücre çekirdeğini etkileyecek diğer nedenler düşünüldüğünde hücre içi virüsleri akla gelmektedir.
Virüsler Nitekim bugüne kadar Ebstein - Barr virüsünün Burkitt lenfomasının etkeni olduğu gösterilmiş. Aynı virüsün bazı baş, boyun kanserlerine de yol açtığı bildirilmiştir. Sarılık virüs­lerinden B türünün de karaciğerin hepatoselüler kanserindeki en önemli etken olduğu kabul edilmektedir.

Alışkanlıklar: Yukarıda kanserojen olarak sıraladığımız et­kenlerin yanında kişinin alışkanlıkları ile kanser riskinin ilişki­si günlük yaşam açısından çok önemlidir. Bugün sigara ile akciğer kanserinin bağlantısı kesin gösterilmiştir. Bu ilişkinin birikime bağlı olması, yani uzun süre çok sigara içmekle bağlantılı olması başlangıçta birine ters düşen sonuçlara yol aç­mışsa da, artık hekimler bu ilişkiyi kabul etmektedirler.

Kanser nedenleri arasında son bir sözü de gerilimli yaşam hakkında söylemek uygundur. Bu etkenin varlığı ve derecesini somut olarak ölçmek mümkün değildir. Ancak, gerilimin bün­yeyi dayanıklılık ve aynı zamanda bağışıklık bakımından olum­suz etkilediği bilimsel olarak da kabul edilmektedir. Aşırı üzüntü, yorgunluk ve ameliyat sonrası dönemlerde kanserin sık ortaya çıkmasındaki klinikçilerin gözlemleri de, bu dönemler­deki vücudun genel zayıflığı ile bağlantılı sayılmaktadır.


Bir diğer nokta da yukarıda adı geçen etkenlerden birden fazlasının bir arada bulunduğu durumda olumsuz etkilerinin bir­birini artırmasıdır. Bu nedenle kırsal bir yörede, gerilimden uzak, günde 2 paket sigara içme riskinin; kentte egzos dumanları ara­sında ve gerilim içinde günde 2 paket sigara içme riskinden da­ha az olduğu açıktır.

Kanser Hastaligi Anasayfa

Kanser Nedir, Kanser Hastalığı Hakkında Bilgiler

Kanser Hastalığı Dünyada Artıyor Mu?

Kanser Riskini Arttıran Durumlar, Kanser Nasıl Oluşur

Kanser Hastalığı Belirtileri

Akciğer Kanseri Belirtileri

Kanserde Erken Teşhis ve Doktora Başvurma Zamanı

Kanserden Korunma Yöntemleri

Kanser Tanı ve Teşhisinden Sonra Yapılacaklar, Kanserli Hastalar

Kanser Tedavisinde Cerrahi Girişimler

Kanser Kemoterapiler

Meme Kanseri

Kanser ve Beslenme

Kanser Arastirma Kanser Artiyor Mu

Kanser hastalığı dünyada artıyor mu? Kanser Araştırma

Özellikle gelişmiş ülkelerde bebek ölümlerinin kontrol altı­na alınması; bulaşıcı hastalıkların etkin aşılama, korunma ve hastalık halinde antibiyotik tedavisi ile çok azalması sonucu, bugün erişkinde çözüm arayan üç sağlık sorunu ön plandadır:

1. Aterosklerotik damar hastalıkları
2. İş ve trafik kazaları
3. Kanser.
Bunlardan ilk ikisi oran olarak azalırken, kanserin nüfus ba­şına sayıca tüm dünyada arttığı izlenmektedir. Bu artışta iki yan etkenin de varlığını kabul etmek gerekir
a. Diğer hastalıkların azalması ile ortalama yaşam süresi­nin uzaması. Bu nedenle artan yaşlı nüfus içinde yaşlı dokular­da kanserin tabiatıyla daha sık görülmesi.
b. Yıllar içinde gelişen tanı yöntemleri ile kanser tanısının daha kolay konulabilmesi; bu tanıyı taşıyanların sayısını artır­maktadır. Ancak bu iki yan etki dikkate alınarak yapılan değer­lendirmeler, bunlardan bağımsız gerçek bir artışın da varlığına işaret etmektedir. Bu artışın nedenleri bugün sağlık epidemiologlarını en çok ilgilendiren konudur.

ABD'de 1900 yılında 41 bin kişinin kanser olduğu kaydedil­mişken, XX'nci yüzyılın ilk 80 yılındaki eğilim sürerse 2010 yı­lında, yılda 850 bin kişinin bu hastalığa yakalanacağı hesap­lanmıştır.
Dünya nüfusundaki hızlı artışın yol açtığı daha kalabalık or­tamda yaşama, sanayileşmenin doğurduğu çevre kirlenmesi ve kimyasal artıklarla daha sık temas, iş hayatında rekabetin do­ğurduğu gerilimler, beslenmede tabii gıdaların azalması, yaşam­da hareketin azalması, kanserin artışında kesin ispatı çok güç, ancak büyük olasılık taşıyan etkenler olarak sıralanmaktadır. Ancak bugüne kadar bazı gözlemlerin ortaya koyduğu kanser riskini artıran kesin nedenler ve yine epidemolojik ilmi araştırmaların bazı sonuçları, hangi etkenlerin kanserojen (kansere yol açan) olabileceği hakkında bir genel fikir vermektedir. Bu ne­denleri de aşağıdaki bölümde sıralayacağız.

Beyinin magnedik rezonans tekniğiyle elde edilen görüntüsü.

Kanser Nedir Kanser Hakkinda Bilgi

Kanser Nedir, Kanser Hakkında Bilgiler, Kanser Nasıl Oluşur

Kanser Hastalığı Normal yapısı bozulan bir hücre veya hücre grubunun bu anormal yapısına rağmen çoğalmaya başlaması ve sonunda tüm bedeni zehirleyebilecek ürünleri olan bir odak oluşturmasına
"kanser" diyoruz.

Doğa bu anormal değişime iki temel yöntemle karşı koymak­tadır:

A. Normal yapısı bozulan her hücre yaşayamaz, çoğalamaz, bu nedenle de kanser hücresine dönüşemez. Tersine, normal­den sapan bu hücrelerin büyük çoğunluğu bu yeni yapılarıyla yaşayamaz ve ölürler. Ancak küçük bir bölüm bu yapı bozulma­sına rağmen ölmez ve bölünerek çoğalmaya başlar. Böylece kanser odağı oluşur.
B. Vücutta ortaya çıkan bu normal dışı hücrelerin yabancı yapısını tanıyan bağışıklık tepkisiyle görevli hücreler, yeni oluş­maya başlayan kanser odağını sarıp silebilirler. Ancak bu bek­çilik görevinin başarılabilmesi için iki temel koşul gerekir:

1. Vücutta bir yabancı odağın-bulunduğu uyarısının, odak çok büyümeden algılanması.
2. Bu uyarıya uyabilecek bekçi hücrelerin (bağışıklık görev­lilerinin) vücutta yeterli düzeyde olması.


İşte bu iki koruyucu yöntem de çalışmazsa kanser hastalık­ları diye adlandırdığımız klinik olaylar ortaya çıkar.

