Selülit Tedavisi ve Selüliti Önlemek

Öncelikle selülite yol açan hücre ve bağdokunuza verilen hasarı önle­yebilirsiniz. İçsel ya da çevresel kaynaklı hasarın dokularımıza verdi­ği en yıkıcı zararlardan biri serbest radikal oluşumudur. Serbest radi­kaller, vücudunuzda hasar zincir reaksiyonu oluşturan saldırgan hüc­relerdir. Hasarlar vücuda güneş ışığı ve kirlilik gibi birçok şekilde saldırabilir. Aslında vücudun nefes almak gibi doğal işleyişindeki birçok fonksiyonun yan ürünü serbest radikaldir. Selülit oluşumuna neden olan hasarı engellemek istiyorsak serbest radikalleri etkisiz hale getir­memiz gerekir.

Serbest Radikal Hasarına Yol Açan Kaynaklarından Bazıları

Güneşten gelen UV radyasyonu Kirlilik
Sigara dumanı Stres / depresyon Uykusuz kalmak Ağır egzersiz Yetersiz beslenme
Hatta soluma gibi günlük fonksiyonlar bile serbest radikal oluşumu­na neden olabilir.

Serbest Radikaller: Yaşlanmaya neden olan etmenler

Vücudumuzdaki tüm moleküller dönen elektronlarla çevrilidir. Bir molekülün istikrarlı kalabilmesi için çift elektron sayısına sahip olma­sı gerekir. Bir tek tamamlanmamış çift bile, molekülün tamamen den­gesiz olmasına yol açabilir. Serbest radikaller vücudunuzdaki hasar­lar nedeniyle elektronlarını kaybetmiş moleküllerdir. İç ve dış stres vücudumuza saldırdığında ilk atakta bulundukları yer hücrelerimizin dış bölgesidir - hücre duvarları. Bu güçler hücre duvarındaki bir moleküle saldırdıklarında sonuç bu molekülün elektronlarından biri­nin parçalanmasıdır. Böylelikle elektron çiftlerinden biri eksik hale gelir ve delice eşini aramaya koyulur. Bunu yapma yöntemi tüm kom­şularına çarpmak ve onlara zarar vermek, en sonunda onlardan biri­nin elektronunu çalarak sakinleşmektir.

Bu yıkım sürecinde kendisine saldırılan ve orijinal elektron tarafından hasar gören her bir komşu molekül kendi saldırılarım düzenlemeye başlar ve hasarın orman yangını gibi büyümesine neden olur. Bu ya­yılmacı hasara oksidatif stres adı verilir. Kontrolsüz bırakıldıklarında büyüyen bu kızgın ve yarım molekül öbekleri hem görünür hem de görünmeyen yaşlanmaya kırışıklıklardan beyin körelmesine (atrofi) ve hatta kansere kadar birçok soruna yol açabilir. İlk olarak saldırıya uğrayan ve tüm bu kargaşayı yaratan molekül serbest radikaldir ve hasara uğramış her molekül kendi yıkımını yayarak bir serbest radi­kal haline gelir. Elektron kaybına istikrar kaybetmeden maruz kalabi­len tek molekül antioksidan molekülüdür.

Resmin içindekiler yukarıdan aşağıya: Sağlıklı molekül - Hasara uğ­rayarak serbest radikale dönüşür - Daha fazla serbest radikal meyda­na getirir.

Antioksidanların oksidatif stresi durdurmak gibi kendilerine has bir özellikleri vardır. Bu yüzden selülit oluşumunun engellenmesinde önemli bileşenlerdir.

Antioksidanlar: Gençlik Pınarı

Antioksidanlar sağlık dünyasında özel bir konu başlığı olma özellik­lerini yıllardır sürdürmektedir. Tüm vücudunuzun sağlığı için anti-oksidanların faydaları ve önemleri hakkında birçok şey duymuşsu­nuzdur. Ancak bu yaşlanmaya ve hastalığa karşı etkili savaşçıların ne olduklarını ve nasıl çalıştıklarını bilmiyorsunuzdur. Antioksidanlar doğada bulunan ve vücudu hasara karşı koruyan çok çeşitli maddelerdir.

Her bir antioksidan kendi yöntemi ile çalışır ve her birinin kendine has güçlü tarafları vardır. Her antioksidamn vücutta en etkili olduğu belirli bölgeler vardır. Mesela gingko biloba en iyi beyinde etki göste­rirken, coenzyme Q10 en çok kalpte etki gösterir. Vitamin ve mineral­ler olmak üzere birçok formda bulunabilir. Bazıları vücut tarafından üretilirken diğerleri yiyecek ve gıda takviyelerinden elde edilebilir. Özel infüzyon teknikleri ile C vitamini gibi bazı antioksidanlar yüzey­sel olarak cilde uygulandıklarında çok etkili olabilir. Tümünün ortak özelliği - onları antioksidan yapan karakteristik özel­likleri - serbest radikalleri etkisiz hale getirip; oksidatif stresin yayıl­masını engellemekteki benzersiz kabiliyetleridir. Antioksidanlar tek elektronlarla elde edilir.

Sisteminizde dolanarak elektronları ihtiyacı olan serbest radikallere ulaştırırlar. Şefkatle yeniden yapılandırılan serbest radikaller tekrar tam hale gelebilmek için komşularına saldıra­rak elektronlarını çalmak zorunda kalmaz.
Vücut serbest radikalleri ve onları savunmasız bırakacak antioksidanları doğal olarak üretir. Bu yolla oksidatif stresi kontrol altında tutar. Ancak dış etkenlerden dolayı serbest radikal miktarı arttığında vücu­dumuz bununla başa çıkmaya yetecek miktarda antioksidan ürete­mez. Selüliti dengede tutma savaşı sistemimizdeki serbest radikalle­rin sayısının artması ile suya düşer. Dengeyi yeniden sağlamak için gıda veya takviye formundaki antioksidanları dışarıdan almamız ge­rekir. Antioksidanların cildin derindeki katmanlarına kadar nüfuz et­mesini sağlayan bilimsel gelişmeler, serbest radikal savaşçılarının kremler ile cilt tarafından kolayca emilmesini sağlamıştır. Bu şekilde cildimizde ilk tehlike belirtisi görüldüğünde kullanılmak üzere koru­ma rezervi oluşturulmuş olur.

Hazırda Bulunan Antioksidan Kaynakları:

C vitamini: Turunçgiller, goji meyvesi
E vitamini: Buğday ekmekleri, kepek, yemişler
A vitamini: (Beta-carotene) havuç, portakal; diğer sarı meyveler ve
sebzeler
Polyphenol: Yeşil çay, kırmızı ve mor üzümler, nar

Yiyecek ve gıda takviyelerinde sayısız antioksidanın varlığından söz edilebilir. Hepsini bir arada almanız gerekmez, ancak vücudunuza yeterli miktarı sağladığınızdan emin olmalısınız. Her biri vücudun farklı bir bölgesinde etkili olan çok çeşitli antioksidan vardır. Vücudu­nuzu her zaman tüm zamanların en etkili anti aging mucizeleri ile do­natılmış tutmak en büyük amacınız olmalıdır. En iyi kaynak çiğ mey­ve ve sebzelerdir. 5. bölümde koruyucu ve iyileştirici antioksidanlar içeren birçok yiyecekten meydana gelmiş selülit diyetimi okuyacaksı­nız. Şimdilik sadece favorim olan ve selülite yol açan serbest radikal hasarını ortadan kaldıran birkaç tanesi üzerinde detaya ineceğim.

Nar: Hayatın Sembolü

Daha önce de söylediğim gibi ilaçlardan önce besinler kullanılırdı. Bi­linen en eski ilaçlardan biri olan nar, antik zamanlarda birçok hastalı­ğın tedavisinde kullanılmıştır. Antik Mısır papirüslerinden nardan bahsedilir ve Antik Yunan'da ise narı anti enflamatuvar ve öksürük engellemekte; damar sertliği, astım ve bağırsak rahatsızlıklarında önermişlerdir.

Nar aynı zamanda kolektif dünya görüşümüzü şekillendiren sanat, edebiyat ve folklora da fazlaca konu olmuştur. Cezanne ve Dali'nin çalışmalarında, İncil'de ve Yunan mitolojisinde sıklıkla nara rastlarız. Nar genelde hayat ve doğurganlığı sembolize eder. Narın sağlığa ve uzun yaşama olağan üstü faydası vardır.

Doğadaki en potansiyel polifenol kaynağıdır, polifenoller özellikle ciltte işlev gösteren antioksidan familyasıdır. Narda bol miktarda bu­lunan ellagic asit en önemli polifenoldür. Bugüne kadar incelenmiş antioksidanlar arasında yaşlanmaya karşı en etkin yeteneklere sahip olanı polifenoldür ve Northwestern Üniversitesi ile VVisconsin ve North Dakota Üniversiteleri'nde yapılan çalışmalar nar özü ve ellagic asidin kansere karşı güçlü savaşçılar olduklarını ortaya çıkarmıştır. Tarım ve Gıda Kimyası Dergisi'nde (Journal of Agriculture and Food Chemistry) yayımlanan çalışmaya göre nar suyunda, yeşil çay ve kır­mızı şarapta bulunan antioksidan etkinin üç katı mevcuttur. 1972 yılında tıp dalındaki çalışmalarıma başladığımdan beri antiok-sidanların cildi onarma ve koruma kabiliyetleri üzerinde çalışmakta­yım. Narda bulunan ellagic asit antioksidan cephaneliğimize en son eklenenlerdendir. Bağımsız bir çalışma ile nar özünün güneş koru­ma ürünlerinin SPF (koruma faktörü) etkisini %20 ve nar özünü dâ­hili olarak güneş kremi kullanmadan önce almanın da SPF etkisini %25 artırdığını kanıtlamayı başardım. Bu da güneşin neden olduğu serbest radikal ve enflamasyona karşı daha az kimyasal ve daha çok antioksidan kullanarak aynı ölçüde koruma sağlayabileceğimiz an­lamına geliyor. Aynı zamanda güneşin zararlı etkilerinden korunma konusunda oldukça etkili olduğu için narı güneş bakım serisindeki ürünlerimin tümüne ekledim. Çalışmamın sonuçları karşısında o ka­dar etkilenmiştim ki, saf nar özünden oluşan bir gıda takviyesi ya­rattım.

Ciltteki inanılmaz antioksidan etkisi ile ellagic asit, serbest radikal ha­sarı ile meydana gelen selülitlere karşı savaşta önemli bir müttefiktir. Bu meyvenin ellagic asit içeriği bakımından faydalarını elde edebil­mek için direkt kaynağa ulaşmanız gerekiyor. Nar ve nar suyu vücu­dunuzu korumanın lezzetli yoludur.

C Vitamini ve Üzüm Çekirdeği Özü

Ciltteki (ve aynı konuda tüm vücuttaki) olağanüstü antioksidan etki­lerinin yanı sıra üzüm çekirdeği özü ve C vitamini; kolajenaz ve elastaz olarak bilinen ve bağdokudaki kolajen ve elastini parçalayan mad­deleri ortadan kaldırır. Yani direkt olarak sarkmış, kırışık ve selülitli bir cilde yol açan hasara engel olan antioksidanlar bunlardır. Bu anti-oksidanlar iki yönlü bir savaş içerisindedir - biri serbest radikallere, diğeri bağdoku parçalanmasına karşı.

Goji Meyvesi: Doğanın Selülit Suikastçıları

Tibet ve İç Moğolistan'da bulunan goji meyvesi çukurları yok etmek­te oldukça etkilidir. Şüphesiz gezegendeki besin yönünden en yoğun meyvedir; içeriğindeki besleyici maddeler listesine bakıldığında selü-litten kurtulmada en etkili etkenleri içerdiği görülür. Sadece bununla kalmaz, genel sağlığa olan katkıları da gerçekten inanılmazdır. Her gün goji meyvesi tüketilen köylerde yüz yaşına kadar yaşamanın anormal bir durum olmadığı kayıtlara geçmiştir. Antioksidan faydaları bakımından portakala kıyasla neredeyse beş yüz kat fazla C vitamini, havuca kıyasla ons (önce) başına neredey­se beş yüz kat fazla beta karoten içerdiği tespit edilmiştir. On sekiz tür amino asit, yirmi bir eser minerali ve Bl, B2 ve B6 vitaminleri içe­rir. Goji meyvesi ayrıca linoleik asit (önemli temel yağ asitlerinden biri) ve beta-sisterol (anti enflamatuvar) bakımından zengindir. Ay­nı zamanda lezzetlidir. Tatlı ve meyveli içecek karışımlarına karıştır­manızı; salata, yağsız yoğurt, soya yoğurdu ve tam buğday gevreği üzerine serpiştirmenizi veya meyveyi tek başına yemenizi öneririm.

Enflamasyon

Serbest radikal hasarı selülite yol açan doku yıkımındaki öncelikli kuvvetlerdendir ancak tek başına değildir. Diğer bir doğal yaşlanma faktörü ile birlikte çalışır - enflamasyon.

Enflamasyon vücudunuzun hasarı onardığının bir göstergesidir. Enflamasyonu tetikleyen hasar radikal oluşumuna neden olan hasarla ay­nıdır. Aslında serbest radikal oksidasyonu da tek başına bir enflamas­yon tetikçisidir. Yaralanma, enfeksiyon ya da güneş yanığından sonra etki bölgesi kızarır ve şişer. Ayrıca dokunulduğunda sıcaklık hissedilebilir. Bunun nedeni vücudunuzun damarlarını genişleterek etkile­nen bölgeye özel anti enflamatuvar besinleri göndermesidir. Burada problem, uzun bir zaman boyunca sürekli böyle yüksek bir alarm halinde kalmanın vücutta yıkıcı bir etkiye sahip olmasıdır. Enf-lamasyona karşı vücudun salgıladığı maddelerin çoğu serbest radikal hasarına ve korumaya çalıştığı hücre duvarlarının yapısının bozulma­sına neden olur. Bu durumda enflamasyonun vücudunuza fayda sağ­layacağı yerde zarar vermesine engel olmak için hem yüzeysel hem de dahili olarak yatıştırıcı anti enflamatuvar malzemeler kullanmanız önemlidir.

Neyse ki, anti enflamatuvarlar birçok yemek ve gıda takviyesinde bol­ca bulunur. Aslında antioksidanlar da anti enflamatuvar olarak sayı­labilir çünkü enflamasyona yol açan serbest radikal hasarını önler. Enflamasyon hem içerde hem de cilt yüzeyinde oluşabilir. Yatıştırıcı yüzeysel tedavilerle enflamasyonu azaltmak önemlidir ancak vücu­dun içerisinde özellikle de dermiste meydana gelen enflamasyonu ön­lemek için ağız yoluyla gıda takviyeleri almak gerekir.

Yüzeysel ve ağızdan alınan anti enflamatuvarlar

Arnika (öküzgözü) Aloe vera Allantoin Chamomile Çinko

Stratum Corneum (Boynuzsu Katman): Vücut Zırhınızı Güçlendirmek

Vücudunuzu selülite yol açan ve çatlaklara kapıyı aralayan hasardan korumanın son metodu dış etkenlere karşı ilk savunma hattınızı ko­ruma altına almaktır. Stratum corneumun epidermisteki ölü ve öl­mekte olan hücrelerde meydana gelen en dış katman olduğunu hatır­larsınız. Sadece 0.015 mm kalınlığında olmasına rağmen cilde girme­ye çabalayan toksik maddelere ve dışarı çıkmaya çalışan su ve besin­lere karşı temel bariyerimizdir. Ayrıca güneşten gelen zararlı UV ışınlarına karşı doğal savunma oluşturur. Bildiğiniz gibi cildimizdeki önemli bileşenleri kaybettiğimizde, serbest radikal veya enflamasyona neden olan hasara izin verdiğimizde dokularımız zayıflar selülite ortam hazırlar. Hasarı dışarıda suyu içeride tutmak istiyorsak stratum corneumun güçlü ve canlı olması gerekir.

Stratum corneum tuğla bir duvar gibidir. Ölü ve ölmekte olan hüc­reler tuğla, yerlerinde durmalarım sağlayan lipit katmanı ise harç gi­bi düşünülebilir. Bu katmandaki hücreler yaşlandıkça (ve buna bağ­lı olarak kurudukça) cilt bariyer fonksiyonunu kaybeder. Vücudu­muz bu durumla üstte bulunan ölü hücrelerin yerine geçebilmek için sürekli yukarı kuvvet uygulayan yeni hücreler üreterek başa çı­kar. Bu şekilde stratum corneum hasar ve su kaybına karşı koyarak, bizi korumaya yetecek derecede canlı tutulmuş olur. Ne yazık ki yaşlandıkça hücre yenileme hızımız azalır. Stratum corne­um suyu hiçbir şekilde tutmayan hücrelerle dolar. Yirmi yaşına geldi­ğimizde ve nadiren daha erken cildimize biraz destek vermek gerekli hale gelir.

Soyma (exfoliation): Daha Genç Bir Sizi Ortaya Çıkarmak

Bu önemli bariyeri güçlendirmenin en iyi yolu soyma işlemidir: Yü­zeyde bulunan ölü ve etkisiz hücreleri ortadan kaldırarak vücudumu­za yemlerini üretmesi için sinyal vermek. Böylece cildimizin yüzeyi genç, nemli ve etkin hücrelerle dolacaktır.

Genç bir hücre ile yaşlı bir hücre arasındaki fark tıpkı taze bir yaprak ile ölü bir yaprak arasındaki farka benzer. Taze yaprağın dış etkiler­den korunmasını sağlayan cilalı gibi pürüzsüz bir yüzeyi vardır. Ka­lın ve güçlüdür. Ölü bir yaprak ise ince ve kırılgandır. Cilalı yüzey kaplamasını kaybetmiştir. Güçlü bir rüzgâr ağaçtan kopmasına ve parçalanmasına neden olabilir. Ölü deri hücreleri için de aynısı geçer­lidir. Zayıf ve kurudur ve artık görevini etkin olarak yerine getireme­mektedir. Genç ve nemli hücreler güçlü ve donanımlı bir bariyer mey­dana getirirler. Parıldayan ve sağlıklı bir cilt için stratum corneumun olabildiğince genç hücrelerle donatılması gerekir. Soyma işlemi uygulanmadığında yaşlı ve ölü hücreler birikerek donuk ve soluk bir cilt rengine neden olur, yüzde kırışıklık ve vücutta selülit gibi kusurları ortaya çıkarır.

İki temel soyma metodu vardır: Kimyasal ve mekanik. Kimyasal soy­ma alfa ve beta hidroksi asitleri gibi maddelerin yüzeysel olarak uy­gulanmasıdır. Bu maddeler stratum corneumdaki deri hücreleri ara­sında girerek en dış katmanı gevşetir ve hücrelerin daha kolay dökül­mesini sağlar. Mekanik soyma; lif gibi sert bir sünger, doğal kıllardan yapılmış fırça ya da jojoba tanesi veya kayısı tohumu gibi hassas aşın­dırıcı maddeler içeren nazik temizleyicilerin kullanımıyla gerçekleşti­rilir.

Her gün ya da her iki günde bir, banyodan önce mekanik soyma uy­gulamak sadece kan akımını hızlandırmak ve cildinizi soymak için değil aynı zamanda banyo veya duştan sonra selülite karşı sürdüğü­nüz her türlü yüzeysel ürünün de daha kolay emilmesini sağlamak için mükemmel bir yoldur.

Alfa ve Beta Hidroksi Asitleri

Favori kimyasal soyucularım hidroksi asit ailesindendir. Bu asitler ço­ğunlukla meyvelerde bulundukları için meyve asitleri olarak da bili­nir. Mesela malik asit elmada, glikolik asit ise şeker kamışında bulu­nur. Kleopatra süt banyosu yapması ile ünlüydü. Kulağa hoş gelmese de sütteki laktik asit cildine canlı ve genç bir parlaklık veriyordu. 1980'lerde hidroksi asitlerin yüzeysel cilt bakımında kullanılması konusunda öncülük ettim. Şimdi ise krem ve temizleyicilerin her türlüsünde oldukça yaygın kullanıldıkları gibi dünya çapında mil­yonlarca kullanıcının cildindeki tazeliği artırmada önemli bir bileşen oldu.

Ciltteki soyma sürecine en büyük katkıda bulunan iki hidroksi asit, glikolik asit ve şahsilik asittir. Yüzdeki ince çizgileri ve kırışıklıkları azaltır. Soyucu etkili bu malzemelerden birini ya da ikisini birden içe­ren krem, temizleyici ve/veya nemlendiricileri kullanmanızı öneri­rim. Ama dikkatli davranın. Herkesin cildi kendi hızıyla yeni hücre üretimi yapar. Ölü hücreleri vücudunuzun yenilerini üretme hızın­dan daha hızlı ortadan kaldırmayın. Bu ürünleri kullanırken herhan­gi bir tahriş veya kızarıklık hissederseniz ya daha az bir miktar kul­lanmaya başlayın ya da kullanım sıklığınızı azaltın. Unutmayın, herkesin cildi farklıdır ve kendine göre farklı tepkiler ve­rir. Sinyalleri izleyin. Cildiniz daha azına ya da çoğuna ihtiyaç duydu­ğunda sizi uyaracaktır. Ayrıca glikolik asit içeren her kremin aynı ol­madığını da belirtmeliyim. Asidin saflığı ve kremin cilde nüfuz etme­sini sağlamak için kullanılan araç ürünün etkinliğinde rol oynar. Bilinen markalar kullanmanızı ya da firmanın ABD farmasötik içerik oranları kullanıp kullanmadığına dikkat etmenizi öneririm. Bu ürün­ler biraz daha pahalı olabilir fakat daha düşük kalitedeki ürünlere gö­re daha etkili ve daha az tahriş edicidir. Kanunlar bu ölçekteki malze­melerin kullanılmasını zorunlu kılmaz ama iyi ürün serileri bu mad­delerin kullanımında ısrarcı davranır.

Vücudunuzu dinleyin. Cildinizi dinleyin.

Soyma kabiliyetlerinin yanı sıra hidroksi asitlerin inanılmaz bir diğer faydası yüzeysel maddelerin emilimlerini ve etkinliklerini artırmala­rıdır. Diğer bir stratum corneum savunması olan nemlendiricileri hid­roksi asitlerle birlikte kullandığınızda, ürün epidermiste daha derin­lere nüfuz edebilir, böylece de nemlendirme ve koruma kabiliyetleri artar.

Kuru Cilt Fırçalama

Selülit ve çatlak problemi olan ciltler için en etkili soyma tedavisi ku­ru cilt fırçalamadır. Bu tekniğin düzenli kullanımı sadece vücutta ölü ve ölmekte olan hücrelerin ortadan kaldırılmasına yaramaz aynı za­manda etkilenen bölgelerdeki kan akımını artırır ve lenf sisteminin bi­riken toksinleri ortadan kaldırma kabiliyetini artırır. Kuru cilt fırçalama düzenli uygulandığında inanılmaz faydaları olan basit bir tekniktir. Etki bölgesine ulaşabilmek için uzun saplı bir fırça gerekir. Ayrıca fırçanın keçi veya domuz tüyü ya da sebze lifleri gibi doğal kıllardan yapılmış olmasına özen göstermelisiniz. Cildinizi günde bir kere tercihen banyodan önce fırçalamanızı öneri­rim. Fırçayı problemli bölgelerin üzerinde kalbe doğru bir ya da iki kere sürtün. Mesela basen ve popoda yukarıya doğru fırçalama yapın. Midede biraz daha nazik şekilde saat yönünde dairesel fırçalama ya­pın. Fırçalama seansınızı takiben yaptığınız duş veya banyonun ar­dından Murad Firm and Tone Serum (Murad Selülit ve Çatlaklara Karşı Onarıcı Serum) gibi nemlendirici, canlandırıcı ve besleyici bir vücut kremi kullanın.

Kuru cilt fırçalama selülit tedavisinde bir üçlü aksiyon metodudur. Önce soyucu etki gösterir, böylece genç sağlıklı cilt hücrelerinin geli­şimi tetiklenir ve yüzeysel selülit tedavi malzemelerinin emilimi soy­manın ardından güçlenir, ikinci olarak damarları canlandırır, bildiği­miz gibi kan dolaşımındaki yetersizlik selülitin ilk belirtilerinden biri­dir. Ve son olarak cilt fırçalama lenf sistemini uyarır. Atıkların ve tok-sik maddelerin vücuttan atılması lenf nodüllerinin görevidir. Yaşlan­dıkça lenf sistemi yavaşlar ve görevim layığıyla yerine getirebilmek için az miktarda da olsa yardıma ihtiyaç duyar. Kuru cilt fırçalama bunun için mükemmel bir yoldur. Duştan önce fırçalama yapıyorsa­nız duşta mekanik ya da kimyasal soyucular kullanmayın çünkü faz­la miktarda soyucu madde cildi tahriş edebilir.

Nemlendiriciler: Suyu Çeken ve Su Kaybını Önleyen Malzemeler

Cildinizde yeterli miktarda nem tutmanın ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz. Stratum corneumun temel fonksiyonlarından biri cildinizdeki suyun kaçmasını önlemektir. Bu katman evin çatısına benzer. Dışarıda hava soğuk ise ısıyı artırırız. Peki, çatıda delikler varsa ne olur? Sıcaklık deliklerden dışarı sızar ve içeride olsanız bile soğukta kalmanıza neden olur.

Stratum corneum da benzer şekilde çalışır. Vücudun evin çatısı oldu­ğunu ve kaçma tehlikesi gösteren ısının da cildinizde hayati önem ta­şıyan su olduğunu düşünebilirsiniz.

Gençken bu çatı sıkı ve bozulmamıştır. Doğru besinlerden cildimizdeki suyu tutmaya yetecek kadar tükettiğimizde, stratum corneumumuz suyu yerine hapsedecek güçlü bir bariyer oluşturabilir. Ne yazık ki, yaşlandıkça bariyer etkisi azalır.

Genç ve güçlü olanlara kıyasla ölü ve etkisiz hücreler ile dolmakla kalmaz, aynı zamanda hücreler arasındaki sınırı oluşturan lipit katman da incelir. Bu durum bizi trans-epidermal su kaybı adını verdiği­miz probleme sevk eder. Su, ciltteki dokulardan kaçar ve stratum corneumdan geçerek ortama karışır, tıpkı aktarılmamış bir çatıdan kaçan ısı gibi. Birçok insan selülit ve çatlak oluşumuna zemin hazırlayan nemsiz bir cilde sahiptir. Ve ciltlerindeki sınırlı su rezervi de gözleri­nin önünde dışarı kaçıyordur.

Bu durum nemlendirici kullanmanın neden bu kadar önemli olduğu­nu açıklıyor. İyi bir nemlendirici sadece cildi su ile donatmaz aynı za­manda stratum corneumdaki sınırları güçlendirerek suyun kaçmasını engeller ve cildin selülitten kurtulma kabiliyetini artırır. Stratum corneumun bir arada tutma kabiliyeti iki farklı tür madde sa­yesinde elde edilir. İlk grup hidrofobik yani suyu iten maddelerdir. Bu biraz kafa karıştırabilir. Suyu neden iteriz? Cildimize suyu çekmez miyiz? Evet, çekeriz ama öncelikle kaçmasını engellemeye çalışırız. Bu maddeler dışarı sızmaya çalışan suyu çeker ve dokulara geri hap­seder. Seramid adı verilen lipit sınıfı cildinizdeki hidrofobik madde­lerden biridir.

Stratum corneuma bariyer kabiliyetini veren diğer madde grubu hid-rofilik maddelerdir. Suyu seven bu maddeler ortamdaki suyu çekerek cilde hapseder. Hidrofilik maddelere örnek olarak sodyum PCA ve hyaluronic asit verilebilir. İyi bir nemlendirici stratum corneuma hem biçim verecek hem de güç katacak her iki tür nemlendirici maddeyi ihtiva etmelidir. Kuru ve yıpranmış cilt yüzeyine uygulandığında yıp­ranmış dokuları doldurarak ve güçlendirerek bariyer fonksiyonuna kuvvet katar. Bu yolla trans-epidermal su kaybım engelleyerek ve is­tenmeyen saldırıların cilde girişine ket vurarak, cildin koruyucu kılı­fına destek vermiş olur.

Selulit Bakimi ve Dogal Tedavisi

Selülit’in Yarattığı Hasarı Onarmak

Selülit Bakımı ve Doğal Tedavisi


Yaşlanma ve hasarın sebeplerini açıklayan mevcut yüzlerce teorinin yanı sıra - toksinlerden serbest radikallere hatta enflamasyona kadar - su yüzüne çıkmamış daha birçok teori vardır. Uzmanlar bu sebepler üzerinde o kadar çok tartışır ki; ne yapacağınızı bilemeyecek kadar kafanız karışır. Önemli olan şey sebep değil sonuçtur. Yaşlanma ya da hasarın sebepleri ne olursa olsun sonuç aynıdır - dokularınızdaki su kaybı. Japonların bir deyimi vardır "problemi çözün, ayıbı değil". Se­bebi ne olursa olsun, problem dokuların zayıflamasına ve selülit gibi kusurların ortaya çıkmasına neden olan su kaybıdır. Pürüzsüz, çukursuz ve sağlıklı bir cilde sahip olmak için bu hasarı onarmamız ve kaybedilen suyu yerine koymamız gerekir. Selülite karşı ilk savunma hattınız bağdokunuzdur. Bu bölümde tarif edece­ğim tedavi ve besinler tüm vücudunuzdaki bağdokuları onaracaktır. Selülitinize direkt olarak etki eden bağdokularınız, damarlarınız ve cildin dermis tabakasıdır.

1.Derece Selülit Kan Damarları

Selülit oluşumunun ilk aşaması damarlardaki kalite kaybıdır. Damar-lardaki kalite kaybı, selülite ait görünür izler ortaya çıkmadan uzun bir zaman önce meydana gelir. Damarlarınızın görevi vücudunuzda ihtiyaç duyan tüm dokulara besin, oksijen ve su taşımaktır. Kan olarak düşündüğümüz şeyin büyük çoğunluğunu su oluşturur; kan hücreleri ve besinler de bu karışıma dâhildir. Serbest radikal, enflamasyon ve diğer hasar kaynaklarından gelen saldırılar nedeniyle damarın bütünlüğü bozulur ve duvarlarında küçük delikler meydana gelir. Önce bu delikler kan hücrelerinin dışarı çıkmasına olanak tanı­mayacak kadar küçüktür ancak suyun dışarı çıkmasına izin verir. Bu su, cilt hücreleri ve dermis de dahil olmak üzere tüm vücudunuzdaki hücreleriniz ve bağdokunuza taşınan sudur. Damarlarınızdan dışarı sızan su çaresizce kendisine ulaşılmasını bekleyen dokulara asla ulaş­maz. Bu su atık su olarak hiçbir fayda sağlamadan vücudunuzun çe­şitli bölmelerinde dolanmaya devam eder, bu bölgelerin şişmesine ve sizin de şişkinlik hissetmenize neden olur. Sonuç olarak; damarlarda meydana gelen hasar, damar fonksiyonlarını olumsuz yönde etkiler. Her gün meydana gelen hasarın şiddeti artarak devam ettikçe damar­lar açlıktan ölmek üzere olan derinize besin ve oksijen taşıma konu­sunda gitgide daha yetersiz bir hale gelir.

Kitapta daha önce vücudunuzu otomatik olarak işleyen bir fabrikayla kıyaslamıştım. Örnekteki fabrika, ortaya çıkabilecek her türlü proble­min onarılmasına programlanmıştı. Vücudumuzun ideal haline den-geleşim (homeostasis) adı verilir.

Vücudun dengeleşim (homeostasis) hali, vücudun her parçasının ve onu meydana getiren her sistemin maksimum kapasitede düzenli bir şekilde çalışması demektir. Herhangi bir şey hizadan çıktığında vücut otomatik olarak burayı düzeltmek için işe koyulur. Mesela insan vü­cudunun ideal ısısı 36,5 derecedir. Vücut ısımız 36,5 derece olduğun­da dengede dururuz. Vücut ısısı bu derecenin üzerine çıktığında se­rinlemek için terleyerek dengeyi sağlar. Sistemimizde ter üretmeye yetecek kadar su olduğu sürece dengeleşimde kalabiliriz. Bağdoku parçalandığında vücut gayri ihtiyari bir şeylerin hizadan çıktığının farkına varır - artık dengeleşimde olmadığımızı anlar. He­men düzenden çıkan dokuyu tamir etmek ve bu bölgeyi yeniden ya­pılandırmak için bileşenlerini kullanarak harekete geçer. Vücudumuz gereksinim duyduğu parçaları bulduğu sürece doku yenileme konu­sunda uzmandır. Ne yazık ki, her zaman durum bu şekilde gelişmez ve sonucu da önlenebilir hastalıklar, olgunluk öncesi yaşlanma ve çu­kurlu cilt yüzeyidir.

1. Bölümde bağdokunun vücudun yapı maddesi olan glukosamin veya diğer adıyla GAG'lardan meydana geldiğinden bahsetmiştim. Bağdokunuzu onarmak için vücudunuza bu yapı maddesinin bileşe­nini yani glukosamin temin etmeniz gerekir. Ayrıca damarlarınızı sıkı tutan ve şekillerim korumalarına olanak tanıyan kolajen ve elastin için yapıtaşları amino asitleri de vücuda sağlamak gerekir. Bunun yanı sıra vücudunuzda amino asitleri işlevsel hale getirerek kolajen ve elastin oluşumuna sevk eden vitamin ve eser minerallerini de al­manız gereklidir. Son olarak damarları yeniden nemlendirmesi ve atık suyu kendisine yeniden çekebilmesi için vücuda gerekli besinle­ri de sağlamanız gerekir - örneğin temel yağ asitleri. Öğünlerinize bu besinleri de dâhil etmek başta kulağa karmaşık gelebilir ama as­lında çok basittir.


Canlı Bir Cilt İçin Gerekli Besinler, Selülit Tedavi Yöntemleri

Bir hastam (adını vermeden ona Emily diyeceğim) bacağındaki kıl­cal damar problemi için bana geldi. Otuzlu yaşların sonundaydı. Güney Kaliforniya'da büyümüş ve burada aktif bir hayat yaşamış, yirmili yaşlarında plaj voleybolu oynamıştı. Evlendikten ve oğlu dünyaya geldikten sonra profesyonel olarak voleybol oynamayı bı­rakmış ancak arkadaşları ile düzenli olarak oynamaya devam etmiş­ti. Birkaç yıl önce üst bacaklarında kılcal damarların görünür hale geldiğini fark etmeye başlamıştı. Bacaklarını göstermekten çekinir olmuştu, uzun pantolonla voleybol oynamaktansa voleybol oyna­mayı bırakmıştı. Sonunda bu konuyla ilgili bir şeyler yapılması ge­rektiğine karar vermişti.

Emily bana her geldiğinde damarın kapanarak vücuda geri kabul edilmesini sağlayacak tuzlu su enjeksiyonu yapıyordum. Hasar gör­müş damarlarla uğraşırken daha çok kozmetik fayda sağlamaya yara­yan bu yöntem, bir süreliğine onun da durumdan memnun kalması­nı sağladı. Hatta arkadaşları ile tekrar voleybol oynamaya başladı. Ba­cağında ne zaman yeni damarlar çıksa yok edilmeleri için bana geli­yordu. Bu tedavinin eksik yönü, problemin temeline inememesi, do­layısıyla nedeni ortadan kaldıramadığı için yeni kılcal damar proble­minin oluşumuna engel olamamasıydı. Emily kısa bir süre sonra yeni damarların sürekli ortaya çıkmasından yoruldu ve en kötü kısmı da yeniden ortaya çıkma sıklığının artmasıydı. Gittikçe artan aralıklarla gelmesi bile Emily'nin bacaklarını kusursuz hale getirmeye yeterli ol­mayabilirdi. İlk olarak yeniden plaja gitmeyi kesti. Bitmek bilmeyen bu sorun yüzünden Emily fazlasıyla mutsuz olmuştu. Emily için uzun soluklu ve etraflı bir çözüm önermek istedim. Kendi­me şunu sordum; Emily'nin vücudunda damarların kalite kayıplarım önleyerek, kılcal damar oluşumuna engel olacak bir ortamı nasıl yara­tabilirdim. Damarların neden meydana geldiğini sorguladım. Cevap açıktı: Bağdoku, kolajen ve elastin - tıpkı ciltteki dermis gibi. En iyi çözüm Emily'i damarlarının kendi kendilerine daha güçlü hale gelmeleri için gerekli tüm besinleri alacağı bir diyete sokmaktı. Da­marların bu üç bileşenlerinin yapıtaşlarım sağlayabilirsem yeniden yapılanabileceklerini ve güçlü kalacaklarını biliyordum. Uygun besin­lerle kılcal damarların ölmeyeceği ve kılcal damar görünümünün olu­şumunun ortadan kalkacağı açıktı. Bu geleneksel olmayan bir tedavi metoduydu ve eğer Emily şans verirse sonuçlar karşısında çok heye­canlanacağını biliyordum.

Vücut bir ağaç gibidir. Yeterli miktarda su ve güneş ışığı almazsa za­yıflar. Bir asalak ile karşılaştığında ne kadar ilaç kullanırsanız kulla­nın ağaç ölecektir. Ancak ağaca ihtiyacı olan tüm besinleri verdiğiniz­de hastalıktan (ilaçların yardımı olmadan) kendi kendine kurtulacak ölçüde sağlıklı olur. Öyle olmasa bile ağaç yeteri kadar sağlıklı ise ilaçlar hastalığı ortadan kaldırmakta daha etkili şekilde çalışabilir.

1. Adım. Yapı Maddesi

Ne yazık ki vücudumuz için gerekli besinleri yiyeceklerden elde et­mek her zaman kolay olmaz. Bildiğiniz gibi bağdoku vücudun yapı maddesi yani GAG'lardan meydana gelir. Bu da chondroitin, dermatan ve en yaygın olarak da hyaluronic asit içerir. Bu maddeleri mey­dana getirmek için vücudunuz glukosamin adı verilen besini dönüştürür. Vücudunuz glukosamin üretir ama tüm bağdokunuzu yeniden sağlığına kavuşturacak miktarda değil.
Vücudumuzun yeni ve sağlıklı dermis dokusu meydana getirebilme­si için bu yararlı besin ile dışarıdan takviye edilmesi gerekir. Glukosa­min yiyeceklerde hazır bulunmadığı için Emily'e gıda takviyelerin­den kullanmasını önerdim. Günlük 1000 ile 2000 mg arası bir doz, vü­cuttaki bağdokunuzun GAG'lar ile güçlendirilmesi için yeterlidir. Bağdokunun yapıtaşı glukosaminden dönüştürülen GAG'lardan biri olan hyaluronic asit ayrıca dokularınıza su çekme özelliğine sahiptir. Öncelikli olarak eklemlerde, gözlerde ve en çok da deride bulunur. Cildinizin doğal nemlendiricisidir. Bu maddenin kendi ağırlığının bin katı suyu çekme gücü vardır. Bağdokunuzu yeteri kadar nemli ve maksimum sağlık ve canlılık düzeyinde tutmak önemlidir. Yaşlandık­ça vücutlarımız bu olağanüstü maddeden azalan miktarlarda üretme­ye başlar, bu durum ağrılı eklemler ve kırışık bir cilde sahip olmamı­za neden olur. Hyaluronic asidin yapıtaşı olan glukosamini beslenme­nize ekleyerek vücudunuzun içeriden ve dışarıdan suyla donatılmış ve nemli olmasını sağlarsınız.

2. Adım. Amino Asitler, Selülit Çözümleri

Emily'nin beslenmesinin ayrıca damarlarındaki kolajen ve elastin üre­timini sağlamak için amino asitlerle de desteklemesi gerekiyordu. Genelde vücudumuz amino asit ihtiyacını kendi amino asit havuzun­dan veya protein bakımından yeterli beslenme ile karşılar. Protein içe­ren yiyecekler tükettiğimizde vücudumuz proteinleri çeşitli amino asitler halinde parçalar. Daha sonra bu amino asitleri emerek vücu­dun ihtiyaçlarına göre sırayla ihtiyaç duyulan bölümlere göre yeni­den yapılandırır. Yirmi amino asit arasından sadece on bir tanesi vü­cudumuz tarafmdan üretilebilir. Ama vücut tüm yirmi amino asit ol­madan tam olarak işlev gösteremez, bu sebeple geri kalan dokuz ami­no asidin yiyecek maddelerinden alınması çok önemlidir. Bu nedenle Emily'nin kaslarını, bağdokusunu ve özellikle kolajen ve elastini kuv­vetlendirmesi için gerekli olan vücudumuzun üretemediği temel amino asitler olarak adlandırılan dokuz amino asitten aldığından emin ol­mak istiyordum.

Vücudunuzun ihtiyacı olan tüm amino asitleri etten alabileceğinizi duymuş olabilirsiniz. Hem evet hem de hayır. Etteki amino asitler -hayvanlarda kolajen ve elastine dönüşmüş halde bulunmaktadır. Vü­cudunuzun hayvandan aldığı kolajen ve elastini kullanılabilir hale ge­tirmek için önce tekrar amino aside çevirmesi gerekir. Bu besinlere da­ha direkt ulaşabileceğiniz yiyecekler fasulye, tam tahıllar, yemişler, çekirdekler, sebze ve favorim olan goji meyvesi de dâhil olmak üzere meyvelerdir. Bu bitkisel yiyecekler yeterli miktarda yenerek kalori ih­tiyacınızı karşıladıklarında vücuda yeterli miktarda temel yağ asidi sağlayabilir. Vücudunuzun kullanmasının daha kolay olduğu amino asitler içerir.

Emily bitkisel yiyecekler ve tofu gibi zengin protein içerikli besinlerle beslendiği bir diyete sadık kalarak kırmızı et yerine omega 3 yönün­de zengin balık ve (derisi ayıklanmış) beyaz etli kümes hayvanları ile beslendi.

3. Adım. Temel Yağ Asitler!

Emily'nin bağdokusunu onarmaya yarayacak başarılı bir diyet ayrıca damarlarına yemden su alabilmek için su çeken maddeler de içerme­liydi. Bağdoku için su çeken maddelerin başında keten tohumu ve ce­viz gibi çeşitli yemiş ve çekirdekler ile soğuk su balıklarında bulunan temel yağ asitleri (EFA'lar) gelir. Temel yağ asitleri diğer bir mucize besindir. Bu kitap boyunca birçok kez duyacağınız üzere sağlık için faydalarla doludur. Ancak ne yazık ki vücudunuz fazlasıyla ihtiyaç duyulan bu asitleri kendi başına üretemez, bu sebeple temel yağ asit­lerini yiyecek kaynakları ve gıda takviyelerinden elde etmeniz gere­kir. Emily'e günde iki adet 1000 mg balık yağı EFA gıda takviyesi al­masını önerdim, (vejetaryenler için buna alternatif olarak 1000 mg ke­ten tohumu gıda takviyesi ile 100-300 mg mikro yosundan elde edilen DHA gıda takviyesi almalarını öneririm.) EFA gıda takviyeleri almanın yanı sıra Emily'e beslenmesindeki kırmızı et ve margarin içeren hidrojenize yağlar gibi doymuş "kötü" yağları, balık, canola (kolza) yağı ve zeytinyağı gibi " iyi" doymamış yağlar ile değiştirmesini önerdim. Kendisini bu yağları abartısız mik­tarlarda tüketmesi konusunda uyardım, - iyi yağ da olsalar - fazla tü­ketmek kilo almaya neden olabilirdi.

4. Adım B Vitaminleri ve Eser Mineraller

Ayrıca glukosamine, amino asit ve EFA'ları harekete geçirerek yeni ve sağlıklı bağdokular elde edebilmek için belirli besinlere daha ihtiyacı­mız vardır. Bunları fabrikanın çarklarındaki yağlar olarak düşünebi­lirsiniz. Bunlar vitamin ve manganez, magnezyum, bakır ve çinko gi­bi eser minerallerdir.

Günlük olarak en az B vitamin komplekslerinin günlük değerinin (GM) yüzde yüzünü karşılayacak bir multivitamin/multimineral kompleksi seçmenizi öneririm. Bu tür bir kompleks en pahalı vitamin­lerden biri olduğu için çoğu üreticinin içeriğe eklemekten kaçındığı biyotini de içermelidir.

Ayrıca günlük kullanımın en az yüzde 100'ü oranında eser minerali de içeren bir multivitamin/multimineral kompleksi seçmenizi öneri­rim. Günlük değer hükümetimizce belirlenmiş bir zorunluluktur an­cak vücutlarımızın belli ihtiyaçlar durumunda bu değerden fazlasına ihtiyacı olduğu fark edilmektedir. Bu nedenle birçok durumda GM'den daha fazla oranlarda tüketim yapmanız uygun olacaktır.

Magnezyum veya kalsiyum gibi minerallerden yüzde 100 GM içere­cek bir multivitamin/multimineral bulmak oldukça zordur çünkü bu mineraller oldukça fazla yer kapladıkları için yapılacak haplar yutulamayacak kadar büyük boyutta olabilir. Bu minerallerin bazıları için ancak çok yüksek oranlar verimli olabilir.
Ayrıca silikon, bor, vanadyum, nikel ve kalay gibi eser mineralleri için belirlenmiş bir GM oranı yoktur, bu nedenle bu ultra-eser mineralle­rini de içeren bir multivitamin / multimineral faydalı olacaktır.

Emily'nin diyetini tamamen değiştirmesi ve zor bulunan yiyecekleri tüketmeye başlaması yerine tüm bu vitamin ve mineralleri günlük bir gıda takviyesi tableti ile almaşım önerdim. Aslında tüm bu malzeme­leri antioksidan ve anti enflamatuvarlarla birlikte Murad® Glukosa-mine ve Amino Acid Complex Gıda Takviyesi ve Murad® Wet Süit Gıda Takviyesi'ne ekledim. Emily ilk başta biraz şüpheci yaklaştı. "Vitaminler kılcal damar problemimi tedavi mi edecek?" diye sordu. Ondan bir şans vermesini rica ettim ve eğer beş hafta içerisinde sonuç­lardan memnun kalmazsa tekrar tuzlu su zerk etme işlemine geri dö­nebileceğimizi söyledim. "Şu an çok umutsuzum, kaybedecek neyim var ki?" diyerek denemeye karar verdi.

Sadece üç hafta sonra sonuçlara hayret ederek beni aradı. Kılcal da­marları gözle görülür şekilde yok olmaktaydı. Beş hafta sonra tekrar arayarak neredeyse hepsinin gözden kaybolduğunu söyledi. Üstelik dahası da vardı.
Vücudu sıkılaşmıştı - sadece basenleri değil her yeri. Yıllar önce kur­tulmaya çalışmaktan vazgeçtiği poposunda bulunan küçük selülitli bölge gözle görülür şekilde kaybolmuştu. En iyisi ise voleybol sahası­na geri dönmüştü. Oynarken yıllardır olduğundan daha enerji dolu hissettiğini söylüyordu.

2.Derece Selülit: Dermis

Selülitin ilk aşaması olan damarlardaki kalite kaybı her zaman gözle görünür kılcal damarlara yol açmadığı için birçok kadın, durumu Emily kadar erken fark ederek tedaviye başlamaz ve durum sonunda dermiste kalite kaybı seviyesine ulaşır. Dermis damarlarınızdan taze su ve besin sağlayamamaya başladığında kuru ve kırılgan bir hal alır ve canlılığını kaybetmeye başlar. Güçsüz kalan dermis ise; güneş ışı­ğı, sigara dumanı ve her gün maruz kaldığımız sayısız hasara karşı sa­vunmasız hale gelir. Dermis ve içindeki kolajen ve elastin demetleri parçalanır ve dermis altı yağ hücrelerinin bağdoku içerisindeki yuka­rı doğru hareketine müsaade eder. Bu noktada selülit parmaklarınız la sıktığınızda görülür haldedir ve etkilenen bölgeye parmaklarınızla dokunduğunuzda selülitin varlığı fark edilir.

Endişelenmeyin - bunun iyi bir tarafı da var. Dermisiniz tıpkı da­marlarınız gibi -bağdokudan oluşur.
Damarlarınızı onarmak için ih­tiyaç duyduğunuz tüm besinler selülitin görünür hal almasını engel­lemek adına dermisi onarmakta da etkilidir. Dermis savunma diyeti o açıdan çok yönlüdür. Kırışıklıklar da kolajen ve elastinde kalite kaybının sonucu olarak ortaya çıkar. Glukosamin, amino asit, temel yağ asitleri, B vitaminleri ve eser mineraller bakımından zengin gıda takviyeleri alarak ve bu tür yiyecekler tüketerek kolajen ve elastin liflerinizi savunursunuz ve bu durum kırışıklıklarınızın da azalma­sını sağlar.

Vücuda maksimum cilt sağlığı için gerekli olan tüm besinleri sağla­makla bağdoku yıkımının tüm etkilerinin onarılacağını biliyordum. Ancak kanıt istiyordum.

Çalışmamızdaki deneklerin normal beslenmelerine devam etmeleri­ni istedik. Bazıları reçete ettiğim gıda takviyelerini kullandılar ve ba­zıları kullanmadılar.

Deney çift-kör bir çalışmaydı. Yani ne denekler ne de araştırmacılar kimin takviyelerden aldığını bilmiyorlardı. Bunun amacı araştırma­cıların görmek istediklerim görme ya da gördüklerini sanma riskini ortadan kaldırmaktı. Çalışmanın başlangıcında ve beş hafta sonra deneklerin kırışıklık ölçümleri yapıldı. Gıda takviyelerini alan de­neklerin kırışıklıklarında beş haftada yüzde 34 iyileşme görüldü.

3.Derece Selülit Görünen Cildiniz

Cildinizin en üst tabakası olan epidermis, selülit ve çatlaklara karşı savunmadaki sınır hattınızdır. Selülit dermişten itildiğinde sadece sıkılınca görülebilir haldedir. Epidermis hasar görmüş ve güçsüz ise selülit her zaman görülebilir bir hal alır. Bildiğiniz gibi cildinizin bu katmanı hücrelerden meydana gelir. Vücudumuzun bu parçasım sa­vunmak için bu bölgeye sağlıklı hücrelerin ihtiyaç duyacağı her tür­lü besini sağlamamız gerekir.
Daha önce de bahsettiğim gibi hücreler hasara maruz kaldığında du­varları parçalanır ve su dışarı sızar. Güçsüzleşmelerine ve etkisiz bir hal almalarına neden olur. Sonuç olarak bu durum yüzeyde kuru ve sert bir cilde neden olur. Güçsüzleşmiş bu hücreler altlarında görün­mez halde duran yağları daha fazla tutmaya dayanamaz. Dermiş ta­bakasını delerek yukarı doğru çıkan dermis-altı-yağlar epidermise yakın hale gelir ve burada görünür selülit haline gelir. Bunu önle­mek, cildi yumuşak ve esnek tutmak için hasar görmüş hücrelerin kaybettiği besinlerin yerine konulması gerekir.

Lesitin ve Lipitler

Parçalanan hücre duvarları lesitin ve lipitlerden meydana gelir. Lesitin birçok yiyecekte bulunur, özellikle de yumurta sarısı ve soyada. Hücreleri kuvvetlendirmek için en iyi lipit kaynağı yine dermişe su­yu çeken temel yağ asitleridir. Bunun yanı sıra bu EFA'lar sadece hücre duvarlarınızı yeniden yapılandırmaz aynı zamanda kaybedi­len suyun da hücreye geri çekilmesini sağlar. Lesitin ve EFA'lar yö­nünden zengin bir beslenme biçimi hücrelerinizi nemlendirmek ve böylece tüm vücudunuzdaki organları savunmak ve güçlendirmek adına harikalar yaratacaktır. Bu şekilde korunan hücreler için selülit diye bir şeyden söz edilemez. Çok fazla su kaybetmedikleri varsayı-lırsa bu hücreler ele avuca sığmayan yağ hücrelerinin bulunmaları gerektiği yerde yani cildin altında tutulmasını sağlar. Temel yağ asit­lerinin yanı sıra beslenmenize Lesitin bakımından zengin ürünleri de eklemenizi tavsiye ediyorum.

Besinlerin yiyeceklerden alınması her zaman daha çok tercih edilir. Ancak düzenli olarak tofu, yumurta vs yemiyorsanız her gün soya lesitini veya onun yapıtaşları olan choline ya da phosphatidycholine içeren gıda takviyeleri almanız faydalı olacaktır, işinize yarayacak miktar günde yaklaşık 2000 ila 4000 mg.'dır. - bir yemek kaşığı do­lusu soya lesitin granülü veya bir yumurtaya denk miktarda.

Bilinen En Yaygın Lesitin Kaynakları

Soyalı yiyecekler (mesela tofu)
Soya Lesitin granülleri
Yumurta
Ispanak
Kıvırcık salata
Karnabahar
Fıstık ve fıstık ezmesi
Elma
Portakal
Patates

Ne yazık ki birçoğumuz gerekli besinlerden hücrelerimizin sağlığını koruyacak miktarda tüketmeyiz ve bu sebeple fazla miktarda hücre suyu kaybederiz. Hücre içi su kaybını selülit dışında birçok şekilde hissedebiliriz.
Diyelim ki bol bol su içmemize rağmen kendimizi hala susamış hisse­diyoruz. Burada bize nemsiz kaldığının mesajını gönderen hücreleri­miz devreye giriyor demektir. Hücreleri su içerek beslemeye çalışabi­liriz ancak bu ancak duvarları bütünlüklerini kaybetmemişse ve su iç­lerinden - yani içimizden - geçip gitmeyi başaramayacaksa mümkün olabilir.

Su prensibi tüm vücudunuzun sağlığını tanımlamaya yönelik unsur­lardan meydana gelir. Susuz kalmış hücreler suya doygun olanlara kı­yasla işlerini daha az verimle yapar. Karaciğerimiz, beynimiz, kalbi­miz, akciğerlerimiz ve diğer tüm organlar maksimum su seviyesinde olmadıkları sürece en verimli şekilde çalışamaz. Eğer hücreleriniz böyle bir durumdaysa hastalık ya da enfeksiyon riskinde iyileşme su­ya doygun hücrelerle donatılmış olduğunuz duruma göre daha zor gerçekleşir. Nemsiz kalmış beyin hücreleri maksimum verimlilikte ça­lışmaz bu sebeple zihinsel anlamda yorulmanız çok daha kolay olur. Cildiniz daha kuru ve çatlak olur. Daha az enerjiye sahipsinizdir ve yiyecekleri daha zor yararlı hale gelecek şekilde sindirirsiniz. Hücre­sel susuz kalma durumunun sonuçlarına selülit gelişimi de dâhil ol­mak üzere daha birçok kalite kaybı durumunu ekleyebiliriz. Buradan yola çıkarak vücudunuzu nemlendirici besinlerle donatmanın ne ka­dar önemli olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Su Kaybının Zayıflatıcı Etkileri

Hafta sonları Santa Monica Dağları'nda oğlum ve kızlarımla yürüyüş yapmaya bayılıyorum. Yıllardan beri yürüyüş yaparım ve kondisyo­num gayet iyidir. Ancak zaman içerisinde daha erken nefessiz kalma­ya başladığımı fark ettim. Daha önceleri kolaylıkla yürüyebildiğim mesafeleri daha çok yorularak tamamlayabilmeye başladım. Geçmiş­te ihtiyaç duyduğumdan daha fazla suya ihtiyaç duymaya başladım.

Yürüyüşe kavruluyormuş gibi devam ediyordum. Su içmek çok kısa bir süreliğine susuzluğumu yatıştırıyor ancak dakikalar içinde tekrar biraz daha su içme ihtiyacı hissediyordum.

Vücudumun suyu bir zamanlar yaptığı kadar etkili kullanamadığının farkındaydım. Bu yüzden vücudumdaki dokuları nemlendirmek için bilinçli şekilde daha fazla yumurta, soya, balık ve yemiş gibi yiyecek­ler tüketmeye başladım.

Beslenme düzenime bu besin trafolarından yeteri miktarda ekleyeme-me riskine karşı her sabah lesitin ve EFA gıda takviyesi aldım. Birkaç haftada yürüyüşlerimde çok daha canlı hissetmeye başladım. Çok kı­sa bir süre sonra yanımda şişeyle su taşıma ihtiyacı hissetmemeye başladım, artık susama hissi yürüyüş boyunca rahatsızlık vermemeye başladı. Los Liones adı verilen zirvedeki bitiş çizgisine ulaştığımda bi­le hala kendimi enerjik hissediyordum. Zirve enfes bir boğazı ve ar­dında serilmiş uçsuz bucaksız Pasifik Okyanusu'nu kapsayan nefes kesici bir manzaraya sahiptir. Böyle güzel bir anı çocuklarımla paylaş­mak kadar gençleştirici çok az şey vardır. Bu uğruna yaşamak isteye­ceğim türden deneyimlerden biridir kesinlikle.

Bu nemlendirme diyeti ile vücut hücrelerime canlılık kazandırdım. Organlarım, sinir sistemim, kalp ve damar sistemim ve diğer her böl­geme uzman tarafından ayar yapılmış oldu. Günlük beslenmenize kı­sa liste halindeki bu ürünleri ekleyerek basit bir adım atmakla başlar­sanız selülit ve çatlaklarınızda şok edici bir iyileşme görmekle kalma­yacak aynı zamanda vücudunuzun yenilendiğini hissedeceksiniz. Hem daha iyi çalışıyor olacak hem de dokunduğunuzda daha sıkı ol­duğunu hissedeceksiniz. Sadece doğru yiyecekleri yiyerek bu madde­lerin hepsinden yeterli miktarda aldığınızdan emin olamayacağınız için hastalarıma her zaman yanında gıda takviyeleri de almalarını öneririm. Bu maddelerden yüzde yüz GM'nin üzerinde tüketmek si­ze hiçbir zarar vermeyecektir. Bu besinleri tek tek de alabilirsiniz ya da bunların hepsini birden içeren Murad Glukosamine ve Amino Acid Complex Gıda Takviyesi ve Murad Wet Suit Gıda Takviyesi kullanabilirsiniz.

Selülit ve Çatlak Arasındaki Farklar

Selülit

Damarlarda meydana gelen hasarla başlayan karmaşık bir hastalık ya da sorun. Hormona! ya da kalıtımsal olabilir.
Kadınların %80-90'ını etkiler, erkeklerde nadiren rastlanır.
En çok basen, kalça, diz, üst kol ve karın bölgesinde rastlanır.
Herhangi bir kadında rastlanabilir.

Çatlak

Belirli bölgelerin gerilmesi ile meydana gelen akut bir hasar sonucu ortaya çıkar.
Ergenlik çağındaki kadınların %70'ini, genç erkeklerin %40'ını ve hamile kadınların %90'ını etkiler, (hamileliğin 6 ila 7. aylarında)
En çok kadınların karın, basen ve göğüs, erkeklerin koltukaltı bölgesinde rastlanır.
Aniden büyüme gösteren ergenlerde, devamlı ve ağır şekilde çalışan vücut geliştirmecilerde, yüzeysel ve vücuda tesir eden steroid kullanıcılarında, fazla kilo alıp veren insanlarda (hamilelik de dahil) ve tüberküloz gibi belirli hastalıkları olan kişilerde rastlanabilir.

Catlak ve Selulit Hakkinda

Çatlaklara İlişkin Biraz Bilgelik, Çatlak ve Selülit

Kitabın başlığı "Selülite Çözüm" olduğu halde genelde selülit ve çat­lakları beraber kullanırım. Bunun nedeni birçok benzer yönlerinin ol­masıdır. Çatlaklar da dermişte meydana gelen hasarlar sonucu ortaya çıkar. Ancak daha akut bir versiyonudur. Çatlaklar söz konusu oldu­ğunda hasar vücudun uzun bir süre boyunca gerilmiş bir bölümünde meydana gelir. Selülit ile çatlak arasındaki en önemli benzerlik her ikisinde de cilde şeklini veren ve esnek orta katman olan dermişte olu­şan zarardır.


Uzun zaman boyunca gergin tutulmuş lastik bir şerit düşünün. Za­manla esnekliğini kaybeder ve güçsüzleşir. Aynı şey bağdokunuzda da meydana gelir. Bağdokunun bir kısmı hasar görerek kırılgan bir hale geldiğinde sivrilen ve esnekliğini kaybeden kısımları görünür hale gelir.

Büyüme, kilo dalgalanmaları, hamilelik ve çeşitli hastalıklar sonucu dermiş gerildiğinde çatlaklar meydana gelir. Bu olduğunda cilt esnek­liğini kaybeder ve bağ lifler parçalanır, yüzeyde dalgalı bir görüntü oluşur.

Sonuçta meydana gelen enflamasyon cilde rengini veren hücrelere ya­ni melanocytelere hasar verir. Cildin normal rengine göre çatlaklar önce pembe veya kırmızıdan koyu kahverengi izlere ve hatta daha sonra daha belirgin bir mora dönüşebilir. Bu renk, doku gerildikçe da­marların gördüğü zarardan kaynaklanıyor olabilir. Zaman geçtikçe izler düzleşir ve cildinizin normal renginden birkaç ton açık bir renge dönüşür.

Bu pigment eksikliği, zaman içerisinde; olgunlaşmış çatlak izlerine dönüşerek beyaz veya yarı saydam bir hal alır.

Selulit Asamalari Hakkinda Bilgiler

Selülit Aşamaları ve Selülit Hakkında Bilgiler

Selülitleriniz olduğu halde onları fark edemiyor olabilirsiniz. Selülitin ilk oluşumları sizin göremeyeceğiniz dermis tabakasında meydana gelir.

1. Aşama

Selülit oluşumundaki başlangıç hareketleri dermis tabakasında mey­dana geldikleri için görünür değildir. Dermisin kalite kaybı selülit oluşumunun ilk safhasını meydana getirir. Etkilenen bölgelerdeki da­marlar parçalanmaya başlar, bu durum da dermisteki kılcal damar ağlarının kaybıyla sonuçlanır. Kalite kaybı devam ettikçe, cilt ihtiyaç duyduğu besinlerin tümünü almaya devam edemez bu da dermis ve epidermisin daha da fazla bozulmasına neden olur. Su, hasar görmüş damarlardan dışarı sızmaya başlar ve atık su şeklinde dokular arasın­da birikir. Yağ hücreleri kendi büyüklüklerinin iki üç katma genleşir ve bir araya toplanmaya başlar. Bu aşamada epidermis hala sağlıklı­dır ve dermis de nispeten sağlığını korumaktadır. Selülite dair hala daha güçlü bir belirtiye rastlanmaz.

Atık su, 1.aşama selülitte de birikmeye başlar. Araştırma merkezimde akne, kırışıklık ve selülit gibi çeşitli rahatsızlıkları olan hastalarla çalışmaktayım. Tüm diğer şeylerin yanında hastalarıma tansiyon, eğik doku oranı, hücre içi ve hücreler arası su seviyesi gibi konularda da testler uygulamakta ve bu seviyeleri de kontrol etmekteyim. Bir hastanın henüz görünür olmasa da biyo-elektriksel özdirenç ana­lizi uygulayarak selüliti olup olmadığını söyleyebilirim. Bu analizde insanın vücudundan çok küçük bir elektrik akımı geçirilir. Akımın ne kadar engelsiz akıp gittiğine bağlı olarak ekipman bize akımın ne ka­darının atık su tarafından engellendiğini gösterir. Atık su miktarının fazla olduğunu gördüğümde selülit öncesi doku hasarının başlamış olduğu belli olur.

2. Aşama

İkinci aşamada dermişin kalite kaybı ileri boyuttadır. Bazı bölgelerde hala kan akımının varlığından söz edilebilirken komşu bazı bölgeler­de kan akım hızında yüksek oranda düşme gözlenir. Yağ hücreleri daha da çok şişmiştir ve aşırı güçsüz bir hal alan dermisten dışarı ve yu­karı doğru itilmeye başlar. Bu durum kan akımını da kötü yönde et­kiler çünkü şişkin yağ birikintileri damarları da sıkıştırmaya başla­mıştır. Bu da besinlerin cilde ulaşmasını engelleyerek cildin daha da güçsüzleşmesine neden olur. Bu tür bir doku yıkım döngüsü selülit oluşumunu hızlandırır.

Bu aşamada genel olarak vücutta amaçsızca turlayan atık su etki alan­daki alanlarda yüksek oranlarda birikim göstermeye başlamıştır. Yü­zeysel etkiler hala minimum seviyededir, "portakal kabuğu" görünü­mü daha hala sıkıştırma testi ile görünür bir hal almaktadır. Yine de cilt yüzeyindeki genel eşitsizlik ve şişkinlik dikkat çekmeye başlar. Selülitin gözleriniz önünden kaçmayı başararak tüm yönlerde sayısız dokuya yapılan saldırı ile vücudunuza nasıl yayıldığına tanık olabilir­siniz. Bu sebeple vücut sisteminize tamamen sağlık ve canlılık getire­cek bir ortam yaratmayı amaçlayan kapsamlı bir tedavi öneriyorum. Bu kapsamlı tedavide fiziksel bakımın yanı sıra, kişinin kendisine gösterdiği duygusal bakım da büyük önem taşımaktadır. Ayrıca er­ken müdahale ve tedavinin de selüliti ne kadar büyük ölçüde engelle­diğini fark edeceksiniz. Eğer yeteri kadar erken davranabilirseniz ve cildinizi sıkı, genç kalması için gerekli besinlerle donattırsanız bir da­ha bu pürüzlerle karşılaşmak zorunda kalmayabilirsiniz.

Bu besinlerin iç organlara ve bağdokuya sağladığı, göremediğiniz an­cak hissedebildiğiniz yararlarından bahsetmeye gerek bile görmüyo­rum.

3. Aşama

Bu aşamada 2. aşamada görülen süreçlerin devamı söz konusudur. Damarların kalite kaybı cilt dokularının metabolizmasını etkilemeye başlar. Damarlardaki besin kaybı vücudun protein üretme ve kendini onarma kabiliyetini azaltır ve dermişin incelmesine sebep olur. Ciltte­ki yağ hücrelerinin çevresinde septum adı verilen sert birikintiler oluşmaya başlar. 3. aşamada cildi sıkıştırmasanız dahi portakal kabu­ğu görünümü meydana gelir ve selülitlerin dokusu sert ve engebeli bir hal alır.

4. Aşama

Selülitin bu son aşamasında dermis bölgesindeki çıkıntıları kolaylıkla görebilirsiniz: Yağ öbekleri sert protein katmanları ile çevrelenmiştir. Selülite maruz kalan bölgeleri çimdiklediğinizde sert nodüllere rastla­yabilirsiniz. Ciddi selülit genelde dördüncü aşamaya ulaşılıncaya ka­dar uzun yıllar ilerlemiş demektir. Bu aşamada, ciltte aşırı kalite kay­bı nedeniyle selülite eşlik eden, hem yüzey hem de deri altı katman­larındaki sıkılık kaybı da göze çarpar. Selülitin bu aşaması ağrılı ola­bilir özellikle uzun süre ayakta durulduğunda bacaklardaki su biriki­mi maksimum seviyeye ulaşır.

Selüliti ne kadar erken tedavi etmeye başlarsanız o kadar başarılı olursunuz. Ancak 4. aşamaya geldiğiniz halde tedaviye başlamamışsanız umutsuzluğa kapılmayın. Programım tüm selülit aşamalarını tedavi edilebilir çünkü asıl olarak vücudunuzda selülite yol açan ha­sarı tedavi ediyor olacağız.

Selulit Dokusunun Nedenleri

Selülit Dokusunun Nedenleri

Tüm yağ hücreleri septa ile -yani lifli şeritlerle- çevrilidir. Hücreler za­rar gördüğünde bu şeritler sertleşir ve katılaşır. Selülitin ilerlemesi ile güçsüzleşen dermis, yağ hücrelerini yerinde tutma kabiliyetini kaybeder. Güçsüzleşen dermis nedeni ile özgür hale gelen selülit hücreleri şişerek genleşir. Dermisin asıl görevi bağ doku üretmek olduğundan, genleşen bu yağı çevrelemek için daha fazla bağdoku üretir ve septu­mun daha da sertleşmesine neden olur.

Sertleşen septum yağ hücresinin etrafında genleşemeyecek kadar ka­tılaşmıştır. Yağ lifli materyalin yanlarından dışarı sızmaya başlar tıp­kı bir balonun kauçuk lastiklerle sıkıştırılması gibi. Bu nedenle de nor­mal yağ yumuşak ve pürüzsüzken selülit sert ve tümsekli bir dokuya sahiptir. Bu durum ne kadar ilerlemeye devam ederse septum o kadar sertleşir ve septumun çok daha katı olduğu ileri selülit seviyelerine ulaşılır.

Selülitin Temel Bileşenleri

Bozulmuş Kan Damarları
Hasar Görmüş Dermiş
Birikmiş "atık su"
Gittikçe yüzeye yaklaşan, şişmiş yağ hücreleri
İncelen epidermis

Çukurların Ortaya Çıkması

İki temel selülit tipi vardır: yumuşak ve sert

Yumuşak selülit alttaki doku üzerinde kolayca kayarak hareket eder ve geniş bölgeleri kaplar. Vücut hareketi ile sallanır ve sert selülite gö­re daha çok göze çarpar.
Sert selülit alttaki dokuya sıkı sıkıya bağlı kalın bir dokudur. Vücudu iyi durumda olan genç kadınlarda göze çarpar. Sert selülit genelde dokunmaya karşı duyarlıdır.

Selülitiniz Ne Kadar İleri Seviyede?

Dokularınızı başparmağınız ile işaret parmağınız arasında ya da avuç içleriniz arasında sıkıştırın. Eğer selülit var ise cilt engebeli bir hal alır. Daha ileri safhalarda engebeler herhangi bir kuvvet uygulamadan gö­rünür haldedir.

Selulitin Kronolojisi

Selülitin Kronolojisi

Selülitten ilk kez Avrupalı doktorlar tarafından on dokuzuncu yüzyı­la girilirken bahsedilmişti. Tıp literatüründe kulağa ilginç gelen bir çok isimle adlandırılmıştı; bunlardan bazıları mezenkimal hastalığı, selülitik dermo-hipodermoz ve panniculosis'tir. 1920'de Fransız bilim adamları Alquier ve Paviot durumu ilk kez ta­rif etti.

1966'da İspanyol dermatolog M. Bassas Grau selülit dokusunun etra­fında sıvı biriktiğini onayladı.
1972'de G.Muller ve F.Nurnberger adlı doktorlar, selülitin meydana geldiği yerde ayrıca elastin sayısında düşüş ve kolajen demetlerinde düzen farklılıkları olduğunu gözler önüne serdi.
1994'te italyan anatomi patologu ve moleküler biyolog Profesör Sergio Curi selülitle normal yağı karşılaştıran çalışmalar yürüterek selüliti farklı bir sendrom olarak ifade etmek suretiyle selülite bilimsel geçer­liliğini kazandırdı. Buna rağmen doktorların pek çoğu hala selülitle il­gili tedavilerinde; selülite normal yağ muamelesi yapmaktadır. Bu ne­denle de geçmişteki selülit tedavileri ya çok az etki göstermekte ya da hiç etki göstermemektedir.

Selülit ve Normal Yağ Arasındaki Farklar

Selülit

Sadece kadınları etkiler
iç bacak, dış bacak, basenler, diz içi, alt ve üst karın, kalça, but, üst kolların arkası, bilekler de gözlemlenir
Sıkıldığında çukur, tümsek ve pürüzlü bir görünüm alır
Cildin içindedir
Vücudun enerji kaynağı olarak kullanılamaz

Normal Yağ

Hem kadınları hem de erkekleri etkiler
Vücudun her yerinde gözlemlenebilir
Sıkıldığında görünümü pürüzsüzdür
Cildin altındadır
Vücut tarafından enerji kaynağı olarak kullanılabilir

Selulit Nedenleri

Selülit Nedenleri, Selülit Neden Olur

Selülit en çok hormonlar sebebiyle ortaya çıkar. Aslında erkeklerin selülitlerinin olmayışının temel nedeni de vücutlarında kadınlara oranla daha az östrojen hormonu bulunmasıdır. Diğer bir faktör de kalıtımdır. Eğer annenizde selülit var ise sizde de olma olasılığı yük­sektir. Bu hormonal ve kalıtımsal faktörler, bazı bölgelerdeki dermi­sin daha kolay zarar görmesine neden olur. Selülitli bölgelerdeki dermis altı yağ hücreleri deri yüzeyine daha yakındır çünkü dermis hasar görmüştür. Kadınlardaki dokular erkeklerdekilere göre daha az esnektir, bu da kadınların erkeklere göre yaş ve çevre etkileri ile neden daha çabuk hasar gördüklerini gösteren diğer bir etkendir. Bazı nedenlerden dolayı kadınların bacaklarında çok kolay çürüme­ler meydana gelir ve görünür kılcal damarlar çıkabilir. Bu da zayıf damarların varlığına işaret eder, bu durum da selülitin temel neden­lerinden birini oluşturur. Bu durumun nedeni hormonal veya kalı­tımsal olabilir.

Dermis bu hasara dayanmaya çalışırken su kaybeder ve güçsüzleşir. Sonuçta parçalandığında altında sessizce yatmakta olan dermis altı yağlar dikkat çekici bir biçimde yukarı doğru yol almaya başlar. Epi-dermis güçsüz ve susuz ise; incelir ve selülit yüzeyden görülebilir bir hal alır. Selülit ve çatlaklardan kurtulmak için yağları yakmaya değil dermis ve epidermisi onarmaya odaklanmamız gerekmektedir. Selülite ilişkin tanımlar ve nasıl tedavi edileceğine ilişkin öneriler yıl­lardır tartışmalara yol açmaktadır. Selülit daha çok kozmetik bir prob­lem olarak görülür ve aslında öyledir. Fakat selülit aynı zamanda da tıbbi bir durumdur.

Selülit tıbbi bir bozukluk olarak ifade edilebilir. Önce, gözle görül­meyecek kadar küçük değişimlerle başlar ve bu değişimler yüzeye yansımaz. Görünmeyen bu değişimler daha sonra kendilerini koz­metik problemler olarak su yüzüne çıkarır, biz de bunu genelde çu­kurlar olarak görürüz. Selülit sürekli ilerleyen bir durumdur. Çok küçük bir pürüz olarak başlayabilir ancak daha sonra hem özgüveni hem de vücut sağlığını derinden etkileyen büyük bir engele dönüşe­bilir.

İki Tür Vücut Dokusu

Vücudu geniş bir açıdan anlamaya başladığımda aslında iki tür doku olduğunun farkına vardım.
Hücreler. Sert deri hücreleri, mesela karaciğer hücreleri ile aynı de­ğildir. Sadece temel özellikleri aynıdır. Her hücrenin lipidler yani yağ­lardan ve lesitinden oluşan bir zarı ya da koruyucu duvarı vardır. Hücre duvarlarının içerisinde sitoplâzma adı verilen bir madde ve sitoplâzmanın içinde de hücre çekirdeği vardır. Çekirdek hücrenin kon­trol merkezidir, yani beynidir. Hem sitoplâzma hem de çekirdek bas­kın olarak sudan meydana gelir.
Kalp, beyin, kemikler ve epidermis hücrelerden meydana gelir.
Bağdoku. Bu dokuda çok sayıda hücre bulunur ve baskın olarak lif­li materyallerden meydana gelir. Birçok organı vücudun geri kalanı­na bağlar. Bağdoku vücudun yapı maddesini ihtiva eder (Glycosami-noglycan veya GAG'lar.)

Bu, kendi ağırlığının 1000 katı kadar su taşıyabilen su sever hyaluronic asit gibi materyallerden meydana gelen yarı katı bir maddedir. Hyaluronic asidin yapıtaşı glukosaminedir. Kolajen ve elastin bağdokuyu gergin tutar ve şeklini korumasını sağlar. Kolajen ve elastinin yapıtaşları ise; yiyeceklerden aldığımız amino asitlerdir. Damarlar, sinirler, tendonlar, kiriş dokular ve dermis bağdokudur.
Selüliti onarmak için vücudunuzdaki hücreleri ve bağdokuları besin­lerle takviye edip, su ile sağlıklı kalmalarını sağlayarak güçlendirme­li ve nemlendirmelisiniz.

Damarlar

Damarların besini dolaştırma kabiliyetlerini kaybetmeleri selülit olu­şumunun en önemli nedenlerindendir. Cilt vücudun en dış tabakası olduğuna göre besinlerin damar yolu ile tüm yolu geçerek en sonun­da cilde ulaşmaları gerekir. Damarlar kalbin bağdokuları oldukları için ciltteki dermisle aynı şekilde hasar görebilir ve aynı hasar verici sonuçları meydana getirir.

Hasar görmüş damarlar sağlıklı damarların ulaştıkları yerlere ulaşa­maz. Selüliti olan kadınlarda sıklıkla hasarlı kılcal damarlara, varis damarlarına rastlanır aynı zamanda çürüklere ve morluklara karşı savunmasızdır. Damarları güçlendiren ve bölgeye kan akışını artı­ran herhangi bir etken dermisi ve üstündeki cilt hücrelerini de güç­lendirecektir. Onarılmış damarlar, dermis ve epidermise yeniden ge­rekli besinleri ve suyu taşıyarak hücre duvarlarını ve bağdokuyu onarabilir.

Bu durum da çukurları ve varisli damarları azaltır.
Selülit durağan bir sorun değildir. Tedavi edilmediği takdirde kötüleşir. En iyi tedavi erken müdahaledir.

Meydana Çıkan Selülit

Basen bölgesi selülit birikimine karşı en dayanıksız bölgelerden biri­dir. Normal sağlıklı bir basene baktığınızda, yüzeydeki epidermis yu­muşaktır. Cilt sıkıdır çünkü dermis kalın ve hasar görmemiştir. Kolajen ve elastin demetleri güçlüdür. Kılcal damarlar dermisin en üst böl­gelerine kadar ulaşabilmekte ve besin ve arındırıcı sıvılar taşıyarak kan takviyesi yapmaktadır.

Normal basen dokusunun ultrason görüntüleri çok az atık su içeren kalın ve nemli dokuların varlığını gösterir. Mikroskop ile fibroblastların aktivitelerini görebiliriz. Bunlar, bağdoku içerisinde bulunan ve kolajen ve elastin üreten hücrelerdir. Fibroblastların bir elma ağacı ol­duğunu varsayarsak; kolajen ve elastinleri de elma olarak düşünebili­riz. Sağlıklı bir basende fibroblastlar aktif olarak dermis içerisindeki sıkılaştırıcı iskeletleri üretmektedir. Dermisteki yağ hücreleri şişmez ya da kümeler halinde bir yerde toplanmaz. Tamamen birbirlerinden ayrı ve belirli bir çap mesafede durabilirler. En önemlisi ciltte görünen selülit yağ birikintisine rastlanmaz.

Şimdi bunu sağlıksız bir basen ile kıyaslayalım. Damarlardaki hasarın sonucu cildin yüzeyinde hasar görmüş kılcal damarlar ya da örümce­ğe benzeyen varisler görebilirsiniz. Cildin en üst katmanı stratum corneum kuru ve sert dokuludur. Parçalanmakta olan nemsiz kalmış hücreler sebebiyle çatlamalar görebilirsiniz.

Cilt sıkı değildir ve cildin sıkılığını sağlama kabiliyetini kaybeden ha­sar görmüş bağdoku sebebiyle torbalar oluşmuştur. Sağlıksız basen­deki dermis altı yağlar şişmeye başlamıştır ve çevrelerinde lifli öbek­ler oluşmuştur. Sonuçta, kadınların tümünün ciltlerinde görmekten en rahatsız oldukları sorun selülit ortaya çıkmış olur. Dermisin ve epi­dermisin nemsiz kaldığı ve az beslendiği bölgeler dermis altında bu­lunan yağların yüzeye çıkmasını engelleyemeyecek kadar güçsüzdür. Bu geleneksel yöntemlerdeki kilo kaybının neden işe yaramadığının göstermektedir. Selülit bir "yağ" problemi değildir - bu "dermatolo-jik" ve "hücresel" bir problemdir. Bu sebeple kullanılan metodlar yağ hücreleri yerine komşu bağdoku ve cilt hücrelerinin değiştirilmesini hedeflemelidir.

Catlak ve Selulit Nedir

Çatlak Nedenleri ve Selülit İçin Bilgiler

Selülit Nedir


Bildiğiniz gibi yağ dokusu vücudun birçok bölgesinde değişen oran­larda bulunur. Öncelikli olarak organlar için koruyucu bir kılıf oluş­turur ve enerji deposu olarak işlev görür. Normal yiyecek alımınızı azalttığınızda; vücudunuz, otomatik olarak depolanmış yağ rezervini yakmaya başlar. Düşük kalori diyetlerinde birçok bölgede yağ atılırken selülit öbekleri olduğu yerde kalır.

Cildin altında bulunan yağ, kasları kaplayan yağdır. Harcayacağınızdan daha fazla kalori al­dığınızda; yağ birikme yapar ve bu yağlar ancak diyet ya da egzersiz yaptığınızda yok olur. Uyguladığınız diyet ya da egzersiz ne olursa olsun, kilo verdiğinizde vücut yağ oranınız düşer fakat ölçülebilir bir selülit oram düşüşü gözlenmez. Burtun nedeni selülite yol açan yağla­rın dermal tabakada hapsolması ve vücudun bu yağları yakıt olarak kullanmamasıdır. Diğer selülit tedavilerinin çoğunun temel sorunu; sadece cilt ve deri altında tabaka oluşturan bağdokulardaki yağları hedef almalarıdır. Bu yaklaşım işe yaramaz; çünkü dermal tabakada­ki yağ normal yağın yanıt verdiği tedavilere aynı şekilde yanıt ver­mez.

Derinin alt tabakasındaki yağ ne yazık ki her zaman yerinde kalacak­tır Ancak iyi haber, her gün uygulayacağınız birkaç basit adım ile on­ları görünmez kılabilirsiniz.

Cildin Katmanları

Stratum corneum (boynuzsu katman) cildin en üst tabakasıdır. Ölü ve ölmekte olan hücrelerin lipid (yağ) bir zar ile bir arada tutulmuş ha­linden meydana gelir. Bu hücreler atıldıkça epidermisin altında yeni hücreler meydana gelir ve üstlerinde ne var ne yoksa iterek ilerler. Stratum corneumun evinizin çatısı olduğunu düşünebilirsiniz. Tıpkı çevresel hasarlara karşı koruma sağlayan bir kılıf gibi.

Canlı epidermis cildin üst tabakasıdır, stratum corneum ile altında bulunan cilt tabakasını birbirine bağlar. Ölmekte olan hücrelerin ihti­va ettikleri su miktarı gitgide azaldıkça stratum corneuma doğru iler­ler. Bu durum güneş ışınları ve diğer çevresel stres gibi yaklaşmakta olan hasar için önemli bir savunma yöntemidir. Dermis vücudun yapı malzemesi olarak bilinen lifli materyaller ve di­ğer maddelerden oluşur. Bir bakıma vücudun geri kalan kısmını tem­sil eden daha küçük bir bölümü denebilir. Kan damarları, sinirler, bağdoku, bezler ve tüy folikülü gibi daha küçük organellerin birleşi­minden meydana gelir. Dermis cildinizin esasını oluşturur. Cilde es­nekliğini verir. Sağlıklı bir dermis sıkı bir cilt olarak sağlıksız bir der­mis ise; sarkma ve kırışıklık olarak kendisini gösterir. Dermis şunlar­dan oluşur:

Glycosaminoglycan (GAG) adı verilen maddeler; su tutma kabiliye­tini geniş ölçüde etkileyen yarı katı maddeler.
Kolajen ve elastin, dermisin iskeletini oluşturur. Dermisin kerpiç bir ev olduğunu düşünecek olursak; yapı malzemesini oluşturan çamur, kolajen ve elastin ise; bütünü bir arada tutan saplı lifler olarak düşü­nülebilir.

Kırışıklıkların direkt nedeni kolajen ve elastinin hasar görmesidir. Deri altı yağı dermis tabakasının altında sıkışıp kalan, yakıt olarak ya­kılamayan yağdır. Üzerinde bulunan dermis ve epidermis hasar gö­rür, zayıflarsa; bu yağlar kendini yüzeye doğru itecek ve görünür selülitleri meydana getireceklerdir.
Bağdoku tabakası vücut bileşenlerini birbirinden ayıran lifli mater­yaldir. Bir bifteği düşünecek olursak; bağdoku tabakası bifteğin yağı ile etini ayıran tabakadır.

Normal yağ fazla yediğinizde ortaya çıkar, egzersiz yaptığınızda ise; yakıt olarak yakılır. Selülite yol açmaz.
Kilo kaybı, esneme, güçlendirme egzersizleri ve aerobik vücudunuz için faydalı olduğu halde selüliti iyileştiremezler çünkü selülitin yaşa­dığı dermiş tabakasını değil sadece kas ve yağları hedef alırlar.

Selulit ve Catlaklar Anasayfa

Çatlaklar ve Selülit Hakkında Bilgiler

Selülit Nedenleri

Selülit ve Normal Yağ Arasındaki Farklar

Selülitin Tarihçesi

Selülit Dokusunun Nedeni

Selülitin Aşamaları

Çatlak Oluşumu ve Selülite İlişkin Bilgiler

Çatlak ve Selülit Arasındaki Farklar

Selülitin Yarattığı Hasarı Onarmak

Selülit Tedavisi ve Selüliti Önlemek

Selülit Diyeti

Selülitte Murad Gıda Pramidi

Selülit Azaltıcılar

Selülit İçin 9 Yol

Anti-Selülit Tedavisi ve Selülit Giderme

Detox Diyeti

Lazer Lipoliz ve Liposuction

Bağdoku Üretimini Desteklemek

Aleo Vera ve Spa Bakımı Tedavisi

Mezoterapi

Hiv’e Karsi Dezenfeksiyon Yollari

HIV'e Karşı Dezenfeksiyon Yolları

Çağın bu en tehlikeli bulaşıcı etkeni aslında oldukça dayanıksız bir virüstür. Enfekte vücut sıvılarından eşyayı temizlemek için yalnızca yıkamak bile oldukça yeterli bir yol. Sabun da virüsün eşyaya tutunmasını büyük ölçüde en­gelleyen bir madde Güvencede olmak, sağ­lıklı kalabilmek için gereken temizlik kuralların­dan bu bölümde sözedeceğiz.

Virüsün vücut dışında bir laboratuar-da gün boyunca yaşatılabildiği doğru mu?

Evet. Paris Üniversitesi'ndeki Pasteur Labora­tuarında bilim adamları virüs için ideal olan steril şartları deney tüpünde sağlayarak bunu gerçekleştirmişlerdir. Bu deney günlük hayatta steril şartların var olması sözkonusu olamaya­cağından geçerli kabul edilemez. AİDS'in dün­yaya yayılışı ve bulaşma tehlikesi açısından bu deneyin açıklayıcı bir özelliği yoktur.

AİDS mikrobuna etkili dezenfeksiyon maddeleri nelerdir?

Temelde klor ve alkol içeren bütün dezenfek­siyon maddeleri Özel olarak: Hipoklorit çözeltileri: Çamaşır suları, klor içe­ren ev temizlik maddeleri, formaldehit, propil-ve izopropil alkol, etilalkol AİDS virüsüne karşı düşük konsantrasyonlarda bile etkilidir. Hidro­jen peroksit ve lizol de aynı etkiye sahiptir. Eczanelerden bu maddeleri kapsayan ürünle­rin adları öğrenilebilir. Diğer pek çok kimyasal dezenfeksiyon maddelerinin de AİDS virüsüne karşı etkili olduğu söylenebilir.

AİDS virüsü hangi ısılarda zarar gör­meden yaşayabilir?

Pek çok kapsamlı araştırma AİDS virüsünün 56 derecenin üzerinde hemen öldüğünü gös­termiştir. Hücreden zengin bir materyal değil­se iki dakika içinde, hücreden zengin bir ma­teryal ise 10 ila 30 dakikalık süre sonunda is­tenilen sonuca ulaşılır.

Hangi dezenfeksiyon maddeleri etki­sizdir?

Genelde kullanılan deyimiyle deterjanlar. Etki­siz olduğundan kuşku duyduğunuz dezenfek­tan maddeler için eczacınıza danışınız.

AİDS virüsleri UV (ultra viole) ışınla­ması ile öldürülebilir mi?

Yapılan bir araştırmada AİDS virüsünün öldürülebilmesi için kullanılması gereken UV dozu­nun normal kullanımdaki dozdan çok daha fazla olması gerektiğini göstermiştir. Araştır­malar sona erdirilmemiştir. Yine de alışılmış dozda bir UV ışınlamasının araç ve gereçleri sterilize ve dezenfekte etmeye yetmeyeceği düşünülmelidir.

Aids’e Karsi Gereksiz Korkular

AİDS'e Karşı Duyulan Gereksiz Korkular

AİDS danışma merkezleri bu kişileri iyi tanır. Yaptırdıkları on antikor testi negatif sonuç ver­mesine karşın, hala enfeksiyon kaptıkları kor­kusu içinde ve panik halindedirler. Riskli bir durum yaşamışlarsa, veya kan nakli yaptırmışlarsa antikor oluşması uzun sürebileceğin­den endişe içinde olmaları, test sonucunu tat­minkar bulmamaları doğaldır. Test yaptırmaya kısa aralıklarla devam etme çözümsüzlüğü içi­ne itilirler. AİDS'e yakalanma korkusunu içle­rinden söküp atmaları kolay değildir.

Kısa bir süreden bu yana kilo kaybı ve îşyerimde yorgunluktan şikayetçi­yim. Bunlar AİDS hastalığına yaka­lanmış olduğumun işaretleri midir?

Hayır. AlDS'li olduğunuzun kesin tanısı virü­sün kanınızda belirlenmesi iledir. AİDS virüsü­nü taşımanız da AİDS hastalığına yakalana­cağınız anlamına gelmez. Bu tür şikayetlerini­zin pek çok başka nedeni de olabilir. Ama bu nedenler aydınlatılmalıdır.

Enfeksiyon riski taşıyan bir durum yaşamadığım halde AİDS virüsünü almış olabileceğim endişesinden kendimi kurtaramıyorum. Ne yapmalıyım?

Bu sizin uzun süreden buyana bilinçaltınızda yaşamınıza dair endişelerinizin, suçluluk duy­gularınızın olduğunu gösterir. Bu suçluluk duyguları ve korkularınız şimdi AİDS'le kendini ortaya koymaktadır. Tıbbi olarak da antikor testiniz negatif sonuç verip enfekte olmadığı­nız belirlendiğinde yatışıp, bir süre sonra kor­kularınız yeniden depreşiyorsa, köklerini geç­miş yaşamınızdan alan bu durumunuzun psi­koterapi ile ele alınması gerekir. