Omurilik Tümörleri, Omurilik Tümörü

Beyin gibi omurilik de genişleme olana­ğından yoksun ve hacim değişikliklerini karşılayamayan bir boşlukta bulunur; bu nedenle küçük bir kitle bile ağır sinir sistemi bozukluklarına neden olabilir. Birincil ve/ya da yayılım sonucu geli­şen omurilik tümörleri geleneksel ola­rak acil beyin cerrahisi olgularıdır; giri­şim zamanında gerçekleştirilmezse, tü­mör geriye dönüşü olmayan bir felce neden olur. Omuriliğin en sık tümör gö­rülen bölümü göğüs (toraks) omurları­dır; çünkü bu bölgede hem omur sayısı çoktur, hem de meninjiyomlar (beyin-omurilik zan tümörü) bu omurlarda da­ha sık görülür. Ayrıca bu bölge mediastine (akciğerler arasındaki bölge) yakın­dır. Mediastinde ise genellikle lenfom, meme ve akciğer kanserlerinin yayılımlarına bağlı olarak büyüyen lenf bezleri bulunur ve bunlar omurilik kanalına doğru büyüyerek omuriliğe baskı yapar­lar.

Omurilikte tümör Başlangıç belirtileri - Klinik tablo tümörün omuriliğe yaptığı baskının aşamalı olarak gelişmesini yansıtır. Ol­guların yüzde 80-90'mda, başlangıç ev­resinde tümörün yerleştiği bölge ağrılı­dır. Ağrı sinir kökleri üzerindeki baskı­dan kaynaklanır ve genellikle iki yanlı bir yayılımı vardır. Omuriliğe baskı ile klinik belirtilerin ortaya çıkması arasın­daki süre, tümörün yerine ve büyüme hızına bağlı olarak değişebilir (birkaç günden 18 aya kadar). Başlangıçtaki ağrılı evreyi, bir dizi sinir sistemi bo­zuklukları izler; bunlar, da baskının ilerlemesini yansıtan belirtilerdin. Bu belirtiler hareket eksikliklerinden felce kadar değişebilir. Baskı nedeni gideril­mezse süreç son aşamaya geçer ve tam duyu yitimi (anestezi), deride beslenme bozuklukları, sık görülen yatak ülserle­ri (dekubitüs ülserleri) gibi belirtiler gözlenir.

Tanıya yönelik incelemeler - Önce­likle, hastaya hiçbir zarar vermemesi (noninvaziv) ve tanıda yanılma payının az olması.nedeniyle bilgisayarlı tomog­rafi (BT) ve magnetik rezonans (MR) yöntemlerine başvurulur. Bunlardan başka omurilik boşluğunun kontrast madde verilerek görüntülenmesi yönte­mi olan miyelografi uygulanır. Omurili­ğin damarsal hastalıklarında ise anjiyografi yararlı sonuçlar verir. Omurili­ğe baskı yapan olguların en doğru tanı­sı, bilgisayarlı tomografi, magnetik re­zonans ve miyelografik incelemelerin ortak sonucuyla elde edilir.

Beyin-omurilik sıvısının incelen­mesi lomber ponksiyon (bel omurları arasından iğne ile sıvı alınması) ile sağlanır. Bu yöntemle alınan sıvıda protein yoğunluğunun arttığı görülür. Bu incelemede, bazı özel yöntemler kullanılarak, birincil tümörlerde sey­rek, yayılım ile oluşan tümörlerde ise daha sık olarak tümör hücreleri ortaya çıkarılabilir.

Ayırıcı tanı - Birincil ya da yayılım sonucu gelişen beyin tümörlerinin ayı­rımında;, hastaların öyküleri dikkate alınmalıdır.. Yayılım sonucu gelişen tü­mörler en çok 50-60 yaşlarında görülür. Omurilikte bir tümör yayılması kuşku­su belirince, birincil tümörün yeri hak­kında bilgi edinilmesi önem taşır. Me­ninjiyomlar (beyin-omurilik zan tümö­rü) kadınlarda daha sıktır, .göğüs (to­raks) bölgesinde yerleşir, yavaş gelişir ve genellikle ağrı yapmazlar. Omurilik kanalı boyunca çevreye yayılan nörinomların yavaş bir gidişi vardır ve tek yanlı ağrı yaparlar. Gliyomlar .daha çok gençlik çağı tümörleridir; öncekilerden farklı olarak omuriliğin içine yerleşir ve oldukça yavaş gelişirler.

Tümörün gidişi ve komplikasyonları - Omurilik dışındaki omurga tü­mörlerinin gelişimi, tümörün tipi, kütle­si ve büyüme hızına bağlıdır. Değişik baskı dereceleri daha önce anlatılan değişik klinik belirtileri açıklar. Omurili­ğin içine yerleşen tümörlerin gelişimi daha hızlıdır; hastaların çoğunluğunda iki ay içinde iki yanlı felçler görülür. Büzgen kasların işlevinin bozulmasına, sertzar dışı tümör biçimlerinde daha er­ken olmak üzere, olguların yüzde 60'ında rastlanır. Lezyonun yerleşim yerinin altında tam bir felcin ortaya çık­ması, onkoloji acil polikliniklerinde sık görülen bir komplikasyondur. Kütle cerrahi girişimle alınabilir ya da ışın te­davisi uygulanabilir.

Omurilik Tümörü Tedavisi


Tümörün tipine ve yerleşti­ği yere bağlıdır.

-Cerrahi. Cerrahi girişimle tümör alı­nır. İyi huylu, omurilik dışı, sertzar içi tümörler cerrahi yöntemle tedavi edilir. Omurilik içi tümörlerin tedavisinde cer­rahi girişimin başarısız sonuçlar doğur­ma (yüzde 14) ve ölüme yol açma (yüz­de 9) tehlikesi yüksektir; sonuçlar ge­nellikle hayal kırıklığına yol açar. Mikrocerrahi yönteminin gelişmesiyle (özel ameliyat mikroskopunun kullanılması) daha başarılı sonuçlar alınmaktadır. -Işın tedavisi (Radyoterapi). Işın teda­visi gerek ağrının azaltılmasını, gerekse birincil ya da yayılım odağı olan tümö­rün denetlenmesini sağlar. İlaç tedavisi ile birlikte ya da tek başına ilk önce başvurulan tedavi olabilir ya da cerrahi girişimden sonra uygulanabilir. -İlaç tedavisi (Kemoterapi). Işın teda­visi ve cerrahiden sonra ya da ilk seçe­nek olarak ışın tedavisi ile birlikte uy­gulanabilir. İlaçların seçimi tümörün ti­pine ya da başka yerlere yayılımına bağlıdır.

Beklenen gidişi - Omurilik tümörü hastalarının beklenen yaşam süresi, kafaiçi tümörü olgularındakiyle aynıdır. Hastalığın nasıl sonlanacağını yalnız tü­mörün kötü huyluluk düzeyi değil, aynı zamanda yerleşimi ve derinliği belirler.

Cerrahi dekompresyon denince ne anlaşılır?

Cerrahi dekompresyon, kafatası boşluğu gibi yarı kapalı bir kutuda geliş­mekte olan tümöre "yer açmak"tır. Dekompresyon sertzar açıklığından ka­fatası boşluğunu açıp tümörün üstüne uyan kemik bölümünün çıkarılma­sıyla ya da kafatasının içinde başka yapıların kapladığı yer azaltılarak sağ­lanır. Örneğin beyin-omurilik sıvısının hacmi azaltılır. Beyin tümörlerin­de her zaman görülen beyin ödemi akut evrede mannitol verilerek, subakut ve kronik evrelerde ise steroit ve idrar söktürücü ilaçlarla azaltılabilir.

Beyin Tümörü, Beyin Tümörleri

Çocukluk döneminde en sık görülen tümörlerdir; etkili tedavi uygulanmasının güçlüğü nedeniyle genellikle Ölümcül gidişlidir,

Kafaiçi tümör dendiğinde, anatomik ve klinik açıdan kafatası boşluğunun içinde gelişen ve beyin dokusuna yerle­şen ya da beyne dışarıdan baskı uygula­yan bütün kütleler anlaşılır. Bunlar hem dar anlamda tümörleri (neoplaziler), hem granülomları (tüberkülom, gom), hem de asalak kistleri içerir.

Kafaiçi tümörleri sinir dokusunun kendi unsurlarından ve bu doku dışın­daki unsurlardan (damar ve beyin zan tümörleri) kaynaklanabilir. Başka or­ganlardaki tümörlerin (sarkom, karsinom) yayılımıyla oluşan odaklar da sık görülür. Sinir dokusundan kaynaklanan tümörler, hücre tipine ve olgunluk de­recesine göre büyük bir çeşitlilik göste­rir.

Beyin Tümörü Görülme Sıklığı

Beyin tümörlerinin görülme sıklığı 100 bin kişide 3,8 ile 5,1 arasında değişir. Kansere bağlı ölümlerin yüzde 2,7'si beyin tümörlerinin sonucudur; ölüm endeksi her 100 bin kişide, erkeklerde 3,3, kadınlarda ise 2,3'tür. Beyin tü­mörleri çocukluk çağında kan kanser­leri ve kötü huylu lenfomlardan sonra en sık görülen tümör grubunu oluştu­rur; bu yaşlarda rastlanan kötü huylu tümörlerin yüzde 20-25'i beyin tümör­leridir.