Bazen hücreler yapısal bozukluk göstermeden de bazı odak­lar halinde büyüyebilirler. Bu tümoral oluşumlara iyi huylu (se­lim) tümörler denir. Bu tümörlerin toksik salgıları yoktur ve kit­lelerinin çevreye baskısının ortaya çıkardığı belirtileri ön plan­dadır. Bir gelişimin kötü veya iyi huylu oluşu, yerleştiği doku ve klinik belirtilerine göre ancak bir ölçüde ayırdediiebilir. Ke­sin ayırım için ise parça alınarak, histopatoiojik tahlilin yapılması gerekir.

Aids Korunma Yollari Yontemleri

Aids Korunma Yöntemleri, Aids Korunma Yolları

AİDS bulaşıcı bir hastalıktır.Âmili olan LAV/HTLV-III virüsü cinsel temasla, kan ve kan ürünlerinin alınmasıyla ve hamile kadından çocu­ğuna intikal suretiyle geçer. Avrupa'da virüs özellikle iki yoldan geç­mektedir:

a) Homoseksüel erkeklerin biribirleriyle temasları sonucu,

b) Damar yolundan uyuşturucu kullanan toksikomanların iğneleri ve şırıngaları müşterek kullanmaları sonucu.
Heteroseksüel geçiş şekli henüz Avrupa'da pek önemli değildir.
Bugün Avrupa'da 100 bin kişinin bu virüsle enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Bunların ne kadarının ileride AİDS hastalığına tutulaca­ğı bilinmemektedir. Hastalığın ne kadar zaman sonra ortaya çıkabileceği de bilinmemektedir. Yine tahminlere göre, enfekte yani seropozitif kişilerin yıllar boyunca yüzde 5-20 oranında hastalığın çeşitli kli­nik formlarına tutulabileceği hesaplanmaktadır.
Böyle bulaşıcı, yüksek ölüm oranı gösteren ve hasta sayısı git­tikçe artan bir hastalığın koruyucu hekimlik ve halk sağlığı açısından büyük önemi olduğu kuşkusuzdur. Birçok ülkelerde bu yüzden panik olmuş, âcil önlemler istenmiştir. Tıbbî yönü yanında hastalığın eko­nomik yönü de önemlidir ve çok masraflıdır. Bunu da hesaplamak ge­rekir. Meselâ, ABD'de AlDS'li hastaların tedavi masraflarıyla toplum­da alınan önlemlerin toplam maliyetinin 1.5 milyar doları aştığı tah­min edilmektedir.
Avrupa'da en önemli noktalardan biri, virüsün yayılmasını önlemek için çalışmaktır. Bu maksatla, birtaraftan toksikomanlar ve homosek­süeller üzerinde çalışılırken bir taraftan da halk kitlelerieğitilmektedir. Önce bazı bilgilerin halka verilerek panik havasının önlenmesi la­zımdır. AİDS virüsü vücut dışında dayanıksız bir virüstür. Bu nedenle,


AİDS, GRİP, KABAKULAK YA DA SARILIK GİBİ HALLERİN AKSİNE, KOLAY BULAŞMAZ.

EL SIKMAKLA, KAPI TOKMAKLARINI TUTMAKLA, TUVALETE OTURMAKLA, SOFRADA, YEMEKLE AİDS BULAŞMAZ.

Bununla beraber, aşağıdaki önlemlerin alınmasında büyük yarar­lar vardır.
Sayın okuyucular,
Gördüğünüz gibi AlDS'den korunmanın yolları vardır. Temiz, dik­katli ve titiz yaşamak pek çok sorun gibi, AİDS sorununu da büyük öl­çüde çözmektedir.

1. Homoseksüel ve biseksüel erkeklere, AİDS enfeksiyonunu azal­tacak önlemler öğretilmeli, duyurulmalıdır.
2. Cinsel eş sayısının azaltılarak asgariye indirilmesinin enfeksi­yon riskini azaltmada çok etkin olduğu belirtilmelidir.
3. Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanılması tavsiye edilmeli­dir.
4. Homoseksüel faaliyetin azaltılarak yok edilmesine çalışılmalı­dır. Aynı şekilde oral-anal ve oral-genital\ilişkilerin de zararları anlatıl­malıdır.
5. Diş fırçası, tıraş makinesi gibi şahsi eşyaların paylaşılmasının çok sakıncalı olduğu belirtilmelidir.
6. Damar yoluyla ilaç kullanan toksikomanlara iğne ve şırıngaları paylaşmamaları tenbihlenmelidir.
7. Yüksek risk grubundaki kişilerin, kan, plazma, nakil organları ve sperma bağışlamaları önlenmelidir.


1. Kişilerde LA V/HTLV-III virüsüne karşı antikor testi yapılırken, ön­ce muvafakatname alınmalıdır.
2. Seropozitif kişilere (erkek ya da kadın) cinsel temasla, kan ve sperma (meni) yollarıyla virüsü başka kişilere geçirebilecekleri söylen-melidir.Seropozitif kadınlara hamile kaldıklarında,doğuracakları bebe­ğin AİDS riskinde olacağı anlatılmalıdır.
3. Cinsel eşlerine durumlarını açıklamaları gerektiği kendilerine ha­tırlatılmalıdır.
4. Cinsel temas sırasında prezervatif tavsiye edilmelidir.
5. Kan, plazma, diğer kan ürünleri ve sperma bağışı yapmaları ön­lenmelidir.
6. Tıraş makinesi ve diş fırçası gibi eşyaları başkalarıyla birlikte kul­lanmamaları gereği anlatılmalıdır.
7. Hastanelere ve diğer sağlık kuruluşlarına (özellikle cefrahi ve diş hekimliği), her ne sebeple olursa olsun başvurduklarında, kişiler, AİDS'e karşı seropozitif olduklarını bildirmelidirler.
8. Bu insanların çalışmalarını engellemek gereksizdir.


1. Yüksek risk gruplarına giren kişilerden (özellikle homoseksüel­ler ve toksikomanlar) kan alınmamalıdır. Bunlarda AİDS virüsü olma­sa bile diğer birçok virüs ve bakteri esasen bulunabilir.
2. Alınan bütün kanlar ELİSA testiyle kontrol edilmelidir. Pozitif olanlar atılmalıdır.
3. LAV/HTLV-III virüsünün az bulunduğu toplumlarda (meselâ şim­dilik ülkemizde), ELİSA ile yanlış pozitif testler fazlaca çıkacağından, pozitif bulunan her kan bir başka metotla (meselâ, VVestem blot tek­nikle) tekrar kontrol edilmelidir.
4. Kanı pozitif bulunan kişiler, kan merkezi veya ilgili bir başka ku­ruluş tarafından durumdan haberdar edilmeli, onlara yardımcı olunma­lıdır. Bu kişiler muayeneden geçirilerek AİDS belirtilerinin varlığı araş­tırılmalıdır (lenf bezlerinde büyüme, ağızda pamukçuk, zayıflama, Ka-posi sarkomu varlığı gibi). AİDS belirtileri gösterenlerin yurdumuzda Sağlık Bakanlığı'na ihbarı mecburidir.

1. Biseksüel erkeklerle cinsel temasta bulunan kadınlarda AİDS ih­timali artar.
2. Erkek toksikomanlarla cinsel temasta bulunan kadınlarda AİDS ihtimali artar.
3. Hayat kadınlarıyla temasla bulunan erkeklerde AİDS ihtimali ar­tar.
4. Mutlak olmamakla beraber, prezervatif kullanımı tehlikeyi bir mik­tar azaltır.

