Kalp Sagligi ve Kontrolu

Kalp Sağlığı ve Kontrolü

40 yaşını geride bırakmış bir kişi düşünün. Belli bir şi­kayeti yok. Ama yine de kontrolden geçmek istiyor. Hani siz dersiniz ya zaman zaman hastalarınıza: "Bir check-up yaptırın." Kalp check-up'ı diye bir sağlık kontrolü var mı?

Yakınması olmayan bir kişinin, özellikle ailesinde erken yaşta kalp hastalığı varsa, erkekse 35 yaşından başlaya­rak, kadınsa biraz daha geç olabilir, kontrolden geçmeye başlaması yararlı, olur. Check-up dediğimiz zaman, bunun içerisine kişinin muayene edilmesi, tansiyonunun, kilosu­nun, bel çevresinin ölçülmesi, başta kan şekeri ve kan yağ­ları olmak üzere bazı kan testlerinin yapılması, elektrokar­diyografi çekilmesi girer. Yakınması olmayan hastalarda daha ileri incelemelere gerek yoktur. Şeker hastalığı olan­larda, sağlığı birçok kişiyi ilgilendiren pilotluk, otobüs şo­förlüğü gibi meslekleri olanlarda eforlu elektro gibi daha ileri incelemeler de yapılır. Sonuçlara göre değişmek üzere bunlar, genellikle yıllık olarak tekrarlanır, ama kişi yakın­mayla başvuruyorsa, o zaman tabii bu check-up tanımına girmiyor, bu yakınmaya göre hastanın ileri incelemeleri yapılır.

Hocam, siz kaç yaşındasınız?

50 yaşındayım.
Siz bir kardiyologsunuz. Yıllardır kalp-damar hastalık­larıyla ilgili çalışıyorsunuz. Siz kaç yılda bir genel sağlık kontrolünden geçiyorsunuz? Şimdiye kadar hiç kalbinizle ilgili rutin bir kontrol yaptırdınız mı?
Kolesterolüme baktırıyorum, tansiyonumu Ölçtürüyo­rum. Diğer risk faktörlerinden sigara içmeyerek, biraz eg­zersiz yapmaya çalışarak kaçınıyorum, sebze, meyve, tahıl ağırlıklı, yağdan fakir, çok yönlü beslenmeye çalışıyorum, ailemde kalp hastalığı bulunmadığı ve yakınmam olmadı­ğı için başka bir test yaptırmıyorum.

Kişinin şikayeti yoksa üzerine gitmemeli mı?

Risk faktörleri araştırılmalı mutlaka, özellikle şeker hastalarında, ailesinde erken yaşta kalp hastalığı bulunan-lardaki risk faktörlerinin giderilmesi çok önemli. Bunun dışında hiç yakınması olmayan bir kişide, hele bu risk fak­törlerinin giderilmesine yönelik hiçbir şey yapılmıyorsa bir sürü test yapılmasına gerek yok. Her yıl bir sürü test yap­tırıp sonuçların gerektirdiği değişikliklerin yapılmamasını yanlış buluyorum.

O zaman gereksiz kontrolleri önermiyorsunuz?

Gereksiz kontrolden neyi kastettiğinize bağlı. Mesela kişinin her yıl kolesterolüne bakılması, tansiyonunun ve kilosunun ölçülmesi, şikayetlerinin olup olmadığının din­lenmesi, muayene edilmesi lazım, ama birtakım ileri ince­lemeler herkeste bu check-up içerisine girmez.

Düz elektrokardiyografi diye bir yöntem var...
Normal EKG çekilmesi yani, elektrokardiyografi.

Bu kalp elektrosuyla hastalığı tespit etmek ne kadar mümkün?


Bazı ipuçları olabilir hastalığı gösteren, ama tamamen normal de olabilir. Hastanın şikayetinin iyi değerlendiril­mesi lazım, "hastanın öyküsü" diyoruz buna. Öykünün iyi alınması çok önemli. Hastalık için çok tipik bir göğüs ağrısı tarif ediyorsa hasta, elektronun normal çıkması has­talığı dışlamaz. Böyle bir hastaya, hastalığı ortaya çıkar­mak için eforlu elektro gibi testlerin yapılması lazım.

Evet. Hem anneme hem de babama efor testi önermiş­lerdi. Efor testi herkese önerilmeli mi?
Özel gruplar dışında yakınması olmayanlara efor testi yapılması önerilmez, çünkü yüzde 20-25 oranda normal kişilerde de sanki hastalık varmış gibi bir sonuç çıkabili­yor. Bu da gereksiz olarak birçok testin yapılmasına yol açar. Onun için eforlu elektro gibi testler, göğüs ağrısı ya-kınmasıyla başvurup, bunun sebebinin araştırıldığı hasta­larda uygulanır. Yakınması olmayan kişilerde özel durum­lar dışında yapılmaz.

Nükleer kardiyolojik testler

Kardiyoloji bilim dalı ile nükleer kardiyolojinin işbirli­ği içinde olduğunu okumuştum. Türkiye'de bilgi ve dene­yim birikimimiz hangi düzeyde?

Nükleer kardiyolojik testler efor testi gibi daha çok kalp-damar hastalığının tanısında ve tedaviye karar veril­mesinde kullanılıyor. Kalbin, damarlarındaki darlık veya tıkanmalardan ne kadar etkilendiğine dair bize bilgi veri­yor. Damardan radyoaktif bir madde veriliyor, kalp için­deki dağılımı görüntüleniyor. Nükleer tıp diye bir dal var. Benim çalıştığım kurumda ve bazı başka merkezlerde de kardiyologlar ile nükleer tıpçılar işbirliği içinde bu testleri yapıyor ve değerlendiriyorlar.

Türkiye'deki bütün sağlık merkezlerinde bu testlerin tamamı yapılıyor mu?

Belli başlı bütün sağlık merkezlerinde bu testler uygulanıyor. Elektrokardiyografi her yerde çekiliyor neredeyse, eforlu elektro da oldukça yaygın. Nükleer kardiyolojik in­celemeler daha sınırlı. Büyük merkezlerin çoğunda, üni­versite hastanelerinde, büyük devlet hastanelerinde bunlar yapılabiliyor.
0 Yani halkın rahatlıkla ulaşabileceği hastanelerde var mı?

Küçük şehirlerin devlet hastanelerinde, mesela nükleer kardiyolojik yöntemler yoktur, ama eforlu elektro kardi­yologun bulunduğu bütün il merkezlerinde var.

"Bilgisayarlı tomografi" denilen bir yöntem var. Bu yöntemi kalp hastalığının tanısını koymakta kullanıyor
musunuz?

Evet. "Çok kesitli bilgisayarlı tomografi" ile kalp da­marlarının görüntüsü elde edilebiliyor, yani "koroner anjiyografi" yapılıyor. Bu yöntem, yalnız beyinde değil, karın­da, göğüste bütün organların hastalıklarının tanısında kul­lanılıyor. Bilgisayarlı tomografiyle yapılan anjiyografiyle, geleneksel yöntemle, yani kasık damarına telle girilerek yapılan anjiyografiyle elde edilene yakın görüntüler elde ediliyor. Ama tarama amacıyla çok yaygın olarak kullanıl­ması uygun değil. İleride daha yaygınlaşabilir belki. 50 ya­şın üzerindeki orta riskli, yüksek riskli kişilerde, kalp da­marlarında hastalık başlamış mı diye araştırmak için kul­lanılıyor. Halen pahalı bir yöntem, uygulanırken radyas­yon da alıyor kişi. Şimdilik kısıtlı bir kullanımı var. Göğüs ağrısıyla başvuran ve koroner anjiyografiden sonra balon, stent uygulaması gibi işlemler yapılması düşünülen kişiler­de geleneksel yöntem kullanılıyor. Ancak yakınması olma­yan, risk faktörleri olan, 50 yaş üzerindeki, doktorların uygun gördüğü kişilerde yapılıyor.

Koroner anjiyografi en sık başvurulan tanı yöntemi öyle değil mi? Kalp krizi öncesinde mi sonrasında mı ya­pılması gerekiyor?

Kalp krizinden önce de, sonra da yapılabilir. Kalp krizi öncesinde efor testi, nükleer yöntemler veya ekokardiyografiyle hastanın şikayetleri değerlendirildikten sonra koro­ner damar hastalığından şüphe edilirse, o zaman koroner anjiyografi yapılıp, darlıkların yeri, derecesi görülmek istenir. Anjiyografi yapılıp, ona göre nasıl bir tedavi uygula­nacağına karar verilir. Kalp krizinden sonra da, hangi da­marın tıkandığı, diğer damarlarda darlık olup olmadığı, kalpteki hasarın derecesi araştırılır.

0 Kişi, diyelim ki bütün bu anlattıklarınızı yapmadı. Sağ­lığını hiçe saydı ve dolayısıyla sonunda kalp hastası olup çıktı, hatta bir de kalp krizi geçirdi. Bundan sonra kişiyi ne bekliyor?

Kalp krizi çok geniş bir yelpaze içindeki bir kavram. Kalp krizi sonrası kişiyi ne beklediğini, krizin kalbine ne kadar hasar verdiği ve damarlarında ne kadar darlık oldu­ğu belirliyor. Sadece bir damarı tıkanmışsa, diğer damarla­rı normalse, tıkanan damar küçükse ve fazla hasar da kal­mamışsa, krizden sonra koruyucu önlem ve tedavilerle hiçbir sorun olmadan hasta yaşamını tamamlayabilir. Bu­na karşılık kriz hastanın kalbine büyük bir hasar vermişse, diğer damarlarda da darlıklar varsa, o zaman hastanın ile­rideki yaşamı kısıtlanabilir veya ameliyat, balon gibi giri­şimler gerekebilir.