Beyin Tümörü Oluşma Nedenleri, Beyin Tümörü Belirtileri

Travma, virüs, ailevi yatkınlık gibi et­menleri ortaya çıkarmaya yönelik çalış­malar varsa da, bu tümörlerin kökeni halen bilinmemektedir. Bazı tümörler belirgin bir biçimde "embriyonal" ve "doğumsal"dır; bazıları ise yaşamın ile­ri evrelerinde ortaya çıkar.

Beyin Tümörü Tedavisi, Beyinde Tümör Tedavisi

Genel ilkeler - Bugüne değin uygu­lanan tüm tedavi girişimleri sonuçsuz kalmıştır; bu nedenle beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyomlar (sinir sis­temi destek doku hücrelerinde gelişen tümör) ölümcül kabul edilirler. Tümö­rün yeri genellikle cerrahi girişimin ek­sik kalmasına neden olur (bu da bir ba­şarısızlık nedeni kabul edilir). Sinir do­kusunun yenilenme yeteneği olmadığın­dan, sağlıklı bölgelerin alınması, o. böl­genin işlevsel önemiyle orantılı bozuk­luklara yol açar; ağır ve kalıcı sinir sis­temi yeti yitimi ortaya çıkar. Tümör kütlesinin bulunduğu yerde birbirinden farklı üç bölge saptanır. En dışta odağın etrafındaki ödem bölgesi bulunur; bura­da sağlıklı beyin dokusuna yayılmış du­rumda ve hızla gelişen küçük tümör odaklan vardır. Birinci ve üçüncü böl­geler arasındaki ikinci bölge aktif ola­rak gelişen bir dizi hücreden oluşur. Tü­mörün ortasında yer alan üçüncü bölge, doku ölümü ve hücre yıkımı bölgesidir. Tümörün çevresindeki sağlıklı dokuyu alma olanakları oldukça sınırlı olan cer­rah, ölmüş ve üremeyen bölgeyi bütü­nüyle alabilir, ama üreme durumundaki bölgenin büyük ölçüde bırakılması zo­runludur (tümörün yinelenmesine yol açan bu durum cerrahi girişimin başarı­sızlığının biyolojik nedeni olarak kabul edilir).

Cerrahi tedavi - Tümörün radikal bir şekilde çıkarılması güçtür, ama bir bölümünün alınması da hastayı önemli ölçüde rahatlatır. Cerrahi girişim yönte­mi kafatası duvarında bir delik açmak kadar basit ya da kranyotomi (kafatası­nın cerrahi girişimle açılması) gibi kar­maşık bir yöntem olabilir. Basit yön­temle yalnız tümörün ya da beyin kabu­ğunun küçük bir bölümünün biyopsi amacıyla görülmesi sağlanır. Kranyoto­mi yöntemi ise araştırma ve tedavi amaçlarına yönelik geniş olanaklar sağ­lar. Kemiğin kenarı kaldırılarak uygula­nan kranyotomi girişiminde daha geniş bir beyin alam tedavi edilebildiğinden hasta daha uzun bir süre yaşayabilir. Bütünüyle çıkarılması olanaksız kötü huylu beyin tümörlerinin tedavisinde te­mel hedeflerden biri temiz bir alan ya­ratmaktır.

Işın tedavisi (radyoterapi) - Gele­neksel bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmekle birlikte, ne ölçüde etkili ol­duğu tam olarak belirgin değildir. Sağ­lıklı beyin dokusuna kalıcı zarar verme­den, yüksek dozda ışın verilmesi günü­müzde de oldukça güç bir teknik soru­nudur.


Bugünkü bilgilerimize göre, sinir dokusunun ışınıma dayanma gücü, top­lam dozu parçalar halinde artırarak uy­gulama yöntemine elverişsizdir. Bu ko­şullarda uygulanabilecek olası seçenek­lerden biri hiperbarik oksijen tedavisi ile ışınlama, öteki ise ışına duyarsızlaştırıcı maddelerin de ışınımla birlikte ve­rilmesidir.

İlaç tedavisi (kemoterapi) - İlaç te­davisine iyi yanıt vermeyen öteki katı kütleli tümörlerde olduğu gibi, beyin tümörlerinin gidişi de verilen ilaçlar­dan fazla etkilenmemiştir. Cerrahi giri­şim ve ışın tedavileri sonrasında yal­nızca bir önlem olarak uygulandığı hal­de, ilaç tedavisi ışın tedavisine oranla beklenen yaşam süresini ve yineleme süresini çok az uzatmıştır. Beyin tü­mörlerinin tümör gelişimini önleyici ilaçlardan fazla etkilenmemesi tümö­rün biyolojik özelliklerine bağlıdır: Damarları az, dokuları ölü ve az oksi­jen alan tümörün orta bölgesinde ilaç­lar etkili tedavi dozuna ulaşamaz; doku ölümü görülen alanda bir artık hücre kütlesinin yer değiştirmesi, tümörün ilaç tedavisi boyunca üremeyi sürdür­mesine neden olur. "Metabolik olarak ayrıcalıklı" ve çoğalma yeteneği olan tümör hücreleri yeni oluşan damarsız bölgelere doğru yer değiştirdiğinden, beyin dokusuna geçmesi engellenen ilaçlar burada yeterli yoğunluğa ulaşa­maz.

Birleşik tedavi - Birleşik tedavi de­neyimleri, katı kütleli tümörlerin tedavi­sinde cerrahi ve ışın tedavilerinin birlik­te uygulanmasının en etkili yöntem ol­duğunu göstermiştir. Beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyom olguların­da, ışın tedavisiyle birlikte ya da tek ba­şına cerrahi tedavinin uygulanmasıyla, ancak bazı belirtileri gidermeye yönelik sonuçlar elde edilebilmiştir. Üç tedavi yönteminin birlikte uygulanması (cerra­hi girişim, ışın ve ilaç tedavisi) beyin tümörü olgularında beklenen yaşam sü­resini biraz daha uzatmakta, hastanın bu süreyi görece rahat geçirmesini sağla­maktadır.

Komplikasyonlar

1- Cerrahi. Cerrahi girişimin ölümle so­nuçlanması tümörün türüne, genişliğine ve yerine göre değişir. Öteki kompli­kasyonlar ise şunlardır: Girişimden bir­kaç saat sonra ortaya çıkan ameliyat sonrası pıhtı kütlesi oluşumu ile kana­malar; ödem ve enfeksiyon gelişimi; tü­mörün yerine ve kesilip çıkarılan doku­nun genişliğine bağlı olarak, tümörün çevresindeki sağlıklı dokuların bozul­ması nedeniyle, kalıcı ya da geçici sinir sistemi yetersizlik belirtileri.

2- Işın tedavisi (radyoterapi). Özenle yapılan ışın tedavisinin yararları sağlık-
lı dokulara verilen zarardan çok olsa da, iyonize ışınların sinir dokusu üze­rindeki sinir sistemim zedeleyici etkile­ri unutulmamalıdır.
Erken ortaya çıkan ve genellikle ge­çici değişiklikler olabilir. Öte yandan, bazı değişiklikler geç görülür ve kalıcı­dır. Erken değişiklikler kendiliğinden düzelebilir ve kortizon grubu ilaç teda­visinden yarar görebilirler. Ama geç değişikliklerin gidişi kötüdür ve tedavi­leri olanaksızdır. Işın tedavisi sırasında kortizon grubu ilaç verilmesi önerilir.

Destek tedavisi - Beyin tümörlerinin birleşik tedavilerinde uygulanır. Destek tedavisi, tümör odaklan çevresindeki ödemi ve tümörün kütle etkisi sonucun­da gelişen kafaiçi basınç artışını denet­lemeye yöneliktir. Tıkayıcı temelde ge­lişen iç hidrosefali ve çırpınma nöbetle­ri de aynı etkiye bağlanabilir. Önerilen tedaviler tıbbi ve/ya da cerrahidir. Tıbbi tedavide kortikosteroit grubu ilaçlar, sı­vı yitirtici ozmotik ajanlar ve idrar söktürücüler kullanılır.

Rehabilitasyon tedavisi - Beyin tü­mörü olgularının genel tedavisinde ol­dukça önemli bir yeri vardır. Birleşik tedavilerle beklenen yaşam süresi uza­tılabilir; ama hastanın yaşamını olabil­diğince rahatlatmak da gerekir. Tümö­rün neden olduğu ve cerrahi girişim sonucu oluşan lezyonlara bağlı eksik­likler çok şiddetli ve yaşamı tehdit edi­ci olabilir. Uygun rehabilitasyon teda­vileri ile, birçok eksiklik kısmen ya da
bütünüyle iyileştirilebilir. Sonuçta zi­hinsel ya da hareketlerle ilgili yeneteklerde yeterli bir iyileşme elde edilebi­lir.