2. AlDS'lilere bakan hastane ve laboratuvar personelinde seropozitivite (virüsle bulaşma) yok.
3. AlDS'lilerin bulunduğu hastane servislerindeki diğer hastalar için de tehlike yok.
4. Bununla beraber, hastanelerde bazı önlemlerin alınması gerek­lidir. (Tıpkı sarılıklı hastalar için olduğu gibi).

1. AlDS'li hastalardan gelen materyelin başka kişilerin açık yara­lama teması önlenmelidir.
2. AlDS'li hastalarda kullanılmış makas ve bisturi gibi aletlerin baş­ka kişilere değmesi önlenmelidir.
3. AlDS'li hastaların kanı, cerahati, salgıları, dışkısıyla bulaşmış mal­zeme ve satıhlara dokunmadan evvel eldiven takmalıdır.
4. Yine böyle mikroplu maddelere dokunmak ihtimali olduğundan ayrı önlük giymelidir.
5. AlDS'li hastanın odasından çıkarken önlük ve eldivenler çıkarı­lıp eller iyice yıkanmalıdır. Eğer hasta kanına dokunulmuşsa eller yi­ne yıkanmalıdır.
6. Hastaların kan örnekleri taşınmadan önce ikinci bir kutu veya torba içine koyulmalıdır. Kan ve diğer numunelerin koyulduğu kapla­rın üzerine AİDS rumuzu konulmalıdır.
7. Kanla bulaşmış her yer derhal %0,5'lik sodyum hipoklorit (ça­maşır suyu) gibi bir dezenfektanla silinmelidir.
8. Hastanın kanlı ve diğer ifrazatıyla bulaşmış maddeler ve malze­meler sağlam torbalara konulup, hastanenin diğer enfekte maddele­riyle birlikte tahribe gönderilir.
9. Hastalarda plastik enjektörler kullanılmalı ve sonra iğnelerle bir­likte atılmalıdır Eğer cam enjektörler ve madeni cihazlar kullanılacaksa, sonra sterilize edilmelidirler.


1. AlDS'li hastaların sıvı materyeli ve kanı mekanik pipetlemeyle manipüle edilmelidir. Ağızla pipetleme yapılmamalıdır.
2. İğneler ve şırıngalar cetvel XV'deki gibi kullanılmalıdır.
3. Eldivenler ve özel önlükler, enfekte materyelle çalışırken kulla­nılmalı ve laboratuvarı terkederken çıkarılıp dikkatle saklanmalıdır.
4. Personel eldiven giymek suretiyle cildini, hastaların kan ve sıvı­larından ve bunlarla bulaşmış materyelden korumalıdırlar.
5. Laboratuvar masaları, tezgâhlar ve diğer yüzeyler sodium hipok­lorit (%0,2-0,5) eriyiğiyle silinmelidir. Tıbbi cihazlar %25 etanol (alkol)
ile sterilze edilebilir. Diğer malzeme otoklavda sterilize edilip kullanı­labilir.
6. Personel, işleri bittiğinde ellerini yıkamalıdır.

1.AİDS virüsü gözyaşında da bulunduğu için, bu yoldan bulaşma ih­timaline karşı, bazı önlemler gerekebilir. Burada anlatılanlar, sağlık ku­ruluşlarında, kişiler arası buluşmayı önlemek içindir. Kişinin evinde, kendi lensiyle uğraşması sırasında önlem gerekmez.
2. Hastaların gözlerini muayene eden hekim ve diğer personel mu­ayeneden önce ve sonra ellerini yıkamalıdır. Derideki muhtemel sıy­rıkları korumak için eldiven takılabilir. Maske ve özel gömlek gerekmez.
3. Göz muayenesi sırasında kullanılmış olan aletler 10 dakika ka­dar %3'lük tazı hidrojen peroksid eriyiğinde veya %0,5'lik sodyum hipoklorit eriyiğinde veya 10 kere sulandırılmış çamaşır suyunda, ya da %70 etanol içinde tutulduktan sonra yıkanıp kullanılabilir.
4. Denemelerde kullanılacak sert kontakt lensler 80 derecede 10 dakika tutularak temizlenebilir. Yumuşak lensler özel hidrojen perok­sid eriyiğinde temizlenirler.

Aids Teşhisi, Aids Tedavisi, Aids Korunma

Önemle belirtmek gerekir ki, AİDS teşhisi bugüniçin hâlâ büyük ölçüde klinik bulgulara dayanmaktadır. LAV/HTLV-Ill virüsünün anti­korlarını tarayan testlerin varlığına rağmen kliniğin önemi büyüktür. AlDS'li hastaların yüzde 90'ından fazlasında kanda antikorlar bulun­makla birlikte, bazı hastalarda kan testleri negatif bulunabilmektedir. Buna karşılık, birçok sağlıklı kişilerde de antikorlar müsbet bulunabi­liyor. Seropozitif kişilerde AİDS hastalığının ne oranda ortaya çıkaca­ğı da bir araştırma konusu. Tahminlere göre, seropozitif kişilerin yüz­de 5-20 kadarı, 5 yıl içinde AİDS hastalığına tutulabilecektir. AİDS hastalığı teşhisini kesinlikle koyduracak bir test olmamakla beraber, an­tikor tayinleri ve virüsün hasta kanından elde edilmesi gibi yöntemler teşhiste çok yardımcı olurlar. Kandaki lenfositlerin ve alt gruplarının sayımı da değerli bilgiler verir. Dolaşımdaki yardımcı T hücrelerinin süpresör T hücrelerine oranı normalde 1,2'den büyük iken; AlDS'li has­talarda 0,9'dan küçük olmaktadır ve bu da değerli bir testtir. Bu test vücutta hücresel bağışıklığın zayıfladığını gösteren bir kanıttır ve AİDS için faydalanılabilir. Klinik bölümde belirttiğimiz diğer immünolojik özelliklere de bakmamızın yararlı olacağını hatırlatırız (Cetvel VIII).

AlDS'li bir hastaya yaklaşımın özellikleri vardır. Hastadaki belirti­lerin aktif bir şekilde incelenmesi gerekir. Meselâ, akciğerde bir infilt-rasyon varsa biyopsi yapıp nedenini anlamalıdır. Merkezi sinir sistemi bozukluğunda bir bilgisayarlı tomografi, belkemiğinden su almak ve hatta beyin biyopsisi yapmak gerekebilir. Hastada ishal varsa dışkı­da kültür yapmalı, bakteri, mantar ve protozoer parazitler aranmalıdır. Herhangi bir şişlik veya kitle bulunduğunda biyopsi yapılmalıdır. Bu hastalarda birkaç enfeksiyon veya kanser birlikte bulunabileceğinden, devamlı gözlenmeleri gerekir.Meselâ biyopsiyle pneumocystis carinii pnömonisi bulunan AlDS'li bir hastada, aynı zamanda yaygın toksoplazmosis veya atipik tüberküloz da olup olmadığını düşünmek de ge­rekmektedir. Şu halde klinik ve laboratuvar bulgularının dengeli bir şe­dide yapılıp yorumlanması büyük önem taşır.

Antikor Testleri, Aids Testleri

LAV/HTLV-III virüsüne karşı oluşan antikorların saptanmasına ya­rayan testler son yıllarda ticarete verilmiş bulunuyor. AİDS'ti hasta­ların ve lenfadenopatili (ARC = AİDS related complex) hastaların hemen hepsinde antikorların pozitif olması teşhise çok yardımcı olmak­tadır.