Genetik Kalp Hastaliklari

Kalp Sağlığı ve Genetik Faktörler

Çevresel faktörleri konuştuk, aşkı konuştuk, sevdayı konuştuk, cinselliği konuştuk. Bir ara kalıtımdan bahset­miştiniz. Çevresel faktörler ile genetik ayrılmaz bir ikili mi yoksa?

Çevresel faktörlere yanıtın nasıl olacağını genetik fak­törler belirliyor. Her zaman için hiç risk faktörü olmayıp kalp krizi geçirenler veya çok sayıda risk faktörü olup has­ta olmayanlar gibi uç örnekler olabilir. Ama bizim için mühim olan toplumun çoğunluğu, toplumun çoğunluğu için konuşulunca çevresel faktörler çok önemi kazanıyor. Bazı genetik durumlar var ki bunlar kalp hastalığı için çok belirleyici, örneğin "ailesel kolesterol yüksekliği" diye bir hastalık var, kalıtımsal olarak aşırı kolesterol yüksekliği oluyor bu kişilerde. Çocuklukta kalp-damar hastası olu­yorlar. 17-18 yaşındakilerin damarları 70 yaşındaki bir kişininki gibi oluyor. Ama bu tür hastalıklar çok nadir. Kar­şımıza gelen hastalar çoğunlukla genetik olarak hafif yat­kınlığı olanlar. Kötü çevresel faktörlerle karşılaşınca hasta oluyorlar. Gördüğümüz büyük hasta grubu, genlerinin belli bir yerinde bozukluk saptayabildiklerimiz değil. Çok karmaşık olan metabolizmanın belli yerlerinde çok sayıda hafif bozukluğu olanlar. Hafif yatkınlığı olan bu kişiler, kötü yaşam tarzı sürünce hasta oluyorlar. Genetik olarak çok dirençlilerde, bu faktörlere rağmen hastalanma daha zor veya daha geç olabiliyor.

Hocam, siz kaç yıldır kardiyoloji uzmanısınız?

1990'da kardiyoloji uzmanı oldum. 16 yıldır kalp has­talıklarıyla uğraşıyorum.

Sizin genetik haritanız nasıl? Sizin ailenizde kalp-da­mar hastalığı var mı?

Bizim ailede kalp-damar hastalığı yok. Anne ve baba tarafımda erken yaşta kalp hastası olan kimse yok.
Siz de oldukça şanslısınız benim gibi. O zaman yakın akrabalarda kalp hastalığı olmasını nasıl yorumlayacağız?
Birinci derece akrabalara bakılıyor bunun için, anne-baba ve kardeşlere. Anne-baba ve kardeşlerden, erkek ak­rabalarda 55 yaşından önce, kadın akrabalarda 65 yaşın­dan önce kalp hastalığı başlamışsa bu, ailede kalp hastalığı öyküsü var anlamına geliyor. Babanız 53 yaşında kalp kri­zi geçirmişse veya anneniz 62 yaşında felç geçirmişse sizde aile öyküsü var demektir. Bu şekilde yorumluyoruz basitçe.

O zaman herkesin kendi ailesini iyi araştırması lazım?

Bilmesi ve ona göre davranması lazım. Aile öyküsü çok önemli risk faktörleri içerisinde. Eğer ailenizde erken yaşta kalp hastalığı varsa, genetik olarak bu kötü yaşam tarzına daha hassas olduğunuzu gösterir. Babanız 52 yaşında kalp krizinden öldüyse, sizin sigara içmeniz çok büyük hata, 85 yaşında öldüyse de yine sigara içmeniz kötü elbette, ama 52 yaşında öldüyse bu sizin için çok vahim bir durum, kendinizi çok daha fazla korumanız lazım. Arkadaşınızın babası 85 yaşında, sizinki 52 yaşında öldüyse, ikiniz de si­gara içiyorsanız, belli ki sizin için çok daha zararlı bü du­rum. Eğer kolesterolünüz arkadaşınızınkinden daha yük­sekse, bu yükseklik sizin için çok daha zararlı. Çok daha dikkatli olmanız gerekiyor, bu genetik yatkınlığınız sebe­biyle.

En riskli grup yakın akrabalar, Genetik Kalp Hastalıkları

Kalıtımı bu şekilde mi sorgulamalıyız? Tabii ki. Kardeşiniz kalp krizi geçirdiyse dikkat edecek­siniz. Doktorların da özellikle buna dikkat etmesi lazım. 50 yaşında kalp krizi geçiren bir hastanız varsa, hemen kardeşlerini çağıracaksınız, sigara içiyorlar mı, kolesterol­leri ne kadar, kiloları, yaşam tarzları, hareketlilikleri nasıl, hepsini çağırıp uyaracaksınız. Hastaların birinci derece ak­rabaları en yüksek riskli grup. "Biz hastalan doğru dürüst tedavi edemiyoruz" diyeceksiniz belki, ama iyi işleyen bir sağlık sistemi olsa hemen bu hastaların yakınlarının çağırılıp, yaşam tarzı hakkında bilgi verilmesi, koruyucu önlem­lerin uygulanması gerekir. Yakınları hasta olduğu için bu dönemde daha da etkili olur üstelik.

Hakikaten çok etkili olur değil mi? Korunmadaki hedeflerin öncelikleri böyle zaten. Birinci hedefiniz hastalar. Öncelikle kalp krizi geçirmiş olanları hedeflersiniz, çünkü onlar bu yaşam tarzına karşı zayıflık­larını göstermiş ve hasta olmuş kişiler. Önce onları ele alıp risk faktörlerini gidermeye çalışırsınız. Sonraki hedef onla­rın yakınları. Ondan sonra yavaş yavaş daireyi büyütüp, topluma doğru mücadeleyi genişletirsiniz.

Hocam, mesela 39-40 yaşında bir erkek, kalp krizi ge­çiriyor. Diyelim ki ölmedi. Bu kişinin bayattaki anne ve babası kendilerine bakıp, "Benim oğlum genç yaşta geçir­di. Biz o yaşları atlattık. Artık bize bir şey olmaz" diyebi­lirler mi?

Onların da önlerinde bir yaşam var. Oğulları geçirdiği­ne göre onların da elbette alacağı önlemler var. Belki onlar daha sağlıklı bir yaşam sürdüler, sigara içmediler, modern yaşamın streslerinden uzak yaşadılar, ama oğulları daha farklı bir yaşam sürdü, benzer bir genetik yapıya rağmen hasta oldu.

Her insanın bir kan grubu var, A pozitif, B pozitif, AB negatif gibi. Belli kan grubuna göre belli beslenme model­leri anlatılıyor, oradan aklıma geldi. Kan grubu ile kalp sağlığı arasında bir ilişki kurmak mümkün mü?
Çok önemli değil kan grubu. Bazı çalışmalarda, kalp hastalığının A grubunda daha sık, 0 grubunda daha az bulunduğu saptandı, ama etkisi güçlü değil.

Kan almanın veya vermenin kalp sağlığımız için olum­lu veya olumsuz bir etkisi var mı?
Kuralına uygun, doğru bir şekilde yapılıyorsa hiçbir riski yok.

Kızılay, kan bağışını teşvik etmek için, "Kan verini Ge­nel sağlığınız için sizi daha sağlıklı kılar" sloganıyla hare­ket ediyor. Böyle bir şey var mı? Kan veren insanların kalp sağlığı daha iyi olur mu?
Kan vermek toplumsal bir görev, ama düzenli kan ver­menin kişiyi daha sağlıklı yaptığına ilişkin bir bilgimiz yok.

Göğüs ağrısı en önemli belirti, genetik kalp hastalığı

Şimdi kalp krizi geçirmeden önceki sürece geliyoruz. Krizden önceki süreçten söz edelim. Kişi, hangi uyardan dikkate almalıdır?

Kalp-damar hastalığının en başta gelen belirtisi göğüs ağrısıdır. Daralmış olan kalp damarı nedeniyle hasta bir efor yaptığı zaman, mesela yokuş veya merdiven çıktı­ğında göğsüne baskı şeklinde bir ağrı gelir, durup dinle­nince bu ağrı geçer. Bu şekildeki kalp kökenli ağrıya angı­na pektoris diyoruz. Hani Nâzım'ın, "İman tahtamın üze­rindeki korkunç baskı" dediği ağrı. O şiiri biliyor musu­nuz?

Bu konuda şiir mi yazmış Nâzmı Hikmet?

Nâzım Hikmet kalp hastalığından öldü. Hapishane­deyken yazdığı Angına Pektoris adlı bir şiiri vardır. Şiirin tümünü değil, ama birkaç dizesini sanıyorum hatırlayabi­lirim: "Ne arteryoskleroz, ne nikotin, ne hapis / İşte bu yüzden doktorcuğum, bu yüzden bende bu angina pekto­ris / Bakıyorum geceye demirlerden / Ve iman tahtamın üstündeki korkunç baskıya rağmen, kalbim en uzak yıl­dızla birlikte çarpıyor...". "İman tahtamın üstündeki kor­kunç baskı" dediği, işte angina pektoris.

Göğüs ağrısı çekip de bunu şiire konu etmesi, ne kadar rahatsız edici olduğunu gösteriyor...
O zamanlar tedavi olanakları da çok kısıtlı olmalı. Ha­pishanede bu hastalıktan çok çekmiştir.
Nâzım Hikmet'i de bu vesileyle anmış olduk...

