Akupunktur İle Zayiflama Etkili Mi?

Akupunktur İle Zayıflama

Zayıflamak İçin Akupunktur Etkili Bir Yöntem mi?


Kilo vermek isteyenlerin denediği bir yol da akupunk­tur. Akupunkturla zayıflamak mümkün müdür?

Akupunktur, çeşitli hastalıkların tedavisinde uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, zayıflama konusundaki bi­limsel klinik araştırmalar yüz güldürücü olmamıştır. Obezitede kullanılan akupunktur yöntemi, kulak bölgesindeki noktalara iğne batırarak stimüle etmek (uyarmak) esasına dayanır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar çok kısa süreli olup genellikle 12 haftadan azdır ve standart tedavi proto­kolleri yoktur. Bu konuda yapılmış bazı bilimsel çalışma­larda akupunkturun obezite tedavisinde bilimsel olarak zayıflatıcı bir etkisi gösterilememiştir. Etkisi varsa bu du­rum psikolojik durumun düzelmesi ve plasebo (psikolojik) etkisinden kaynaklanmıştır. Diğer ilginç bir durum ise, 12 haftadan daha uzun süreli bilimsel metot uygulanan bir klinik çalışma yapılmamasıdır.

Akupunkturla zayıfladığını ve sonra tekrar kilo aldığı­nı belirten hastalarımızla konuştuğumuzda, hemen tama­mı akupunktur sırasında düşük kalorili diyet yaptıklarını belirtmişlerdir. Bu kişilerde gözlenen kilo kaybının aku­punkturdan değil, düşük kalorili diyet yapmaktan kay­naklandığı açıktır. Akupunktur kilo vermede etkili bir yöntem ise, diyet yapmadan da kilo verdirmesi gerekirdi.

Zayıflamak için satılan titreşimli aletler veya diğerleri fayda sağlıyor mu?

Zayıflatıyor diye satılan elektrik uyarıcıların, kemerle­rin veya titreşim yapan aletlerin hiç faydası yoktur. Bu aletler spor yapmayı engellediği gibi bazı zararları da ola­bilir.

Sauna ve bazı eşofmanların da kilo verdirdiği söylenir, bu doğru mudur?

Sauna ve naylon eşofmanlarla zayıflamak mümkün de­ğildir. Saunayla vücutta sıvı kaybı olur, ancak kilolardan sorumlu olan yağlarda değişiklik olmaz. Aynı şekilde nay­lon eşofman giymek de sadece su atılmasına yarar. Yağ miktarında azalma olmaz.

Bazı kadınlarda oluşan basenlerde yağ toplanması için lokal bir yöntem var mıdır?

Sadece basene yönelik zayıflama veya vücudun bir böl­gesine yönelik zayıflama yoktur. Fazla kiloları verdikçe bu bölgelerde de incelme olacaktır. Buna rağmen basenleri incelmeyen kadınlarda basene yönelik egzersizler yapmakta fayda vardır. Hiç fayda görmeyenler lipektomi, liposuction, termal şort veya bazı kremlerden faydalanabilirler.

Mideye Kelepce Takarak Zayiflama

Mideye Kelepçe Tarak Zayıflama

Şişmanlık tedavisinde mideye kelepçe koyma, balon gi­bi yöntemler etkili mi?

Bu tür tedavi ancak şişmanlığa bağlı hastalıkları olan ve çok aşırı kilolu hastalar için bir tedavi seçeneği olabilir. Her­kese uygulanacak türden yöntemler değildir. Mideye silikon bant koyma, mideyi küçültme ve mide ile bağırsak arasında baypas yapma gibi ameliyatlar yapılabilmektedir. Cerrahi tedavi için uygun şişman kişiler şöyle tanımlanabilir:
Vücut kitle indeksi 40 kg/m2'den fazla olmalıdır,
Şişmanlık en az 5 yıldır devam etmelidir,
Diyet ve ilaç tedavisi başarısızlıkla sonuçlanmalıdır,
Hasta ameliyat sonrası kontrol ve diyet programları­na uyum sağlayabilmelidir,
Hasta alkolik olmamalı veya başka önemli psikiyatrik bir hastalığı bulunmamalıdır,
Hasta 18-65 yaş arasında olmalıdır.
Şişmanlarda cerrahi tedavi, çok aşırı kilolu ve kilo kaybı olmazsa büyük sağlık problemleriyle karşılaşacak hastalar için düşünülmelidir. Ameliyat sonrası takip çok önemlidir. İlk yıl her üç ayda bir, sonra yılda bir kontrol yapılır.
Mideye balon koyma kısa süre veya 6 aylık bir süre için yapılır. Bazı kişiler bunu tolere edemez, bazıları ise tolere ederler. Yeterli kilo verildikten sonra balon çıkarılır.

Hizli Kilo Vermek Zararli midir?

Hızlı Kilo Vermek Sağlıklı Mı?

Hızla Verilen Kilo Geri Alınır, Sağlıklı Kilo Vermek Önemlidir

Kısa sürede ya da fazla kilo vermenin zararı var mı?


Hızlı kilo verenlerde safrakesesinde taş oluşum riski artabilir ve kandaki ürik asit düzeylerinde yükselme olabilir. Bu nedenle kilo verirken kanda ürik asit düzeyleri ölçül­meli ve safrakesesi ultrasonu yapılmalıdır. Artan ürik asit düzeyinin böbrek taşı yapmasını engellemek için kilo ve­rirken günde en az 2 litre su içilmelidir.

Bayanlarda hızlı kilo verme âdet bozukluğuna ve hatta âdetlerin kesilmesine neden olabilir. Bu nedenle yavaş kilo vermek daha faydalıdır.

Kısa zamanda fazla kilo verenlerde saç dökülmesi, hal­sizlik ve bitkinlik de görülebilir. Kandaki potasyum ve sodyum düzeylerinde oluşacak değişiklikler kalp atım bo­zukluklarına neden olabilmektedir. Önemli olan yavaş ki­lo vermektir. Hızlı kilo verenler daha sonra bu kiloları tek­rar almaktadır.

Davranış tedavisi nedir?

Davranış tedavisi, şişmanlık tedavisinde genellikle pek önemsenmeyen ancak çok önemli bir konudur. Diyet lis­tesine göre beslenerek ve egzersiz yaparak bazı kişilerin kilo verdiğini bazılarının ise veremediğini görürüz. Bunun başlıca nedeni her kişinin sosyal, psikolojik ve çevre fak­törlerinin farklı olmasıdır. Davranışlarda değişiklik yap­ma eğitimi aslında bizim en az yaptığımız veya tedavimiz-deki en önemli eksikliklerden biridir. Davranış değiştirme eğitiminin aslında bir psikolog veya sosyal hizmet uzmanı tarafından yapılması gerekmektedir. Aşırı obez kişiler da­ha önceki zayıflama çabaları çoğunlukla başarısızlıkla so­nuçlandığından artık kendilerini fazla çaba göstermenin anlamsız olduğuna inandırırlar. Hatta bir kısmı bunun genetik olduğunu ve bu yüzden kilo vermenin imkansız olduğunu düşünürler. Bu nedenle motive olamayan kişile­rin bir psikolog veya psikiyatri uzmanından destek alma­ları faydalıdır.

Sismanlik ve Kilo Verme Tedavisi

Şişmanlığın Teşhis ve Tedavisi

Kilo vermek isteyince hangi doktora başvurmak gere­kiyor?


Kilo vermek isteyen kişiler öncelikle bir endokrinoloji uzmanına başvurmalıdır. Kilo yapan etkenlerin, hormon bozukluğu ve yeme davranış bozukluğunun önce saptan­ması gerekir. Aksi takdirde yapılan diyetlerle kilo vermek imkansızdır.

Şişman bir kişi hemen diyete başlamalı mı, yoksa bazı laboratuvar tetkikleri mi yaptırmalı?

Kilo vermek isteyen kişilerin önce bir endokrinoloji uz­manına başvurması gerekir. Kilolu olmanın altında yatan hormonal ve biyokimyasal nedenlerin ortaya çıkarılarak buna uygun bir zayıflama programı yapılması gerekir. Bu­nu yapmayıp önce diyetisyene gidilirse başarılı olma şansı azalır.
Kilolu kişilerde bizim sıklıkla isteğimiz testleri şöyle sı­ralayabilirim:

TSH ve serbest T4 isimli tiroit hormon testleri,
Açlık kan şekeri ve tokluk (2. saat) kan şekeri veya şe­ker yükleme testi (OGTT),
Kan yağları ölçümü: Total kolesterol, trigliserit, LDL, HDL kolesterol gibi kan yağlan ölçülür,
SGOT, SGPT, GGT, alkalen fosfataz gibi karaciğer testleri (karaciğer yağlanması teşhisi için),
Kanda ürik asit ölçümü,
"Cushing sendromu" dediğimiz böbreküstü bezinin fazla çalışması hastalığı şüphesi varsa 24 saatlik idrar­da serbest kortizol veya kanda kortizol ve ACTH hormonlarına bakılır,
Tam kan sayımı,
EKG (kalp elektrosu),
Kanda insülin hormonu ölçümü,
Aşırı şişmanlık varsa kanda leptin hormonu ölçümü,
Tam idrar tetkiki,
Polikistik over sendromu düşünülen bir şişman kadın hastada FSH, LH, testosteron hormonları ölçülür,
Tüm batın ultrasonu yapılarak karaciğer yağlanması araştırılır,
Gaitada gizli kan bakılarak bağırsak kanseri araştırılır,
Erkeklerde PSA (prostat hastalığını teşhis etmek için) ölçümü yapılır,
Ailesel şişmanlıklarda bazı genetik araştırmalar yapılır.

İlk amaç kilo vermek

Şişmanlık tedavisinde amaç nedir?


Şişmanlık tedavisinde 3 amaç vardır:
Kilo kaybını sağlamak,
Kilo kaybı sonrası ulaşılan kiloyu devam ettirmek,
Kilo almayı önlemek.
Görüldüğü gibi ilk amaç kilo vermektir. Ancak şişman kişilerin çoğu bir süre sonra tekrar kilo aldığından, verilen kiloların tekrar alınmaması da kilo vermek kadar önemlidir.

Kilo vermeyi başarabilmiş şişman kişilere uygulanan bir ankette, bu kişilerin egzersiz yaptığı, daha az yediği (1400 kalori ve altında), şeker ve tatlıları kestiği, az yağ, çok sebze ve meyve tükettiği saptanmıştır. O halde kilo vermenin en önemli unsurları, kalorisi düşük bir beslenme, egzersiz yapmak, tatlılardan ve şekerden uzak durmaktır.

Ne kadar kilo vermek lazım? Bunun bir ölçüsü var mı?

Zayıflamada başlangıçtaki hedefimiz 6-12 aylık bir za­man içinde, vücut ağırlığının yüzde 10-15'i oranında kilo vermektir (yaklaşık 5-10 kg). Diyette uygulayacağımız 500-1000 kalorilik bir eksiklik bize haftada 0,5-1 kg verdirir.

Bu durumda hedefimiz, haftada 1 kg, ayda 4 kg ver­mek olmalıdır. İdeal kiloya geldikten sonraki hedef ise, bu kiloyu korumak ve tekrar kilo almamaktır.

Tedavi programına katılan kişilerin çoğu, kısa sürede yüzde 10 kilo kaybı sağlarlar, ancak bunların 2/3'ü bir yıl içinde ve neredeyse tamamı 5 yıl içinde, tekrar kilo alırlar. Bunun nedeni şişmanlık tedavisinin, şişmanlığı kesin ola­rak ortadan kaldıran bir tedavi olmamasıdır. Tedavi kesil­diğinde (egzersiz ve diyet bırakıldığında) tekrar kilo alınır. Bu nedenle diyet ve egzersiz, yaşam biçimi haline getirile­rek ömür boyu sürmelidir.

Kilo vermenin sağlığa faydası nedir?

Şişman bir kişinin kilo vermesi ömrünü uzatır ve hasta­lıklara yakalanma riskini büyük ölçüde azaltır.
10 kg'lık kilo kaybıyla ölüm riski yüzde 20'den fazla azalmaktadır. Yine 10 kg'lık bir zayıflamayla büyük tansi­yonda 1 cmHg, küçük tansiyonda 2 cmHg'lık azalma ol­maktadır. Verilen her 1 kg'la büyük ve küçük tansiyonda 0,1 mmHg düşme görülmektedir.

Şeker hastalığı varsa 10 kg zayıflayınca açlık kan şeke­rinde yüzde 50 oranında azalma olmaktadır.

1 kg zayıflamakla kandaki toplam kolesterol düzeyin­de 2,28 mg/dl, LDL-kolesterol denen kötü kolesterolde 0,91 mg/dl ve trigliserit denen bir başka yağ türünde 1,54 mg/dl düşme olmaktadır.
Kilo verildiğinde, kan dolaşımındaki, kalp hastalığına yakalanma riskini artıran C-reaktif protein (CRP) adı veri­len iltihap yapıcı proteinlerde ve kan pıhtılaşmasını artırarak kalp krizine neden olan proteinlerde de ciddi azalmalar olur.

Görüldüğü gibi kilo vermek yaşamı uzatmakta, tansi­yonu düzeltmekte, yüksek olan kan yağlarını ve şekerini düşürmektedir. O halde zayıflamanın bu faydalarından yararlanmak için sağlıklı beslenme ve sporla fazla kiloları vermek için uğraşmalıyız.

Çoğu kilolu kişi aralıklarla kilo alıp veriyor. Bu durum vücuda zarar verir mi?

Diyet veya egzersizle kilo verdikten sonra, zaman için­de daha fazla kilo alma durumu ortaya çıkabilir. Bunun vücuda zararlı olduğunu belirten bilimsel çalışmalar oldu­ğu gibi, zararlı olmadığını gösteren araştırmalar da vardır. Bununla birlikte devamlı olarak aşırı kilo alıp vermeler -ki biz buna "yo-yo sendromu" diyoruz- vücuttaki bazı hor­monların, minerallerin bozulmasına yol açabilmekte ve hatta kalp ritmini etkileyerek zararlı olabilmektedir. Bu nedenle aşırı kilo alıp vermelerden kaçınmak gerekir. İdeal olanı kilo verdikten sonra zor da olsa o kiloda kalmayı başarabilmektir. Bunun için de sağlıklı beslenme ve spor yapmayı yaşantımızın bir parçası haline veya alışkanlık haline getirmek gerekir.

Beynimizde bulunan açlık ve tokluk merkezlerinin kilo alımında rolü nedir?

Beynimizin hipotalamus bölgesinde arkuat nukleus de­nen bir bölge vardır. Bu bölge vücudumuzdan gelen uyarı veya sinyalleri alarak bunları beynin diğer merkezlerine yönlendiren ve beslenmeyi düzenleyen bir doyum merkezi­dir. Vücudumuzdan salgılanan leptin ve insülin gibi hor­monlar beynimizin bu bölgesine kan yoluyla giderek iştah üzerinde etkili olurlar. Hipotalamusun yan bölümleri ise bir yemek yeme merkezidir ve bu merkezin hasara uğra­ması durumunda açlık, aşırı yeme ve sonunda şişmanlık ortaya çıkar.

Hormonlarla ilgili yeni keşifler, insanların nasıl acıktı­ğını veya nasıl tokluk duyduğunu daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Bununla birlikte insanların neden yemek yedi­ği, bu hormonlarla ancak kısmen açıklanabilmektedir. İn­sanlar vücut ihtiyaç duyduğu için, psikolojik nedenlerle veya bilinmeyen başka nedenlerle yemek yerler.

En azından bir düzine hormon açlık ve tokluk hissi ya­ratmaktadır. Son yapılan keşifler kalınbağırsaktan salgıla­nan "PYY3-36" isimli bir hormonun doygunluk hissi ver­diğini, mideden salgılanan "ghrelin" isimli hormonun ye­mek öncesi kanda hızla artarak yemeyi başlattığını göstermiştir. Yağ hücrelerinden salgılanan leptin hormonu ise iş­tah konusunda ve kilo alıp vermede insülin hormonuyla birlikte kilit bir rol oynamaktadır. Bu hormonları kontrol edebilirsek kilo vermede veya şişmanlığın tedavisinde bü­yük adımlar atılmış olacaktır.

Buraya kadar konuştuklarımızda leptin hormonunun şişmanlıktaki etkisini özellikle vurguladınız. Bunu biraz daha açar mısınız?

Leptin hormonu 1994 yılında keşfedildi ve çoğunlukla beyaz yağ dokusundan salgılandığı ortaya kondu. Normal kişilerde, leptin hormonu yağ dokusundan salgılandıktan sonra kana karışarak beyne ulaşır ve iştahı azaltır. Şişman­larda ise kanda leptin hormonu yüksek olmasına rağmen, iştah azalması ve zayıflama olmamaktadır. Yani şişman ki­şilerde leptin hormonu çalışmamaktadır. Bunun nedeni araştırıldığında, leptin hormonunun beyne yeterli oranda geçemediği ortaya konmuştur. Şişman kişilere cilt altından yapılan sentetik leptin hormonu tedavisiyle başarılı sonuç­lar elde edilememiştir. Hayvanlarda yapılan yeni bilimsel çalışmalar, leptin hormonunun damar yerine burundan verilmesinin leptinin beyne geçişini artırdığını göstermiştir. İleride insanlarda yapılacak çalışmalarda burundan veri­len leptinin etkili olması durumunda şişmanlık tedavisinde büyük bir adım atılmış olacaktır.
Genetik olarak leptin yetmezliği varsa bu hastalarda leptin tedavisi faydalı olmaktadır. Bizim saptadığımız leptin gen bozukluğu olan bir Türk ailesi, leptin tedavisinden fay­da gördü, ancak bu tür genetik bozukluklar toplumda gö­rülen şişmanların ancak yüzde 4 ila 6'sında bulunmaktadır.

Yemek Yemeyi Azaltmak İcin Protein

Proteinler tokluk hissi verir

Yemek yeme olayının başlamasını neler etkiliyor? Bu­nu kontrol etme imkanımız yok mudur?

Günlük yaşantımızda bize basit gibi gelen yemek yeme­ye başlama ve doygunluk hissi duyarak yemeği kesmemiz, aslında üzerinde uzun yıllardır araştırma yapılan ve hâlâ önemli bir kısmı tam anlamıyla bilinmeyen bir olaydır. Bu nedenle bilim adamları iştahın nasıl düzenlendiğini çöz­mek için uğraşmaktadırlar.

Yemeğe başlamada öğrenilmiş davranışlar, vücuttan gelen uyarılar, psikolojik etkiler, gıdanın görünümü, koku­su, lezzeti, sosyal ortam ve çevre değişiklikleri de etkendir. İnsanlar açlık hissi duymadan da yemek yemektedirler.

Aslında yemeye başlamamız, daha çok öğrenilmiş bir olaydır. Yemeğin sonlandırılması ise hormonlarla sağlanır. Yemek yedikten sonra mide şişerek gerilir ve bağırsaklar­dan salgılanan hormonlar doygunluk hissi yaratarak ye­meği sonlandırır.

Alınan gıdanın içeriği de tokluk hissinde etkilidir. Pro­teinler daha fazla tokluk hissi verirken, yağlar fazla doy­gunluk sağlamaz. Tersine, yemeğin yağlı olması, yemeğin tadını artırarak daha fazla yemek yenmesine yol açar. Po­salı gıdalar da daha tok tutar.

Gıda alımının başlaması, devam etmesi ve sonlandırıl­ması vücudumuzdan beynimize giden bazı uyarıların etki­siyle olur. Bu sinyal veya uyanlardan en önemlileri yemek yenince kanda artan insülin hormonu ve yağ dokuların­dan salgılanan leptin hormonudur. Ayrıca mide ve bağır­saklardan salgılanan bazı hormonların beyne etki etmesi­nin de rolü büyüktür.

Kandaki şeker düzeyinde geçici bir azalma, beyindeki bazı bölgeleri harekete geçirerek yeme davranışını başlat­maktadır. Ancak kandaki şeker düşüklüğünün beyin tara­fından nasıl saptandığı henüz tam olarak bilinmemektedir.

Tüm bu sinyallerin karmaşık etkisiyle gıda alımında düzenleme ve böylece yeme davranışı oluşur. Bu sinyallerdeki küçük bir hata, aşırı beslenmeye yol açarak kilo alın­masını sağlar.

Beynimizin hipotalamus bölgesinde, iştahın düzenlen­mesinde rol alan hormonlar daha yeni ortaya çıkarılabil­miştir, ancak her geçen gün bu bölgeden salgılanan yeni bir hormon saptanmaktadır. Bu bilimsel çalışmalarla işta­hın düzenlenmesinde beynin rolü daha iyi anlaşılmış ve şişmanlık tedavisi için yeni ilaçlar geliştirme olanağı doğ­muştur.

Gece Yemek Yeme Sendromu

Gece Yemek

Gece Yemek Yeme Sendromu

Kilo almada sanırım geceleri aşırı yemek yeme isteği de rol oynuyor. Ülkemizde sık karşılaşılan gece yeme isteği­nin nedeni ne olabilir?

Biz buna "gece yeme sendromu" diyoruz. Bu durum bir günde yenen gıdaların en azından yüzde 25 ila 50'sini akşam yemeği ile ertesi sabah arasında geçen sürede yenmesidir.
Bu kişilerde sabah kahvaltı etme isteği veya iştah yok­tur. Diğer önemli bir özellik ise uykuya dalmakta zorluk çekmeleridir. Bu kişiler gece uykudan uyanır ve buzdolabı­na koşarak kontrolsüz bir şekilde aşırı yemek yerler.

Gece yeme durumu sıklıkla stresli kişilerde görülür ve şişmanlığa neden olur. Şişman kişilerin önemli bir kısmın­da gece yeme durumu vardır. Gece yeme sendromu olan kişilerde stres hormonu dediğimiz kortizol hormonunun ve beyinden salgılanan CRH hormonunun salgılanmasın­da ve strese verdikleri cevapta anormallik vardır.

Gece yemelerinin altında uyku bozuklukları veya uy­kuda nefes durması gibi hastalıklar da olabilir. Bu nedenle gece çok atıştıran ve uykudan uyanıp buzdolabına koşan kişilerde uyku bozuklukları ve uyku apnesi hastalığı olup olmadığı bir uyku laboratuvarında araştırılmalıdır.

Bu kişilerin çoğu gece yeterli uyku uyuyamadıkları için gündüzleri uyuklar vaziyette dolaşırlar. Sabahları ise ser­semlemiş bir vaziyette uyanırlar ve çok öfkeli olurlar.

Bu sendromdan kurtulmanın bir yolu var mıdır?

Gece yeme sendromunun tedavisi için psikoterapinin, kas gevşeme eğitimlerinin, egzersiz yapmanın ve bazı ilaç­ların faydalı olduğu ortaya konmuştur.

Gece yemelerini azaltmak için şeker yükü fazla olan re­çel, bal, şeker, beyaz ekmek, patates püresi, beyaz pirinç pilavı gibi gıdalar alınmamalı, egzersiz yapılmalı, gece saat 22.00'de yatılmak ve stres yaratan etkenlerden uzak du­rulmalıdır.

Bir de tıkanırcasına yemek yiyenler var. Bunun altında yatan neden ne olabilir?

Tıkanırcasına yemek yemek bir psikiyatrik hastalıktır. Kontrol edilemeyen aşın yemek yeme nöbetleri vardır. Şiş­manların yüzde 1,3'ü ila 30,1'inde tıkanırcasına yemek ye­me durumu gözlenir. İlginç olanı tıkanırcasına yeme sıklığı­nın şişmanlığın derecesi arttıkça artmasıdır. Bu kişilerde sık­lıkla depresyon belirtileri vardır ve yeme nöbetleri çoğun­lukla gece ortaya çıkar. Yeme nöbetlerinin iki özelliği vardır: Belirli bir zaman içinde (örneğin 2 saat içinde) başka kişilere nazaran aynı şartlarda daha çok yemek yemek ve bu nöbet­ler sırasında aşırı yemek yemeyi kontrol edememektir.

Bu hastalar aşırı yeme durumundan sıkıntı duyarak pişman olurlar. Tıkanırcasına yemek yeme hastalığının teşhisi için kişinin haftada en az iki kez yeme nöbeti yaşa­ması ve bu durumun en az altı ay sürmesi gerekir.

Çoğu kişi tedavi olmadan düzelebilirse de bu kişilerin çoğunda aşırı kilo alma gözlenir. Bu tür yeme nöbetleri olan kişiler bir psikolog veya psikiyatri uzmanından yar­dım almalıdırlar.

Depresyon ve Kilo Artisi

Depresyona bağlı kilo artışı

Stres veya depresyon kilo yapar mı?


Stres, üzüntü, sıkıntı ve yalnızlık durumunda rahatla­mak için aşırı yemek yiyen veya abur cubur atıştıran in­sanlar çoktur. Bu durum aşırı ve kontrolsüz beslenmeye ve sonuçta kilo alımına neden olur. Bu kişiler psikolojik sı­kıntılarını yemek yiyerek gideren kişilerdir ve çoğunlukla çikolata, tatlı, kuruyemiş ve şekerleme yerler. Bir süre son­ra bu şekilde beslenme bir bağımlılık haline geldiğinden hızla kilo almaya başlarlar. Özellikle çikolatada bulunan maddeler beyindeki mutluluk hormonu denen seretonini artırdığından kişilerde rahatlama ve mutluluk gözlenir.

Bu kişilerin stres yönetimini öğrenmeleri, spor yapma­ları, dışarı çıkıp yürümeleri, kendilerine zaman ayırmaları ve başka meşguliyetler bulmaları faydalıdır. Stresle başa çıkamayanlar bir psikolog veya psikiyatri uzmanından destek almalıdır. Depresyon ve kilo alma sıklıkla birlikte olan iki durumdur. Depresyon ilaçlarının bazıları kilo yap­tığı gibi kilo vermeyi de zorlaştırmaktadır. İnsana mutluluk veren seretonini artıran gıdalar karbonhidratlar oldu­ğu için depresyondaki kişiler karbonhidratı azaltılmış di­yetler yapmamalıdır. Bunun yerine posalı karbonhidratlar, tam tahıllar, kepekli makarna ve hububatlar tercih edilme­lidir. Bu kişilerde kandaki şeker düzeyi, insülin ve tiroit hormonları ölçülmeli ve buna uygun tedaviler yapılmalı­dır. Kanda selenyum eksikliği varsa yerine konmalı ve omega-3 alınmalıdır. Depresyondaki kişiler egzersizden çok fayda görürler. Az ama sık yemek yemek, ara öğünler eklemek çok faydalıdır. Depresyondaki hastalarımın ço­ğunda hipoglisemi ve tiroit hormon bozukluğu saptadım ve tedaviden büyük yarar gördüler. Bu nedenle mutlaka şeker düşüklüğü olup olmadığı ve tiroit hastalığı araştırıl­malıdır.

Kadınlar belli dönemlerde daha çok kilo alıyorlar değil mi?

Erişkin kadınlar özellikle gebelik ve emzirme dönemin­de, doğum kontrol hapı kullandıklarında ve menopoz dö­neminde kilo alırlar. Doğum sayısı arttıkça alınan kilolar­da da artma olmaktadır. Bu dönemlerde kadınların kilo almamak için beslenmelerine dikkat etmeleri ve egzersizi bırakmamaları gerekir. Kilo alan bir kadının doğum kon­trol ilaçlarını kullanmaması daha doğrudur.

Menopoz döneminde ortaya çıkan kilo alma olayı kan­da kadınlık hormonu denilen östrojenin azalması netice­sinde oluşur. Azalan östrojen hormonu çeşitli mekanizma­larla metabolizmayı yavaşlatarak kilo artışına yol açar. Menopoz tedavisi için ilaç alınsa bile kandaki östrojen hormonu tam olarak düzelmediği için menopozdaki ka­dınlarda kilo vermede sıkıntılar doğmaktadır. Bu hastalar­da diyet, egzersiz ve bazı zayıflama ilaçları faydalı olabil­mektedir.

Menopoza girdikten sonra mutlaka açlık ve tokluk kan şekeri ile tiroit hormon tetkiklerini yaptırmakta fayda vardır.

Karacigerde Yaglanma Belirtileri

Karaciğerde Yağlanma

Şişmanlarda Karaciğer Yağlanması Neden Sık Görülür?


Karaciğer yağlanması şişman kişilerde sıklıkla görülen bir durumdur. Karaciğer yağlanması şişmanlık dışında şe­ker hastalığı olanlarda, kan yağları yüksek olanlarda ve tansiyon yüksekliği bulunanlarda sık görülür. Nedeni bi­linmeyen bu durumun tedavisi konusunda da kesin bir bilgi yoktur.

Karaciğer yağlanması olan hastaların çoğunda basit yağlanma vardır ve bu hastalık genellikle iyi seyreder ve siroza dönüşmez. Ancak karaciğerde iltihaplanma, yani yağlı hepatit varsa (ikinci dönem) siroz gelişebilir.

Erişkin yaştaki şişmanların yüzde 57 ila 75'inde, çocuk şişmanların ise yüzde 23 ila 50'sinde karaciğer yağlanması vardır.

Karaciğer yağlanması teşhisi konulan kişilerin çoğun­da, herhangi bir şikayet ve belirti yoktur. Bir kısmı ise yor­gunluk, halsizlik ve karnın sağ tarafında dolgunluk hisse­derler. Karaciğer yağlanması olan kişilerin karaciğerlerin­de büyüme ortaya çıkar.

Karaciğer Yağlanması Büyümesi

Karaciğer yağlanması olan kişilerde AST (SGOT), ALT (SGPT), alkalen fosfataz ve GGT adı verilen karaciğer testlerinde yükselme olur. Bu testlerin yüksek çıkması o ki­şide karaciğerde hasar olduğunu gösterir. Karaciğerinde basit yağlanma olan hastaların yüzde 59'unda zaman içinde hastalıkta herhangi bir değişiklik olmazken, yüzde 13'ünde yağlanma kendiliğinden iyileşir. Hastaların yüzde 2 8'inde ilerleme ve siroza doğru bir gidiş olabilir.

Karaciğer Yağlanması Tedavisi

Karaciğer yağlanmasının tedavisi için hasta kilo verme­li ve buna uygun bir diyet uygulamalıdır. Beraberinde şe­ker hastalığı ve kan yağlarında yükseklik varsa bu hasta­lıkların da tedavi edilmesi gerekir. Karaciğer yağlanması olan hastaların kilo verirken yavaş kilo vermeleri çok önemlidir. Hızlı kilo verenlerde karaciğer hastalığı kötüleşir. Çocukların haftada en fazla 500 gram, erişkinlerin ise haftada en fazla 1600 gram kilo vermesi gerekir. Tedavide doktorun önereceği bazı ilaçlar kullanılabilir.

Metabolik Sendrom Nedir

Metabolik sendrom Nedir

Son zamanlarda "metabolik sendrom" denen bir has­talıktan çok söz edilir oldu. Bu hastalığı anlatır mısınız?

Kalp ve damar hastalıklarına neden olan hipertansi­yon, şişmanlık, şeker hastalığı ve kan yağlarında yükseklik gibi hastalıkların aynı kişide bir arada görülmesine "meta­bolik sendrom" veya "metabolik travma" denir. Bu duru­ma "insülin rezistans sendromu" veya "sendrom X" adı da verilir. Aslında temel bozukluk insülin hormonunun çalışmamasıdır.

Metabolik sendromlu hastalarda karaciğer yağlanması, kanda ürik asit yüksekliği, kadınlarda polikistik över sen­dromu ve erkeklerde prostat büyümesi de sık görülmekte­dir. Temeldeki bozukluk insülin yüksekliği veya insülin hormonunun iyi çalışmaması olduğu için buna yönelik te­daviyle fazla kilolardan kurtulmak gerekmektedir.

Başka hastalıklar için kullanılan ilaçlar da kilo aldırabilir mi?

Bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar kilo al­dırır. Bu ilaçlar kullanılırken beslenmeye dikkat etmeli ve hareket artırılmalıdır. Kilo artıran ilaçlar arasında şunları sayabiliriz:
Psikiyatrik hastalıklar ve depresyon tedavisinde kulla­nılan ilaçlar,
Kortizon,

Doğum kontrol hapları,
Tansiyon ve kalp hastalığı tedavisinde kullanılan beta bloker grubu adı verilen ilaçlar,
Şeker hastalığı tedavisinde kullanılan tabletler ve in-sülin tedavisi,
Epilepsi (sara) hastalığı tedavisinde kullanılan ilaçlar,
Alerji, grip, sinüzit tedavisinde kullanılan antihistaminik adı verilen ilaçlar.

Sismanlik ve Seker Hastaligi Riski

Şişman kişilerde şeker hastalığı neden daha sık görülür?

Aşırı kilolu kişilerde tipi diyabetes mellitus dediğimiz erişkin tipi şeker hastalığı oluşma riski normal kilolu kişi­lere göre 4 kat daha fazladır. Tip 2 diyabetli hastaların yüzde 60 ila 90'ı şişmandır. Orta derecede şişman kişilerde normal kilolu kişilere göre şeker hastalığı görülme riski 30-40 kat daha fazladır.

Şişman kişilerde şeker hastalığı gelişimine neden olan 3 esas neden vardır; bunlar kandaki insülin hormonunun yüksekliği ve etki gösterememesi, kanda yağların fazla ol­ması ve yağ hücrelerinden şeker hastalığı yapan bazı hor­monların fazla salgılanmasıdır.

Ayrıca şişmanlık derecesi arttıkça, şişmanlık süresi uza­dıkça ve hızlı kilo artımı durumunda şeker hastalığına ya­kalanma riski artar. Vücuttaki yağların mide ve iç organ­ların etrafında toplandığı erkek tipi şişmanlık, şeker hasta­lığı yönünden daha büyük risk taşır ve bu tip şişmanlar şe­ker hastalığına daha kolay yakalanırlar.

Şişman kişiler şeker hastalığı gelişimini önlemek için ideal kilolarına kadar zayıflamak, sağlıklı beslenmeli, yani lifli sebze ve meyveleri fazla, unlu ve şekerli gıdaları az tü­ketmeli, sıvıyağ kullanmalı ve ayrıca her gün en az 30 da­kika yürüyüş yapmalıdır.

Kilo Verememek ve Kilo Vermeyi Engelleyen Nedenler

Kilo veremeyen kişilerde hormonlar dışında başka hangi nedenler araştırılmalıdır?

Neden Kilo Verilmez, Kilo verme çabası başarısızlıkla sonuçlanmışsa, bunun nedenlerini değerlendirmek gerekir. Kilo verememenin ne­denleri genellikle şunlardır:

Fazla yemeye devam etmek,
Hareketi artırmamak,
Psikolojik olayların araya girmesi,
Ailede diğer kişilerin yardımcı olmaması ve sosyal baskılar,
Depresyon, tıkınırcasına yeme nöbetleri gibi yeme davranış bozukluklarının olması.
Yukarıda belirtilen durumlar varsa bunlara yönelik giri­şimlerde bulunmalı veya gereken tedavilere başvurulmalıdır.

Metabolizmayı hızlandırmak için neler yapılabilir?

Belirli bir yaştan sonra metabolizmamızda, yani alınan gıdaları yakma özelliğimizde bir yavaşlama olur. Alınan gıdalar yakılamadığından kilo alımı başlar. Menopoza gi­ren kadınlarda ve 40 yaş üzeri erkeklerde metabolizma ya­vaşladığından göbekte yağ birikmeye başlar.

Genetik olarak metabolizmanız yavaş ise az yediğiniz halde kilo alırsınız. Metabolizmayı yavaşlatan tiroit yetmezliği, insülin yüksekliği gibi hormon bozuklukları varsa tedavi edilmesi gerekir. Yapısal olarak metabolizma yavaş­lığı varsa o zaman bazı önlemlerin alınması faydalıdır. Metabolizmayı hızlandıracak ve kilo kaybını sağlayacak önlemler şunlar olabilir:
Yemeklerinizi akşam yerine daha çok sabah ve öğle­yin yiyin,
Daha fazla hareketli olun ve her gün 30 dakika yürü­yüş yapın,
Günde 3 defa ana öğün ve 3 defa ara öğün şeklinde yemek yiyin,
Şekerli ve unlu gıdaları azaltıp daha fazla protein alın,
Günde en az 2-2,5 litre su için ve özellikle yeşil çay tüketin.

Kadınlarda yumurtalık kistleri de kilo yapar mı?

Her kist kilo yapmaz, ancak "polikistik över sendromu" denen hastalık kadınlarda kilo artışı ve şeker hastalı­ğına yatkınlık yapmaktadır. Bu hastalarda tüylenme ve âdet bozukluğu da vardır. Teşhis için hormon tetkiklerin­den ve yumurtalık ultrasonundan yararlanılır. Tedavide bu hastalığa yönelik ilaç, uygun sağlıklı diyet ve egzersiz uy­gulanır.

Testosterona ve östrojene bağlı kilo artışı

Kilo artışı yapan diğer hormon hastalıkları nelerdir?

Biraz önce belirttiğim gibi böbreküstü bezinin aşırı ça­lışması durumunda bu bezden fazla miktarda "kortizol" hormonu üretilir. Kortizol hormonunun fazlalığıysa, vü­cutta özellikle karın ve ensede yağ birikimine ve şişmanlı­ğa neden olur. Bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan kortizon ilacı da aynı mekanizmayla kilo alınmasına ne­den olmaktadır.

Kadınlarda süt salgılatan hormon olarak bilinen "prolaktin" hormonunun fazla salgılanması da kilo almaya yol açan bir hormon bozukluğudur. Prolaktin hormonu bey­nimizde bulunan hipofiz bezinden salgılanır. Hipofiz bezindeki tümörler aşırı prolaktin hormonu salgıladığında âdetlerde bozulma, memeden süt gelmesi, tüylenme ve ki­lo alımı gözlenir.

Erkeklerde testosteron isimli erkeklik hormonunun az salgılandığı veya kadınlarda kadınlık hormonu olarak bili­nen östrojen hormonunun yumurtalıklardan az salgılandı­ğı durumlarda da kilo artışı meydana gelir. Seks hormon­ları dediğimiz bu hormonların azalması kilo alınmasına neden olmaktadır. Özellikle ergenlik döneminde aşırı kilo alan erkek çocuklarında seks hormon azlığı olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

Bunun dışında büyüme hormon azlığı ve kandaki kal­siyum düşüklüğü de kilo alımına neden olmaktadır.

Bazı virüsler veya bağırsak florası değişikliği şişmanlık yapar mı?

Bazı bilimsel çalışmalarda, "adenovirüs-36" enfeksiyo­nunun tavuk ve farelerde şişmanlığa yol açtığı ve insanlar­da da bu virüse ait antikorların şişman kişilerde daha fazla olduğu saptanmıştır. Şişman olmayan insanlarda adenovi­rüs-36 enfeksiyonu sıklığı yüzde 5'ken, şişmanlarda bu oranın yüzde 20-30 olduğu belirlenmiştir. Şişmanlığa bu virüsün neden olduğunu söyleyebilmek için daha fazla araştırma yapmaya ihtiyaç vardır. Diğer bir araştırma ala­nı ise şişman kişiler ile normal kilolu kişilerin bağırsak flo-ralarındaki bakterilerin, yani mikropların farklı olup ol­madığıdır. İlk çalışmalar bağırsak florasının şişman kişiler­de farklı olduğunu göstermiştir. Bu konu çok ilginç ve üze­rinde daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulan bir konudur.

Bazı şişman kişiler diyet yaptığı halde zayıflayamıyor. Bunun nedenini açıklayabilir misiniz?

Bu kişilerin zayıflayamamasının başlıca nedeni sağlıklı beslenmemeleri ve hareketi artırmamalarıdır. Bunları yap­tığı halde zayıflayamayan kişilerde hormonal bir bozukluk veya genetik bir hastalık olma olasılığı yüksektir. Bu kişi­ler bir endokrinoloji uzmanına başvurmalıdırlar. Ayrıca kullanılan doğum kontrol hapları, depresyon ilaçları da kilo vermeyi engelleyebilir.

Sıklıkla karşılaşılan bir durum ise, belirli bir kilo ver­dikten sonra, daha fazla kilo verememektir. Bunun nedeni vücudun kendini koruma mekanizmasıdır. Bu koruma mekanizmalarından biri, kalori azalınca tiroit hormonu olan T4'ün T3'e dönüşümünü sağlayan 5' -deiyodinaz enziminin çalışmasında bir yavaşlama olmasıdır. T4 hormo­nundan T3 hormonu az oluştuğu için, metabolizma biraz yavaşlar ve bu durum da kilo vermeyi önler. Bu nedenle zayıflayamayan kişilerde tiroit hormon tetkiklerinin ince­lenmesi gerekir. Özellikle hipotiroidi denilen tiroit yetmez­liği varsa kilo vermek çok zordur. Bu hastalığın bir endok­rinoloji uzmanınca tedavisi gerekir.

Kilo vermeyi engelleyen diğer bir durum kandaki bazı minerallerin azlığıdır. Örneğin kanında kalsiyum, magnez­yum ve selenyum eksikliği olan kişiler daha zor zayıflar. Bu minerallerin ölçülerek eksikse alınması kilo kaybına fayda sağlar.

Kilo vermeye başladıkça kanımızda "ghrelin" hormo­nu artmaya başlar ve bizi yemek yemeye yönlendirir. Be­yinden salgılanan "öreksin" isimli hormon da yemek ye­meyi artırmaktadır.
Görüldüğü gibi vücudumuz, salgıladığı hormonlarla, devamlı kilo vermeye karşı direnç gösterir. Belirli miktarda kilo verildikten sonra, vücut yeni duruma karşı bir denge sağlamaya çalışır ve kilo kaybı azalır, bazen durur. Bu kişi­ler ümitsizliğe kapılmayıp sağlıklı beslenme ve egzersize devam etmeli hatta egzersizi biraz daha artırmalıdırlar.

Kilo verirken önce hızlı bir kayıp oluyor, ama sonra ki­lo kaybı yavaşlıyor. Bunun nedenini öğrenebilir miyiz?

Kilo kaybının iki dönemi vardır. İlk dönem hızlıdır. Bu dönemde karaciğer ve kaslarda depolanan glikojen adın­daki şekerin ve proteinlerin yıkımına bağlı olarak belirgin bir sıvı kaybı olur ve 24-48 saat içinde glikojen depoları azalırken, vücuttan su atılır. Kişi de hemen kilo verdim di­ye sevinir.