Beyin Tümörünün Gidişatı (Prognoz)

Beyin tümörlerinin gidişi çoğunlukla kötü olduğu ve ölümle sonlandığı halde beklenen yaşam süresi her zaman belir­gin değildir. Kötü huylu gliyomlarda, cerrahi ve ışın tedavisindeki gelişmele­re, yeni kemoterapik ilaçların kullanı­mına ve birleşik tedavilere karşın, süre­cin sonu kötüdür; bu olgular en geç iki yıl içinde ölümle sonlanır. Tek başına cerrahi tedavi 3-6 aylık bir yaşam süre­si sağlar, ışın tedavisinin eklenmesi sü­reyi 3-4 ay daha uzatır; bu iki tedaviye ilaç tedavisinin eklenmesiyle gerçekle­şen üçlü tedavi ortalama yaşam süresini 12 ay ya da daha çok uzatabilir. Kötü huylu gliyom olgularında birinci yılın sonunda hastaların yalnızca yüzde 20'si; 24'üncü ayın sonunda ise yalnızca yüzde 10'u yaşar. Gelecekte yeni yön­temlerin bulunması ve/ya da var olan­ların geliştirilmesiyle daha iyi sonuçlar elde edilmesi umulmaktadır. Medulloblastom gibi başka tümörlerde, tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi, hasta­nın zaman içinde uzun süre denetlen­mesi gerekir. Çünkü tümörün yeniden alevlenmesi ve yayılım odaklan uzun dönemde, örneğin ilk uygulanan tedavi­den 7-10 yıl sonra, ortaya çıkabilir. Medulloblastom olgularında, tedavi giri­şimlerine karşın, hasta 2 yaşından kü­çükse, tümör beyin sapını tutmuşsa ve tümörün alınması kısmiyse hastalığın beklenen gidişi kötüdür. Günümüzde kullanılan birleşik tedavi yöntemleri ol­guların yaklaşık yüzde 60'mda 5 yıllık bir yaşam süresi sağlar. Tedavinin etki­sini klinik düzeyde değerlendirmek zor­dur. Birçok sinirsel yetenek yitimi kalı­cıdır, tümör iyileşse bile bunlar geç­mez. Hastanın kötüleşmesi tümörün ye­niden gelişmeye başlamasına değil, ışın tedavisi sonrası ortaya çıkan ödem ya da hidrosefaliye (beyin karıncıklarında aşırı beyin-omurilik sıvısı birikmesi) bağlıdır.

Beynin yayılım sonucu gelişen karsinomu

Beyin karsinomu her zaman yayılma (metastaz) sonucudur, olguların bü­yük bir bölümünde akciğer, meme, prostat ve böbrek kanserinin yayılımı sonucu gerçekleşir.

Akciğer karsinomu yayılımları başta olmak üzere, bu tümörler hızlı gidişlidir; kafaiçi basınç artması belirtileri hafiftir ya da bulunmaz, birden çok alanda ortaya çıkarlar.

Orta yaşlı bir hastada ilerleyici özellikte tümöre bağlı bir hastalık tablosu karşısında her zaman yayılım sonucu gelişen beyin kanseri akla gelmeli­dir; bu nedenle akciğer ve prostat gibi öteki organlarda birincil tümörler araştırılmalıdır. Ama bazen tablo inme (ictus) ya da akut ansefalit özellik­leri ile başlayabilir; başlangıçta basınç artması belirtileri görülmez; bunlar hastalığın birkaç ay gibi zaten kısa olan seyri boyunca da görülmezler ya da son evrede ortaya çıkarlar. Beynin tüm bölgelerinde karsinom yayılım odaklan görülebilir; ama bunlar en çok alın lobunda yerleşirler. Beyinde yayılım odağı tek olduğunda, yayılımın geliştiği bölgenin tümörlerine öz­gü belirtiler görülebilir; ama genellikle tümörler birden çok odağa yerle­şirler. Bu olgularda klinik tablo oldukça değişkendir ve tanı son derece güçtür.

Tedavinin etkisini değerlendirmede en iyi ölçüt, beklenen yaşam süresidir. Son on yılda anestezi ve cerrahi tekniklerindeki iyileşmeye, bazı ışın tedavisi araçlarının kusursuzlaşmasına ve tümör gelişmesini önleyici yeni ve etkili ilaç­ların bulunmasına karşın, kötü huylu beyin tümörlerinde beklenen yaşam sü­resi, ne yazık ki, uzatılamamıştır.

Diş Granülomu

Mikroplara karşı organizmanın bir tepkisi olarak ortaya çıkan diş granülomu, kendi başına tehlikeli bir enfeksiyon kaynağına dönüşebilir.

Diş kökünün hemen altında, bağdokudan bir kapsülle çevrili olarak geli­şen kütleye diş granülomu denir. Bu kütlenin bir savunma tepkisi sonucunda oluştuğu söylenebilir. Gerçekten de, diş granülomu diş kökü ve dişözünden (pulpa) gelen mikropların yayılmasına karşı vücudun geliştirdiği bir savunma mekanizmasının ürünüdür. Ama za­manla kendisi de bir enfeksiyon kaynagına dönüşür. Burada barınan mikrop­lar çeşitli yollardan uzak organlara ula­şarak ağır enfeksiyon odakları yaratabi­lir.

Diş Granülomu Yeri

Diş kökleri yerleştikleri alt ve üst çene kemiklerindeki yuvalara diş çevresi ba­ğıyla (periodontum), yani sinir ve da­marları da içeren etsi bağdoku katmanıyla tutunur. Diş çevresi bağı, dişi tut­ma işlevinin yanı sıra çiğneme sırasın­daki ya da çeşitli darbelerin yarattığı basınçlara karşı koyar. Dişe gelen ba­sınç kemiğe diş çevresi bağının esnek dokusu aracılığıyla iletildiğinden önem­li ölçüde hafifler.

Dişlerin kök uçları ile diş çevresi bağı arasında birçok küçük kanalın bu­lunması mikropların dişözünden kolay­ca diş çevresi bağına geçebilmelerini sağlar. Bu durum granülom oluşumunu kolaylaştırır.

Diş Granülomu Nedenleri

Dişözündeki hastalıklar er ya da geç diş çevresi bağına yayılma eğilimi gösterir. Çünkü dişözüne yerleşen mikrop ve ze­hirli maddelerin diş çevresi bağına ulaş­ması, diş köklerinin ucundaki kanallar nedeniyle oldukça kolaydır.

Bazı olgularda mikroplar diş çevresi aralığından diş yuvasına yayılır; daha sonra çevreye sıçrayarak genellikle üst-çene kemiğinde ve yüzün kemiğe yakın dokularında, bütün vücudu etkileyen ağır bir hastalığa yol açabilir.

Diş Granülomu Belirtileri

Diş granülomları bazen hiçbir rahatsızlı­ğa neden olmaz. Ama çiğneme sırasında uygulanan basınçla ya da doğrudan has­ta dişe vurulmasıyla şiddetlenen inatçı ağrılar da ortaya çıkabilir. Normal du­rumda diş çevresi bağı basınca karşı çok dayanıklıdır. Ama iltihaplanma ilerledi­ğinde dişe en küçük bir dokunuş bile şiddetli ağrıları başlatmaya yetebilir. Ağrı diş çevresi bağındaki sinir liflerin­de baskı ve çekilmeye yol açan sıvı top­lanması (ödem) ile granülomun aksattığı dolaşımdan ötürü damarlarda aşın kan birikmesinden kaynaklanır.

Seyrek olarak dişetlerinin üstünde ya da hasta dişin kök hizasında küçük bir şişlik saptanabilir. Gelişen granülom diş kökü kistine dönüşebilir.

Diş Granülomu Tanı ve Teşhis

Granülom tanısı diş dizininin radyolojik incelemesi yapılarak konabilir. Bunun için hasta diş kökünün filmi çekilir.

Diş Granülomu Tedavisi

Diş granülomunun tedavisi tıbbi ya da cerrahi olabilir.

Tıbbi tedavi. Bu tedavi yönteminde diş kökü kanalı ve granülomu doku onarımını uyaran maddelerle mikropsuz hale getirilir.

Cerrahi tedavi. Birkaç değişik giri­şim uygulanabilir:

Dişin oturduğu kemik yuvanın dibi dikkatle kazınır, diş kökünün uç bölü­mü granülomla birlikte alınır (apisektomi) ya da diş olduğu gibi çekilir.

Cerrahi girişim, ancak tıbbi tedavi başarısız kalınca yapılmalıdır. Hem es­tetik, hem de işlevsel açıdan dişlerin kurtarılması temel kuraldır. Dibinde granülom bulunan diş bir proteze ya da köprüye destek oluşturuyorsa çekilme­sinden kesinlikle kaçınılır. Uygulana­cak apisektomi protezin çıkarılmasını ya da köprünün yeniden yapılmasını gereksiz kılar. Böylece hasta hem zahmete girip zaman kaybetmekten hem de yinelenen pahalı işlemlerden kurtu­lur. Ama apisektomi yalnız ön dişlere uygulanabilir. Azılarda apisektomiyle tedavi çok güçtür ve hemen hiç yapıl­maz.

Büyük ve küçük azıdişlerinin dibin­de granülom oluşumu ağır bir durum­dur ve tıbbi tedavi yetersiz kalırsa zo­runlu olarak dişin çekilmesi gerekir. Apisektomi diş kökünün ucu alındığı ve tedavi edilip korunduğu durumda, dişin canlılığını koruyup işlevlerini sür­dürebileceği anlaşılınca uygulanır.

Apisektomi Girişiminde Önemli Bir Uyarı

Şeker hastalığı gibi diş çevresi bağında değişikliğe neden olan hasta­lıklarda apisektomi uygulamasının yapılamayacağım unutmamak ge­rekir.

Diş Çürümesi, Çocuklarda Yetişkinlerde Dişlerin Çürümesi


Dişlerin en sık görülen hastalığı olan diş çürüğüne karşı zamanında önlem alınması gerekir.

Diş çürüğü günümüzün belki de en yaygın hastalığıdır. Toplam nüfusun yüzde 90'mda görülür. Bu yaygınlığıyla yalnız kişilere değil toplumsal yaşama da büyük zarar verir. Ülkelerin ekono­misinde yol açtığı işgücü kaybı son de­rece büyüktür. Ayrıca diş çürüklerinin yetersiz çiğneme sorunlarına, yerel ve genel hastalıklara neden olduğu da unu­tulmamalıdır.

Uygarlığın ilerlemesiyle diş çürüğü­nün görülme sıklığı arasında sıkı bir ilişki vardır. Tarihöncesi çağlarda diş çürüğü gibi bir sorun olmadığı, Paleolitik Çağ'da belki de hiç rastlanmadığı anlaşılmaktadır. Diş çürüklerine ilişkin en eski bilgiler Portekiz'de küçük bir yerleşim bölgesi olan Müge yakınların­da bulunan 200 kadar kafatası fosilin­den elde edilmiştir. Paleolitik'i izleyen Mezolitik Çağ'dan (İÖ 10.000-6.000 yılları arası) günümüze ulaşmış olan bu kalıntılarda çürük diş oranı çok düşük­tür. Diş çürükleri daha sonraki evre olan Neolitik (Cilalı Taş) Çağ'da insan­ların yerleşik düzene geçip tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başlamalarıyla yaygınlaşmıştır. Paleolitik Çağ veri­leri günümüz ilkel toplulukları için de geçerlidir. Afrika'nın güneyinde yaşa­yan Sanlar (Buşmanlar) arasında diş çü­rüğüne hiç rastlanmamıştır. Ayrıca eski yaşama alışkanlıklarını sürdüren Eskimolar ile kentlere yerleşerek günümüz uygarlığının sağladığı yaşama ve bes­lenme alışkanlıklarını edinmiş Eskimolar arasında diş çürüğüne rastlanma ora­nı bakımından büyük farklar görülmek­tedir.

Diş Çürümesine Karşı Beslenmenin Önemi

Değişik beslenme alışkanlıkları olan halklar arasında yapılan istatistikler beslenmenin diş çürüklerinin oluşma­sında önemli bir rol oynadığını göstermistir. Beslenme düzenleri doğal besin­lere dayanan topluluklarda, diş çürükle­rinin sıklığı belirgin ölçüde düşüktür. Avrupa'da II. Dünya Savaşı sırasında diş çürümelerinin azaldığı görülmüştür. Ama savaştan sonra gene savaş önce­sindeki orana ulaşılmış ve savaşın ar­dından dört beş yıl geçtikten sonra bu oranın daha da yükseldiği belirlenmiş­tir.


Savaş yıllarındaki azalma büyük olasılıkla doğal besinlere dayalı beslenmeyle ilişkilidir. Sonraki artış ise 1944-48 arasında doğanlarda, ekonomik bu­nalım sonucu gelişen yaygın raşitizme bağlı olabilir. Diş çürümesinde, katı ve sıvı besinler arasındaki oran, yanlış beslenme alışkanlıkları ve hatta coğrafi, jeolojik, ekonomik ya da toplumsal du­rum bile etkili olabilir.

Sert ve çiğ gıdaların dişlerde temiz­leyici etkisi vardır. Bunlar ayrıca dişle­rin destek dokularını da güçlendirir. İş­lenmiş ve yumuşak gıdaların beslenme­deki oranının yükselmesi çiğneme işle­vini azaltarak hem diş çürümesinde ge­nel bir artışa, hem de yakın zamana de­ğin sağlamlığım koruyan kesicidişlerde çürüklerin görülmesine neden oldu. Belli bir sertliği olan yiyeceklerin çiğ­nenmesi, kesicidiş uçlarının ve burada­ki pürüzlerin aşınmasına yol açarak za­manla çiğneme yüzeylerini düzleştirir ve besin artıklarının birikerek çürüme sürecini başlattığı noktaları ortadan kal­dım. Uygar toplumlarda sert ve çiğ gı­dalarla beslenen halklarda görülen tipik aşınmış dişlere rastlamak giderek zor­laşmaktadır.

Karbonhidratlarca zengin bir bes­lenmenin de çürük oluşumunu kolay­laştırdığı bilinir. Uzun süre çürüklerin başlıca nedeni olarak şekerin mayalan­masından oluşan asitler gösterilmiştir. Günümüzde çürüme etkenlerinin çok daha çeşitli olduğu bilinmektedir. Bu süreci yaratan nedenler çok değişiktir ve uzmanlar arasında hâlâ tartışma ko­nusudur.

Diş Çürümesi Nedenleri, Dişler Neden Çürür

Kimyasal kuram olarak bilinen bir gö­rüşe göre çürükler ağızda biriken besin artıklarından kaynaklanır. Bu artıklar ayrışırken açığa çıkan asitler diş doku­sunun mineral bileşimini parçalar. Bak­teri kuramına göre ise minenin organik bölümünün parçalanmasından bazı bak­teriler sorumludur. Bunu izleyen ikinci aşamada mineral bölüm parçalanır. Bu iki ayrı yaklaşımı birleştiren daha yeni bir kurama göre yiyecek artıklarında üreyen bakteriler asit üreterek, dişin mi­neral desteğini parçalamaktadır. Ağız boşluğundaki tükürük salgısının orta­mın asitliğini düzenleyici bir etkisi var­dır. Ama bu etki bakterilerin oluşturdu­ğu diş plakları karşısında yetersiz kalır. Plaklar ortamı asitleştirir ve çürüklerin oluşmasına yol açar.

Diş çürümesine ilişkin olarak öne sürülen bu görüşler ağız temizliği konusunda bilimsel çalışmaların başlamasını sağladı. Sonunda diş fırçalan ve diş macunlan günlük yaşama girdi. Çürü­meyi engellemek için minenin belirli bölgelerinde laktik asit birikiminden sorumlu olan plağın ortadan kaldırılma­sı gerektiği sonucuna varıldı.

Son dönemde ise tükürük kuramı ortaya atıldı. Bu kurama göre çürük, di­şin dışındaki biyolojik sıvı olan tükürük ile içteki organik sıvıları ayıran yarı ge­çirgen bir zar gibi işlev gören karmaşık bir sürecin ürünüdür. Bu nedenle doku yıkımına yol açan hastalıklar, vitamin yetmezlikleri, enfeksiyonlar ve zehir­lenmeler organizmanın dolaşımdaki sıvılarını değişikliğe uğratırken etkilerini dişte de gösterirler. Çürüklerin yerel nedenleri, kalıtsal ya da edinilmiş yat­kınlığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu yaklaşıma göre aşağıda belirtilen etken­ler çürüklerin önlenmesinde büyük önem taşır: Minerallerce zengin beslen­me, vitaminler, gebelik ve ilk çocukluk döneminde bol protein alınması, kar­bonhidrat ve şeker alımının sınırlandırılması ve ağız bakımına özen gösterilmesi. Ağız bakımı özellikle plak gelişi­mini önlemeye yönelik olmalıdır. Plakların, tükürük ve dişetlerindeki iltihaplı doku sızıntısından kaynaklanan bir çe­şit jelatinsi zar üzerinde yaşayan küçük bakteri kolonilerinden oluştuğu bilin­mektedir. Dişetlerinin de diş hastalıkla­rının ortaya çıkmasında büyük önemi vardır. Çürüğe ve diş çevresindeki has­talıklara neden olan bakteriler, plağa yapışmadıkça zararlı bir etki göstere­mezler. Bu nedenle plağın ortadan kal­dırılması çok önemlidir.

YERLEŞİM

Diş çürümesi tam olarak bilinmeyen, hâlâ belirsizlikler taşıyan bir süreçdir. Hızlı gelişen ve geniş doku yıkımına yol açan çürüklerin çok bakımsız ve hastalıklı ağızlarda görüldüğü bilin­mektedir. Bu nedenle çürüğe yatkın ya da dirençli ağızlardan söz edilebilir. Ama çürüğe karşı gösterilen direncin ağız genelindeki savunma mekanizmalarına mı, yoksa dişin kendi direncine mi bağlı olduğu bilinmemektedir.

Alt birinci büyük azıdişleri, gençlik döneminden başlayarak çürümenin en çok görüldüğü dişlerdir. Çürüme daha sonra giderek azalan oranda üst birinci büyük azılar ile ikinci büyük azılarda, en az olarak da alt kesicidişlerde görü­lür. Çürük en çok dişin taç çıkıntıları arısındaki derin oluklarda ve dişler ara­sında kalan bölgede gelişir. Dişin bo­yun kısmındaki çürüklere de oldukça sık rastlanır. Bunlar genellikle vücudun zayıf düşmesine yol açan organik hastalıklarla ilişkilidir. Bazen çok sert bir fır­çanın kullanılmasına da bağlı olabilir­ler. Mekanik etki diş minesini yıprata­bileceği gibi, dişetini de yaralayarak çe­kilmesine yol açabilir. Böylece çürüğe direncin daha az olduğu minesement sının ortaya çıkar.

Çürüğün dişe geniş biçimde yayıl­ması seyrek olarak, yalnızca dişin aşırı ölçüde mineral yitirdiği organik hasta­lıklarda görülür. Bu hastalıklar dişin sa­vunma mekanizmalarını zayıflatarak bakterilerin yerleşmesini kolaylaştırır.

Diş Çürükleri Çeşitleri

Çürüme mine katmanında küçük bir lezyonla başlar ve mine katmanını aşa­rak dentine ulaşır. Bu dokuda daha hızlı ve kitlesel olarak yayılır. Sement ve mi­neye uzanan dentin kanalcıkları çürü­ğün sızmasını kolaylaştırırken mine ka­dar sert olmayan dentinin mineral tuzlarını içeren organik yapısı çok daha hızlı biçimde yıkıma uğrar. Sonuçta minedeki küçük bir yarığın altında yumuşamış bir doku bölgesi oluşur. Bu bölgenin koyu rengi minenin saydamlığı nede­niyle kolayca görülebilir. Sert bir besi­nin çiğnenmesi ya da çürümüş dentin bölgesinin çok genişlemesi, üstteki mi­ne katmanının parçalanmasına neden olur ve çürüme yeri bir yarıkla açığa çı­kar. İçten oyulan bu çürük tipinde, çü­rük bölgesi büyük ölçüde mine katmanı bozulmadan genişler. Gelişme hızlıdır. Çünkü yiyeceklerin çiğnenmesi, tükü­rük salgısı ve diş bakımının sağladığı temizlikten uzak kalan bu çürüme odağı serbestçe gelişme fırsatı bulur. Dişin boyun bölgesi çürükleri gibi bazı yü­zeysel çürükler ise olduğu gibi kalmış izlenimi verecek ölçüde yavaş ilerler.

Genel olarak çürükler, çürüme süre­cinin dişözü ya da diş sinirinden uzaklı­ğını belirtmek için yüzeysel, orta derin­likte ve derin çürükler olarak sınıflandı­rılır.

Başlangıç evresinde yüzeysel çürük­ler yalnızca dentin katmanının en üst bölümünü ve mineyi etkiler. Orta dü­zeyde çürüklerde ise dentin önemli öl­çüde etkilenir. Dentin boyunca yayılmış olan derin çürüklerde ise dişözü (pulpa) mikrop kapar ve tedaviye başlanmazsa buradaki doku ölümüyle birlikte enfek­siyonun daha derinlere inme yolu açılır.

Yüzeysel çürüklerde ağrılı belirtiler genellikle görülmezken, orta derinlikteki çürükler ısı değişimlerine (sıcak, soğuk) ya da bazı yiyeceklere (tatlı, asitli vb) karşı duyarlı olabilir. Bu uyaranların do­ğurduğu ağrı, uyaranın ortadan kalkma­sıyla yok olur. Derin çürüklerde dişözü-ne bakteriler bulaştığından ağrı kendili­ğinden ya da uyanlardan sonra ortaya çıkabilir. Ağrı şiddetlidir ve birden başlar. Hasta ağrıyan dişini belirlemekte güçlük çeker. Enfeksiyonun dişözüne yeterince yayımladığı durumlarda, ağrı giderek azalıp yok olur. Ağrı genellikle gece sa­atlerinde vücut yatay konumdayken or­taya çıkar. Çünkü bu konumda başa da­ha çok kan gider. Enfeksiyon dişözüne iyice yayılıp irinleşmişse, çok şiddetli olan ve çevreye de yayılan zonklayıcı ve sürekli bir ağrı görülür.

Ağrının özelliklerini dişin anatomik yapısı belirler. Bağdoku, çeşitli tipte hücreler, damar ve sinir liflerinden olu­şan dişözü bir boşlukla sınırlanmıştır. Dişözü odacığı denen bu boşluğun du-varlan sert ve esneklikten yoksundur. Dişin taç bölümünde genişleyen dişözü odacığı köke doğru incelip ipliksi bir uzantıya dönüşür ve bu bölümü kök ka­nalı adıyla tanınır.

İltihaplanma sırasında dişözü da­madan daha fazla kan akımıyla geniş­ler ve sinir liflerine baskı yaparak ağrıya neden olur. İltihaplanmanın belirli bir düzeyi aşmasından sonra dişözünde artan ödem özgün bir ağrı duyumuna yol açar. Artık doku yıkımı onarılamaz durumdadır. Ağrı yalnız dişözünün ölü­müyle kesilir. Bu doku ölümü ya enfek­siyon sürecine bağlıdır ya da tıbbi giri­şimle sağlanır.

Özetlemek gerekirse mikropların üremesi dişözünde bir ap­senin oluşmasına neden olur ve bu du­rum dişözünde doku ölümüyle sona erer. Dişözü hastalıkları diş çürüğünden bağımsız olarak da gelişebilir. Ağır en­feksiyon hastalıklarında ya da âdet gör­me döneminde dişözü iltihapları ortaya çıkabilir.

Yaralanmalar ya da kimyasal maddeler gibi iltihaplanmaya yol açmayan ağır diş çevresi dokusu hastalıkları (periodontoz) ve dişeti cebindeki enfeksi­yonlara bağlı hastalıklar dişözünde en­feksiyon oluşturabilir.

Dişözünde doku ölümü öncesinde bütün belirtiler aynı anda ortaya çıkma­yabilir. Darbe gören bir dişte yıllar son­ra ağır zararların ortaya çıktığı da bilin­mektedir.

Diş Çürüğü Tedavisi, Diş Çürükleri Nasıl Tedavi Edilir

Çürüklerin tedavisi ağrının ortadan kaldırılmasına, doku yıkımının durdurul­masına ve dişin anatomik yapısının onarılmasına yöneliktir.

Yüzeysel ve orta derinlikte çürük­lerde, çürüyerek yumuşamış diş dokusu frezle oyularak temizlenir. Oluşan boş­luk dezenfekte edilerek dolgu malze­mesi ile doldurulur.

Derin çürüklerde tedavi girişimini dişözünün enfeksiyondan etkilenme de­recesi belirler. Dişözü dokusunun ağır yıkımları dışında, derin çürüklerin teda­visinde çağdaş yaklaşım, dişin canlılığı­nı korumayı amaçlar. Çürük odağına en yakın dişözü bölgesinden dentinin yeni­den üretilme süreci uygun ilaçlarla uyarılır. Oluşan yeni dentin daha koyu renklidir. Özgün kanalcıklarından yok­sundur ve serttir. Dişin savunma meka­nizmasının bir göstergesi olan bu yeni oluşum ikincil dentin adıyla tanınır.
İkincil dentinin üstüne yalıtkan bir madde ve daha soma da dolgu maddesi konur.

Dişözünün Çıkarılması

Dişin canlılığını koruyamayacak ölçüde yıkıma uğrayan dişözünün çıkarılması yoluna gidilir. Bu girişim anestezi yar­dımıyla ağrısız bir biçimde uygulanabi­lir. Yerel olarak ağrı duyusunu körelten ya da ortadan kaldıran anestezik mad­deler iğneyle verilir. Eskiden arsenik içeren ilaçların diş içine uygulanmasıy­la dişözü dokusunun ölmesi sağlanırdı. Bu yöntem artık uygulanmamaktadır. Dişözü, kök kanallarına kadar çıkarıla­bileceği gibi yalnız taç bölümünden ke­silerek de alınır. Bu işlemlerden ilki pulpektomi, ikincisi pulpatomi adlarıyla tanınır.

Pulpatomi daha çok kök kanalları­nın tam olarak oluşmadığı çocuklarda, ilaçlı maddenin kökün başlangıç bölü­münden öteye geçmesinin istenmediği durumlarda ya da kök yapısının içlerini tamamen boşaltmayı olanaksız kılacak ölçüde düzensiz olduğu olgularda uygu­lanır.

En çok uygulanan girişim pulpektomidir. Bu yöntemde dişözü kök kanalla­rından özel bir aletle çıkarılır. Dişözü çıkarıldıktan sonra kanallar genişletilir. Amaç ilaçlı maddelerin açılan kanallara yerleştirilmesi ve diş kökünün yeniden iltihaplanmayı önleyecek biçimde dol-durulmasıdır.

Minenin Doğuştan Bozuklukları

Bazı olgularda dişlerin aşın yıprandığı görülür. Bu olgular birbirlerine çok ben­zer özellikler gösteren ve kolayca tanınabilen doğuştan bozukluklara bağlıdır.

Hipoplazi - Bilinmeyen bir nedenden ötürü mine taslağının embriyon aşa­masında duraklamasından kaynaklanır. Bu nedenle mine daha ince ve düzen­siz gelişir. Dişler noktalı ya da dikey oluklu, koyu lekeli, sarımsı ve çizgilerle kaplıdır.

Hipokalsifîkasyon - Kalsiyum yetersizliği nedeniyle minenin sertliğini yi­tirmesi, minerallerin birikme aşamasında ortaya çıkan aşır! sıvı dengesizlikle­rinden kaynaklanır. Mine zayıf gelişir. Dişler kolayca ve bütünüyle aşınır. Dişler çıkarken mat ve düzleşmiştir. Daha sonra kararıp koyulaşırlar. Taç bö­lümleri kaplanarak tedavi edilir. Anne kamında geçen sürede karşılaşılan zararlı etkenler ve annenin ateşli hastalıkları dölütün gelişmekte olan dişlerinde bozukluğa yol açar.

Diş dolguları Hakkında Bilgiler, Diş Dolgusu Çeşitleri

Diş dolguları ve dişin yeniden biçim­lendirilmesi çeşitli maddelerle yapıla­bilir. Bunlar siman, porselen, amalgamlar, gümüş ya da altınla kakma, yapış­kan altın, reçine, kuvars-reçine bileşik­leridir.

Silikat dolgular- Yapay porselen ola­rak da bilinen silikat dolgu maddeleri, doğal görünümü bozmamaları nedeniy­le, özellikle ön dişlerin dolgusunda kul­lanılır.

Bu dolgu maddesi yapışkan olmadı­ğından dişte, dibi ağzından daha geniş bir oyuk açılır. Silikat oyuğa yumuşak durumda sokulur ve sertleştikten sonra hazırlanan boşluğun özel yapısı nede­niyle dışarı çıkamaz.

Uygulama sırasında silikat dolguyu tükürükten korumak gerekir. Sertleşir­ken ıslanan silikat parçalanabilir. Kan ise lekelenmesine yol açarak estetik de­ğerini azaltır. Dolgu maddeleri dişözün-de güçlü bir zehir etkisi yapacak özel­liktedir. Bu nedenle doku ölümüne, kök başlangıcında kök granülomuna ya da diş apsesine yol açabilirler. Bu komplikasyonları önlemek için dolgu boşluğu­nun duvarları silikatı yalıtmaya yarayan maddelerle kaplanır. Ayrıca dolguya tü­kürük ve kan gelmesini önlemek için üstünde çalışılan diş ağız boşluğundan yalıtılır. Bunun için kullanılan ince bir plastik örtü uygulama sırasında deline­rek dişe sıkıca geçirilir ve özel araçlarla tutturulur.

Silikofosfat dolgular - Oldukça kısıtlı bir kullanım alanı vardır. Metal kapla­ma yapılacak dişlerin altyapısını hazır­lamada ya da hastanın uzun süre kulla­namasa bile, doğal diş yapısından ko­layca ayırt edilemeyecek bir dolgu iste­diği durumlarda kullanılır. Bu dolgu çiğneme hareketleri sırasında hızla aşı­nır ve belirli aralıklarla yenilenmesi ge­rekir.

Yapay reçineler - Diş dolgusunda kısa bir dönem yaygın biçimde kullanıldı. Hızla benimsenmesi, kolay biçimlen­me, uygulamadan sonra uzun süre da­yanma ve estetik özelliklerinden kay­naklanıyordu. Ama renklerinin zamanla değiştiği, yalnızca dişözüne değil dentinin organik maddesine de zarar verdik­leri kanıtlanınca diş tedavisinde büyük ölçüde kullanım dışı kaldılar. Günümüz diş hekimliğindeki kullanım alanları hemen hemen yalnızca protezlerin kısa süreli onarımlarıyla sınırlıdır.

Porselen yığma - Silikat dolguların bi­linmediği ya da yeterince geliştirileme­diği dönemlerde başlıca estetik dolgu seçeneğiydi. Günümüzde çok az kulla­nılır. Çünkü kısa sürede porselenle diş arasındaki sınır çizgisi görünür hale gelmektedir. Uygulama özenli bir te­mizlik ve dezenfeksiyon işleminden sonra yapılır. Dişte açılan oyuğun du­varları diktir ve çürüğün genişliğiyle orantılı bir derinliktedir. Oyuğun tam ölçüsü alınır, dibine yapıştırıcı bir mad­de konur ve alınan ölçülere göre hazır­lanmış porselenin açılan boşluğa otur­ması sağlanır.

Gümüş amalgam - Diş dolgularında en çok kullanılan madde gümüş amal-gamdır. Gümüşün cıvayla yaptığı bu in­ce toz ya da küçük pullar halindeki ala­şım, içerdiği cıva miktarıyla orantılı olarak az ya da çok yumuşak olabilir. Amalgamdaki maddeler kendi özellik­lerini yitirmeden sağlam bir yapı oluş­turur. Önce yumuşak olan amalgam, kı­sa sürede sertlik ve direnç kazanır.

Gümüş amalgamın yapışma özelliği yoktur. Bu nedenle içinden çıkamaya­cağı uygun bir boşluğa yerleştirilmesi gerekir. Isıyı çok iyi iletmesi dişin sı­cak ve soğuğa karşı duyarlılığını artıra-cağından sakıncalıdır. Bu nedenle diş boşluğuna ısı yalıtımı sağlayan bir kat­man döşenir. Kullanımını kısıtlayan özelliklerden biri de zamanla oksitlene­rek mat ve hoşa gitmeyen bir renk al­masıdır.

Altın - Diş dolgularında katı ya da son derece yumuşak biçimleriyle kullanılır. Erimiş altın döküm dolgu, koruyucu diş tedavileri arasında genellikle en iyi çö­züm sayılır. Doku yıkımının çok ilerle­diği durumlarda dişlerin yeniden biçimlendirilmesinde başarıyla kullanılır. Ama çürüğün birden çok dişte görüldü­ğü ve hızla yayıldığı olgularda kullanıl­ması sakıncalıdır. Çünkü tedavi edilmiş oyukların kenarında sık sık ikincil çü­rükler gelişmektedir.

Erimiş altın döküm yöntemi yay­gınlık kazanmadan önce sıkıştırılmış levha yöntemi kullanılıyordu. Oldukça zor olan bu girişimde dolgu boşluğuna, saf altın yapraklan dolduruluyordu. Bunlar dolgu tamamlanana değin bir­birleri üstüne sıkıca bastırılırdı. Hem hazırlanan boşluğun dolguyu düşmek­ten alıkoyacak biçimde olması, hem de bu altın yapraklarının yapışmaya yat­kınlığı yüksek nitelikli bir dolgu elde edilmesini sağlıyordu. Artık hemen he­men hiç kullanılmayan bu yöntemin yerini daha ucuz olan altın döküm yön­temi almıştır.

Kuvars-reçine bileşikleri - Hem este­tik, hem de işlevsel olarak çok iyi so­nuçlar veren bir dolgu maddesidir. Ön dişlerde önem kazanan parlaklığı, arka dişlerde de aşınmaya karşı yeterli diren­ci sağlarlar. Sertlik kuvarstan, parlaklık reçineden kaynaklanır. Üstelik bu reçi­neler normal reçinelerden farklı olarak metil metakrilat içermez. Akrilik asit türevi olan bu madde dişözünü örselemekte ve zamanla reçinenin rengini bozmaktadır.

Diş çürümesine karşı korunma yol­larını "Sağlıklı Yaşam" cildinde bulabi­lirsiniz.

Diş çürükleri hangi yaşta ortaya çıkar?

Diş çürümesi her yaşta, küçük çocukların sütdişlerinde de ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Sütdişlerindeki çürükler uygun bir yolla tedavi edilmelidir.

Cushing Hastalığı, Cushing Sendromu

Böbreküstü bezlerinin aşırı kortizol üretmesiyle ortaya çıkan belirtiler böbreküstü bezi ya da hipofiz bezi tümörlerinden kaynaklanabilir.

Böbreküstü bezinin kabuk (korteks) denen dış katmanında üç tip hormon üretilir. Bunlar aldosteronu da içeren mineralokortikoitler, kortizolü de içe­ren glükokortikoitler ve eşey hormonla­rıdır. Mineralokortikoitler böbreküstü bezi kabuğunun en dış bölümü olan yunaklı bölgeden (zona glomerulosa), ;lükokortikoitler kabuğun orta bölümü lan demetli bölgeden (zona fascicula-i), eşey hormonları ise kabuğun iç bö-imü olan ağsı bölgeden (zona reticula­ris) salgılanır. Böbreküstü bezlerinin bölgesel olarak hızlı çalışması, o bölge­deki hormonların daha çok üretilmesine yol açar. Bu da sonuçta değişik sendromlara, yani bir dizi belirtiyle ortaya çıkan birbirinden farklı bozukluklara neden olur. Örneğin glikokortikoitlerin aşırı salgılanmasıyla Cushing sendro­mu, mineralokortikoitlerin, özellikle de aldosteronun aşırı salgılanmasıyla en­der görülen Conn sendromu ve eşey hormonlarının aşırı salgılanmasıyla ad­renogenital sendrom ortaya çıkar.

Cushing Sendrom ve Hastalık Olarak Cushing

Cushing sendromu ve hastalığı arasında ayırımı anlayabilmek için, Cushing'i oluşturan belirtilerin nedenlerini bilmek gerekir. Bu hastalığın adı, belirtilerini ve nedenlerini belirleyip tanımlayan ABD' li beyin cerrahından gelir. Harvey Wil­liams Cushing, cerrahi girişimde bulun­duğu hastalarda böbreküstü bezlerinin aşırı çalışmaya bağlı olarak büyüdüğünü fark etmiş ve bu hastalığın hipofizdeki tümörlerden kaynaklandığını öne sür­müştür. Gerçekten hipofizde özellikle bazofil adenomları, yani bazofil hücrele­rin iyi huylu tümörleri görülmektedir.

Bu iki olay arasında açık bir bağlantı vardır. Hipofizin bazofil hücreleri normal koşullarda adrenokortikotrop hor­mon (ACTH) üretme işlevim kusursuz biçimde yürütür. Bu hormon böbreküs­tü bezlerini uyarır ve işlevsel olarak de­netim altında tutar. Bazofil hücreleri, adenom nedeniyle olduğu gibi, sayıca artarsa daha çok ACTH üretilir ve böb­reküstü bezleri aşırı çalışmaya başlar.

ACTH'ye böbreküstü bezlerinin en çok demetli bölgesi duyarlı olduğun­dan, bu hormonun artmasıyla demetli bölgede üretilen kortizol aşın salgılan-maya başlar. İşte Cushing hastalığının temel mekanizması budur. Ama bazı olgularda hipofiz bezinin, aşırı kortizol salgılanmasında en küçük bir etkisi bile yoktur. Bu durumlarda hastalığın tek kaynağı böbreküstü bezleridir ve bazen hipofiz bezi yukarıda sözü edilen meka­nizmanın tersine işlemesiyle hastalığa ikincil olarak katılır. Böbreküstü bezi tümörlerinin hastalığa yol açtığı bu du­rumlarda, aşın kortizol üretiminden ötürü hipofizin bazofil hücreleri bir din­lenme evresine girer. Böylece hem ACTH, hem de üreme organlarını uya­ran başka hipofiz hormonlarının üreti­mi yavaşlar ve aşağıda belirtilen bozuk­luklar ortaya çıkar.