Evet, şiirinde çok iyi anlatıyor ağrının verdiği sıkıntıyı.

"Göğüs ağrısı önemli bir belirti" dediniz, çünkü he­men her insan kalbindeki sorunu, "Göğsüm ağrıyor" diye anlatıyor. Bu ağrının kalple ilgili olup olmadığını nasıl an­layacağız?
Göğüs ağrısı eğer kalp damarlarının daralmasına veya tıkanmasına bağlıysa, özellikle göğsün ortasında, baskı şeklinde, sıkıştırıcı veya yanma tarzında olur. Nefes alıp vermekle, pozisyon değiştirmekle, ağrıyan yerin üzerine bastırmakla değişmez. Bir noktada, çivi veya bıçak ucu batar şekilde olmaz, yaygındır. Hasta elini tümüyle "iman tahtası" denilen, öndeki göğüs kemiğinin üstüne koyar. Ağrıyı parmak ucuyla gösteriyorsa, kalp kökenli olma ola­sılığı çok düşüktür. Yalnız göğüste olabildiği gibi, sırta, boyna, çeneye, sol kola da yayılabilir. Hasta efor yaptığın­da geliyor, dinlenince 2-3 dakikada geçiyorsa, buna "ka­rarlı angina" diyoruz, bu, damarda darlık olduğu ama ta­mamen tıkanmadığı anlamına gelir. Aynı karakterdeki ağ­rı, efor harcamadan istirahatta geliyorsa, daha tehlikelidir. Enfarktüs dediğimiz, damarın tamamen tıkandığı durum­da ağrı, istirahatte gelir ve geçmez. Eşlik eden elektrokar-diyografik değişiklikler ve kan incelemeleriyle tanı konur. Bazen yemekborusu, safrakesesi, mide hastalıklarına bağlı ağrılarla karışabilir kalp ağrısı, bu incelemelerle ayrılır.

Hocam, angina nedir?

Kalp damarlarındaki daralmaya veya tıkanmaya bağlı göğüs ağrısına angina adını verivoruz.

Egzersiz ve Kalp Sagligi

Kalp Sağlığı ve Egzersiz

Her gün 30-60 dakika yürüyün


En faydalı sporlar hangileri? Sporu en çok kimler için öneriyorsunuz?

Büyük adale kitlelerini hareket ettiren sporları en ya­rarlı olarak görüyoruz, özellikle erişkinler için. Ne kadar hareketli olunursa o kadar ıyı, ana ilke bu. Hartanın her günü, 30-60 dakika kadar yürüyüş gibi bir egzersizi her­kes yapabilir. En az bu kadarlık bir egzersiz yapılmalı. 50 yaşına gelmişsiniz, o zamana kadar hiç egzersiz yapma­mışsınız ve çok ağır bir egzersiz programına başlayacaksı­nız, o tabii riskli olabilir. Onu, doktor kontrolünden geçerek yapacaksınız. Ağır egzersiz yapmaya da gerek yok. 50 yaşında bir kişinin de çok aşırı egzersiz yapmasına, her gün 3 saat koşmasına gerek yok, ama çok seviyorsa, antrenmanlıysa kalp yönünden sakıncası da yok, eklemleri açısından sorun olabilir. Makul, ölçülü, yürüme gibi, yüz­me gibi büyük adale kitlelerini çalıştıran "aerobik egzer­siz" dediğimiz, egzersiz türünü herkese öneriyoruz.

Egzersiz yapalım güzel de! Havamız hâlâ kirli ne yazık ki. Hava kirliyse, sporu nerede ve nasıl yapacağız? Diğer risk faktörleri kadar olmasa da hava kirliliğinden de kalbin olumsuz etkilendiği bir gerçek, örneğin çok işlek caddelerin üzerindeki evlerde yaşayanlarda, kalp hastalık­larından ölümlere daha sık rastlanmış. Özellikle hava kir­liliği aniden yoğun olarak artarsa, kalp hastalığından ölümler de artıyor birdenbire. Eğer uzun süre hava kirlili­ğine maruz kalırsanız, öyle bir şehirde yaşıyorsanız, ömrü­nüz 2-3 yıl kısalıyor. Hem kalp-damar
hastalığından, hem akciğer hastalığından. Bununla toplumsal olarak mücade­le edilmesi lazım. Söylediğiniz gibi şehir içerisinde spor ya­pacak ortamların, parkların, parkurların oluşturulması ge­rekiyor, uygar yaşam tarzı böyle olmalı. Başından beri ko­nuştuğumuz risk faktörleriyle bireysel mücadele oldukça güç. Bunu, bu yaşayış tarzını, bir bireyin, iki bireyin, üç bireyin değil, bütün toplumun gerçekleştirmesi lazım. Top­lumdaki herkesin daha çok hareket etmesini, daha çok yü­rümesini sağlayacak bir yaşam tarzını, o toplumu yöne­tenlerin sunması lazım.

Butun şehri gökdelenlerle doldurursanız, hiç park bırakmazsanız, insanların toplu taşıma araçlarını hiç kullanmayıp, her yere otomobilleriyle gitme­sine neden olursanız, insanlar o yaşam tarzını benimsiyor ve hareket etmiyorlar. Toplumu planlayan kişilerin, yöne­tenlerin esas olarak bu zararlı çevreyi düzeltecek önlemleri almaları lazım, yoksa sadece doktorların, "Daha çok yü­rüyün, şöyle yiyin, böyle içmeyin" demesi tek başına çok etkili olmuyor. Tümüyle toplumun yaşayışını değiştirmeyi planlamak gerekiyor.

O zaman sadece sizin çabalarınız yetmiyor?

Sadece doktorların başa çıkabileceği bir şey değil bu, bunu sadece doktorlar halledemez. Toplumun mimarları, mühendisleri, yöneticileri, öğretmenleri, subayları hep bir­likte hareket etmeli, toplum ancak bütünüyle bununla ba­şa çıkabilir.
Bir de yerel yönetimler var?
Tabii, tabii, hepsi.

Egzersiz herkesin yaşamına girmeli, kalp hastası için egzersiz

Peki, o zaman dışarıdan içeriye girelim. Evlerde kolay­lıkla yapılabilecek pratik birtakım egzersizler var mı?
Okullarda beden eğitimi derslerinde yapılan türden çe­şitli adale gruplarını çalıştıran basit egzersizler yapılabilir evde. Çoğumuzun evi belki uygun değil, ama yürüme ban­dı alınıp kullanılabilir. Bunlar çok başarılı olmuyor genel­likle gerçi, insanlar sıkılıyorlar. Alınan yürüme bandı bir süre sonra elbise askısına dönüşüyor. Onun için dış ortam­da hareketi artırmak daha uygun. Ama tabii evde yapıla­cak hareketler de ne kadar fazla olursa, o kadar iyi. Hare­ket kişinin yaşamına girmeli. Asansör kullanmaması, daha çok yürüme olanakları yaratması, arabayı daha uzağa park edip evine yürümesi gibi. Sürekli bununla mücadele etmemiz gerekiyor. İçinde yaşadığımız ortamın buna göre planlanması gerekiyor, 10 milyonluk İstanbul'da yürüne­bilecek kaç tane park var. Birey olarak yapabilecekleriniz sınırlı, içinde yaşadığınız topluluk size uygun ortamı sun­muyorsa. Uygar ülke bu demek zaten.

Peki, samimi olarak sormak istiyorum. Hastalarınızı sürekli uyarıyorsunuz, "Yaşam biçiminizi düzeltin" diye. Bunu gerçekleştirmeyi başaranların yüzdesi nedir? Pir de çok merak ediyorum, siz ne kadar egzersiz yapıyorsunuz?

Söylediğiniz ve sanırım tahmin ettiğiniz gibi bu yüzde çok düşük. Ben de bu konuda çok konuşmakla birlikte eg­zersiz konusunda, hareket konusunda söylediklerimi ne yazık ki istediğim kadar yerine getiremiyorum. Ortamı suçluyoruz ama, yine de birçok şey yapabiliriz. Hepimiz aynı şeyi söylüyoruz. "İş hayatı, günlük rutin işler içerisin­de vakit bulamıyoruz." Ne zamanki kişi kalp krizi geçiri­yor, o zaman anlıyor sağlığının kıymetini. Ondan sonra egzersize daha çok zaman ayırmaya başlıyor. Tabii önemli olan hastalanmadan zaman ayırmak. Bu bilinci ve disiplini edinmek gerçekten güç. Batı ülkelerinde bunu başarıyorlar. Biz de zaman içerisinde başaracağız herhalde.

Onlar nasıl başarıyorlar? Kalp hastaları için egzersiz

Çocuklukta başlayan eğitim çok önemli. Beslenme ve hareketle ilgili mesajların, ilkokulda başlaması lazım. Siz de hatırlarsınız belki, biz ilkokuldayken veremle savaş üzerinde çok durulurdu. Bize ne kadar işlemiştir o.
Hücrelerimize kadar...

Verem aşısı, öksürük, vücut direncinin artırılması gibi konular ilkokul kitaplarında vardı İste burada da aynı şe­yin yapılması lazım. İlkokuldan itibaren sağlıklı bir kalp için, kalp sağlığı için neler yapılmalı, ne tür beslenme ya­rarlı, sebze ve meyveden zengin beslenme, fazla kaloriden ve hareketsizlikten nasıl kaçınılır, bunların hepsinin işlen­mesi lazım çocuklara. Tabii ayrıca uygun ortamları sunmak da gerekli onlara.

Yani böyle bir nesil yaratılabilir mi? Avrupa ve Ameri­ka sigarayı bırakırken biz daha çok içiyoruz. Çocukların beynini mi yıkamak gerekiyor?

Eğitim bir beyin yıkama değil mi zaten. Toplumun sağ­lıklı yaşaması için yararlı ve gerekli.
Diyelim ki hastanıza, "Dediklerimi yaparsanız kalp-damar hastalığı açısından riskiniz azalacak " dediniz. O da sizi dinledi, fakat stres altında yaşıyor. Özel hayatı berbat. Yani her şey kötü gidiyor. Bu kişi risk altında olabilir mi?

Stres, daha önce saydığım faktörlere göre daha geri planda geliyor gibi görünüyor. Ama bunun nedeni, belki de bu konudaki bilgilerimizin yetersiz olması. Stres, koles­terol, kan şekeri, günde içilen sigara sayısı gibi ölçülmesi nispeten kolay bir faktör değil. Stres sübjektif. İkimiz de "Stresliyiz" diyoruz, ama sizin strese cevabınız farklı, be­nimki farklı olabiliyor. Bu nedenle hastalıklarla bağlantısı­nı kurmak daha zor. Stresin diğer risk faktörlerinin olum­suz etkilerini artırdığı bilinen bir şey. Sosyal izolasyonun, işteki stresin, depresyon gibi durumların kalp hastalığını artırdığını biliyoruz.

Bir başka sorun da stresin tedavisi. Stresi tedavi ederek, kalp hastalıklarını azaltabilir miyiz? Bu da çok kesinlikle ortaya konmuş bir konu değil. Stresin tedavisinde kullanı­lan yöntemlerle ilgili bilimsel veriler de pek yok.

Sigara ve Kalp Krizi

Sigara ve Kalp Sağlığı, Sigara Kalp Krizi

Sigara içiyoruz, kadın da içiyor, erkek de içiyor". Peki, sigara bırakılırsa bu risk azaltılabilir mi?
Kesinlikle! Eğer kalp-damar hastasıysanız, riskiniz 2-3 yıl içinde içmeyen bir kişiyle aynı olur. Kalp-damar hasta­lığının oluşmasını veya tekrarını önlemede atılacak.ilk adımlardan biri, mutlaka sigara içilmesini önlemek olmalı.

Sigara içenler eminim ki bu soruyu sormak isterlerdi. Hiç sigara içmeyen bir kişi için "Kalp hastası olmayacak " demek mümkün mü?

Diyemeyiz. Bu, risk faktörlerinin hepsi için geçerli, yük­sek tansiyon için de benzer soruyu sormuştunuz. Olabilir! Söylediğim gibi toplam risk çok önemli, kalıtsal olarak çok yatkınlık varsa, çok nadir de olsa, hatta hiç risk faktö­rü olmadan da hasta olabilirsiniz. Sigara içmeyen bir kişi de, diğer risk faktörleri varsa, tansiyonu, kolesterolü yük­sekse, iyi kolesterolü düşükse, çok göbekliyse veya şeker hastasıysa kalp hastası olabilir.

Bir de tabii bu çok içenlerin yanında olup hiç içmeyen­ler var. Diyelim ki evinde eşi, paket paket sigara içiyor. Di­ğeri duman altı olmuş. Pasif içicilerin durumu ne olacak? Onlar aynı risklere ortak oluyorlar mı? Çok önemli bu sorduğunuz soru. Sigara içmenin yanın­da, dumanına maruz kalmak da kalp-damar hastalığı ris­kini artırıyor. Mesela sigara içenlerde kalp-damar hastalığı risik 3 kat artıyorsa, dumana maruz kalanlarda 1,3 kat artıyor. Bu rakam 3 katla kıyaslandığında küçük gibi gö­rünüyor, ama toplamda büyük rakamlar çıkıyor. Örneğin 2002 yılında Avrupa Birliği ülkelerinde, evde ve işyerinde pasif olarak sigara dumanına maruz kalma nedeniyle yak­laşık 80 bin kişinin öldüğü hesaplandı. Onun için de tüm Avrupa ülkelerinde restoran, bar gibi kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması konusunda ciddi çalışmalar var. İrlanda'da, İspanya'da yasaklandı örneğin. Bizde de, ka­palı yerlerde tümüyle sigara içmeyi yasaklama konusunda bir yasa tasarısı gündemde.

Sigara İçen Kalp; O zaman pasif içiciler, hakikaten büyük risk altında?

Elbette. Evde anne-baba içiyorsa, çocuklar zarar görü­yor. Neden olsun ki bu? Neden o küçücük çocuk, böyle bir riske maruz kalsın? İşyerinde de iş arkadaşınız içiyor, siz neden onun yüzünden akciğer kanseri veya kalp krizi riskine maruz kalasınız?

Küçük çocuğu olanların aldığı geçici önlemler var. Me­sela kardeşimde görüyorum, küçük kızının yanında sigara içmiyor. Balkonda içiyor, pencereden dışarı üflüyor, sonra tekrar pencereyi kapatıyor. Bu çözüm olabilir mi?
Çocuğa verdiği zararı azaltır. Ama keşke kardeşiniz de sizin gibi hiç sigara içmese.

Seker Hastaligi ve Kalp Hastaligi

Şeker Hastalığı ve Kalp Hastalığı

Çok sevindim. Bunu öğrendiğim iyi oldu. Hocam, bes­lenmeyi konuştuk uzun uzun. Yüksek tansiyonu da anlattınız. Şeker hastalığından da söz ettiniz. Şeker hastalığı na­sıl oluyor da kalp hastalığına yol açıyor?

Şeker hastalığı, kalp-damar hastalıkları için çok önemli bir risk faktörüdür. Henüz damarlarında hastalık gelişmemiş olsa bile, şeker hastalarını kalp hastası ola­rak kabul edip, öyle tedavi ediyoruz. O kadar riskli ki, insülün hormonuyla, pankreasla ilgili bir hastalık olma­sına rağmen, biz kardiyologlar şeker hastalığını kalp-da­mar hastalığı olarak kabul ediyoruz. Şeker hastalarının yüzde 80'i, bu sebeple hayatlarını kaybediyorlar. Şeker hastalığı damar sertliğini çok hızlandırıyor. Yağ plakları­nın oluşumunu artırıyor, tansiyon yüksekliği, iyi koleste­rol düşüklüğü, trigliserid yüksekliği gibi diğer risk fak­törleri de bu hastalarda çok daha sık görülüyor. Hele si­gara içmek, bu hastalar için enfarktüsü veya felci davet etmek demek.

O zaman sigaraya geldik. Kalp-damar hastalıklarında önemli bir risk faktörü olduğunu söylemiştiniz. Türki-
Çok çok! Erkeklerin yüzde 5Ü'sı, kadınların da yüzde 15'i sigara içiyor. Bu rakamlarla Avrupa'da en başlarda geliyoruz. Sadece Rusya'da, Ukrayna'da sigara içme oranı bizimki kadar yüksek. Diğer Avrupa ülkelerinde, ABD'de çok daha düşük bu oranlar. Onlar bilinçlenip bu oranları düşürdüler.

Hipertansiyon ve Kalp Hastaligi

Hipertansiyon ve Kalp Hastalığı

Hemen tansiyonla ilgili sormak istiyorum. Tansiyon yüksekliği vücudumuzda ilk olarak kalbimizi mi etkiliyor?
İlk olarak damarları sonra kalbi etkiliyor. Tansiyon yüksekliği başlıca iki organda hastalık yapar. Biri kalpte, diğeri de beyinde. Tansiyon yüksekliği bütün damarlarda sertleşmeye, sonucunda da kalp krizi, kalp yetersizliği ve inmeye sebep olur.

Her tansiyon hastası, kalp hastası olur mu?

Riski çok artar. Özellikle tedavi edilmiyorsa ve tansiyo­nu çok yüksekse, kalp hastası olma ihtimali çok yüksektir, ama tansiyon yüksekliği çok hafifse, başka risk faktörleri yoksa bu risk çok daha düşük olur. Hep vurguladığım gibi toplam risk, tansiyon yüksekliğine eşlik eden diğer risk faktörleri çok önemli. Tansiyon, tedaviyle normal değer­lerde tutuluyorsa, diğer risk faktörleri de kontrol altınday­sa, kalp hastası olma ihtimali çok azalır.

Yüksek tansiyon Türkiye'de ve dünyada oldukça yay­gın görülen bir hastalık. Hatta çok da sinsi değil mi?
Hipertansiyon çok yaygın bir hastalık. Türkiye'de 30 yaş üzerindeki erişkinlerde hipertansiyon görülme sıklığının er­keklerde yüzde 35, kadınlarda da yüzde 50 olduğunu TEK­HARF çalışması bulgularına dayanarak söyleyebiliriz. Dün­yada da ülkelere göre değişmekle birlikte genellikle bu civar­da seyrediyor. Birçok ülkede 50 yaşın üstündeki kadınların yarısı yüksek tansiyonlu. Hipertansiyonda "yarılar kura­lından söz ediyoruz. Hipertansiyonu olanların yarısı bun­dan haberdar, haberdar olanların yarısı ilaç kullanıyor, ilaç kullananların ise ancak yansında kan basıncı istenen düzey­de. Gördüğünüz gibi tanı ve tedavide çok büyük bir başarı­sızlık var.

Bu başarısızlık, son derece sinsi bir hastalık olmasıyla mı ilgili?