Bu dönemden sonra yağların yakılması evresi gelir ki, bu evrede başarılı olmak için spor yapmak, yürümek ve gün içinde hareketli olmak büyük önem taşır. Eğer bunla­ra dikkat edilmezse kilo kaybı durur.
Bu arada tiroit bezi hormonları çalışmayan veya kan insülin hormonu yüksek kişilerde de kilo kaybı zor olur. Bu kişilerin mutlaka bir endokrinoloji uzmanına başvur­maları ve uygun tedavi almaları gerekir.

Tiroit Hastaligi Sismanlik İliskisi

Tiroit hastalıklarının da şişmanlıkla ilgili olduğu bili­nir.
Tiroit hastalığı nasıl kilo yapıyor?

Tiroit bezi boynumuzda bulunan, kelebek şeklinde bir salgıbezidir ve metabolizmamızı kontrol eden tiroit hor­monlarını salgılar. Tiroit hormonlarının T3 ve T4 olmak üzere iki tipi vardır. Bu hormonlar az salgılandığında, "hipotiroidi" dediğimiz hastalık oluşur, metabolizma az çalı­şır ve sonunda kilo alınır.
Tiroit ameliyatı geçirenlerde, Hashimoto tiroiditi de­nen tiroit hastalığı olanlarda ve 50 yaş üstü kadınların ço­ğunda tiroit bezi yetmezliği gelişir. Bu kişilerde halsizlik, yorgunluk, el ve yüzde şişme, unutkanlık, kan yağlarında yükseklik ve en önemlisi kilo artışı görülür.

Şişman kişilerde mutlaka tiroit hormon tetkiklerinin yapılarak tiroit bezinin az çalışıp çalışmadığı kontrol edil­melidir. Tiroit bezi yetmezliği tedavi edilmeyen veya yeteri kadar tedavi edilmeyen şişman kişilerin kilo vermesi çok zordur. Bu hastalarda tiroit hormonu tedavisiyle TSH hor­mon düzeyinin normal sınırlarda olmasının sağlanması gerekir.
Tiroit bezinin çok çalıştığı ve zehirli guatr denen "hipertiroidi" hastalığında kişiler başlangıçta zayıftırlar, an­cak bu hastalığın ilaçlarla tedavisi sırasında önemli oranda kilo alımı gözlenmektedir.

Sismanligin Zararlari Nelerdir

Şişmanlığın sağlığımız açısından olumsuz etkileri (Zararları) neler­dir?

Şişmanlığın neden olduğu birçok hastalık vardır. Şiş­manlığın olumsuz etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Şeker has­talığı; hipertansiyon (büyük tansiyonun 13, küçük tansi­yonun 8,5'ten fazla olması); kalpteki koroner damarlarda hastalık; kanda trigliserit denen yağın 150 mg/dl'den fazla olması; safrakesesi hastalığı; rahim, meme ve kalınbağır­sak kanserlerinde artış; diz ve kalça eklemlerinde kireçlen­me; felç; uykuda nefes durması ve horlama; karaciğerde yağlanma; astım; varis; solunum güçlüğü; şişman kadın­larda gebelik süresince bazı hastalıkların sık görülmesi; âdet düzensizlikleri; tüylenme; ameliyatların riskli olması; psikolojik stres; idrar kaçırma ve idrarla protein atılımının artması.

Hormon bozuklukları şişmanlık nedeni olabilir mi?

Bazı hormon bozuklukları kilo almanın önemli bir ne­denidir. Şişman bir kişide bu hormon hastalıklarının olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

Şişmanlarda vücutta oluşan önemli hormon değişiklik­leri nelerdir?

Kilo artışının sık görüldüğü hormon hastalıkları, sıklık­la insülin hormonunun yüksek olması, kan şekeri düşük­lüğü, tiroit bezi yetmezliği veya böbreküstü bezinin aşırı çalışmasıdır.
Şişman kişilerde bazı hormonların salınımı artar bazı­ları ise azalır. Şişmanlarda büyüme hormonu az salgılanır ve nedeni henüz bilinmemektedir. Şişmanlarda vücutta oluşan önemli hormon değişiklikleri şunlardır:

Yemeklerden sonra pankreas bezinden aşırı insülin salgılanır; yemek dışı zamanlarda da kandaki insülin hormonu yüksektir ve etkisi azalmıştır. Kilo vereme­menin bir diğer nedeni kandaki insülin hormonunun yüksek olması ve iyi çalışmamasıdır. Biz buna "insü­lin direnci" adını veriyoruz. İnsülin hormonunun kanda yüksek olması ve hücrelere kan şekerini soka-maması nedeniyle ortaya çıkan duruma insülin diren­ci adı verilir. İnsülin direnci yüksek olan kişilerde, kan şekeri düşüklüğü (hipoglisemi) atakları oluşur. Bu du­rum şekerli şeyler yemeye yönelttiği için zayıflamak mümkün olmaz. İnsülin direncini azaltan bazı ilaçlar bu konuda faydalı olabilir. Bu konuda uygun önerme­yi doktor yapmalı, doktora danışmadan bu tür ilaçlar kullanılmamalıdır.

Kandaki leptin hormonu düzeyi yüksek olmasına rağ­men beyne geçerek iştahı azaltamaz ve kilo artar. Yani şişmanlarda leptin hormonu iyi çalışmaz.

Erkeklerde erkeklik hormonu olarak bilinen testoste­ron hormonu azalır. Kadınlarda ise testosteron artar ve tüylenme yapar.

Şişman kişilerde böbreküstü bezinden aşırı kortizol hormonu üretilir, ancak idrarla atıldığından kanda yükselmez.

Sismanlik Cesitleri Nelerdir

Şişmanlığın çeşitleri var mıdır?

Vücuttaki yağın dağılımına göre şişmanlık, erkek tipi ve kadın tipi olmak üzere ikiye ayrılır. "Erkek tipi" ya da "elma tipi" şişmanlıkta karında, göbekte, iç organların et­rafında fazla miktarda yağ vardır. Şeker hastalığı, tansi­yon, kan yağlarında yükseklik, karaciğer yağlanması, koroner arter ve beyin damar hastalıkları (inme-felç) bu şiş­manlık tipinde sık görülür. Bu nedenle göbekte yağ top­lanmasıyla karakterize edilen bu şişmanlık türü sağlık açı­sından çok zararlıdır.

"Kadın tipi" veya "armut tipi" şişmanlıkta yağlar cilt altında ve kalçada birikmiştir. Kadınlarda yağların basen­de veya kalçada birikmesi bu tür şişmanlığı oluşturur. Bu tip şişmanlarda kalp ve damar hastalığı veya şeker hastalı­ğı daha az görülür.

Şişman bir kişide kalp hastalığına yakalanma riski, bel çevresi ve VKİ'ye göre anlaşılır. Bel çevresi genişledikçe kalp hastalığına yakalanma riski de artar. Bel çevresi erkek­te 102 cm'den, kadında 88 cm'den fazla ise, kalp hastalığı­na yakalanma riski yüksek demektir. Bel çevresi ne olursa olsun VKİ >35 kg/m2 ise yine kalp hastalığı riski yüksektir.

Yaş arttıkça insanlar neden kilo alır?

Yaşla birlikte kilo artışının bir nedeni, kanda pankreas bezinden salgılanan insülin hormonu ile böbreküstü bezin­den salgılanan kortizol hormonunun artmasıdır. Her iki hormon da çeşitli mekanizmalarla yağ birikimini artır­maktadır. Bu hormonlar yağların parçalanmasını veya eri­mesini engelleyerek yağ miktarının artmasına neden olur­lar. Diğer bir neden de yaşla birlikte hareketin azalmasıdır.

Yanlış yemek yeme alışkanlıklarının kilo almada etkisi nedir?

Kilo almada yanlış yemek yeme alışkanlıklarının da önemli bir yeri vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Hızlı yemek yemek, büyük lokmalar halinde yemek, az çiğnemek ve çatalı kaşığı elden hiç bırakmamak,
Öğün atlamak, öğün aralarında devamlı atıştırmak,
Televizyon seyrederken, kitap veya gazete okurken yemek yemek,
Üzüntülü ve sıkıntılı durumda aşırı yemek yemek,
Çok fazla yemek yemek,
Ziyaret ve davetlere sık katılmak, tatlı ve şeker ik­ramlarını reddetmemek,
Akşam yemeğinden sonra, yatıncaya kadar devamlı bir şeyler yemek,
Az su içmek,
Akşam eve gelince yemeğe kadar abur cubur yemek.
Şişmanlığa zemin hazırlayan hastalıklar

İdeal Kilo ve Boy Hesaplama

İdeal Kilo Nedir, İdeal Kilo Hesaplama

Bir kişinin şişman olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Bir kişinin vücut ağırlığının ideal kilosunun yüzde 120'sinden fazla olması veya vücut kitle indeksinin (VKİ) 30 kg/m2'den fazla olması durumunda "şişmanlık vardır" diyoruz.

Bu konuda iki formül kullanırız:

İdeal Kilo Boy Hesabı

1. İdeal kilo formülü: Boy-100-[(boy-150)/4]. Bu for­mülü bir örnekle şöyle açıklayabiliriz: Boyu 160 cm olan bir kadının ideal kilosu şöyle hesaplanır:
160-100-[(160-150)/4]= 60 (10/4)= 60-2,5= 57,5 kg
Bu formül kabaca boyunuzun santim cinsinden değe­rinden 100 çıkarılarak bulunan rakamdan 4-5 kg çıkarıla­rak da elde edilir.

İdeal Kilo Hesaplaması

2. Vücut kitle indeksi: Şişmanlığı saptamak için en sık kullanılan ölçümdür. Vücut ağırlığının (kg) boyun metre cinsinden karesine bölünmesiyle (m2) bulunur (kg/m2). Vü­cut kitle indeksi vücut yağını kaba bir hesapla tahmin etme­ye yarar ve vücut yağını yüzde 70 doğrulukta ortaya koyar.
Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz: Kilosu 54 kg, boyu ise 1,60 m olan bir kadının vücut kitle indeksi şöyle hesaplanır:

kg/m2= 54/l,602= 54/2,56= 21,09 kg/m2

Vücut kitle indeksi şöyle değerlendirilir:

VKİ 18,5 kg/m2'den az ise kilo azlığı söz konusudur,
VKİ 24,9 kg/m2'den küçük ise o kişi sağlıklıdır,
VKİ 25-29,9 kg/m2 arasında ise aşırı kiloludur,
VKİ 30-34,9 kg/m2 arasında ise hafif şişmandır (evre 1),
VKİ 35-39,9 kg/m2 arasında ise şiddetli şişmandır (evre 2),
VKİ 40 ve üstü ise çok şiddetli (morbid) şişman veya ölümcül şişmandır (evre 3).

Bu sınırlar şişmanlığın tanımı için uygun olsa da VKİ'si 19 olan bir kişinin VKİ'nin sözgelimi 24,5'ine kadar kilo alması da bir risk taşır. VKİ'si 18'den 24'e çıkan bir kişi­nin de aşırı kilolarını vermesi gerekir.

Cocuklarda Sismanlik ve Kilo Sorunu

Çocuklarda görülen şişmanlık sıklığında artış var mı?

Evet çocuklardaki şişmanlık sıklığında son yıllarda çok hızlı bir artış, hatta patlama var. Bu nedenle, eskiden eriş­kin yaşlarda görülen "tip 2 şeker hastalığı" artık çocukluk veya ergenlik çağında da görülmeye başlandı. Fransa'da son 10 yılda çocuklarda şişmanlık sıklığı 5 kat, ABD'de ise 1976 yılından bu yana 2 kat artmış. Aynı şekilde Türki­ye'de de çocukluk çağındaki şişmanlık hızla artmaktadır.

Çocuklarda şişmanlığa neden olan faktörler nelerdir?

Çocuklarda şişmanlığın bu denli hızlı artmasında önce­likle çevre faktörlerindeki değişiklikler sorumludur. Hareketsiz bir yaşam biçiminin egemen olması, televizyon ve bilgisayar önünde fazla vakit geçirme, karbonhidratlı ve yağlı gıdalarla aşırı beslenme, çocukların okullarda dar bir çevrede kalmaları, oyun ve egzersiz yapamamaları, televiz­yonlarda yapılan şeker ve çikolata türü gıdaların reklam­ları bu artışta başlıca etkenlerdir. Günde iki saatten fazla televizyon seyreden çocukların yüzde 52'sinde aşırı kilo ve yüzde 28'inde şişmanlık saptanmıştır.

Çocuklarda Kilo Fazlalığının Nedenleri

Çocuğun doğum kilosunun fazla olması,
Annenin gebelikte sigara içmesi,
Bebeklik döneminde katı gıdalara erken başlamak,
Anne-babanın şişman olması,
Ailenin sosyal ve ekonomik yönden yetersizliği,
Haftada 11 ve günde 1,5 saatten fazla televizyon izle­mek,
Okul sporlarına katılmamak,
Ev dışında oyun oynamamak,
Otomobille her gün 2 saatten fazla seyahat etmek,
Kardeşsiz olmak.

Kantinlerde meyve satışı yapılmalı

Çocukların kilo almaması için neler yapmalıyız?

Hem ailede hem de okulda yapılacak şeylerle çocukla­rın kilo alımı engellenebilir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Okullarda çocuklara oyun ve jimnastik alanları sağ­lanmalıdır,
Aile bebekleri anne sütüyle beslemeye özen gösterme­lidir (obeziteyi yüzde 15-25 oranında azaltır),
Anne-baba sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli ve evde uy­gulamalıdır, böylece çocuklar da sağlıklı beslenmeyi öğrenirler,
Çocuklara abur cubur yememesi, acıktığı zaman ve yavaş yemesi öğretilmelidir,
Çocuğun aileyle birlikte yemek yemesi sağlanmalı, mutlaka kahvaltı edilmelidir,
Aile, günlük beslenmede yağ ve karbonhidrat mikta­rını azaltmalıdır,
Aile, çocuğu kısıtlayıcı diyetlere sokmamalıdır,
Çocuk bir başarı kazandığında, ödül olarak şeker, çi­kolata gibi kalorisi yüksek gıdalar verilmemelidir,
Çocuğu cezalandırırken besin alımını kesmemek veya besinleri yasaklamamak gerekir,
Çocuklara çok su içmesi öğretilmelidir,
Çocukların kendi odalarına veya yattıkları odaya tele­vizyon konmamalıdır,
Okullara sağlıklı beslenme ve egzersizin faydaları ko­nusunda dersler koymalı ve okul kantinlerinde sağlık­lı besinlerin satılması sağlanmalıdır. Gazoz ve kola gi­bi yüksek kalorili içecekler yerine, sadece su veya ma­den suyu satılmalı, margarinle yapılmış tost satışı ya­saklanmalıdır. Kantinlerde meyve satışı yapılmalı, ço­cuklara bisküvi ve kek yerine meyve yeme alışkanlığı kazandırılmalıdır.
Öğlenleri yemek verilen okullarda, kilo aldırmayan ve sağlıklı yemeklerin çıkması için çaba gösterilmeli­dir. İngiltere ve Singapur'da yapılan okul çalışmaları başarılı sonuçlar vermiştir.

Çocukluk döneminde kilolu olanların erişkin yaşlarda kilolu olma riski var mı?

3-10 yaş arasında aşırı kilolu olan çocukların yüzde 50'sinde erişkin dönemde aşırı kilolu olma riski vardır. Er­genlik çağında aşırı kilolu olanların ise yüzde 70-80'inde ileri yaşta aşırı kilo gelişmektedir. Bu nedenle çocukluk ça­ğından itibaren fazla kilolarla mücadele etmek gerekir.

Çocuklarda görülen şişmanlık ile erişkinlerde görülen şişmanlık arasında fark var mı?

Evet, arada fark var. Çocuklar kilo aldığında yağ hüc­relerinin sayısı artıyor. Erişkinlerde ise yağ hücrelerinin sa­yısında artma olmadan her bir yağ hücresi büyüyor.

Tedavide iş anne-babaya düşüyor

Çocuklarda şişmanlık tedavisi için ne yapılmalı?

Çocuklardaki şişmanlığın tedavisinde büyüklerde olduğu gibi önce hormonal veya genetik bir bozukluğun olup ol­madığı araştırılmalıdır. İnsülin direnci veya tiroit yetmezliği ilk akla gelenlerdir. Çocukluk ve ergenlik çağında şişmanlı­ğa bağlı insülin direnci olup olmadığını anlamak için, açlık kan şekeri ve açlık kan insülin düzeyi ölçülür. Açlık insülin düzeyinin 15-20 mlU/ml'den fazla olması veya şeker yükle­me testi sırasında insülin düzeyinin 150 mlU/ml'den yüksek olması da insülin direncinin varlığını gösteren önemli bir belirtidir. İnsülin direnci bu çocuklarda ileride şeker hastalı­ğı çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu gösterir. Tiroit hor­monları için TSH ve serbest T4 ölçümleri yapılmalıdır.
Tedavide iş çocuğa ve daha çok anne-babaya düşmek­tedir. Çocuğun hareketi artırılmalı, yağ ve enerji düzeyi düşük gıdalar yemesi sağlanmalı, yeme alışkanlığı değişti­rilmeli ve aile üyeleri de sağlıklı beslenmeyi öğrenmelidir. Bunların dışında çocuğun çok televizyon seyretmesine izin verilmemelidir. Çocuklarda şişmanlık için ilaç tedavisi ya­pılmaz.

Şişman çocuklarda günlük kalori alımının yüzde 25'inden fazlasının, yemek saatleri dışındaki atıştırmalar­dan kaynaklandığı belirlenmiştir. Bu nedenle çocukların atıştırmaları önlenmelidir. Şişman çocukların en önemli problemlerinden biri, ergenliğe erken girmeleridir. Bu ço­cuklarda yürümede gecikme, kemik yaşının akranlarına göre ileri olması, vücutta pişikler ve deri iltihaplan sık görülür. Yağ dokusu artışına bağlı olarak karında çatlak­lar oluşur. Erkek çocuklarında memelerde aşırı büyüme gözlenebilir.

Çocuklarda şişmanlığın ortaya çıkmasını önleyecek di­yet ilkelerini şöyle sıralayabiliriz:
Bir yaşına kadar çocuğu anne sütüyle beslemek çok önemlidir. Ek besinlere erken başlamak, süte bal koy­mak, fazla muhallebi yedirmek çocukta kilo artışına neden olur. Hazır bebek mamalarına su konulmalı ve bisküvi eklenmemelidir. Biberon yerine kaşıkla bes­lenmeye önem verilmelidir.
1-6 yaş arasında, ailenin beslenme tarzı kilo alımında çok önemlidir. Ailenin sağlıklı beslenme konusunda bilgi sahibi olması gerekir. Çocuğa ödül olarak şeker ve çikolata verilmemelidir. Çocuğun mutlaka sabah kahvaltı etmesi, öğün kaçırmaması ve hareketli olma­sı sağlanmalıdır.

6-18 yaş döneminde çocuklar makarna ve pilav gibi karbonhidratlı gıdaları tercih ederler, sebze yemekleri­ni pek sevmezler. Bu nedenle aile dengeli bir beslen­mede, öğün atlamamakta, sebze ve meyveden zengin bir diyette ısrar etmeli ve hububatlara ağırlık vermeli­dir. Çocuğa doğru beslenme alışkanlığı kazandırmak için, evde beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği, beyaz makarna yerine kepekli makarna tüketmelidir.

Spor yapmak da diyet kadar büyük önem taşır.

Yoğun çalışma veya sınav döneminde de gençler kilo alıyor. Bu dönemde gençler nasıl beslenmeli?

Sınav döneminde ve özellikle üniversiteye hazırlanırken gençlerimizde yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk ve çok faz­la stres vardır. Bu nedenle abur cubur yiyen, düzenli besle­nemeyen öğrenciler kilo alırlar. Bu şekilde sınava giren öğ­rencilerin başarılı olmaları zorlaşır.
Hafızayı güçlendirmek için omega-3 alımını artırmak ve bu amaçla da haftada 3 kez balık tüketmek, sebze ve meyveyi artırmak, arada ceviz, badem veya fındık ye­mek gerekir, tabii yumurtayı da unutmamak faydalı olur. Kalsiyum desteği için yağsız süt ve ayran mutlaka içilmelidir.

Sınava hazırlanan gençlerde kansızlık, kalsiyum ve magnezyum gibi mineral eksikliği olup olmadığını araştır­mak gerekir. Demir eksikliği olan gençlerde isteksizlik, konsantre olamama çok sık görülür. Bu tür eksiklik varsa doktorunuzun önerdiği şekilde ilaç alınması ve besin des­teği gerekebilir.
Düzenli kahvaltı etmek de önemlidir. Gençlerin çoğu kahvaltı etmeden okula gitmektedir. Kahvaltı etmek başa­rıyı artırır. Kahve ve çayı fazla içmek veya kola alışkanlığı hafızaya zarar verir. Bunun yerine bol su veya taze meyve suyu içilmelidir. Her gün yarım saat yürüyüş yapmak da sınav başarısını artırmaktadır.

Leptin Hormonu ve Sismanlik

Şişmanlıkta leptin hormonu

Sizin Türkiye'deki şişmanlarda saptadığınız genetik bozukluklar nelerdir?

1997 yılından bu yana Türkiye'deki şişmanlarda gene­tik bozuklukları saptamak için çalışma arkadaşlarımla be­raber bir dizi bilimsel araştırma yapma olanağım oldu. Bu araştırmalarımız Türkiye'deki aşırı şişman hastaların yüz­de 4 ila 5'inde melanokortin 4 reseptör gen bozukluğu olduğunu ortaya koymuştur. Bu araştırmalarımız sırasında dünyada ilk kez bir Türk ailesinde leptin hormon yetmez­liğine bağlı olarak oluşan şişmanlık saptadım. Yine bu araştırmalarım sırasında şişman kişilerin yüzde 5 ila 6'sında leptin hormonunun az salgılandığını tespit ettim. Kan­larında leptin hormonu düşük şişman kişilerin, leptin hormonuyla tedavi edilme olanağı vardır. Bununla birlikte leptin hormonu şu an ilaç olarak piyasada bulunmamak­tadır. Yakın gelecekte piyasada satılacağını sanıyorum. Bu nedenle şişmanlarda leptin hormonunu ölçmek faydalı olacaktır. Ancak şunu da vurgulamam gerekir: Toplumda görülen şişmanlığın çoğu tek gen bozukluğundan değil, birçok genin etkileşiminden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle sağlıklı beslenme, yaşam tarzı değişikliği ve egzer­siz yapmak şişmanlık mücadelesinde en önemli araçları­mız olmaya devam edecektir.

Türkiye'de şişmanlık sıklığı ne orandadır?

2002 yılında yapılan TOHTA (Türkiye Obezite ve Hi­pertansiyon Taraması) çalışmasında Türkiye'de aşırı kilolu (toplu) oranı yüzde 41, şişmanlık oranı ise yüzde 25,2 ola­rak saptanmıştır. Görüldüğü gibi Türkiye'de şişmanlık hızla artmaktadır.

Bu rakamlardan yola çıkarak Türkiye ile ilgili nasıl bir öngörüde bulunursunuz?

Maalesef ülkemizde şişmanlık artmaya devam ediyor. Kent yaşamının insanları hareketsiz kılması, bilgisayar ve televizyon başında geçirilen saatlerin ve fast food türü gı­da tüketiminin artması insanlarımızın kilo almasına neden oluyor. Artık köylerde de evde yapılan tam buğday ekme­ği yerine fırınlardan alınan beyaz ekmeğin tüketilmeye başladığı ve bunun günlük gıdanın önemli bir kısmını oluşturduğu dikkate alınırsa önümüzdeki 10 yıl içinde köylü nüfusta da şişmanlık, şeker hastalığı, hipertansiyon ve kalp hastalığı görülme sıklığında önemli bir artış bekle­mek yanlış olmaz.

Kilo Alma Nedenleri

Kilo Alma Nedenleri, Neden Kilo Alınır?

Şişmanlığın giderek salgın halini almasının altında, ko­lay yaşam biçimi nedeniyle hareket azalması, fazla kalori alımı ve fast food türü yeme alışkanlıklarının artması önemli rol oynar.

Erişkin yaşlarda kilo almaya veya şişmanlığa neden olan başlıca faktörler hareketsizlik ve aşırı beslenmedir. Kadınlar gebelik, emzirme ve menopoz dönemlerinde daha çok kilo alırlar. Tiroit bezi yetmezliği (hipotiroidi), böbre­küstü bezinin aşırı "kortizol" üretmesi ve yumurtalıklardaki kistlerle karakterize "polikistik over hastalığı" gibi hormon bozuklukları da kilo alımının önemli nedenleridir.
Evlendikten sonra düzenli yeme döneminin başlaması veya sigarayı bırakınca iştahın artması da kiloyu artıran olaylardır. Aşırı alkol tüketimi, depresyon gibi bazı sosyo­lojik ve psikolojik sorunlar; emeklilik, uzun yol şoförlüğü gibi meslekler ve gece vardiyasında çalışmak kilo alımında önemli etkenlerdir.

Şişmanlığın Nedenleri

Şişmanlığın ortaya çıkışında ailesel veya genetik neden­ler var mı?

Şişmanlığın aileyle ilişkisi olduğu yıllardır bilinen bir gerçektir. Anne ve babası şişman olan kişilerin çocukların­da şişmanlık daha sık görülür. Şişmanlığın oluşumunda kalıtımın yüzde 35-60 oranında rol oynadığı artık bilin­mektedir. Anne ve babamızdan aldığımız genetik yük, kilo alımının önemli bir nedenidir. Anne-babanın şişman olma­sı veya şeker hastası bir anneden doğmak da kilo alma açısından risk anlamına gelir. Anne-babası aşırı kilolu ço­cukların yüzde 80'inde, anne ve babasından biri aşırı kilo­lu olanların yüzde 40'ında, anne-babası normal kilolu olanların ise yüzde 10'unda erişkin döneminde şişmanla­ma riski vardır.

Yapılan genetik çalışmalar, anne-babamızdan gelen ba­zı genetik bozuklukların, kilo alımında Önemli rol oynadı­ğını göstermiştir.

Vücudun kilo almaya karşı yeterince kendini koruma­dığı, kilo vermeye şiddetle karşı çıktığı ve bu yönde meka­nizmalar geliştirdiği ortaya konmuştur. Yani vücut kilo al­maya karşı daha toleranslı davranmaktadır. Bu nedenle ki­lo vermek almaktan daha zordur.

Kilo Sorunu ve Sismanlik Nedir

Şişmanlık ve Kilo Sorunu Nedir?

Dilek Kaykılar Hocam önce şişmanlığın tanımından bahsedelim isterseniz... Nedir şişmanlık?

Prof. Dr. Metin Özata Şişmanlık vücudumuzda aşırı miktarda yağ birikmesidir. Ağırlığı fazla olan kişilerin hep­si şişman olarak kabul edilmez. Bazı kişilerde kas gelişimi fazlaysa bu da ağırlığı artırır. Bu nedenle şişmanlık ile ağırlık aynı anlama gelmemektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şişmanlığı, "Vücutta sağlığı bozacak ölçüde anor­mal veya aşırı miktarda yağ birikmesi" olarak tanımlamış­tır. 18 yaşındaki erkeklerde vücut ağırlığının yüzde 15 ila 18'ini, kızlarda ise yüzde 20 ila 25'ini yağ oluşturur; er­keklerde bu oran yüzde 25'i, kadınlarda ise yüzde 30-35'i aşarsa şişmanlık ortaya çıkar. Şişmanlığın tıp dilindeki adı "obezite"dir. Obeziteyi önlemek de, kitabın son bölümün­de daha ayrıntılı anlatacağımız gibi, kilo yönetimi yoluyla fazla yağlardan kurtulmak demektir.

Şişmanlık (Kilo Sorunları) bir hastalık mıdır?

Şişmanlık, çok eski çağlarda bir hastalık olarak algılan­mamakta, hatta sağlık ve güç simgesi olarak görülmekteydi. Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergi­lenen eski çağlara ait kadın heykellerinin hep şişman ol­ması bu inanışın güzel bir örneğidir. Ancak artık şişmanlı­ğın bir hastalık olduğu, yapılan birçok bilimsel araştır­mayla ortaya konmuş bir gerçektir.

Bazı kişiler durmadan kilo alıp verir. Kilo veren kişi düzenli beslenme uygulamaz veya egzersizi azaltırsa tek­rar kilo alır. Bu nedenle şişmanlık, tekrarlama özelliği olan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Başka hasta­lıklar gibi, şişmanlığın da nedeni vardır ve çoğu şişman hastada bu neden, aşırı beslenme ve alınan enerjiyi harca-yamama olarak gözlenir. Yakılamayan enerji vücutta yağ olarak birikir.

Peki, bu fazla yağlar neden birikir? Yağ ve Kilo Sorunları

Vücudumuzun normal bir kiloda kalması için yakabil­diğimiz kadar gıda almamız gerekir. Eğer yakabileceğimiz­den daha fazla gıda alırsak, fazla kaloriler vücudumuzda yağ olarak birikir ve şişmanlık ortaya çıkar.

Biriken yağlar sadece yağ dokusunda mı bulunuyor?

Şişman bir kişide görülen en önemli bozukluk yağ hüc­relerinin büyümesi, bu hücrelerde aşırı yağ birikmesi ve yağla dolan hücrelerde daha fazla yağ depolanamayınca bu defa fazla yağların kaslarda ve karaciğerde birikmesi ve kan dolaşımında fazla miktarda yağ asitlerinin ortaya çıkması durumudur. Bir başka deyişle şişmanlıkta, yağ hücrelerinin yanında, kaslardaki, karaciğerdeki ve kan do­laşımındaki yağ miktarı da artar.

Zayiflama ve Kilo Kontrolu

Şişmanlık ve Kilo Sorunu Nedir?

Kilo Alma Nedenleri, Neden Kilo Alınır?

Şişmanlıkta leptin hormonu

Çocuklarda Şişmanlık Nedenleri ve Tedavisi

İdeal Kilo Nedir, İdeal Kilo Hesaplama

Şişmanlığın Çeşitleri

Şişmanlığın Sağlığa Zararları

Tiroit Hastalığı ve Şişmanlık

Yumurta Kisti, Testosteron ve Östrojene Bağlı Kilo Artışı

Kilo Vermeyi Engelleyen Nedenler

Şişmanlık ve Şeker Hastalığı

Metabolik Sendrom

Karaciğerde Yağlanma

Depresyona Bağlı Kilo Artışı

Gece Yemek Yeme Sendromu

Proteinler Tokluk Hissi Verir

Beyindeki Açlık ve Tokluk Merkezleri

Şişmanlığın Teşhis ve Tedavisi

Hızlı Kilo Vermek Sağlıklı Mı?

Mideye Kelepçe Tarak Zayıflama

Akupunktur İle Zayıflama

Beyaz Ekmeğin Zararları

Nasıl Bir Diyet Yapılmalı

Düşük Kalorili Gıdalar

Zayıflama Diyeti ve Ara Öğünler

Diyet ve Karbonhidratlar

Glisemik İndeksi ve Şeker Yükü

Kilolu ve Şeker Hastalığı Olan Kişilerde Diyet

Trans Yağ ve Trans Yağ Asitleri

Akdeniz Tipi Beslenme ve Diyet

Harvard Tipi Beslenme ve Diyet

Kötü Beslenme Alışkanlıkları

Açlık Atakları, Abur Cuburu Önlemek

Diyet Çeşitleri; Zone, Atkins, Mognitac Diyetleri

Kırmızı Etin Zararları

Kan Şekeri Düşüklüğü

Kan Şekeri Neden Düşer

Gıdaların Doygunluk İndeksi

Diyet Yaparken İlaçların Etkisi

Konjuge Linoleik Asit (CLA)

Asetil L - Karnitin

Şişmanlık Tedavisinde Yeni İlaçlar

Obezite Aşısı

Ozel Tup Bebek Merkezleri

Sağlık Bakanlığı'nın 9.5.2006 Tarihi İtibariyle Ruhsat Verdiği Tüp Bebek Merkezleri Listesi

Sağlık Bakanlığı, 9 Mayıs 2006 tarihinde ruhsat verdi­ği tüp bebek merkezlerini açıkladı. Listede 78 adet tüp be­bek merkezi bulunuyor.

İl Bazında Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri (ÜYTE)


Özel Tüp Bebek Merkezleri

Adana B.Ü. Adana Uygulama ve Araştırma Merkezi (Seyhan Hastanesi)
Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi
Adana Özel Adana Tüp Bebek Merkezi
Adana Prof. Dr. M. Turan ÇETİN Tüp Bebek Merkezi
Ankara Anatolia Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi
Ankara Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Ankara Başkent Hastanesi Üniversitesi Tıp Fakültesi ÜYTE Merkezi
Ankara Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı ve Hastanesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Ankara Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ÜYTE Merkezi
Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Ankara Gürgan Clinic Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi
Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Ankara Nisan Sağlık Hizmetleri
Ankara Özel Ankara Tüp Bebek Merkezi
Ankara Özel Centrum Klinik ÜYTE Merkezi
Ankara Özel GEN-ART Kadın Sağlığı ve Üreme Biyolojisi
Ankara Özel Güven Hastanesi
Ankara Maya Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi

Antalya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi
Antalya Antalya Özel Anadolu Hastanesi ÜYTE Merkezi
Antalya Özel Antalya ÜYTE Merkezi

Bursa Bahar Hastanesi Jinemed - Bursa Tüp Bebek Merkezi
Bursa Kadın Hastalıkları Kısırlık ve Tüp Bebek Merkezi
Bursa Özel Ren Tıp Merkezi
Bursa SORANUS Kadın Hastanesi ve Doğ. Merk.

Denizli Özel Denizli Sağlık Hastanesi

Diyarbakır-Özel Metropol Hastanesi ÜYTE Merkezi

Erzurum Özel Erzurum Şifa Hastanesi ÜYTE Merkezi

Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

Gaziantep Özel Konukoğlu ÜYTE Merkezi

İstanbul Eurofertil Üreme Sağlığı Merkezi
İstanbul Ferticenter İstanbul Tüp Bebek Merkezi
İstanbul International Hospital Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İnfertilite Ana Bilim Dalı
İstanbul Özel Kalamış Tıp Merkezi
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
İstanbul J.F.K. Hastanesi
İstanbul Jinemed Tıp Merkezi ÜYTE Merkezi
İstanbul Marmara Üniversitesi T. F Kadın Hastanesi ve Doğum AD
İstanbul Metropolitan Florance Nigtingale Hastanesi
İstanbul Özel 29 Mayıs Hastanesi
İstanbul Özel Acıbadem Hastanesi
İstanbul Özel Alman Hastanesi
İstanbul Özel Amerikan Hastanesi
İstanbul Özel Batı Bahat Hastanesi ÜYTE Merkezi
İstanbul Özel Dr. Pakize İ. Tarzi Hastanesi
İstanbul Özel Fertijin ÜYTE Merkezi
İstanbul Özel Hattat Hastanesi
İstanbul Özel İstanbul Cerrahi Hastanesi
İstanbul Özel İstanbul Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi
İstanbul Özel Kadıköy Şifa Hastanesi
İstanbul Özel Medical Park Hospital
İstanbul Özel Medicana Hospital
İstanbul Özel Memorial Hastanesi
İstanbul Özel Nisa Hastanesi ÜYTE Merkezi
İstanbul Özel Şafak Hastanesi
İstanbul Özel Türkiye Gazetesi Hastanesi
İstanbul Özel Yıldız Tabya Bilge Hastanesi UYTE Merkezi
İstanbul Süleymaniye Doğum ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi
İstanbul Yeditepe Üniversitesi Hastanesi ÜYTE Merkezi
İstanbul Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
İzmir Ege Üniversitesi Aile Planlaması Kısırlık ve Araştırma Uygulama Merkezi
İzmir Özel Ege Tüp Bebek Merkezi
İzmir Özel İrenbe Tıp ve Tüp Bebek Merkezi
İzmir Özel Kent Hastanesi
İzmir Özel Smyrna Art Tüp Bebek Merkezi
İzmir Özel Şifa Hastanesi

Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kayseri Özel Kayseri Sevgi Hastanesi ÜYTE Merkezi

Kocaeli Özel Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi ÜYTE Merkezi

Konya Özel Selçuklu Hastanesi
Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi

Malatya Özel Doğu Fertil Tüp Bebek Merkezi

Sakarya Özel Adatıp hastanesi

Samsun İlk Adım Üreme Sağlığı Merkezi

Trabzon Özel Karadeniz Hastanesi ÜYTE Merkezi

Tüp Bebekte Çoğul Gebelik Önlemek Mümkün Mü?

Burada, her kliniğin kendi "implantasyon oranını" be­lirlemesi gerekiyor. "İmplantasyon oranı," transfer ettiği­niz embriyonun tutunma oranı demek. Bunu hesaplamak mümkün. Eğer kliniğin "implantasyon oranı" yüksekse o zaman, fazla sayıda embriyo transfer etmeye gerek yok. Son dönemde Sağlık Bakanlığı, 3'ten fazla embriyo trans­fer etmeyi de yasakladı. Ancak, bu ne ka­dar uygulanıyor doğrusu bilmiyorum. Bunun birtakım is­tisnai durumları bazı hastalar için elbette olacak. İstisnala­rı konuşmuyorum, genelden bahsediyorum.

Çoğul gebeliklerde istenmeyen durumlar gelişiyor mu?

Olmaz mı var tabii. İkiz gebelikte prematüre yani çocu­ğun yoğun bakım ihtiyacı hissetmesi oranı, tekil gebeliğe göre 2 kat artmış iken, üçüz gebelikte bu 5 kat artıyor. O zaman çok iyi düşünmemiz lazım. Çoğul gebelik, bazı be­beklerde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Yeni doğan yoğun bakım ünitelerinin gerekliliği ortaya çıkıyor. Yeni Doğan Yoğun Bakım Üniteleri kurmak da Tüp Bebek Merkezi kurmak kadar pahalı bir yatırım. Eğitimli ve tecrübeli per­sonel çok önemli. Bu da ülkeye ekstra bir yük getiriyor işin doğrusu. Sonuç olarak "çoğul gebelik" için şunu söy­leyebilirim: İki tane belki kabul edebiliriz. Çünkü annenin iki tane göğsü var çocuğu emzirebilmek için. İki tane kolu var çocuğu tutabilmek için. Ama ikizin üzerindeki çoğul gebeliklerde problem yaşanıyor.

"Çoğul gebelik olursa, bunları, anne karnında gebelik ilerlemeden sonlandırmak mümkündür. Onun için biz çok sayıda embriyo transfer edelim. Gerekirse sonlandırırız" yaklaşımına ne diyeceksiniz?

Bu her zaman için doğru bir yaklaşım değil. Çünkü eğer üçün üzerinde gebelik varsa, bunların mutlaka azaltılması öneriliyor. Mesele, üçüzden ikize indirmek kararının veril­mesi. Tavsiye etmek ile mutlaka arasında bir fark var. Bu işlem, pek de masum olmayan bir işlem. Artı çiftlere, psi­kolojik olarak da birtakım yükler getirebilen bir işlem. Onun için hastalar embriyo transferi yapılırken, "Gebe ka­layım da nasıl olursa olsun. Eğer çoğul gebelik olursa, nasıl olsa doktorum bir çaresine bakar" diye düşünüyorlar. Oy­sa çiftin daha önceden düşünüp kararlı gelmesinde fayda var. Çünkü biz ekip olarak hastaya, "Sizin şu kadar embriyonuz var. Sizin özellikleriniz göz önüne alındığında bu embriyolardan transfer edilmeye layık olan şu kadar tanesi var. Sizin yaş grubunuzda bizim kliniğimizin gebelik oranlarına ve tecrübemize göre, transfer edeceğimiz embriyo sayısı şu olmalı. İki tane transfer edersek gebe kal­ma oranınız şu kadar" gibi bir konuşma yapıyoruz. Hasta­lar bize itiraz edebiliyorlar ve hatta çoğul gebelik riskini dikkate almayabiliyorlar. Hastaların iyi yönlendirilmesi ge­rekiyor. Tabii son karar her zaman hastanındır.

Tup Bebek İlac Tedavisi

Tüp Bebekte Gebelik İçin İlaç Tedavisi?

1990'ların ortalarında, "İlaç kullanmayı ortadan kaldı­rarak, hiç ilaç kullanmadan tüp bebek yapmak mümkün müdür" tarzında birtakım araştırmalar başladı. Bu konu­da yapılan araştırmalar sonucunda ilk bebek, 1994 yılında Kore'de doğdu. Arkasından bu çalışma Avustralya'da tek­rar edildi. İlaç kullanmadan gerçekleşen ilk gebelik, Ko­re'de elde edildi. Sezaryen sırasında yumurtalıktan alman olgunlaşmamış yumurtaların, laboratuvar ortamında ol­gunlaştırılıp, başka bir hastaya (yumurta bağışı tarzında düşünün) transfer edilmesiyle gerçekleşti. 1991'de ilk kez Kore'de uygulanmaya başlanan bu teknik Kuzey Ameri­ka'da da denendi. Ama başlangıç çalışmaları çok başarılı değil. 1999 yılına kadar bu şekilde yapılan 56 tane vaka bildirildi. Bunlardan sadece 2 tane gebelik elde edilebildi.

Demek ki...