Kişilerin kanında antikorların görülmesi virüsle bulaşma için öz­gül ve duyarlı bir test olarak kabul edilmektedir. Çünkü seropozitif olan kişilerin büyük çoğunluğunda virüs kandan elde edilip üretilmiştir. Bu­nunla beraber bulaşmayla antikor varlığı arasındaki ilişki yüzde 100 mutlak değildir. Küçük miktarlarda da olsa, yalancı pozitif ve yalancı negatif sonuçlar alınabilmektedir. Antikor negatif olan bazı AlDS'li has­talarda kandan virüs üretmek de mümkün olmuştur. Halen, virüs anti­jenini tarayan bir test geliştirilmektedir. Antijen testinin antikor tes­tinden daha özgül ya da daha duyarlı olup olmayacağı henüz bilinmi­yor.

Anti - LAV/HTLV-III antikorlarını gösteren yöntemler şunlardır:

1. Enzime bağlı immünosorbent test (ELİSA),
2. İmmünofluoresans testi (İF),
3. Katı faz radyo-immun ölçte testi,
4. VVestern blot testi,
5. Radioimmüno-presipitasyon testi.

Tarama maksadıyla en çok kullanılan testler ELİSA ve İF'dir. Bu iki testin yapılışı kolaydır; birçok iaboratuvarda yapılabilir ve 2 günde sonuç verir. Bir hastada eğer bu iki test müsbet çıkarsa iki türlü hare­ket edilebilir:

a) Aynı testler, bu defa başka bir fabrikanın ayraçları kullanılarak tekrarlanır.
b) Daha spesifik olan ve virüsün bazı proteinlerine karşı antikorla­rı gösteren radyoimmünopresipitasyon veya Western-blot yöntemle­rinden birini kullanmak. Bu son yöntemler zor ve zaman alıcı olup, sa­dece belli başlı bazı merkezlerde yapılmaktadır.

Aids Tedavisi, Aids Tedavi

AİDS tedavisi 3 kısımda incelenebilir. Birinci kısımda esas neden olan LAV/HTLV-III virüsünün yok edilmesi. İkinci kısım, hastalığın ya­rattığı bağışıklık yetmezliğinin tedavi edilmesi ve nihayet fırsatçı enfeksiyonların ve refakat eden kanserlerin tedavisi. Şimdi bunları daha yakından görelim:

1. Spesifik antivirüs tedavisi: Virüse karşı ilaçlar. Bunlar virüsün çoğalmasını sağlayan önemli "ters transkriptaz" anzimini bloke eden ilaçlarla, virüsün T lenfositlerine girmesini önleyen ilaçlar olup, halen daha deneysel durumdadırlar ve kesin etkileri ve sonuçları bilinme­mektedir. Bu ilaçların en önemlileri Ribavirin Suramine Fosfonoformat HPA - 23 olup, halen çeşitli hasta gruplarında denenmektedirler.

2. Bağışıklık sistemini uyaracak tedavi:
Bu maksatla da birçok ilaç denenmektedir. Bunlar arasında en önemlileri:
İnterleukin - 2 Gamma interferon Lenfosit nakli Kemikiliği nakli
İnterleukin - 2, T hücrelerinde yapılan bir glikoprotein olup, özel­likle T ve B hücrelerinin çoğalmasını kolaylaştırır. Gamma interfero-nun da yine bağışıklığı uyardığı bilinmektedir. Lenfosit transferi ve kemikiliği nakilleri de azı hastalarda yapılmakla beraber, şimdilik sonuçlar pek parlak değildir. Yine bu maksatla, hastalara bağışıklığı kuvvetlen­diren bir ilaç olan isoprinine verilmektedir. Hastalığın aşısı da çok araş­tırılmakla beraber henüz bulunamamıştır.

3. Fırsatçı enfeksiyonların ve habis hastalıkların tedavisi: Klinik bö­lümünde sözünü ettiğimiz gibi, AİDS sırasında pek çok fırsatçı mik­rop (mantarlar, bakteriler, virüsler, protozoerler) çeşitli hastalık tablo­ları (pnömoni, menenjit, anfesalit, özofajit, anteritler, dermatit) yapmak­tadırlar ve bunun yanında bazı habis hastalıklar da görülmektedir. Bun­ların başarılı tedavisi için önce doğru bir teşhis gerekir. Enfeksiyonun teşhisine göre uygun antibiyotikler verilecektir.

Bu hastalarda pneumocystis carini enfeksiyonunun büyük prob­lem yarattığını düşünen bazı hekimler, daha baştan, koruyucu olarak AlDS'li hastalara trimethoprim - sulfamethaxazole vermektedirler. İlaca karşı alerjik reaksiyon göstermeyen hastalarda bu yol tavsiye edile­bilir.
Enfeksiyonların yanında ayrıca görülebilen Kaposi sarkomu veya lenfoma gibi kanserlerin de tedavisi gerekmektedir. Bunlar için duru­ma göre radyoterapi ve kemoterapi kullanılacaktır.

Yukarıda görüldüğü gibi, AİDS'in tedavisi zordur ve başarı oranı dü­şüktür. Bununla beraber her gün denenmekte olan yeni ilaçlar vardır ve bunlardan birinin etkili olması mümkündür. Yine aranmakta olan AİDS aşısının bulunduğu gün, insanlık büyük bir tehlikeden kurtulmuş olacaktır.
Öldürücü bir hastalık olan AİDS'in, tedavisi yanında, önlenmesi bu­gün için daha büyük önem taşımaktadır. Bu konuda alınması gereken önlemleri gelecek bölümde anlatacağız.

Aids Virusu Lav Htlv III Hakkinda

Aids Virüsü: Lav/Htlv-III

1982 yılı sonundaki bilgiler AİDS'in, cinsel yolla ya da kan trans-füzyonlarıyla geçen bir enfeksiyon hastalığı olduğunu gösteriyordu. Hemofiliklerde kullanılan kan fraksiyonlarının bakteri ve mantarları tu­tan süzgeçlerden geçirilerek hazırlandığı düşünülürse, enfeksiyon âmi­linin filtrelerden geçebilen çok küçük canlılar yani virüsler olması ge­rekiyordu. O güne kadar bilinen virüslerin (cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü, hepatit virüsü, herpes virüsü) böyle bir hastalık tablosu yaptıkları da bilinmediğine göre, yeni bir virüsün söz konusu olması gerekirdi.

O sıralarda iki Amerikalı araştırıcı Max Essex ve Robert Gallo, bili­nen bir virüsün yani HTLV'nin (human T Leukemia Virüs) AİDS'in âmi­li olabileceğini düşündüler. HTLV, hayvanlarda kanser ve lösemi çe­şitleri yapan retrovirüslerailesindendir ve aynı zamanda bağışıklık sis­temi üzerine baskı yapabilir. HTLV-I diye bilinen bir virüs Japonya'da nadir bir T lösemisi yapmaktadır ve burada sonsuza kadar T hücresi çoğalması olmaktadır. Halbuki AlDS'li hastalarda T hücreleri azalmak­tadır. Ayrıca, Japonya'daki T lösemili hastaların hiçbirinde AİDS'e ben­zeyen bir hastalık tablosu bildirilmemiştir.