Evet, insanları uzun süreli, hayat boyu sürecek bir te­daviye ikna etmek güç oluyor. Tansiyon yüksekliği çoğu zaman yakınmasız oluyor. Yakınmasız bir hastalıkta ilerisi için insanlara, "İlaçla tedavi olursanız gelecekteki bazı tehlikeleri önleyebilirsiniz" dediğimizde, birçoğunu ikna etmek zor olabiliyor. İlaçların ufak tefek de olsa yan etki­leri var. Bu nedenlerle, tanısı ve tedavisi çok kolay bir has­talık gibi görünmesine rağmen, hipertansiyonda böyle bir başarısızlığımız var.

Peki, tansiyonun yükselmesi gibi düşmesi de sorun ya­ratır mı? Benim tansiyonum hep düşüktür, bunun bana bir zararı var mı?

Düşük tansiyon eğer bir hastalığın sonucu değilse, iyi bir özelliktir. Bir hastalığa bağlı olarak, örneğin bir hor­mon veya kalp hastalığına bağlı olarak tansiyon düşüyor­sa, buna sebep olan durum tedavi edilir. Ama hiçbir hasta­lığın sonucu değilse bu, iyi bir özelliktir. Hatta biz, "İnsanı ayakta tutan en düşük tansiyon, en iyi tansiyondur" deriz. Ancak bu kişilerin kan basınçlarını daha da düşürecek, uzun süreli açlık, su ve tuz kaybı gibi durumlara karşı dik­katli olmaları yerinde olur. Siz de bu önlemleri alırsanız hiçbir sorun yaşamazsınız. Düşük tansiyon bir hastalık de­ğildir.

Düşük tansiyonum için yıllar önce bir doktor bana, "Ölmeyeceksin ama sürüneceksin" demişti. Gerçekten bu doğru mu?

Sürünme deyince, ben bir hastalığı anlıyorum, burada böyle bir durum söz konusu değil. Düşük tansiyon özellik­le genç yaşlarda olur, hani "genç kız tansiyonu" denir ya!

Yaş ilerledikçe insanların çoğunda tansiyon yükselir zaten. Keşke hayat boyunca öyle düşük kalsa!

Elma Tipi Sismanlik

Elma tipi şişmanlık

Bel çevresinin önemini biraz daha vurgulayabilir misi­niz? Kadın ve erkekte fark ediyor mu?

Genellikle kadınlar "armut tipinde", erkekler "elma tipinde" şişmanlıyor. Elma tipi şişmanlık daha kötü. Ar­mut tipi şişmanlık, yani kalçada yağ toplanması o kadar tehlikeli değil. Bel çevresinde toplanan yağ, metaboliz­mayı daha kötü etkiliyor. İyi kolesterolü düşürüyor, trigliseridi ve şekeri yükseltiyor. Her hastada nasıl tansi­yon ölçüyorsak, bel çevresini de ölçüyoruz. Riskin başla­dığı belli sınırlar var: Erkeklerde 102 cm'yi, kadınlarda 88 cm'yi geçmemesi gerekiyor. Son zamanlarda bu ra­kamlar daha da düşürüldü. Erkeklerde 95 cm'den sonra kalp hastalığı riskinin başladığı ülkemizdeki araştırma­larda da gösterildi.

Hocam bir de "beden kitle indeksi" yok muydu?

Beden kitle indeksi şişmanlıkla ilgili genel bir fikir verir. Kilogram olarak vücut ağırlığının, metre olarak boyun ka­resine bölünmesiyle elde edilir. Yağın nerede toplandığını ifade etmez. Bel çevresini ayrıca ölçmek, beden kitle indeksi ölçümü üzerine katkıda bulunur. Beden kitle indeks­leri aynı olan iki kişiyi alırsak, bunlardan bel çevresi daha kalın olanın riski daha yüksektir.

Çok enteresan! Erkeklerin bel çevresinde biriken yağ­lar için "içki göbeği" deyip pek önemsemiyoruz. Demek ki bel çevresinde biriken yağların çok ciddiye alınması ge­rekiyor.

Tabii ki! Bu önemli bir risk faktörü. Türkiye'de de özellikle TEKHARF çalışmasında gösterildi. Beden kitle indeksiyle ifade edilen şişmanlık zaten bir risk, ama yağla­rın bel çevresinde birikmesi, bu riski daha da artırıyor.
Bence bu çok önemli bir mesaj oldu. Bir şeyi daha me­rak ediyorum. Vücudumuzun yağlanması gibi kalbimiz de yağlanır mı?

Yağ zaten bütün organlarımızda bir miktar var. Kara­ciğerimizde de, bağırsaklarımızda da, kalbimizin çevre­sinde de yağ var, bizim için tehlikeli olan damarların içi­nin yağlanması. Kişi çok şişman olduğu için bütün or­ganlarında yağlanma olabilir, buna kalp de dahildir, ama o kişinin damarlarının içinde yağlanma yoksa risk altın­da değildir. Her şişman kişinin damarlarının içi de yağlı olacak diye bir şey yok. Damarlardaki yağlanmayı şiş­manlığın yanı sıra diğer faktörler de belirliyor. Koleste­rol, trigliserid düzeyi, tansiyon, sigara içilip içilmediği, kan şekeri, bütün bunlar birlikte rol oynuyor. Kişi şiş­man ve şeker hastasıysa riski çok artıyor, bazıları da var ki şişman olmasına rağmen şekeri, tansiyonu, kolestero­lü yükselmiyor. Bu kişilerde kalp-damar hastalığı riski çok artmaz.

Kalp Hastalıklarında Beslenme

Madem beslenmeden gidiyoruz, aklıma geldi. Akdeniz tipi beslenme diye bir beslenme türü var, bilim bunu kabul ediyor mu hocam?
Kesinlikle!

Akdeniz tipi beslenme ve zeytinyağının önemini biraz daha vurgulayabilir misiniz?

Akdeniz tipi beslenme, biraz önce söylediklerimizin tü­münü içeriyor. Tahıldan, meyve ve sebzeden, posadan, doymamış yağlardan zengin, hayvansal kökenli katı yağ­lardan fakir bir beslenme şekli, bu da kalp sağlığı için ide­al. Bu şekilde beslenen kişilerde, Akdeniz kıyısında, Güney İtalya'da, Güney Yunanistan'da, Yunan adalarında, bizde Ege Bölgesi'nin bir bölümünde yaşayanlarda kalp-damar hastalığı çok daha az görülüyor. Bu yüzden Akdeniz tipi beslenmeyi kalp-damar hastalığını önlemek için herkese öneriyoruz.

Aklıma Amerika'ya göç eden Japonlar örneği geldi. Ja­ponya'da kalanlar ile Amerika'da yaşayanlar arasında kalp hastalığı açısından bariz farklar vardı galiba?

Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yaşam tarzının öne­mini ortaya koyan araştırmalardan biri de bu. Japonya'da yaşayan Japonlarda kalp hastalığı çok sık görülmüyor. Kolesterolleri yüksek olmuyor, çok tuzlu beslendikleri için tansiyonları yükseliyor, daha çok beyin-damar hastalıkla­rına yakalanıyorlar. Japonlar, Amerika'ya yerleşip Ameri­kan tarzı beslenmeye başladıkları zaman, kalp hastalıkları çok arttı. Bunu başka topluluklarda da görüyoruz. Mese­la, Amerika'da yaşayan Kızılderililer. Köylerinde yaşıyor­lar, mısır tüketip, bitkiden, posadan zengin beslenirken ve çok hareketliyken kalp-damar hastalıkları yok. Ama Batı uygarlığıyla karşılaşıp Batı türü beslenmeyi benimsedikleri zaman şişmanlıyorlar, şeker ve kalp-damar hastalığına da­ha çok yakalanıyorlar. Bunlar hep çevresel faktörlerin da­mar sertliğindeki önemini gösteren örnekler.

Aktarlarda satılan halkın rağbet ettiği bitkiler meselesi var. Siz de hastalarınızdan duyuyorsunuzdur. Bunlar ilaç olarak kullanılabilir mi? Halkın bu yönelimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kalp Beslenme

Toplumda böyle bir yönelim var gerçekten, ama biz hekimler çok iyi bildiğiniz gibi bitkileri doğrudan ilaç olarak kullanmıyoruz. Bunların bir bölümü yararlı olabilir, ancak Batı tıbbında bilimsel kanıtlar çok önemlidir, tedavinin bi­limsel olarak yararının kanıtlanması gerekir. Bir hastaya, bir tedavi uygulanması için bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmalarda yararının gösterilmesi şarttır. Araştırmalar­da ise standardı olmayan tedaviler kullanılamaz. Kalp hastalığına iyi gelecek düşüncesiyle hastaya kekik suyu ve­receksiniz, bugün vereceğiniz ile 6 ay sonra vereceğiniz ay­nı olacak mı acaba? İçinde aynı kimyasal maddeler mi var? Hazırlanış şartları nasıl? Aktardan aldığınız kekik de­metleri nerede saklanmış, nasıl hazırlanmış, bilemezsiniz. İlaçlarda ise standart vardır. Ben size bir tablet verdiğim zaman, içinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu biliyorum. Bugün de versem, bir sene sonra da versem, ilaç hep aynı­dır. Bitkiler için böyle bir şey söz konusu değil, takibi, kontrolü yok. Onun için tedavi olarak önermemiz müm­kün değil. Elimizde yararlan bilimsel araştırmalarda ispat­lanmış ilaçlar var, tedavide onları kullanıyoruz. Ama siz isterseniz bir taraftan istediğiniz kadar sarımsak da, soğan da, yeşillik de yiyebilirsiniz. Beslenmenizi o tür bitkilerle, bitki çaylarıyla zenginleştirebilirsiniz.