Çok da başarılı değil gibi. 1999 yılında Kanada'da be­nim de içinde bulunduğum bir ekip ile birlikte böyle bir çalışma yaptık. Sonuçlarımızı dünyanın en saygın, en itibarlı dergilerinden bir tanesinde yayımladık. Dünyada o güne dek 56 vakada toplam 2 gebelik elde edilmişken bi­zim 20 hastada 25 siklus'ta elde ettiğimiz başarı oranımız yüzde 40 idi. 20 hastada 25 deneme sonunda 10 tanesinde gebelik elde etmiştik. Bu sonuç, o güne kadar bu konuda yapılmış dünyadaki en başarılı çalışmaya ait. Bunu devam ettirdik ve şu anda belli bir yere geldi, oturdu. Burada ya­pılan işlem şu: Normalde biz klasik tüp bebek hastalarına ilaçlan vererek yumurtaları olgun hale getiriyoruz. Aldığı­mız yumurtaları, gerek mikroenjeksiyon olsun gerek kla­sik IVF yardımıyla dölledikten sonra elde ettiğimiz embriyoları rahme transfer ediyoruz. İlaçsız tüp bebek de­nemesinde ise, aldığımız yumurtaların tamamı "olgunlaş­mamış yumurta." Bunları laboratuvar ortamında olgunlaştırıyoruz. Bu olgunlaştırma süreci, 24 ila 48 saat sürü­yor. Olgunlaştırdıktan sonra tüp bebekte ya da mikroenjeksiyonda yaptığımız gibi elde ettiğimiz embriyoları ra­him içerisine transfer ediyoruz. Bu şekilde gebelikler elde ediliyor. Bu gebeliklerde, doğan bebeklerle ilgili birtakım soru işaretleri vardı. Oysa bugün, bu yöntemle doğan be­beklerde ne doğal yollardan ne de klasik ilaç kullanılarak doğan bebeklerden daha fazla bir anormallik olmadığı da ortaya çıktı. Dolayısıyla bu bir alternatif tedavi yöntemi olsa bile ne yazık ki herkese uygun değil.

Preimplantasyon Genetik Tani

"Preimplantasyon Genetik Tanı" nasıl bir gelişme kay­detti?

Bu gelişme mikroenjeksiyon kadar hızlı olmadı. "Pre­implantasyon genetik tanı" hâlâ sadece belli yerlerde yapı­labiliyor. Bugün itibariyle 23 kromozomun tamamını test etmeye yetmiyor. Sadece 8 kromozom test edebiliyor. An­cak, özel bazı durumlar varsa, kişinin bu taranan 8 kro­mozomun dışındaki kromozomların bir tanesinde anor­mallik varsa, o kromozomları da test etmek mümkün. Bir nebze elbise dikmeye benziyor, yani konfeksiyondan hazır almaktan değil de elbiseyi özel olarak kişiye dikmek gibi bir uygulama. Bu konuda yapılacak işler var. Dolayısıyla günümüze doğru gelişmeleri takip ederken bunlara rastlı­yoruz.

"Preimplantasyon genetik tanı" hakkında biraz daha geniş bilgi verebilir misiniz? Oldukça önemli ve hayati bir konu.

Genetik, biyolojinin kalıtım ve çeşitlilikle ilgilenen dalı. Genetik madde hücre çekirdeğinde bulunan DNA (deoksiribonükleikasit) molekülüdür. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler DNA molekülü üzerindeki nükleotid dizileri­dir. DNA molekülünün proteinlerle bir araya gelerek oluş­turduğu yapılar kromozom olarak adlandırılır. İnsan hüc­releri 46 kromozom içerir. Bunların 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir. Cinsiyeti belirleyen kromozomlar "X" ve "Y" kromozomları olarak adlandırılır. (46 "XX" dişi / 46 "XY" erkek). Genetik materyalde meydana gelen her türlü mutasyonlar (değişimler), artma ve azalmalar za­rarlı etkilere yol açıyorsa, genetik hastalık olarak nitelen­diriliyor. Genel olarak genetik hastalıkların sıklığı ile ilgili bilgi vermek oldukça zordur.

Çünkü genetik hastalıkların bir kısmı yaşamın ileri dönemlerine kadar belirti vermeye­bilir. Örneğin gut, "koroner arter hastalığı," diyabet gibi multifaktöriyel kalıtım gösteren hastalıkların sıklığının be­lirlenmesi güçtür. Buna karşılık sayıları 6 bine yaklaşan tek gen hastalıklarının tüm aykırı doğumlar içinde görül­me sıklığı yüzde 1 kadardır. Yeni doğan döneminde kromozom anomalisi görülme oranı ise yüzde 0,56 olarak saptanmıştır. Gebeliğin ilk 3 ayında bebek kaybıyla sonuç­lanan kendiliğinden oluşan düşüklerin yüzde 50-60'ında bir kromozom anomalisi vardır. Erişkin dönemde de tüm kanserlerin yüzde 1 kadarı bir genetik faktöre bağlıdır. Bu durumda, 25 yaş temel alındığında, toplumun yüzde 5'inin genetik faktörlerin önemli rol oynadığı bir hastalık­tan etkilendiği görülmektedir. Genetik hastalıkların tanı ve tedavisinde son yıllarda kaydedilen hızlı gelişmeye karşın, halen tedavisi imkansız ya da ölümcül birçok genetik has­talığın önlenmesinde "Genetik Danışma ve Doğum Öncesi (Prenatal) Tanı" en etkin yöntemlerdir.

Adet Yasi - Adet Ne Zaman Gorulur

Âdet Yaşı Kaçtır, Adet Ne Zaman Görülür

Ortalama yaklaşık 13 yaş. Annesi kız çocuğunun elin­den tutup getirir; "Çocuğun âdetleri ile ilgili problem var" diye. Oysa henüz normal hormon düzeni oturmamıştır. Hormonlar vücutta dalgalanmalar göstererek salgılanıyor­lar. Bu dalgalanmaların yerleşip belli aralarla salgılanabilir hale gelmesi bir süreç gerektirir. Bu süreç içerisinde her şey normale dönecektir. Genç kızlıktan, daha doğrusu çocuk­luktan genç kızlığa geçiş bir süreç. İşte, önce meme gelişimi başlıyor, ardından kıllanma başlıyor, ondan sonra âdet gör­meye başlıyor filan gibi; yani nasıl orada bir süreç varsa, bu hormon salgısının da düzenli hale gelmesi ve yumurtlama­nın düzenli hale gelmesi yıllar içerisinde olan bir şey. Dola­yısıyla burada bir anormallik yok. Genellikle bu yaş gru­bunda bu hormonlardaki dalgalanmaların yerine oturma­mış olması ile ilgili âdet düzensizlikleri oluyor. Böyle bilinirse aile panik yaşamıyor. Bunun normal olduğu bilinme­li. Bu anormalliği de düzeltecek birtakım ilaçlar var. Bu­nun tam tersi ise ileri yaş grubunda yaşanıyor. 40'lı yaşları geçtikten sonra menopoza yakın hanımlarda böyle bir âdet düzensizliği varsa, bunun altında kanser aramak ge­rekebilir. Rahim içini döşeyen endometrium dediğimiz tabakanın kanseri olabilir. Oradan parça alarak patolojide incelettirmek lazım. Bunu yapmamak tıbbi hatadır. Mut­laka yapılması gereken bir şey. Gördüğünüz gibi ikisi de âdet düzensizliği, ikisinde de anormal bir kanama var. Bir tanesine kürtaj yapmanız gerekiyor, ötekine böyle bir şey yapmak gerekmiyor. 30'lu yaşlarda, yani üreme çağındaki hastalarda da bunun nedenini araştırıp, nedene yönelik te­davi gerekiyor. Hastanın çocuk isteğinin olup olmaması bu tedaviyi belirliyor. Çocuk isteği olmayan bir hanıma, örneğin doğum kontrol hapı vererek âdetleri düzene sok­mayı amaçlıyoruz. Çocuk isteyen bir hanıma ise yumurt­lamayı düzenlemek için ilaç veriyoruz. Çünkü bu âdet dü­zensizliklerinin yüzde 90'nda altta yatan neden yumurtla­manın olmaması. Yüzde 10'unda ise yumurtlama olması­na rağmen âdet düzensizliği olabiliyor. Bunun nedenini iyi araştırmak gerekiyor. Bunun için testler yapmak gerekiyor.

Yumurta Dondurma İslemi

Yumurta dondurma İşlemi

Yumurta dondurma işleminin Türkiye'de bazı yasal sı­nırlamaları var. Yumurta ve sperm bankacılığı yasak oldu­ğu için dondurma işlemi ancak tıbbi zorunluluk halinde ve yalnızca kişinin kendisine kullanılmak üzere yapılabiliyor. Kanser tedavisi olma durumunda, erken menopoz riskin­de ve yumurtalık ameliyatları öncesinde üreme fonksiyon­larını kaybetme riski olan kadınlarda dondurma işlemi ya­pılabiliyor. Sperm veya yumurta dondurma işlemi, tıbbi gerekçe olmadan isteğe bağlı yapılamıyor. Saklanan yu­murta ileri yaşta da kullanılabilir. Çünkü rahim yaşlan­maz. Yumurta dondurulduğu anda saati durur. 30 yaşında dondurulduysa kadın 40 yaşma bile gelse yumurta 30 ya­şında kalır. İleri yaşta hamile kalmanın zor olmasının se­bebi yumurtanın da yaşlanmış olmasıdır ki bunu daha ön­ce anlattım.

Olgun yumurtalar donduruluyor

İlk Tüp Bebek

İlk önce sperm mi başarıyla dondurulmuştu?

Evet doğru. İlk olarak sperm başarıyla dondurulup çö­züldükten sonra embriyo dondurulmasına başlandı ve ru­tin olarak uygulamaya konuldu. Dondurulmuş ve çözül­müş insan embriyosundan elde edilen ilk gebelik 1983 yı­lında Trounsen tarafından bildirildi. Bu ilk başarıdan sonra dünyada birçok merkezde yumurta dondurma tek­nolojisinin geliştirilmesi için çalışmalar yapıldı. Yumurta büyük ve karmaşık bir yapı olduğundan düşük ısılara kar­şı çok hassastır. İlk çalışmalarda olgun olmayan yumurta­ların dondurulması önerilirken, bugün yapılan çalışmalar­da olgun olan yumurtaların dondurma işlemine daha da­yanıklı olduğu gösterilmiştir. Toplama işlemi sonrasında yumurtalar etrafındaki hücrelerden temizlenir ve normal olan olgun yumurtalar dondurulur.

Dondurma işlemi es­nasında ısının hangi hızla azalacağı, hangi koruyucu mad­denin kullanılacağının seçilmesi çok önemlidir. Yumurta dondurma işleminden sonra, dondurulmuş yumurtalar sı­vı nitrojen içerisine (-196°C) konulur. Sıvı nitrojen içeri­sindeki yumurta genetik olarak uzun süre bozulmadan ka­labilir. Yumurta dondurma-çözme sonrası doğan bebek­lerde bir sakatlık görülmedi. İlk zamanlarda çözme işlemi sonrasında yüzde 60 yumurta canlı kalırken günümüzde bu oran yüzde 80-90'lara ulaştı. Aynı zamanda, yumurta çözme işlemi sonrasında başlangıçta düşük olan döllenme oranları mikroenjeksiyonun kullanılmaya başlamasıyla birlikte arttı.

Tup Bebek Fiyatlari ve Maliyeti

Tüp Bebek Fiyatları ve Tüp Bebek Maliyeti

Tüp bebek tedavisinin ortalama maliyeti nedir diye so­rarsam kolay bir cevabı olmayacak belki ama?

Ortalama ilaç maliyetleri kliniklerin hitap ettikleri has­ta kitlesine göre değişiyor. Kaba bir tahmin yapayım: Ortalama 2.000 ila 3.000 YTL arasında.

Her bir deneme mi?

Her bir denemede için yaklaşık 3.000 YTL (Tüp Bebek Fiyatı) diyelim. Tek­rar söylüyorum: Kimi hastalarda biraz daha düşük kimi hastalarda biraz daha yüksek olabilir bu rakam. İşlem ma­liyetine gelince, burada her klinik kendi maliyetini kendisi biliyor. Diğer klinikler hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Bu konuda devlet IVF için 1.000 YTL, IVF+ICSI için 1.200 YTL'lik destek veriyor. Fiyatlar 2006'ya ait, bu­nu gözden kaçırmamak lazım. Dokuz Eylül Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi'nde, hastanenin diğer bölümlerinde ol­duğu gibi hastadan kullanılan malzeme kadar para alınıyor. Dolayısıyla hastanın aldığı devlet desteği, tüp bebek yap­masına yetiyor. Bizim fiyatlarımız asla bir özel merkez ka­dar olamaz. Tüp bebek denemesinde dışarıdaki kliniklerde ortalama 2.500-3.000 USD civarında hastane parası almı­yor. Bizim hastanede hastanın cebinden maksimum 1.000 YTL çıkıyor. Bizim merkezimizde hiç sosyal güvencesi ol­mayan bir hastanın IVF işlemi için cebinden yaklaşık 2.000 YTL çıkıyor.

İnsanlara evrensel bir fiyat verelim. O zaman siz, bir Amerika fiyatını söyleyin isterseniz, Almanya fiyatı verin, Türkiye'den de yaklaşık bir fiyat verin. Fiyatlar çok değişi­yor mu?

Değişiyor, çok değişiyor. Amerika'da fiyatlar çok yük­sek. İlaçların fiyatları da çok yüksek, işlem maliyeti de, hastanenin aldığı para da çok yüksek. Türkiye daha ucuz. Türkiye'de hastanelerin aldığı para da, ilaç maliyeti de daha düşük. Kendimden örnek vereyim; Kanada'da çalışırken, bir şekilde bana ulaşan Türk hastalar olduğu zaman, "İlaçlarınızı Türkiye'den alıp yanınızda getirin. Ancak gümrükten geçirmek kolay olmaz çünkü yasak. Bu riski göze alarak getirebilirsiniz" diye uyarıyordum.

Çünkü bizim ülkemizdeki ilaç fiyatı, Kanada'dan, Kuzey Amerika'dan çok daha ucuz. Hatta bir ara Türkiye'nin civarındaki Arap ülkelerinde bizden daha ucuzdu. Hasta­lar özellikle Güneydoğu'da yaşayan hastalar oradan ilaç­larını getirirlerdi. Yani ülkeden ülkeye ilaçlarda farklılık­lar olabiliyor. Türkiye'de devlet, kimlerin tüp bebek teda­visini destekleyebileceğini belirlemiş vaziyette. Herkese kayıtsız şartsız destek vermiyor. Örneğin bir tane çocuğu­nuz varsa, sizin tüp bebekten devlet desteği ile ikinci bir çocuk sahibi olma şansınız yok. Benim öyle bir hastam var. Hanımın bir tane çocuğu var. Arkadan gebe kalmış, dış gebelik olmuş ve bir tüpü alınmış. Bir daha gebe kal­mış gene dış gebelik, öbür tüpü de alınmış. İki tüpü de yok. Yani bu hanımın tüp bebek tedavisi dışında doğal yollarla gebe kalma şansı hiç yok. Ama devlet, "Senin bir tane çocuğun var. Ben sana devlet desteği vermem" di­yor. Bu hasta, tüp bebek tedavilerini tümüyle cebinden yaptırıyor. Bu bir haksızlık bana göre. Bu tür kısıtlamalar söz konusu. Ama biz yine de buna şükrediyoruz. Devle­tin tüp bebek tedavisi kıstaslarına uygun hastaların, ilaç maliyetinin yüzde 80'ini karşılaması mucize gibi bir şey. Klasik IVF tedavisinde 1.000 YTL, mikroenjeksiyon için 1.200 YTL destek veriyor. Bunun üzerinde fark kalıyorsa klinikler bunu hastadan alıyorlar. Ama biz, işlemlerimiz­de, hastane maliyeti olarak söylüyorum, sadece kullandı­ğımız malzeme fiyatına iş yapıyoruz. Başarı oranlarını sordunuz. Tüp bebeğin rakamları çok tehlikeli rakamlar. Öyle rakamlar görüyorum ki hayret ediyorum. Geçici bir dönem için bir grup hastada çok başarılı rakamları yaka­lamış olmak mümkün. Bu sizin genel rakamınızı yansıt­maz. Tedavinin başarısına etki eden birtakım faktörler var. Bunlardan bir tanesi kadının yaşı. Dolayısıyla yaş gruplarına göre başarı oranlarına bakabilirsiniz.

Tup Bebek Tedavisi Yan Etkileri

Hocam, tüp bebek tedavisinin uzun vadeli yan etkileri var mıdır?

Yumurtalıkların uyarılmasının meme ve yumurtalık kanserinde risk artışına neden olabileceği ileri sürülmekle birlikte bu durum henüz kanıtlanmamıştır. İnfertilitenin kendisi her iki kanser türü için de risk faktörü olduğun­dan bazı araştırmalarda gözlenen risk artışının tedaviden mi yoksa infertiliteden mi kaynaklandığı bilinmemektedir. Bu konudaki çalışmalar ve uzun süreli takipler hâlâ de­vam etmektedir. IVF tedavisi alan ve gebe kalamayan ka­dınların normal yıllık jinekolojik kontrollerini ve mamografilerini (yaşına göre) ihmal etmemeleri önerilir.

Tüp Bebek tedavisinin iptal edilmesi mümkün mü?

Mümkünse hangi şartlarda?

Yumurtalıkların cevabı yetersiz olabilir ve tedaviniz yu­murta toplama işleminden önce iptal edilebilir. Yumurta­lıklar içinde gelişmiş folliküller olmasına rağmen içinden yumurta çıkmayabilir. Bu durumun 2 temel edeni vardır. Foliküllerin içinde yumurta olmayabilir (boş folikül sendromu). Bu durum hastaların yüzde Tinden daha azında görülür. Ya da foliküller yumurta toplama işleminden ön­ce zamansız olarak çatlayabilir. Bu durum ise uygulanan stimülasyon protokolüne bağlı olarak hastaların yüzde 2-5'inde görülür. Yumurtalar döllenmeyebilir. Bu durum mikroenjeksiyon çağında son derece nadirdir. Ancak has­taların yüzde 2-5'inde anormal yumurtalara bağlı olarak döllenme gerçekleşmeyebilir. Döllenen yumurtalar bölünmeyebilir. Bu durum da son derece nadirdir ve genelde yu­murta bozukluğuna bağlıdır. Azospermik erkekte ameliyat ile sperm bulunamayabilir. Böyle bir durumda tedavi yu­murta toplama işleminden önce iptal edilir. PGD yapılan olgularda normal bir embriyo bulunamayabilir. Böyle bir durumda embriyo transferi yapılmaz.

Tup Bebek Dogum ve Hamilelik

Tüp Bebek Doğum ve Hamilelik

Hocam, inseminasyon (aşılama) dedik, IVF dedik. Mikroenjeksiyon dedik; yani bunların tümü yardımla üre­menin basamakları mı oluyor?

Basamakları değil. Her biri bizi ayrı bir üreme yönte­mine götürüyor. Yumurtlaması düzenli olmayan bir hanı­ma ilaç vererek bunu düzene soktuğumuz zaman da bir bakıma yardımcı oluyoruz. Ya da erkeğin spermi yeterli olmadığı için normal temasla eşini gebe bırakma şansı dü­şük olan erkeğin sperminin alınıp yumurta ile buluşmasını sağlayacak aşılama da bir yardım. Ya da hem yumurtayı hem spermi, vücut dışına alıp dışarıda bunu dölleyip, dölledikten sonra döllenmiş olan yumurtayı (embriyo) rahim içerisine yerleştirmek (IVF - tüp bebek) de bir tür yardım. Yardımla Üreme Yöntemi dediğimiz zaman sadece "tüp bebek" anlamak yanlış.

Siz, Yardımla Üreme Yöntemlerinde ağırlıklı olarak neyi tercih ediyorsunuz? İlaçlar size ne kadar katkı sağlıyor? Yoksa genelde alet, cihazlar, hekimlik bilgisi ve be­cerisi yetiyor mu? Fiziki ortamın yani tüp bebek merke­zinin de önemi var hiç kuşkusuz. Hekimin deneyimi Önemli. İlaçlar bu sürecin hangi bölümünde destek sağlı­yor? Sanırım ilaçlar belli bir aşamadan sonra çok da fay­dalı değil.

Bazı durumlar var ki ilacın da yapacağı bir şey yok. Bunu yumurta rezervini anlatırken konuştuk. Yumurtalı­ğın içerisinde yumurta yoksa yeni yumurta üretebilecek bir ilaç henüz icat edilmedi. Keşke bunu ben icat edebil­sem de Nobel Tıp Ödülü'nü kazansam. İlaçlar sadece var olan potansiyeli ortaya çıkartmak konusunda fayda sağlıyor. Mesela bizim Poor Responder dediğimiz kötü cevap veren bir grup hasta var. Bunu işte, "yumurta re­zerv testleri" ile önceden belirlemek mümkün. Bu hasta­larda da ilaç tedavisinin yapabileceği şey sınırlı. Yani hastada cevap çok kötüyse ikinci denemede mükemmel cevap alınacakmış gibi bir beklentiye sokmak doğru bir yaklaşım değil. İkinci denemede de birinciye benzer bir sonuçla karşılaşılabilir. Buna hazırlıklı olmakta fayda var. İyi bir cevap alınırsa elbette hekim de bundan çok mutlu olur, hasta da mutlu olur. Kitabımızın ileri bölüm­lerinde bu işin ilaçsız yapılıp yapılamayacağını konuşa­cağız. Halen yaptığımız şey, klasikleşmiş ilaçlar verilerek, ayda bir olan yumurta üretimine müdahale etmek. Suni bir program oluşturarak bir yerine daha fazla sayıda yu­murta elde etmek. Burada ideal rakam 5 ila 15 arası. Bu rakam daha da aşağılara çekilmeye başlandı günümüzde.

Teknolojideki gelişmeler sayesinde artık tek bir embriyo transfer ederek, tek bir gebelik oluşturabilmeyi hedefli­yoruz. Bu amaçlanıyor. Embriyo sayısını azaltacaksak eğer çok fazla yumurta almamıza gerek kalmıyor ister is­temez.

Tup Bebek Asilama Nedir

Tüp Bebek Nedir

Yardımla Üreme Yöntemleri, Tüp Bebek Gebelik

İnseminasyon (Aşılama), IVF, Mikroenjeksiyon


"Yardımla Üreme Teknikleri" dediğimiz zaman çerçe­veye sadece tüp bebek girmiyor. Örneğin biraz önceki bö­lümlerde siyah ve beyaz bölgeler gibi gri bölgelerden söz ettiniz. Nedir bunlar?

Sperm sayısı az ama henüz tüp bebek ihtiyacı göstere­cek kadar kötü değil. Ya da hanımın düzenli yumurtlama­sı yok. Düzenli yumurtlamasını ilaç tedavisiyle sağlamak mümkün. Dolayısıyla bütün bunlar da onların üremesine yardım ediyor. Mesela, sperm ve yumurtanın buluşmasını kolaylaştırmak. Bunun için en iyi hareket eden ve en iyi şekle sahip olanını özel bir yöntemle seçebiliyoruz. Buna "sperm yıkama" (swim up) diyoruz. Spermleri seçip bun­ları bir enjektör içerisine doldurup rahmin içine koyduğu­muz zaman, spermin kat edeceği mesafeyi kısaltıyoruz. Böylelikle yumurta ile spermin buluşması kolaylaşıyor. Bü­tün bunlara "Yardımla Üreme Yöntemleri" dense de bi­limsel olarak bu terim sadece vücut dışında döllenmeyi ifa­de etmektedir. Burada nerde duracağımızı bilmek son de­rece önemli. Bugünkü bilgilerimize göre tıp eskisinden da­ha farklı bir hale geldi. Artık hastalarımıza "Kanıta Dayalı Tıp" denilen bir kavramla yaklaşıyoruz. Yaptığımız işin bir kanıtı olması lazım. Bu da çeşitli çalışmalarla ortaya koyuluyor. Bu çalışmaları analiz edip baktığınız zaman, eğer bir çift inseminasyon yani birçok hastanın bildiği adıyla "aşılama" adayı ise bunu kesin olarak göstermemiz lazım. Spermin yıkanması, temizlendikten sonra en iyileri­nin seçilip rahim içine yerleştirilmesi işlemine inseminas­yon diyoruz. Burada yumurtlamanın da ilaçlarla kontrol altında tutulduğunu unutmayalım. Çünkü ayda tek bir yumurta üretmeye programlanmış kadın metabolizmasını verdiğimiz ilaçlarla birden daha fazla sayıda yumurta ge­liştirecek şekilde programlıyoruz. Bu programda genellikle 2 ya da 3 yumurta üretmeyi tercih ediyoruz.

Aşılamada 4 denemeyi geçmeyin (Tüp Bebek Aşılama)

Aşılama tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmaya yarı­yor sanki?

Hem evet hem hayır. Burada hem hanıma hem de eşine tedavi uyguluyoruz. 2-3 yumurta geliştirecek şekilde ilaç verip, spermin en iyilerini seçip bir enjektör içerisine dol­durup rahmin içine veriyoruz. İnseminasyon işlemi sonu­cu hanımın ilk 3 deneme sonunda (kanıta dayalı tıp pers­pektifine göre) gebe kalabilme olasılığı yaklaşık yüzde 75. Dört deneme sonunda bu oran 82'ye çıkıyor. Ondan son­ra bir plato çiziyor ve çok artış olmuyor. Dolayısıyla, 4 de­nemeden daha fazla aşılama yapmak hakikaten akıntıya kürek çekmek gibi bir şey.

Tüp Bebek Başarı

Tüp Bebek İçin Dört denemeden sonra olmuyorsa çok zorlamamak daha mı iyi?

Eğer gebe kalabilecekse aşılama için söylüyorum: İlk 3 veya 4 deneme sonunda zaten kalıyorlar. Dolayısıyla 3 yada 4 denemeden fazlası zaman ve para kaybından başka bir şey değil. Daha iyi bir teknik olan klasik tüp bebek te­davi yöntemine (IVF) geçiyoruz. IVF yani kelime anlamıy­la Invitro Fertilizasyon (döllenmenin vücut dışında gerçek­leştirilmesi) işlemi sırasında yumurtanın içinde bulunduğu kaba belli sayıda sperm konuluyor. Böylece bu spermin yumurtanın içine girmesi ve döllenmeyi gerçekleştirmesi beklenir. Ama bu işlem laboratuvar ortamında gerçekleşi­yor. IVF uygulanabilmesi için yeterli kalitede sperm ve yu­murta bulunmalıdır. Aksi takdirde ICSI uygulanmasına karar verilir. Son zamanlarda kimi merkezlerde daha yük­sek döllenme elde etmek amacıyla herkese ICSI uygulama­sı tercih ediliyor ancak bu pek doğru değil. Bunları yapar­ken tanıyı çok doğru koymak ve sonra çiftlerle oturup bü­tün bunları paylaşmakta yarar var. Tanıyı koydukta sonra ne yapacağımıza hasta ile birlikte karar veriyoruz: "Sizin, şöyle bir durumunuz var. Şu nedenle çocuğunuz olmuyor. Bunun üstesinden gelebiliriz. Bu yöntemin başarı ihtimali bu kadar, maliyeti bu kadar. Şu yöntemin maliyeti bu ka­dar başarısı bu kadar. Ve bu yöntemler uygulanırken başı­nıza gelebilecek istenmeyen durumlar da şunlardır" gibi birtakım açıklamalar yapıldıktan sonra karar tümüyle çif­te kalıyor. Hekim ve hasta birlikte karar veriyor gibi gö­rünse bile hekim asla yönlendirici olmamalı. "Size şu teda­vi yapılması gerekir" demek asla doğru değil. Çünkü çift­ler eğer önerilen tedavinin başarılı olacağına inanmazlarsa bir şekilde tedaviyi yarım bırakıyorlar. Oysa baştan itiba­ren bilirlerse kendileri için en doğrunun ne olduğunu, o te­daviye devam ediyorlar. Ama bazı durumlar var ki o zaman da hastayı yeterince aydınlatmak lazım. Varsaya­lım elimizde üç ya da dört tane tedavi çeşidi var. İlk ikisi­nin o hastalığa cevap vermeyeceği bilimsel olarak gösteril­miş, bunu açık olarak söylemek lazım ve doğrudan üçüncü ya da dördüncü basamaktan başlamak gerekebiliyor. Bugün için klasik tüp bebekte aldığımız yumurtaları sperm ile bir kap içerisinde karıştırıyoruz ve bu yumurta­nın bu sperm tarafından döllenmesini bekliyoruz. Bunun birçok aşaması var. "Mikroenjeksiyon" ya da sperm en­jeksiyonunun kısaltması olan ICSI, spermin yumurtanın içine girip, döllenmeyi gerçekleştiremeyeceğine karar veril­mesi halinde uygulanıyor. Intra sitoplazmik sperm enjeksi­yonu (ICSI) yönteminde yumurta toplandıktan bir süre sonra dışındaki hücrelerden temizlenir. Hazırlanan örnek­ten seçilen tek bir sperm yumurtanın içine enjekte edilir.