Sok ve Sokun Klinik Tedavisi

Şok ve Şokun Tedavisi

Şok, dokuların normal metabolik ihtiyaçlarını karşılayabilmesine yetecek kan akımının sağlanamadığı, pek çok organ sistemini etkileyen sistemik bir bozukluktur.

Başka bir tanıma göre ise; akut siste­mik hipoperfuzyonla (kan akımında azalma) başlayıp, doku hipoksisi ve vi-tal organ disfonksiyonuna yol açan bir sendromdur. Klinik sonucu; hipoperfüz-yonun derecesi, etkilenen organ sistem­lerinin sayısı ve önceden olan organ disfonksiyonlarına bağlı olarak değişir. Şokta, vücudun tüm dokularını etkile­yen yaygın anoksi vardır ve şoka yol açan etken ne olursa olsun, sonunda olan, yaygın doku anoksisi ve bunun sonuçlarıdır.

Klinik Tanı

Şokun erken döneminde, hücresel kan akımının düzeltilmesi ve doku oksijen tüketiminin idame ettirilmesi hedeflenir. Bunun için, şoka neden olan patolojik olayın düzeltilmesi en iyi çözümdür. Şokun erken tanısı bazı fiziksel bulgular ve fizyolojik paramet­relerin ölçümleriyle yapılabilir. Anor­mal derecede düşük sistemik arteriyel kan basıncı, hipoperfüzyonu gösteren bir kanıttır. Bununla beraber, normal kan basıncına sahip kişiler de şok tablosu içinde olabilirler. Bütün bu karışık klinik tablolar içinde klinisyen, hipotansiyon gibi şok bulguları tam gelişmeden şoku tanıyabilmeli ve perfüzyonun kötüleşmesinden doğacak uzamış veya kalıcı organ disfonksiyon-larını önlemek için müdahale etmelidir. Perfüzyon yetersiz hale gelince, baş­langıçta dokuların hepsi aynı derecede etkilenmez. Yaşamsal önemi olan 3 or­gan sistemi, şok belirtilerini meydana getirir. Kalp, beyin ve böbrek fonksi­yonlarında meydana gelen olumsuz de­ğişiklikler gözlenerek şok takip edilir. Şoka bağlı kardiyovasküler disfonksi-yon, hipoperfüzyonun en erken göster­gelerinden biridir. Diğer organ sistem­leri normal görünürken, hastada taşikar-di saptanması anlamlı bir volüm kaybı­nı gösterebilir. Kalp sadece şokun erken dönem tanısında değil, aynı zamanda şokun devamı sırasında da temel bir rol oynar. Sistemik arteriyel hipotansiyon sonucunda azalan koroner perfüzyon, bozulmuş kalp fonksiyonunu daha da kötüleştirip, sol ventrikülün diyastol sonu volümünü ve basıncını artırarak akciğer ödemine yol açar. Akciğerlerde gaz değişimi bozuldukça, arteriyel hipoksemi ile doku hipoksisi daha da belirginleşir. Miyokardiyal hipoksemi-nin sonucunda oluşan ritm bozuklukları kalbin fonksiyonunu daha da bozar ve patolojik olayı hızlandırır. Şok sırasın­da, beyin kan akımının azalması ve şok derecesi ile orantılı olarak şuur bozuk­luğundan komaya kadar giden mental durum değişikliği oluşur. Şokta etkile­nen başlıca 3 organ sisteminden olan böbrek ise, azalan perfüzyonu uzun süre kompanse etmektedir. Arteriyel basınç­taki hafif değişiklikler böbrek tarafın­dan bir süre tolere edilmesine rağmen, renal hipoperfüzyonun artmasıyla glo-merül fıltrasyon hızı düşer. Önceden böbrek yetmezliği olmayan, ancak hi-poperfüzyon riski bulunan bir hastada gelişen oligüri, şokun göstergesi olabi­lir.

Şokun klinik belirtileri ortaya çıkana kadar, vücudun kompanzasyon meka­nizmaları sayesinde santral sinir sistemi ve miyokard gibi organların perfıizyonu uzun süre bozulmadan sürer. Diğer yan­dan, deri ve kaslar gibi daha az hayati önemi olan dokuların perfüzyonu en önce azaldığından, bu organlara ait be­lirtiler önce ortaya çıkar.

Şokun klinik belirtileri şoka neden olan etyolojik faktöre göre de değişir. Şok, etyolojisine göre

çeşitlere ayrılır:
Hipovolemik şok
Kardiyojenik şok
Nörojenik şok
Anaflaktik şok
Septik şok

Parenteral Nütrisyonun Komplikasyonları

Santral kateter yerleşimine bağlı komplikasyonlar (pnömotoraks, hava embolisi, tromboz, hematom, arter ya­ralanması), bakteriyel translokasyon, barsaktaki bakterilerin akciğer başta ol­mak üzere vücudun diğer bölgelerine geçmesi, enfeksiyon (bakteriyemi, sep-sis), metabolik komplikasyonlar; hi-po/hiperglisemi, elektrolit imbalansı, hiperlipidemi, prerenal azotemi, asit/ baz dengesizliği başlıca komplikas­yonlar arasındadır. Metabolik kompli-kasyonlardan korunmak için gereksi­nimlerin doğru hesaplanması, iyi moni-törizasyon, formülde gerekli değişiklik­lerin yapılması en doğru yaklaşımdır. Kan şekeri > 110 mg/dL geçtikten sonra insülin kullanılmalı, trigliserit düzeyi >885 mg/dL halinde lipid miktarı azaltıl­malı kan üresi 120 mg/dL ve sabitse for­mülü değiştirmemeli, yükselmeye de­vam ediliyorsa aminoasit miktarı düşü­rülmeli veya sadece esansiyel aminoa-sitleri içeren solüsyonlar kullanılmalıdır.

Total parenteral nütrisyon sırasında elektrolit ve asit baz dengesinin sürdü­rülmesi, nütrisyon hedeflerinin karşı­lanması, mekanik ve gastrointestinal komplikasyonlann önlemesi için hasta­lar dikkatle izlenmelidir.

Enteral yol ile hastanın nütrisyon ih­tiyacı karşılanamıyorsa enteral/paren-teral yol birlikte kullanılabilir.

İhtiyacı olan hastaya beslenme des­teğinin sağlanmasında, farklı bilim dal­larından sağlık personelinin birlikte ça­lışmasına gereksinim vardır bu nedenle beslenme destek ekipleri kurulmuştur. Yaygın görüş, yeterli bilgi, deneyim ve teknolojiye sahip doktor, diyetisyen, hemşire ve eczacının mutlak ekipte yer alması yönündedir.