"Çaylar" dediniz, aklıma başka bir soru geldi. Bitkisel çayların kullanımı çok yaygın. Sanırım dünyada da böyle. Kalp dostu çaylar var mı? Mesela yeşil çay gibi? Hem siyah hem de yeşil çayın, kalp damarları için ya­rarlı olduğuna işaret eden bazı araştırmalar var gerçekten. Ama elimizde kesin olarak sonuca vardırıcı, "Her gün üç bardak yeşil çay içilirse, kalp krizi şu kadar azalır" dedir­tecek bir bilgi yok. Ufak yararlarının olduğunu gösteren bazı araştırmalar var. Bu yararın, çayın içinde bulunan flavanoid denen bazı maddelere bağlı olduğu düşünülüyor.

Hem siyah hem de yeşil çayın makul miktarda tüketilme­sinde bir zarar yok.
"Makul miktar" derken ne kadar hocam? Çünkü biz çay seven bir toplumuz...
Günde 4-5 bardak bence makul bir miktardır, günde 15-20 bardağa çıkmadıkça. Her şeyde ölçülü olmak en iyisi malum!

Kalp Hastalarında Beslenme; Sebze ve meyveyi bol tüketin

Antioksidanlar konusu da çok moda. Basında bu ko­nuda bir bombardıman var. Sanırım siz de takip ediyorsu­nuzdur. Antioksidanlar bu kadar kalp dostu mu gerçek­ten?

Sebzede, meyvede bulunan antioksidanlar elbette kalp dostu. Ama ilaç olarak kullanımları yararlı mı derseniz, E vitamini, C vitamini gibi antioksidanların birçok deneysel araştırmada yararlı oldukları yönünde veriler elde edildi. Ama asıl önemli olan çok sayıda kişiyi içeren büyük araş­tırmalarda bu yararları doğrulanamadı. Onun için, "Sebze ve meyve gibi antioksidan içeren besinleri bol tüketin, ama bunu yaptıktan sonra ayrıca ilaç olarak bunları al­manıza gerek yok" diyoruz.

Yani bunları bir çılgınlık düzeyinde almaya gerek yok diyorsunuz...
Amerika'da bu özellikle çok popüler, çok sağlık düş­künü ya onlar! Çok da büyük bir pazar var. Bilimsel ka­nıt olmasa da bu konu devamlı gündemde tutuluyor. Biz, Akdeniz tipi beslenmeyi hakkıyla uyguluyorsak, ek ola­rak E vitamini, C vitamini hapları almanın hiçbir yararı yok.

O zaman dengeyi aldığımız besinlerle mi kurmalıyız?

Elbette. Ama sadece ekmek yiyorsanız, sadece makar­nayla besleniyorsanız, sebze, meyve pahalı olduğu için yi-yemiyorsanız, o zaman bir destek gerekebilir. Ama bizim beslenme tarzımız genellikle böyle değil, nispeten ucuza sebze, meyve bulabiliyoruz. Onun için bizim toplumu­muzda buna gerek yok, tabii dengeli besleniyorsak.
Hem besin yoluyla aldığımız vitaminler var, hem de sa­nayinin ürettiği tablet tablet alman vitaminler. Bunlardan hangisi kalp sağlığımız için faydalı?

Dengeli, çok yönlü beslenildiği zaman, ek vitamin al­manın kalp hastalığını azaltabileceği şimdiye kadar hiçbir büyük araştırmada gösterilemedi. Ne zaman yararlı olabi­lir? Yaşlı bir adam yalnız yaşıyor, evinde yemek yapmıyor, sadece çay ve bisküviyle besleniyor, meyve de yemiyor. Bu kişinin vitamin alması gerekir. Ama sebze, meyve yiyen, her besinden ölçülü bir şekilde alan kişiler için dışarıdan katkıya gerek yok. Ancak bazı özel gruplarda, örneğin ço­cuklarda, hamilelerde, menopozdan sonra bazı vitamin desteklerinin önemi var. Onun dışında dengeli beslenen bir kişi için ek vitamin tabletleri kullanmanın kalp hastalığı veya kanseri önlemede bir yararı gösterilemedi.

Kalp ve Damar Hastalarında Beslenme; Çocuklar fast food'a yöneliyor

Toplum olarak nasıl besleniyoruz?

Türkiye'nin farklı bölgelerinde, farklı beslenme şekilleri var. Ege Bölgesi'ndeki beslenme ile İç Anadolu'nun, Doğu Anadolu'nun, Karadeniz Bölgesi'nin beslenmesi aynı değil. İç Anadolu'da mesela doymuş yağlardan zengin besin tü­ketimi daha fazla. Metropollerde durum daha karışık. İs­tanbul'da kimin nasıl beslendiğini saptamak zor. Ama genel olarak Batı türü beslenmeyi giderek daha çok benimsi­yoruz. Hazır gıda, daha az posa, daha çok tuz içeren gıda tüketimi arttı. Özellikle çocuklarda fast food beslenme tarzı daha çok rağbet görüyor.
Bunun yanında hareketsizlik meselesi de çok önemli, doymuş yağlardan fazla beslenseniz bile, eğer çok hareket-liyseniz bunun zararlarını bir miktar azaltabilirsiniz, ama hem doymuş yağlardan zengin besleniyorsanız hem de ha-reketsizseniz, sonuç felaket oluyor.

Hep kalp damarlarından söz ettiniz. Kalp damarları dışındaki damarlarımızda da damar sertliği gelişiyor mu?
Elbette. Ateroskleroz, vücudun bütün damarlarının hastalığıdır, kalp damarlarının yanında beyin damarlarını da tutup inmeye neden olabilir, örneğin bacak damarlarını da tutabilir.

Hastalıkların ismi tuttuğu organa göre mi değişiyor?

Beyin damarlarını tuttuysa, beynin beslenme bozuklu­ğuna bağlı, inme, algılama, hafıza bozuklukları gibi so­nuçları olabiliyor. Bacak damarlarını tuttuysa, yürümekle oluşan dinlenmekle geçen bacak ağrısı gibi belirtiler görü­lebiliyor. Böbrek damarını tuttuysa, böbrek fonksiyon bo­zukluğuna bağlı, belirtiler ortaya çıkabiliyor. Yani hangi organı tuttuysa, hangi organı besleyen damardaysa, o or­ganın işleviyle ilgili bozukluklar ortaya çıkıyor.

Kalp Sağlığı Beslenme; Şişmanlık bir risk faktörü

Şimdiye kadar ağırlıklı olarak beslenmeyi konuştuk. Ama fazla kilolar konusuna pek girmedik. Fazla kiloları­mız bedenimizi yorduğu kadar kalbimizi de yoruyor mu?
Şişmanlık bir risk faktörü kalp hastalığı için, ama özellikle diğer risk faktörlerini etkileyerek bu riski artırıyor. Şişman bir kişinin tansiyonu, kötü kolesterolü, şekeri da­ha yüksek, iyi kolesterolü daha düşük oluyor, doğal ola­rak daha hareketsiz oluyor. Bütün bunlar o kişideki kalp hastalığı riskini artırıyor, yani şişmanlık, en az bedenimiz kadar kalbimizi de yoruyor.

"Her şişman insan ileride kalp hastası olacak" diyebi­lir miyiz?

Diyemeyiz. Birçok şişman insan kalp hastası olmayabi­lir. Bu, vücuttaki yağ birikiminin o kişiyi nasıl etkilediğine bağlı. Kişinin kalıtsal özelliklerinin buna nasıl cevap verdi­ği çok önemli. Bazı kişiler şişmanlamasına rağmen koles­terolü, tansiyonu yükselmiyor, iyi kolesterolü etkilenmi­yor. O zaman bu kişiler kalp hastası olmayabilir. Koleste­rol için de söylemiştim. Tek başına kolesterol yüksek ola­bilir, ama diğer faktörlerin hepsi normalse tehlike büyük değil. Şişmanlık için de aynı şey geçerli, bazılarında diğer faktörlerin hiçbiri olmayabilir. Ancak yüzde 60-70'lik önemli bir kısmında şişmanlık saydığım bozukluklarla bir­liktedir. Yani kolesterol yüksekliği, iyi kolesterol düşüklü­ğü, şeker yüksekliği şişmanlarda daha sıktır. Özet olarak şişmansanız mutlaka kalp hastası olacaksınız diye bir şey yok. Burada diğer kalıtımsal özellikleriniz de çok önemli.

Şişmanlıkla ortaya çıkan metabolik hastalık denilen bir durum var. Bu ciddi bir durum mu?

İyi kolesterol düşüklüğü, trigliserid yüksekliği gibi metabolik bozuklukları olan şişmanlara, "metabolik sendromlu" diyoruz. Diğer bölgelerde biriken yağlara göre, özellikle göbekte, yani bel çevresinde biriken yağ kalp has­talığı için daha tehlikeli. Bel çevresinde yağ birikiyor, biraz tansiyon yükseliyor, iyi kolesterol düşüyor, trigliserid düzeyi, şeker yükseliyor. Bunlar bir araya geldiği zaman, bu kişilerde kalp hastalığı riskinin çok yüksek olduğu göste­rildi. Bu faktörlerin içerisinde toplam kolesterol yüksekli­ğinin olmadığına dikkatinizi çekerim. Hastada sadece top­lam kolesterol düzeyine bakarsak risk altındaki böyle önemli bir grubu gözden kaçırmış oluyoruz. Bu durum özellikle hekimlere yönelik bir mesaj içeriyor: "Sadece toplam kolesterole odaklanma, bazı risk kümeleri var ki bunlar da insanı kalp hastası yapabilir." Metabolik sendrom böyle bir risk kümesi işte.