Aynı günlerde Paris'te F'asteurtnstitüsü'nde bir "AİDS Araştırma Grubu" kurulmuştu ve onlar da hastalığın virüsünü arıyorlardı. 1982 yılının son aylarında bu grup (Başkan Luc Montagnier) AlDS'li bir has­tanın lenf bezlerinden yeni bir virüsü elde edip ürettiler. Bunun için hastanın lenfositleri kültüre konuldu. İçine interlökin-2 ve anti-interferon ilave edildi. İnterlökin lenfositlerin çoğalmasını sağlarken, anti-interferon da virüslerin çoğalmasına yardımcı oluyordu.

1983 yılı Ocak ayında hücre kültüründe yeni bir virüs üretildi. Bu virüs bir retrovirüstü, çünkü kültür sıvısında ters transkriptaz (reverse trahscriptase)anzimi oluşmuştu;elektron mikroskobunda görünüşü HTLV'den farklıydı ve bu virüs yeni lenfositlere ilave edildikçe onların içinde çoğalıyor, fakat HTLV'nin aksine, bu lenfositleri çoğaltmıyor­du. Ayrıca Gallo tarafından gönderilen HTLV antikorları yeni virüsün proteinleriyle reaksiyona girmediğine göre, bu da iki virüsün birbirin­den farklı olduğunu gösteriyordu.


Bundan sonra, Pasteur grubu başka birçok AlDS'li hastadan da aynı virüsü elde ettiler. Elektron mikroskobunda hücrelerin (T lenfositleri­nin) içinde ve dışında virüsler tespit edildi. Boyları 100-140 nanometre arasında olup; yuvarlak veya çomak şeklinde yoğun, merkezi ya da merkezdışı (eksantrik) çekirdekleri vardır

Bu virüsün, yardımcı T hücrelerine büyük bir ilgisi olduğu saptan­dı; proteinleri tayin edildi; hastalarda.bunlara karşı antikorlar da sap­tandı.

Fransız grubu buldukları virüse LAV (lymphadenopathy Associa­ted Virüs) adını verdiler. Amerikalılar (Gallo ve arkadaşları) önce bu­nu kabul etmeyip HTLV virüsünde ısrar ettiler.

Fransızlar (Montagnier ve arkadaşları) bu virü­sün HTLV türünden olmadığını iddia etmektedirler. Günümüzde AİDS virüsü LAV/HTLV-III sembolleriyle gösterilmektedir.

AİDS virüsü T lenfositlerinin "yardımcı" bölümündeki hücrelere özel bir ilgi gösterir. Bunun mekanizması, hücrenin yüzeyinde bulu­nan T4 molekülüne (reseptörüne) virüsün yapışıp, buradan içeri gir­mesidir. Virüsün ayrıca monosit denilen hücrelerle beyin hücrelerine de girerek, bunların içinde de çoğaldığı anlaşılmıştır. Virüs T» (yardım­cı) lenfositlerinin bölünüp çoğalmalarını durdurmakta, onları biribirine yapıştırmakta ve böylece görev yapmalarını engellemektedir.

Virüste bulunan bütün proteinler antijeniktir yani hastaların ka­nında bunlara karşı antikorlar oluşmaktadır. Bu antikorlardan teşhis için yararlanmaktayız. Hastaların kanlarında bulunan antikorlar, maa­lesef virüsleri yok edici ya da durdurucu bir tepki göstermemektedir­ler.

Virüste genetik yapı yüksek oranda değişiklikler göstermekte ve bu yüzden virüs kendini antikorlardan ve bağışıklık sisteminden kur­tarabilmektedir. Yine bu yüzden, AİDS'e karşı bir aşı şimdilik gerçekleştirilememektedir.

Virüsün fizik etkenlere karşı duyarlılığı

Zarflı virüslerin pek çoğu gibi LAV/HTLV-III ısıya karşı duyarlıdır. 56 derecede 30 dakika ısıtıldığında virüs bulaştirıcılığını kaybetmek­tedir. Liyofilize preparatların ısıyla temizlenmesi için daha uzun süre ısıtmak gerekmektedir.

Virüs, iyonizan ışınlara (X ışınları) ve ultraviyole ışınlara oldukça dirençlidir. 250 bin rad gamma ışınları yada 5000 J/m2 (dalga boyu 254 nm) ultraviyole ışınları virüsü kısmen inaktive edebilmektedir.

Kimyasal etkenler ve virüs

Eter ve aseton virüsü hemen öldürür. Alkol (etanol) yüzde 20 kon­santrasyonda, sodyum hipoklorit yüzde 0.2, beta-propiolactone yüz­de 25, sodyum hidroksit 40 mmol/litre ve glutaraldehid yüzde 1 kon­santrasyonda virüsü yok edebilmektedir, insan plazmasından hepatit B aşısı hazırlanırken yapılan işlemlerin AİDS virüsünü yok ettiği tespit edilmiştir.

Görüldüğü gibi LAV/HTLV-III virüsü çok dayanıklı olmayan ve ol­dukça kolay inaktive edilebilen bir virüstür.

Aids ve Kanserler

AİDS'in seyri sırasında bazı kanserler dikkati çekecek kadar sık olarak görülmektedir. Bunlar, Kaposi sarkomu, lenfomalar, dil, rektum ve anüs kanserleridir.

Kaposi Sarkomu Nedir

Kaposi sarkomu ilk defa 1872'de Dr. Kaposi tarafından tarif edil­diği için, onun adıyla anılan nadir bir tümördür. En çok el ve ayaklara yakın yerlerde, mor, ya da kahverengi-kırmızı renklerde kabarık deri lezyonları şeklinde görülen bu kanser türü Batı dünyasında nadirdir. Da­ha çok, ileri yaşlardaki Akdenizli ve Doğu Avrupalı insanlarda görülür. Buna karşılık, Kongo'da çok sıktır ve oradaki kanserlerin yüzde 11'ini oluşturur. Fakat, 1979'dan itibaren ABD'de, homoseksüel erkeklerde Kaposi sarkomunun sık görüldüğü tespit edildi. Bunların ortak nokta­ları, hepsinin AlDS'li oluşlarıydı. Zamanla, Kaposi sarkomunun AlDS'li hastaların üçte birinde bulunduğu anlaşıldı.
Hastalığın en çok görülen şekli deridedir. Daha çok, bacaklarda, kollarda olur ve yıllarca süren bir gidiş gösterir. Fakat, AlDS'li hasta­lardaki Kaposi sarkomunun hızlı seyrettiği; deriden başka yerlere ya­yıldığı (lenf bezlerine, akciğerlere, kemiklere ve bağırsaklara) ve böyle hastaların yüzde 40'ının bir yılda kaybedildiği tespit edilmiş bulun­maktadır.

AİDS ve Kaposi sarkomlu kişilerde rastlanılan bir genetik özellik vardır: Bunlarda, doku gruplarından HLA-DR-5 yüksek oranda bulun­muştur. Bu, irsi bir etkiyi düşündürmektedir. Sarkomu yapan asıl et­kenin, AlDS'lilerde sık görüldüğünü yukarıda söylediğimiz Cytomegalovirüsü olduğu hakkında kanaatler gittikçe kuvvetlen­mektedir.


Kaposi sarkomunun tedavisi ilaç ve radyoterapiyle (ışın) yapılmak­tadır. Küçük alanlardaki hastalık ışınla; yaygın hastalık ise kanser Maç­larıyla (kemoterapi) tedavi edilir. Bu ilaçlar arasında en etkilileri Etoposide (VP-16) ve vinblastin'dir. Ayrıca, vücudun bağışıklığını ar­tırmaya yönelik ilaçlardan interferon da, yüksek dozlarda Kaposi sar­komuna tesir etmektedir. Yine aynı maksatla retinoidler(13-cis retinoik asid) ve isoprinosine isimli maddeler de denenmektedir.

Lenfoma Nedir, Lenfoma belirtileri, Lenfoma Tedavisi

Lenfomalar, lenf bezlerinin tümörleridir. AlDS'li hastaların yüzde 5-15 kadarında lenfomalar da görülmektedir. Bunlar, Hodgkin lenfoması ve Hodgkin olmayan lenfomalar diye iki gruba ayrılırlar ve AlDS'­lilerde daha çok Hodgkin olmayan lenfomalar görülür. Hodgkin olmayan lenfomaların iki tipi AlDS'de özellikle görülmektedir:

a. Burkitt lenfoması.
b. Lenfoblastik lenfoma.

Burkitt lenfoması, muhtemelen Epstein-Barr virüsünden olmakta­dır. Bu virüs, merkezi Afrika'da pek sıktır ve aynı bölgede Burkitt len­foması da çok görülmektedir. Bu virüsün AlDS'lilerde de enfeksiyon yaptığını yukarıda görmüştük. Burkitt lenfoması, yüz ve çenede (Afri­ka tipi) şişlikler yaptığı gibi, karında kitleler de (Amerikan tipi) oluştu­rabilmektedir.
Lenfomaların tedavisine, erken devrelerde radyoterapi, ilerlemiş devrelerde ilâç tedavisi (kemoterapi) kullanılır. Bazen her iki tedavi şek­linin birlikte kullanılması da gerekebilir.

Diğer Kanserler

AlDS'li hastalarda görülen diğer kanserler arasında ağız, anüs (ma­kat) ve rektum kanserleri sayılabilir. Bunlar cinsel faaliyetler sırasın­da zedelenen dokulardır ve bu hastalardaki enfeksiyonlarda görülen herpes virüslerinin bu kanserlere yol açtığı düşünülmektedir. Herpes virüsünün Vinci tipi ağız-dil kanseri, herpes virüsünün 2'nci tipi ise rektum ve anüs kanserleri yapmaktadır.


AlDS'li hastalarda bu çeşitli kanserlerin oluşunu şu şekilde izah etme eğilimi vardır: Önce LAV/HTLV-III virüsü vücuda girip enfeksi­yon yapar ve bağışıklığı yok eder. Bunun arkasından fırsatçı enfeksi­yonlar (cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü veya herpes simplex I ve II virüsleri) vücudu istilâ eder ve yukarıda gördüğümüz kanserleri bu virüsler oluşturur.

Eğer bu hipotez doğruysa, kanser ihtimalinin virüs enfeksiyonlarıyla paralel gitmesi beklenir. Gerçekten de öyle olmaktadır. AlDS'li hastalar arasında virüslerin en çok bulunduğu grup, homoseksüel er­kekler grubudur, ve kanserler en çok bunlar arasında görülmektedir. Meselâ, homoseksüel ve biseksüel erkek AlDS'li hastalarda Kaposi sarkomu sıklığı yüzde 46 iken, heteroseksüel AlDS'lilerde bu sıklık yüz­de 7 dolaylarındadır.

Aids Klinik Belirtiler Enfeksiyonlar

Aids Klinik Tablolar ve Enfeksiyonlar

AİDS içinde ileri derecedeki bağışıklık yetmezliği nedeniyle olu­şan karmaşık klinik tablolar bulunmaktadır. Hastalığın gidişi sırasında sık sık tekrarlayan fırsatçı enfeksiyonlar ve Kaposi sarkomu görülür. Kaposi sarkomu aslında nadir görülen bir kanser türü olmakla beraber, AlDS'li hastaların üçte biri kadarında görülebilmektedir. Bu has- talar aynı zamanda, lenfoma dediğimiz türden tömürler de oluşturabi­lirler.

Başlangıç kısımda sözünü ettiğimiz LAV/HTLV—III virüsü vücuda girdikten sonra özellikle yardımcı T hücrelerini işgal etmekte, onların içinde çoğalmakta ve bu hücrelerin gelişmelerini ve görev yapmalarını engellemekte; böylece kişide meydana gelen bağışıklık yetmezliği, fırsatçı enfeksiyonlara yol açmakta ve AİDS hastalığının çeşitli tablolar oluşmaktadır. Şu halde hastalığı başlatan LAV/HTLV—III virüsü olmakla beraber, hastalığın gidişini belirleyen tek faktör bu değildir. İkincil viral enfeksiyonlar da büyük roller oynamaktadırlar. Yalnız LAV virüsü ile enfekte olanlarda kan testleri pozitif olmakla birlikte (bunla­ra serumları virüs bakımından pozitif kişiler ya da kısaca seropozitif kişiler denir), AİDS tablosu görülmez. Hasta LAV virüsüyle birlikte diğer virüslerin de istilâsına uğrarsa, o zaman AİDS'in klinik tablolarının oluştuğu ve geliştiği düşünülmektedir. Bu ilave virüsler arasında en önemlileri Cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü, B Hepatit virüsü, Herpes virüsleridir. Bu virüsler bir taraftan çeşitli enfeksiyon tablola- rı yaratırlarken, bir taraftan da AlDS'de görülen bazı kanser türlerini oluştururlar. Cytomegalovirüsün Kaposu sarkomu oluşunda, Epstein-Barr virüsünün lenfomaların oluşunda, Herpes simplex I virüsünün dil kanseri ve Herpes simplex II virüsünün de rektum ve anüs kanserleri­nin oluşunda rol oynadıklarına dair kanıtlar gittikçe çoğalmaktadır. Yukarıdaki gözlemler, AlDS'li hastalarla kanser oluşumunda iki ka­deme düşündürmektedir.

Klinik Belirtiler

AlDS'de klinik belirtiler 4 kısımda incelenebilir:
1 Doğumdan LAV/HTLV-IM virüsünün etkilerine bağlı belirtiler.
2. Bağışıklık yetmezliği nedeniyle oluşan fırsatçı enfeksiyonların
belirtileri.
3 Kaposi sarkomuna bağlı belirtiler.
4. Diğer habis hastalıklara bağlı belirtiler.


LAV virüsüyle enfekte olan kişilerin bir kısmında hiçbir belirti ol­maz Bunların virüsle bulaştıkları ancak kan testleriyle anlaşılır. Virüsle bulaşanların bir kısmı, akut bir enfeksiyon tablosu gösterirler. B. kaç günden birkaç haftaya kadar süren bu tabloda ateş terleme, halsız-lik, fenalık hissi, kas ve eklem ağrıları, başağrısı, boğaz ağrısı, ishal, lenf bezlerinde genel büyüme ve deri döküntüleri
gorulebilir. Bazen rombostopeni de olur. Bu hastalık tablosu enfeksiyöz mononükleoz dediğimiz tabloya çok benzer. Yalnız orada kanda artmış oranda len­fositler ve monositler varken, burada böyle birşey yoktun Bu hasta­larda kanda LAV virüsü antikorlar, (seropozitivite bulunur Bazen has­talığın başlangıcında antikorlar yoktur; ancak birkaç hafta içinde se-ropozitlvte oluşur. Bu akut safha geçtikten sonra hastalık uykuya gi­rebilir ve aylar ya da yıllarca hiçbir belirti, görülmez (latent safha).
Hastalığın bir diğer şekli "Lenfadenopati sendromu" yada AİDS related complex" = ARC şeklidir. Burada, yaygın lent bezleri büyü­mesi yanında, ateş, gece terlemeleri, zayıflama, halsizlik gibi belirtiler
olur ve bu tablo uzun süre gider. ARC'II hastaların yüzde 10-20 ka­darı birkaç yıl içinde tam AİDS tablosuna dönüşebilir.

LAV virüsü, yukarıda anlatılan belirtiler yanında, bazı organlara da zarar verebilmektedir. Merkezi sinir sistemini tutabilen virüs ansefa-lit gibi nörolojik belirtilere sebep olabilmektedir. Bunun yanında vırus, bağırsak hastalığı (anterit), böbrek yetmezliği, metabolik ve hormo-nal bozukluklar (hiperkalsemi ve böbreküstü bezi yetmezliği) ve aller-jik belirtilere yol açmaktadır.
Virüsün yaptığı bu belirtiler yanında, AİDS seyri sırasında birçok enfeksiyonlar da görülmektedir. Biraz aşağıda bu enfeksiyonlardan bahsedeceğiz. Cetvel VIII, yukarıda bahsettiğimiz klinik tabloları özet­lemektedir.

Aids Hastaligi Epidemiyoloji Nedir

Aids Hastalığında Epidemiyoloji

Epidemiyoloji, bir hastalığın toplumlarda veya çeşitli bölgelerde dağılışını ve sıklığını inceleyen bilim dalıdır. Biz bu bölümde AİDS'in dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkışını, dağılışını ve sıklığını kısa­ca anlatacağız.

ilk defa, 1981 yılı ilkbaharında, California Üniversitesi'nden Dr. Gott-lieb ve arkadaşları 5 homoseksüel erkekte "Pneumocystis carinii" mik-robuyla oluşmuş pnömoni (zatürree) gördüklerini bildirdilerBu çok na­dir pnömoni şekli, genellikle bazı ilerlemiş kanser ve lösemilerde ve bir de, böbrek nakli yapıldıktan sonra yeni böbreğin atılmaması için vücut bağışıklık sistemine (immün sisteme) baskı yapan ilaçlar veri­len hastalarda görülürdü. Bu pnömoninin sağlam görünüşlü 5 erkek­te birden görülmesi dikkati çekmişti. Bu 5 kişiden ikisi de tedaviye ce­vap vermeyip ölmüşlerdi.

Hemen aynı günlerde, New York Üniversitesi'nden Dr. Friedman son 30 ayda tesbit ettiği 26 Kaposi vak'asını bildirdi. Bunların 20 tane­si New York'ta ve 6 tanesi California'da görülmüştü. Hastaların hepsi erkek ve homoseksüel olup, yaşları 26 ile 51 arasındaydı ve 4 tanesin­de de ayrıca pneumocystis carinii pnömonisi vardı. Teşhisten sonra geçen 2 yıl içinde hastaların 8 tanesi ölmüştü. Kaposi sarkomu gibi çok nadir bir tümörün böyle sıklıkla görülmesi çok dikkate değerdi.

Bunun arkasından California'dan başka bir haber daha geldi: Yeni 10 tane pneumocystis carinii pnömonisi daha görülmüştü. Bunlar da genç homoseksüel erkeklerdi ve yine ikisinde ayrıca kaposi sarkomu vardı.

Bunun üzerine ABD Georgia eyaleti Atlanta şehrinde bulunan Hastalıkları Kontrol Merkezleri Federal Bürosu bu konuyu ele aldı ve ne olduğu belirsiz bu yeni sendromu araştırmaya başladı. Binlerce homoseksüel incelendi. Hastaların hemen hepsinin amil-nitrit ve butil-nitrit gibi cinsel uyaranlar kullandığı düşünülerek, bu ilaçların has­talığa sebep olup olmadığı araştırıldı. Bir başka sebep, hipotezi de "immün sistemine yüklenmesi" ileri sürüldü. Buna göre, AİDS'ti hasta­lar, yıllardan beri çok sayıda eşle cinsel ilişkileri olan ve çeşitli zühre­vi hastalıklara tutulan kişilerdir. Ayrıca rektal yoldan giren sperma da buradaki çatlaklardan kana karışarak immün depresyon (çöküntü) yap-maktadır. Böylece uzun süreli yıpranmalar AİDS'i oluşturmaktadır.

Antikorlara, yani immünglobülinlere gelince: Bu hastalarda anti­kor yapımı devam etmektedir. Ancak, bu antikorların virüse karşı ko­ruyucu etkileri yoktur. Antikorların miktarları normal, ya da artmış bulunmaktadır. İmmün sistem bozulduğu halde, antikor yapımının devam etmesi, T hücre yetersizliği nedeniyle, gereksiz antikor yapımının kont­rol altına alınamayışındandır.

İmmün sistem tarafından salgılanan bazı maddeler de bu hasta­larda anormallikler gösterir. "Lenfokin" denilen bu maddeler, bağışık­lık hücrelerinin aralarında haberleşmede rol oynarlar. Bunlardan biri olan interlökin-2 (IL-2) lenfositlerin bölünüp çoğalmasını sağlayan ve mücadeleyi kolaylaştıran bir maddedir ve AlDS'li hastalarda azalmıştır.

Görüldüğü gibi, AİDS virüsüyle temasa gelmiş hastalarda vücutta bağışıklık sistemi bozulmuş ve vücut dışarıdan gelen çeşitli hastalık etkenlerine karşı savunmasız ve açık hale düşmüştür. Bu nedenle, bi­raz ileride göreceğimiz klinik tabloda yer alan çeşitli enfeksiyonlar AİDS'ti kişilerin yaşamasını imkânsız hale getirmektedirler.

AIDS'li Bir Hastanın Özellikleri

Hasta 60 yaşından daha gençtir.
Homoseksüel ve biseksüel erkekler
Damardan ilaç zerkeden toksikomanlar
Kan transfüzyonu alanlar
Hemofilik hastalar
AlDS'li hastalarla cinsel ilişkide bulunanlar
Yukarıdakilerin çocukları

Aids Hastalığının Belirtileri, Aids Hastalığı Belirtiler Nelerdir

Aids Nasıl Anlaşılır, Uzun süren ateş Önemli kilo kaybı Uzun süren ishal Deri döküntüleri Ağızda ve makatta yaralar Devamlı öksürük Nefes darlığı Çeşitli yerlerdeki lenf bezlerinde şişme Özellikle kol ve bacaklarda mor -siyah lekeler (Kaposi sarkomu)

Laboratuvar Bulguları

AİDS virüsüne karşı hasta kanımda antikor varlığı
Kansızlık
Enfeksiyonları tanımak için balgam, kan ve idrar bulguları
İlave/kanser şüphesi varsa biyopsi
Karıda yardımcı T lenfositlerinde azalma
Kanda önleyici T lenfositlerinde artma
İmmünolojik deri testlerinde bozukluk

Esasen birçok enfeksiyöz ve virütik hastalıkta da aynı durum göz­lenir. Bir uçta hastalıktan ölünürken, diğer uçta gizli enfeksiyon veya hiç hasta olmayanlar bulunur. Viral B hepatiti bu duruma güzel bir örnektir. Her yıl yüzbinlerce kişi dünyada hepatit B virüsü ile enfekte olmakta ve bunların büyük çoğunluğu (yüzde 75) hiç hasta olmamak­ta veya gripal enfeksiyon gibi (yorgunluk, nezle vs.) bir tabloyla işi ge­çiştirmektedir. Virüs alanların yüzde 25 kadarı bulantı, kusma, karın ağrısı, sarılık gibi belirtilerle hasta olmakta ve iyileşmektedir. Yüzde 10 kadarı iyileştikten sonra virüsü taşır (portör). Virüs alanların ancak yüzde 1 kadarı, sarılıkla başlayan hastalığı geçiremez, karaciğer yet­mezliğinden ya da hepatit sonrası oluşan karaciğer kanserinden kay­bedilirler. Görüldüğü gibi, hepatit B virüsü ve AİDS virüsünün yarat­tıkları hastalık oranları birbirine benzemektedir. Cetvel II bu durumu özetlemektedir.

Virüs ve Hastalık

Virüsle temasa geliş (Seropozitivite) % 100
Orta şiddette hastalık (ARC) % 10
Ağır hastalık (AİDS) % 1

Aids Hastaligi Anasayfa

Aids Nedir, Aids Hastalığı Hakkında Bilgiler

Aids Hastalığı Belirtileri, Aids Hastaları

Aids Hastalığı Nasıl Bulaşır?

Aids Hastalığı Epidemiyoloji Bilgileri

Aids Klinik Belirtiler ve Enfeksiyonlar

Aids Kanserler; Lenfoma, Kaposi Sarkomu

Aids Virüsü; Lav/Htlv-III

Aids Teşhis, Tedavi ve Aids Korunma Yolları

Aids Korunma Yöntemleri, Korunma Yolları

Aids Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular

Hiv Enfeksiyonu; Kaposi Sarkomu, Lenfomalar


Aids Hakkında Sık Sorulan Sorular

Aids Hastalığının Etkeni

Aids; Tükürük, İdrar, Ter İlişkisi

Aids Testleri

Aids Hastalığı Belirtileri

Aidste Kuluçka Dönemi

Aids Tablosu

Aids Cinsel Bir Hastalık Mıdır?

İşyerinde Aids Tehlikesi

Sosyal Yaşamda Aids Tehlikesi

Aşk ve Cinsel Hayatta Aids

Gebelikten Okul Çağına Kadar Aids

Doktorda, Sağlık Kuruluşlarında Aids

Vücut Bakımı ve Kozmetikte Aids

Uyuşturucu Bağımlıları ve Aids

Aids Virüsü Bulaştığında Yapılacaklar

Aids Taşıyıcı ve Hastalarıyla Evde Yaşam

Aids'e Karşı Duyulan Gereksiz Korkular

HIV'e Karşı Dezenfeksiyon Yolları

Aids Nedir, Aids Hakkında Bilgi, Aids Hastalığı

AİDS, 1981 yılından beri farkına varılmış bir hastalıktır.

Virüslerle bulaşan bu hastalıkta ölüm oranı yüksek olup (yaklaşık yüzde 50), bugüne kadardünyada 15 bin kadar vak'a bildirilmiştir. Bun­ların büyük çoğunluğu hâlen Amerika Birleşik Devletleri'ndedir.

AİDS, (Acquired Immune Deficiency Syndrome) kazanılmış immün yetersizlik sendromu şeklinde dilimize çevrilebilir. Hastalık kazanılmış­tır, yani doğuştan olan veya irsî değildir. İmmün kelimesi vücudun do­ğal savunma gücünü ifade eder. Sendrom ise, bir hastalığı belirleyen ve birlikte bulunan bir grup özel şikâyet ve belirtilerin tümünü ifade eder. AlDS'li hastalar, normal bir organizmanın kolayca yenebileceği hastalıklara açıktırlar.

AlDS'li hastalar, immün yetersizlikleri nedeniyle, fırsatçı enfeksi­yonlara kolayca tutulurlar. Bunlar genellikle soğuk algınlığı, nezle ve­ya diğer viral bir enfeksiyon gibi görünürler. İlk belirtiler arasında hal­sizlik, kolay yorulma, iştahsızlık, ateş, gece terlemesi, lenf bezlerinde şişme (boyunda, koltukaltlarında ve kasıklarda), zayıflama, diyare, ök­sürük ve çeşitli deri lezyonları görülebilir.. Bu belirtiler aylarca bu şe­kilde sürebileceği gibi, tabloya eklenen enfeksiyonlar durumu ağırlaş­tırabilir. Hastaların hemen yarısı "pneumocystis carinii" denilen bir çeşit parazitle oluşan bir pnömoniye tutulurlar. Hastaların üçte biri ka­darı "Kaposi sarkomu" denilen nadir bir deri kanserine tutuldukları gibi, fırsatçı dediğimiz ve normal kişilerde hastalık yapmayan mantar­lar, bakteriler, virüsler ve parazitlerle enfekte olurlar. Kuşkusuz bu has­talarda fırsatçı olmayan gerçek patojen yani hastalık yapıcı bakteriler ve virüsler de aynı zamanda hastalıklara sebep olabilirler. Cetvel I AlDS'li bir hastanın özelliklerini özetlemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Haitili göçmenler ayrı bir risk gru­bu oluşturmaktadırlar.

Aids hastalığının bir virüs tarafından oluşturulduğu 1983 yılında Paris'te Institut Pasteur'de Dr.Montagnier tarafından bildirilmiştir. Fransızlar, bu virüse LAV (lenfadenopati virüsü) adını vermişlerdir. Bir­kaç ay sonra Amerikalı Dr. Gallo ve arkadaşları da aynı virüsü bulmuş­lar ve buna HTLV-III (human T-cell leukemia virüs III) adını vermişler­dir. Bu virüs rektal, vajinal yollarla veya kan yoluyla (bulaşmış kan ve­rilmesi veya bulaşık şırıngalar kullanılmasıyla) vücuda girmekte; kan­daki T lenfositlerinin bir kısmının (T4 lenfositleri veya yardımcı lenfo­sitlerin) içine girerek orada çoğalmakta ve o sırada lenfositi yok et­mektedir. Çoğalan virüsler yeni hücrelere girerek devamlı çoğalmak­ta ve T4 lenfositleri de giderek azalmaktadır. Vücutlarına virüs giren kişilerin kanında virüse karşı antikorlar bulunur. Bunlara "seropozitif kişiler" denir. Bu kişilerin büyük çoğunluğu bir hastalık belirtisi göstermez; ya da nezle, yorgunluk, kırıklık gibi kısa süreli belirtilerle has­talığı geçiştirirler. Virüslü kişilerin yüzde 10 kadarı orta şiddette bir hastalık gösterirler. Bu tabloya "Lenfadenopati" şekli denildiği gibi, ARC (AİDS Related Complex) şekli de denmektedir. Burada hastalar aylar ya da yıllarca süren ateş, gece teri, zayıflama, halsizlik, diyare, lenf bezlerinde büyüme gibi belirti ve şikâyetlerle hasta olurlar. Niha­yet virüslü kişilerin yüzde 1 kadarı tam ve ağır AİDS hastalığına tutul­maktadırlar.