Öte yandan böbreküstü bezindeki ya da hipofizdeki bir tümörden kaynak­lanmayan Cushing olgular da bildiril­miştir. Tartışmaya açık olan bu olgular­da hipotalamustan aşın miktarda salı­nan ve hipofizin ACTH üretimini hız­landıran kortikotropin serbestleştirici faktör (CRF) adlı madde üzerinde du­rulmaktadır. Cushing'in hipofiz tümö­ründen kaynaklanmadığı bütün olgular Cushing sendromu adı altında toplanır.

Cushing Hastalığı Belrtileri

Cushing hastalarının dış görünüşleri ol­dukça tipiktir. Bu hastalar şişmandır, ama vücutlarında biriken yağ alışılma­dık bir dağılım gösterir. Hastaların yü­zünden başka özellikle karın, baldır üs­tü ve enseleri yağlıdır. Yüzleri yuvar-laklaşarak "aydede yüzü" denen bir gö­rünüm kazanır. Ense, alabildiğine kalın­laşır. Bu bölgelerdeki yağlanmaya kar­şılık ince kalan kol ve bacaklar çarpıcı bir zıtlık oluşturur. Deri parlak kırmızı bir renk alır. Genellikle karnın alt böl­gesindeki deride çatlaklar görülür. Can­lı kırmızı, bazen morumsu olan ve de­rinleşerek yayılabilen bu çatlaklar yine­lenen gebeliklerden sonra kadınlarda görülen deri çatlaklarına benzer. Ayrıca olguların büyük bölümünde deri kıllanmasında artış görülür. Bu durum özel­likle kadınlarda daha belirgindir. Bazen sirklerde görülen sakallı kadınların ço­ğu aslında birer Cushing hastasıdır.

Kortizol yağ birikimini etkileyerek yağların kan dolaşımına girmesini sağ­lar. Bu nedenle Cushing hastalarının kanında yağ ve kolesterol düzeyi yük­sektir. Dolaşıma giren yağ daha sonra vücudun farklı bölgelerinde yeniden bi­rikir. Böylece Cushing hastalarının vü­cudunda dengesiz yağlanma ve şiş gö­rünüm ortaya çıkar. Kortizolün bir etki­si de proteinleri yıkıma uğratarak, bun­ların aminoasitlere indirgenmesine yol açmasıdır. Proteinleri ayrıştırmaya ek olarak, başta kollajen liflerini oluşturan proteinler gibi bazı özel proteinlerin, bağdoku ve türevlerinde bulunan hiya-luronik asit ve mukoproteinlerin yapım aşamasındaki tepkime zincirini durdu­rur. Böylece bağdokunun bu temel maddelerinin yapılması engellendiği için Cushing hastalarının kol ve bacak­ları iyice zayıflar. Bu organlardaki zayıflama yağlanma bozukluklarının yanı sıra kas dokusunu oluşturan proteinle­rin de parçalanmasından kaynaklanır. Bağdoku bakımından son derece zengin olan derinin çatlaması, derinin yapı taşı olan proteinlerin azalmasıyla açıklanır. Böylece çatlayan ve kan damarlarının görülmesini pek az engelleyecek ölçüde incelen deri canlı kırmızı bir renk alır.

Aynı mekanizma çerçevesinde ince­lenebilecek başka bir belirti de osteoporozdur (kemik dokusunda kalsiyum kaybı). Kemiklerin yoğunluğu azalmış, kalsiyum tuzlarının birikmesini sağla­yacak protein ağı zayıflamış ve göze­nekler büyümüştür. Böylece kemik ya­vaş yavaş koflaşır ve kırılgan bir yapı edinir. Bu nedenle hafif darbe ve düş­melerde bile kemik kırıkları oluşabilir.

Kortizol olağan koşullarda yeterli ölçüde proteinin yıkıma uğrayarak amino asitlere indirgenmesini sağlar. Bu aminoasitler karaciğerde şekere dönüştürülür. Cushing'li hastaların kanında ise şe­ker düzeyi yüksektir. Çünkü karaciğer artan aminoasit miktarına bağlı olarak vücudun tüketebileceğinden daha fazla glikoz üretir. Böylece ilerlemiş olgular­da şeker hastalığı ya da etken olan böb­reküstü hormonunun steroit yapılı olma­sından ötürü "steroit şeker hastalığı" adıyla anılan tablo ortaya çıkabilir. Aşırı

kortizol su, sodyum ve potasyum meta­bolizmalarını da bozabilir. Hastanın vü­cudunda su ve sodyum tutulmasının bir sonucu olan ödemler ve idrarla aşın miktarlarda potasyum kaybı ortaya çıka­bilir. Su, sodyum ve potasyum dengele­rindeki bu düzensizlikler aynı zamanda sık rastlanan bir başka belirtinin de kay­nağıdır: Yüksek tansiyon.

Kortizolün, iltihap tepkisini (beyaz kürelerin koruyucu görev yapmak üzere hasta bölgeye göçünü ve işlevini) baskı­layan ve antikor oluşumunu engelleyen etkileri nedeniyle bu hastaların mikrop­lara karşı direnci de önemli ölçüde azal­mıştır. Antikorlar bilindiği gibi vücuda giren virüs ve bakterilerin durdurulup yok edilmesinde önemli rol oynarlar.

Cushing'in, temelinde aşırı kortizol üretimi yatan bir hastalık olduğunu söy­lemiştik. Ama Gushing yalnız kortizol artışıyla tanımlanamaz. Bu hastalıkta böbreküstü bezinin ağsı katmanından salgılanan eşey hormonlarının üretimi de artmıştır. Böylece daha önce de sözü­nü ettiğimiz aşırı kıllarıma ve bu hasta­larda sıkça görülen akne ortaya çıkar. Böbreküstü bezinde üretilen erkek eşey hormonları ya da öbür adıyla androjenler yağ bezlerinin çalışmasını hızlandı­rarak daha fazla sebum (yağ bezlerinin salgıladığı yağlı madde) üretimine yol açar. Aşırı sebum üretimi aknenin başlı­ca nedenidir. Kortizol tek başına da ak­ne oluşumuna yol açabilir. Bu etkisini yağbezlerinin aşın çalışmasını uyararak değil, deri gözeneklerini tıkayarak ger­çekleştirir. Kortizol etkisiyle deride olu­şan keratinin, deri gözeneklerini tıkaya­rak buralarda sebum birikmesine ve çı­bana benzer akne oluşumlarına yol açar.

Hipofiz hangi hastalarda cerrahi girişimle çıkartılabilir?

• Yaşlı ve/ya da üretkenlik açısından sorunu olmayan hastalar.
• Kortizol düzeyi yüksek, genel durumunun bozukluğu nedeniyle yeni bir giri­şime dayanma Slasılığı zayıf ya da başka bir hastalığı olanlar.
• ilk girişim sırasında adenomlu dokunun tam olarak çıkarılamadığı olgular.
• Tümörün, hipofizin içinde bulunduğu kemik boşluğundan (Türk eyeri) taşa­rak çevreye doğru büyüdüğü durumlar.

Cushing Hastalığının Tedavisi, Cushing Syndrome Tedavi

Nedeni hipofiz tümörü olan Cushing hastalığında tedavi doğal olarak tümöre yöneliktir.

Cerrahi tedavi - Tanısı Cushing has­talığı olan olguların tedavisinde hipofiz cenahi girişimle çıkarılır. Çok küçük adenomlarda cerraahi girişimin basan oranı yüzde 85-95 dolayındadır. Ameli­yat somasında gelişebilecek olası bir böbreküstü bezi yetmezliği komplikasyonu hastaya girişim öncesinden başla­yarak steroit vermekle önlenebilir.

Bazı tıp merkezlerinde tanıya yöne­lik incelemeler yaparak hipofiz tümörü­nün belirlenemediği durumlarda cerrahi girişimle hipofiz açılır. Bu yöntemle, cenahın başarısına bağlı olarak, yüzde 20-70 arasında değişen oranlarda çok küçük adenomlar saptanmıştır. Gene de adenomun saptanamadığı bazı özel du­rumlarda hipofiz bezi bütünüyle çıkarı­lır.

Daha büyük adenomların cerrahi gi­rişimle alınmasında başarı oranı yüzde 25 gibi düşük bir düzeyde kalır ve giri­şim sonrası komplikasyonlar da artar. Girişim sonrasında olguların yüzde 20'sinde geçici şekersiz şeker hastalığı (şekersiz diyabet) ve kanama, enfeksi­yon, görme bozukluğu, kalıcı şekersiz şeker hastalığı gibi komplikasyonlar görülür.

Hipofizin çıkarıldığı olgularda hipo­fiz yetmezliği belirtilerini önlemek için tedavi altına alınan hastaya eksik olan hormonlar verilir.

Ağır olgularda ya da başka tedavi yöntemlerine olumlu bir yanıt alınama­yan hastalarda her iki böbreküstü bezi­nin çıkarılması yoluna gidilir. On yıl öncesine değin tedavide ilk seçenek olan bu girişimin komplikasyonları özellikle böbrek yetmezliği belirtileri biçiminde ortaya çıkar.

Işın Tedavisi - Işın tedavisi cerrahi girişimin uygun olmadığı ya da hastalı­ğın ilerleme göstermediği olguların yanı sıra adenomun nöroradyolojik belirtiler vermediği durumlarda ilk seçilecek te­davi yöntemidir. Ayrıca cenahi girişim­den sonra tümörün yeniden ortaya çıktı­ğı olgularda ikinci uygulama olarak ışın tedavisine başvurulur. 18 yaşın altında­ki hastalarda ışın tedavisinin yüksek oranda olumlu sonuçlar vermesi bu tedavinin çocukluk çağı Cushing'inde en geçerli yöntem olmasını sağlamıştır.