Kolesterol ve Kalp Hastaligi

Kolesterol ve Kalp Hastalığı

Kolesterol bir hastalık mı, yoksa bir hastalığın belirtisi mi?


Kolesterol vücudumuzun bütün hücrelerinde normalde bulunan yağ benzeri bir madde. Hücre zarında bulunuyor, hücrenin ve bazı hormonların yapımında kullanılıyor, kanda da belli bir düzeyde bulunuyor. Kanda fazla bulun­ması zararlı. Vücut, kolesterolü karaciğerde üretiyor, dışa­rıdan besinler yoluyla da alıyoruz. Ette, sütte, süt ürünle­rinde, yumurtada, hayvansal besinlerde bulunuyor, meyve, sebze, tahıllarda ise kolesterol yok. Biz hayata özellikle er­genlik çağına kadar çok daha düşük kolesterol düzeyleriy­le başlıyoruz, ama yaşam tarzımız sonucunda kolesterol düzeylerimiz giderek artıyor. Ergenlikte kan kolesterol dü­zeyimiz 150 mg civarındayken, 40'lı, 50'li yaşlara geldiği­mizde kötü yaşam tarzımızın etkisiyle bu değer 220'lere, 240'lara kadar çıkıyor. Halbuki doğru bir yaşam tarzı sürmüş olsak, bunun yükselmesi için bir sebep yok. 150 mg kolesterolle ergenlikten nasıl çıkmışsak, hayatımızın sonuna kadar bu değeri korumamız lazım.
O zaman kolesterolümüzün ideal düzeyi ergenlikteki gibi 150 mg mı olmalı.

Normal kolesterol değerlen, son 20-30 yılda değişti. İdeal kolesterol değerini toplumun ortalamasına bakarak belirlemek doğru değil. Önemli olan kalp hastalığı tehlike­sinin hangi düzeyde başladığı. Kişinin kolesterolü kaç olursa kalp hastalığına yakalanma ihtimali düşük, kaç olursa yüksek? Yapılan araştırmalarda kalp hastalığı ihtimalinin toplam kolesterol için 150 mg'dan itibaren arttığı gösterildi. Ama laboratuvar sonuçlarına baktığımızda, orada, 200'ün üstünün yüksek olarak belirtildiğini görürüz. Burada devreye diğer risk faktörleri ve kişinin toplam riski girer. Şeker hastası için toplam kolesterolün 190 mg, kötü kolesterolün 130 mg olmasını yüksek kabul ediyoruz, buna karşılık başka risk faktörü olmayan bir kişi için 200 mg toplam kolesterol düzeyi normal kabul edile­bilir, çünkü tek başına yarattığı risk o kadar yüksek değil. Risk yaratmayacak normal değeri tanımlarken kolesterol yüksekliğine eşlik eden diğer durumlar çok önemli, herkes için geçerli bir normal değerden ziyade, kişinin risk faktör­lerine özgü bir normal değer vermek gerekiyor.

Kolesterolü anlatırken, kan yağlarından da söz ettiniz. Kanın da kıyma veya peynir gibi yağlı veya yağsızı mı var?

Keşke kanımızın yağını da peynir ve kıyma gibi ayarlayabilsek, ama o kadar kolay değil! Kolesterol ve trigliserid düzeyleri kan yağları olarak adlandırılıyor genellikle. Bir hastanın kan yağlarını incelediğimizde toplam kolesterol, HDL kolesterol (iyi huylu), LDL kolesterol (kötü huylu) ve trigliserid düzeylerine bakıyoruz. Trigliserid, yağın do­ğal hali. Trigliserid de tıpkı kolesterol gibi hem vücutta ya­pılıyor hem de besinlerle alınıyor. Yağlar bizim için enerji kaynağı. Kan yağları deyince, kolesterol ve trigliserid dü­zeylerini anlıyoruz esas olarak.

İyi kolesterolün düşük olması risk

Diyelim ki bir bastanız var, toplam kolesterolü 200 mg, şeker hastalığı yok, spor yapıyor, ama günde iki paket sigara içiyor, bu kişinin kalp hastası olması mümkün mü?

Tahlil sonuçlarında 200 mg'ın altını normal gördüğü için bu hasta her şeyin yolunda olduğunu zannedebilir. Ama acaba iyi kolesterol düzeyi ne kadar? Toplam koles­terolün yüksekliği yanında iyi kolesterolün düşük olması da çok önemli bir risk faktörü. İyi kolesterolünüz düşük, sigara içiyorsunuz, tansiyonunuz biraz yüksek, şekeriniz hafif yükselmiş, kilonuz fazla, çok hareketsizseniz toplam kolesterolünüz yüksek olmasa bile yüksek risk grubuna gi­rersiniz. Buna karşılık kolesterolünüz 240-250 mg, nor­mal değere baktığınız zaman çok üzerinde gözüküyor. Ama iyi kolesterolünüz de yüksek, sigara içmiyorsunuz, tansiyonunuz düşük, şekeriniz gayet iyi, egzersiz yapıyor­sunuz, o zaman, o 250 mg kolesterolün sizin için tehlikesi çok daha az. Sorduğunuz hasta da eğer sigara içmeseydi, iyi kolesterolü de normalse tehlikede olmayacaktı.

Kolesterol yüksekliği bu kadar kötüyse iyi huylusu na­sıl oluyor?

Kolesterol ve diğer yağlar kanda erimedikleri için li-poprotein denilen birtakım paketler halinde taşınıyorlar. Kolesterolü taşıyanlar iki cins: kötü kolesterol olarak bili­nen LDL kolesterol ve iyi kolesterol olarak bilinen HDL kolesterol. İyi kolesterolün özelliği damarlarda kolesterol birikimini önlemesi, damarlarda birikmiş kolesterolü alıp karaciğere tekrar taşıması. İyi kolesterol değeri ne kadar yüksekse, kötü kolesterolün damarlarda birikmesi o kadar az oluyor. Yapılan araştırmalar HDL kolesterolü yüksek kişilerde, kalp hastalığının daha az görüldüğünü kesin olarak gösterdi.

Gazetelerde okuyoruz, televizyon programlarında, haber­lerde izliyoruz, reklamlarda slogan haline geldi. O yüzden sormak istiyorum, fındık ve ceviz kolesterolü düşürüyor mu?
Ceviz ve fındık bir çeşit doymamış yağ asidi olan meşhur Omega-3 yağ asitlerini içeriyor. Hani en çok balıkta olan yağ cinsi. Omega-3 yağ asitleri ayrıca bitkilerde de bulunuyor. Ceviz ve fındık Omega-3 yağ asitlerinden çok zengin. Bu tür yağlar, iyi kolesterolü yükseltip, kötü koles­terolü yükseltmiyorlar. Aşırı tüketilmedikleri sürece, ya­rarlı olduklarını söyleyebiliriz.
Her gün öneriyor musunuz?

Önerimiz farklı besin türlerinden ölçülü yemek. Klasik olarak, kahvaltıda iki tane ceviz, bir avuç fındık yiyebilir­siniz. Fazla miktarlarda tüketilirlerse kilo artışına yol aça­bilirler.

Türkiye'de yakın zamanda piyasaya verilen ve reklam­larda da sık gördüğümüz bir madde var: stenol. Bu mad­deyi katı yağ, süt veya yoğurdun içine koyup insanlara, "15 gün içinde kolesterolünüzü düşürür" şeklinde tanıtı­yorlar. Bu katkı maddesinin yararı var mı?

Stenoller kolesterole yapı bakımından benzeyen mad­deler ve kolesterolün bağırsakta emilimini azaltıp kan dü­zeyini düşürüyorlar. Bu açıdan yararlılar.

Kalp Hastaligi ve Kalp Sagligi

Kalp Hastalığı ve Kalp Sağlığı

Kalp-damar hastalıkları olarak adlandırdığımız, kalp ve beyin damar hastalıkları Avrupa'daki ölümlerin yüzde 49'unu oluşturuyor. Her yıl Av­rupa'da 4,5 milyona yakın insan bu nedenle hayatını kay­bediyor ve birinci sıradaki ölüm nedeni kalp-damar hasta­lıkları. 65 yaş altı gerçekleşen üç ölümden birinin nedeni bu hastalıklar. Geleceğe yönelik tahminlerde de, örneğin 2020 yılında da kalp-damar hastalıklarının bu yerini ko­ruyacağı öngörülüyor. Ayrıca, sağlık harcamalarında en önemli payı bu hastalıklar alıyor. Türkiye'de kalp hasta­lıklarının şıklığıyla ilgili başlıca araştırma olan TEKHARF çalışmasında erişkinlerin yüzde 7'sinde kalp hastalığı bu­lundu. Ama bu rakam bütün kalp hastalığı türlerini içeri­yor, sadece kalp-damar hastalığı olarak alırsak, bunun sık­lığı yüzde 4 civarında. Bir başka deyişle, 3 milyona yakın kişinin kalp damarlarında hastalık olduğu hesaplandı. Türkiye'de her yıl, aşağı yukarı 300 bin kişi, kalp damar­larındaki tıkanıklık nedeniyle kriz geçiriyor, bunun 150-200 bini hayatını kaybediyor.

Kalp Damar Sağlığı; Metropoller kalp riskini artırıyor

Türkiye'de bölgelere göre kalp-damar hastalıklarının görülme sıklığı nedir?

TEKHARF çalışmasının verilerine bakarsak, Karadeniz ve Marmara bölgelerinde en sık gibi görünüyor, ama bu konuda çok sağlıklı bir istatistik yok. Dolayısıyla bölgeler arasında gerçekten çok büyük bir fark var mı, bunu bilim­sel olarak söylemek bence mümkün değil. Özellikle metro­pollerde, büyük şehirlerde, İstanbul'da, Marmara Bölge-si'nde kalp-damar hastalığı daha sık görülüyor. Ama ne yazık ki istatistikler çok güvenilir değil.
Böyle bir eksiklik olduğuna göre bu konuda devam eden bir çalışma var mı?

Elimizdeki veriler TEKHARF çalışmasından geliyor. Bu araştırma tüm Türkiyeyi temsil eden 2-3 bin kişilik bir topluluğu 1990'dan beri izleyen bir çalışma. 2 bin kişinin bölgelere dağılımını düşünürsek, az sayıda kişi o bölgelerce temsil ediliyor. Aslında ölüm istatistiklerimizden bu so­runun cevabının çıkması gerekir. Bu istatistikler daha gü­venilir hale getirilirse bu sorunuzun cevabı verilebilir.

Hocam, dünyada kalp hastalıkları denildiğinde öne çı­kan ülkeler ya da coğrafyalar var mı? Eskiden kalp-damar hastalığı Batı ülkelerinin sorunuy­du, 20. yüzyılın ortalarına kadar böyleydi. Fakat 20. yüz-yılın sonlarına doğru bu ülkelerde kalp-damar hastalığı sıklığındaki artış azaldı. Özellikle eğitim ve koruyucu ön­lemlerle bu ülkeler, bu hastalıkların artış hızını durdurdu­lar. Buna karşılık gelişmekte olan ülkeler, örneğin Hindis­tan, Güney Amerika ülkeleri, bazı Afrika ülkeleri bu ko­nuda çok kötü durumda. Bu ülkelerdeki eğitimsiz, bilinçsiz kitleler biraz zenginleşip yanlış bir yaşam tarzına, Batı tipi yaşam tarzına ve beslenmeye yönelince, nüfusları da yüksek olduğu için bu toplumlar birdenbire çok sayıda kalp-damar hastasıyla karşı karşıya geldi. Size şaşıracağı­nız bir rakam vereyim: 2010 yılında dünyadaki tüm kalp-damar hastalarının yüzde 60'ının Hindistan'da olacağı öngörülüyor.

Hindistan, kalp-damar hastalıklarında başı çeken bir ülke mi?
Başı çeken ülkelerden biri. Nüfusu çok, fakir bir ülke, biraz zenginleşip Batı tipi yaşam tarzını benimseyince, kalp hastalığı sıklığı hızla arttı. Sağlık sistemi buna hazır değil, koruyucu önlemler zayıf, tedavi kötü. Böyle ülkeler­de çok yakın gelecekte kalp-damar hastalıkları çok daha büyük bir sorun olacak.

Çevresel faktörlerin rolü büyük ve çocuklarda kalp sağlığı

O zaman hemen şöyle sorayım: Kalbimizin damarları neden hastalanıyor?

Kalp-damar hastalığı, ateroskleroz dediğimiz, halk ara­sında damar sertliği olarak bilinen hastalığın sonucunda ortaya çıkıyor. Kalıtsal faktörlerin de rolü var, ama bu hastalık neredeyse tamamen yaşam tarzımızla ilgili. Günü­müzdeki yaşam tarzının bünyemize, biyolojik yapımıza uygun olmamasından kaynaklanıyor. On binlerce yıl içeri­sinde sebze, meyveden, posadan çok zengin, yağlardan ve şekerden fakir beslenmeye, daha da önemlisi fiziksel aktivitenin çok yüksek olduğu bir yaşam şekline uyum sağla­mış bir canlı var. Bu canlı hareketsiz, gereğinden fazla ka­lorili, yağdan ve şekerden zengin, posadan fakir beslenilen bir yaşam şeklini sürdürünce hastalanıyor. Modern insan biyolojik yapısına uymayan zehirli bir ortamda yaşıyor. İş­te damar sertliğinin nedeni bu toksik ortamın içinde yaşa­mamız, buna maruz kalmamız diyebiliriz.

Zehirli ortam derken ne kastediyorsunuz?

Birincisi beslenme, doymuş yağlardan zengin, buna karşılık meyve ve sebzeden, posadan fakir beslenme biçi­mi. İkincisi, hareketin çok azalmış olması. Bu ikisinin so­nucunda gereğinden fazla kalori alarak şişmanlama. Üçüncüsü tütün kullanımı. Bu üç faktör çok önemli. Gere­ğinden fazla tuz tüketimi de beslenmeyle ilgili olumsuz faktörlerden biri. Bu da özellikle tansiyonda artışa sebep oluyor. Yüksek tansiyon da çok önemli bir risk faktörü. Ek olarak büyük şehirlerde yaşamanın getirdiği stres. Bu­nu da diğerlerine katabiliriz, ama bütün bu faktörlerin bir­likte bulunması çok önemli.

Ama bu olumsuz çevresel faktörlere maruz kalan her­kes hastalanmıyor değil mi?

Birçok kişi bu faktörlere maruz kalmasına rağmen has­ta olmuyor. Burada da kalıtımın rolü öne çıkıyor. Kimimiz kalıtsal olarak daha yatkınız, daha zayıfız, kimimiz ise da­ha dirençliyiz. Bu hastalıkların çoğu için geçerli, mesela si­gara içen herkes akciğer kanseri olmuyor. Kimi çok daha uzun zaman sonra, kimi çok daha erken olabiliyor. Kişinin hasta olmasını kalıtımı ile yaşadığı çevrenin etkileşimi belirliyor. Böyle bir çevrede yaşamasak çok daha az kişide kalp-damar hastalığı olurdu, bu kesin. Bunu zaten halen avcı toplayıcı topluluklarda görüyoruz. Mesela Çin'in iç kesimlerinde, Avustralya'da veya Batı tipi yaşama geçme­miş izole yaşayan toplumlarda kalp-damar hastalığı nere­deyse görülmüyor.

Toplam risk çok önemli

Çevresel faktörlerden bahsederken, ilk sıraya beslen­meyi koydunuz. En önemli risk faktörü beslenmedir diye­bilir miyiz?

En başta gelenlerden diyebiliriz. Üç önemli faktör var: Beslenme, hareketsizlik, tütün kullanımı. Kötü beslenme ve hareketsizlik kandaki kolesterol düzeyini yükselterek damar sertliğine yol açıyor. Ama daha önce de söylediğim gibi tek faktörden ziyade, birçok faktörün bir araya gel­mesi önemli. Mesela kolesterolünüz biraz, tansiyonunuz orta derecede yüksek ve sigara içiyorsanız, sadece koleste­rolü çok yüksek, ama diğer risk faktörleri bulunmayan bir kişiye göre çok daha tehlikedesiniz demektir. Tekrar vur­guluyorum, toplam risk çok önemli. Okurlarımız kalp hastalığı risklerini kitabımızın arkasındaki tabloda hesaplayabilirler.

Kalp Hastalığı Nedenleri ve Risk Faktörleri

Yanlış beslenme (doymuş yağlardan ve şekerden zengin, buna karşılık meyve ve sebzeden, posa­dan fakir beslenme) sonucu gelişen kolesterol yüksekliği.
Hareketsizlik (düzenli egzersiz yapılmaması),
Şişmanlık,
Tütün kullanımı,
Stres.

Beslenme ile kolesterol yüksekliği doğrudan ilişkili midir?

Kesinlikle ilişkili. Doymuş yağlardan zengin beslenme ile toplumların ortalama kolesterol düzeyleri arasında doğrudan ilişki var. Buna bağlı olarak bu toplumlarda kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümlerin oranı da daha yüksek.

Doymuş ve doymamış yağ nedir? Bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Doymuş yağ dediğimiz zaman, hayvansal kökenli yağ­larda daha çok bulunan, oda ısısında katı halde olan yağ­ları kastediyoruz. Örneğin tereyağı, kaymak, koyun, kuzu, sığır etinde bulunan yağlar. Doymamış yağlar ise, oda ısı­sında sıvı halde olan, daha çok bitkisel kökenli yağlar, ör­neğin zeytinyağı, mısırözü veya ayçiçek yağı gibi. Doymuş yağlar kolesterolü yükseltiyor, doymamış yağlar ise yük­seltmiyor. Bu konuda Finlandiya örneği çok ilginçtir. Fin­landiya önceleri doymuş yağlarla beslenen bir toplumdu ve kolesterol ortalaması çok yüksekti. Tereyağını çok tüketiyorlarmış, kahvaltıda, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde sürekli tereyağı yiyen bir toplum düşünün. Kalp-damar hastalığı görülme sıklığı da çok yüksek. Büyük bir eğitim kampanyası başlattılar, toplumu bilinçlendirdiler, doymuş yağ tüketimini azalttılar, toplumun ortalama kolesterol düzeyi düştü ve kalp-damar hastalığına bağlı ölümler azal­dı. Yaşam tarzlarını değiştirmenin ödülünü aldılar. Bu azalmayı İskoçya, Polonya gibi ülkelerde de gördük.

Biz de tereyağı seven bir toplumuz. Sizce böyle bir kampanyaya ihtiyacımız olabilir mi?

Yanlış beslenme ve hareketsizliği hedef alan toplum eği­timlerine her zaman ihtiyaç var, işin temeli bu. Avrupa ül­kelerinde yapılan araştırmalarda da gösterildi, zeytinyağı tüketen Yunanistan, İtalya gibi ülkelerde Finlandiya'ya göre kalp damar hastalığı çok daha az görülüyor.