Işınlama yönteminde enerji kaynağı olarak kobalt-60 kullanılır. Uygulanan doz 4-6 hafta süresince en çok toplam 4.500-5.000 raddır. Erişkinlerde iyileş­me oranı yüzde 15-25 dolayında kalır­ken, 18 yaşın altındaki hastalarda bu oran yüzde 80'i aşmaktadır. Işın tedavi­sinin seyrek rastlanan yan etkileri sinir sistemine ilişkin bozukluklar ya da hi­pofiz yetmezliği biçiminde ortaya çı­kar.

Işın tedavisinin olumsuz bir yönü de tedaviye geç yanıt alınmasıdır. Gerçek­ten de tedaviye kesin yanıt ancak 3-18 ay arasında değişebilen bir sürede alı­nabilir. Ağır Cushing hastalarında bu bekleme süresi kabul edilemez. Ayrıca ışın tedavisinden sonra yapılması olası bir cerrahi girişimde, ışın nedbesinden dolayı komplikasyonlar ortaya çıkabi­lir. Hipofizin ışınlanmasından sonra be­yin tümörü gelişiminin çok ender orta­ya çıktığı bildirilmektedir.

Alışılmış ışın tedavisinin etkili ol­madığı durumlarda ağır tanecikli ışınla­maya başvurulur. Yalnız erişkinlerde kullanılan bu yöntem çok az sayıda merkezde uygulanmaktadır. Bu yöntem ile elde edilen iyileşme oranı, sıradan ışınlamaya göre daha yüksektir (yüzde 60-90) ve tedavi süresi daha kısadır. Ama ağır tanecikli ışınlar özellikle sinir sisteminde daha yüksek oranda komplikasyonlara yol açar.

İtriyum elementinin kullanıldığı radyoaktif iğne yüzde 65 olguda iyileş­me sağlamasına karşın, yol açtığı hipo­fiz yetmezliği ve öbür komplikasyonlar nedeniyle günümüzde geçerliliğini yi­tirmiş bir tedavi yöntemidir.

İlaç tedavisi - Hastalığın ilaçla teda­visi işlevsel bozukluklar açısından önemli yararlar sağlamakta ve tedavi alanında yeni ufuklar açmaktadır. Burada doğrudan hipotalamujs-hipofiz üstün­de etkili olan ilaçlan inceleyeceğiz.

En yaygın olarak kullanılan ilaç şüphesiz siproheptadindir. Bu ilaçla de­ğişen sonuçlar elde edilmiştir. Olguların tümünde bu ilacın kesilmesiyle hastalık yeniden ortaya çıkmaktadır. Gene serotoninin etkisini engelleyen ilaçlardan metergolin ile de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ama metergolinin yan etkile­ri daha azdır ve özellikle iştah artırıcı etkisi yoktur. Prolaktinom (ön hipofızin prolaktin salgılatan hücrelerinin tümö­rü) tedavisinde başarıyla kullanılan bromokriptin, Cushing olgularının yalnız yüzde 50'sinde ACTH salgılanmasını azaltmaktadır. Ayrıca bromokriptinin etkisi geçicidir ve bu ilaçla tedavinin ileri dönemlerinde, olguların yaklaşık yarısında ilacın etkisi azalmaktadır.

Hipotalamusa etki ederek aşın ACTH salınımını denetim altında tutan sodyum valproat ise henüz deney aşa­masındadır. Son olarak belirtmek gere­kir ki, bu ilaçların hiçbiri Cushing has­talığını, verdiği belirtiler ve biyokimya­sal açılardan tam anlamıyla etkili biçim­de denetleyememektedir.

Böbreküstü Bezi Tümörünün Yol Açtığı Cushing Sendromunun Tedavisi

Cerrahi tedavi - Böbreküstü bezi tümörlerinde kesin sonuç veren tek tedavi yöntemi tümörlü bezin çıkarılmasıdır.

Cenahi girişim uygulanan Cushing sendromlu hastalarda hipotalamus ve hipofizin işlevleri aşın kortizol düzeyi yüzünden baskı altında kalmış ve buna bağlı olarak tümörsüz böbreküstü bezi atrofiye (doku gerilemesi) uğramıştır. Böbreküstü bezinin önemli ölçüde işlev dışı kalmasından ötürü tümörü çıkarılan hastada akut böbreküstü bezi yetmezliği görülecektir. Bu nedenle girişim önce­sinden başlayarak uygulanan glikokortikoit hormonlanmn verilmesi işleminin geride kalan böbreküstü bezinin yeni­den eski işlevselliğine kavuşuncaya de­ğin sürdürülmesi gerekir.

Cushing sendromunun böbreküstü bezi adenomuna (iyi huylu tümör) bağlı olarak geliştiği olgularda cerrahi tedavi ile kesin iyileşme sağlanır. Ama sendroma yol açan neden bir karsinom, yani bu bezin kötü huylu tümörü ise cerrahi tedavinin başarısı daha düşüktür. Bu ol­guların üçte ikisinden fazlasında tümör, tam konana değin akciğer, lenf bezi, ka­raciğer ve öbür böbreküstü bezine sıç­rayarak metastaz, yani ikincil kanser odaklan oluşturmuştur.

Hastalığın gidişi doğrudan tümörün biyolojik özelliklerine bağlı olarak de­ğişiklik gösterir. Olguların yüzde 25'inde beş yıllık yaşam süresine erişil­mektedir. Kanserin başka organlara sıç­radığı durumlarda bile yaşamın uzun sürdüğü olgular bildirilmektedir.

Bu olgularda cerrahi girişim, tedavi edici olmamakla birlikte, tümör kütlesi­ni azaltarak steroitlerin aşın salgılan­masını önler.

İlaç tedavisi - Tedavide kullanılan ilaçlar iki grup altında toplanır: Enzimle­ri baskı altına alanlar ve adrenolitikler.

İlk gruptaki ilaçlar tümörün büyüme­sine etki etmez, ama metastaz yapıcı böbreküstü bezi tümörü olan hastaların yaklaşık yüzde 60'ında genel durumun düzelmesini ve biyokimyasal iyileşmeyi sağlar. Bu ilaçlar başta sindirim sistemi bozuklukları olmak üzere baş ve kas ağ-nsı, mide bulantısı, kusma gibi yan etki­leri ve uyuşukluğa neden olmaları yü­zünden tedavide zorluk yaratmaktadır.
Yüksek dozda tek ilaç kullanmak yerine, farklı ilaçların az dozlarda bir­likte kullanılması hormon üretiminin denetim altına alınmasında aynı etkiyi sağlar; böylece tedavinin yan etkileri de azaltılmış olur.

Cushing hastalığında kol ve bacaklar neden daha zayıftır?

Kas dokusunda eksilmenin yanı sıra yüzde ve vücudun çeşitli bölümlerinde aşırı yağ birikmesi bu organların olduğundan da zayıf görünmesine yol açar. Kas dokusundaki azalma hastaların çoğunda görülen bitkinliğe ve çabuk yo­rulmaya da neden olur.

Cushing sendromunda tam iyileşme sağlanır mı?

Hastalarda iyileşme dönemlerine rastlansa bile Cushing sendromu genellikle yavaş bir gelişme gösterir ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabilir. Has­talığın seyri önemli ölçüde kaynaklandığı nedene de bağlıdır. Hastalığın böbreküstü bezi kabuğunun yaygın olarak büyümesi ve aşın çalış­masına bağlı olarak gelişmesi ya da tümörden kaynaklanması özellikle çocuk­larda çok değişik gelişmelere açıktır. Günümüzde kötü huylu tümörlere bağlı olarak gelişen Cushing sendromunda bile ilaçlar ve cerrahi tedavi sayesinde iyileşme olasılığı yükselmiştir.

Kortizonun uzun süre yüksek dozda kullanılması Cushing sendromu be­lirtilerinin ortaya çıkmasına yol açar mı?

Evet. Ama kortizon alan kişilerde ilacın ani kesilmesi daha büyük bir tehlike yaratır. Çünkü hipofizin böbreküstü bezi üzerindeki uyarıcı etkisi, uzun süre kortizon alımına bağlı olarak baskı altına alınmıştır. Hastaya dışarıdan tedavi amacıyla verilen kortizon hipofîzi uyararak adrenokortikotrop hormon yapı­mının azalmasına neden olur. Böylece dinlenme durumuna girmiş olan böb­reküstü bezinin cerrahi girişim, hastalıklar, kanama, darbe ve kortizol yapımı­nı gerektiren başka gerginlik durumlarına yanıt verecek düzeyde kortizol üret­mesi olanaksızdır.

Öyleyse kortizon tedavisi gören hastada kortizol fazlalığına ilişkin belirti­ler görülmesine karşın vücutta üretilen kortizol miktarı azalmıştır.

Evet. Hastada Cushing sendromu görülmesine karşın, gerçekte kronik böb­reküstü bezi yetmezliği söz konusudur.

Şeker metabolizmasına etki eden hormonların ne önemi vardır?

Bu hormonlar protein yıkımım artırarak aminoasitlerin açığa çıkmasını sağlar. Daha sonra aminoasitlerin glikoza dönüşmesinde de görev alırlar. Organizmada kortizole dönüştürülen kortizon ve kortizon türevleri de benzer bir etkf gösterir.

Cushing sendromunda cinsel işlev bozuklukları görülür mü?

Evet. Erkeklerde cinsel istek azalmıştır. Kadınlarda ise âdet görme düzensiz­likleri sıktır ve bazı olgularda aşırı kıllanma ve akne görülür.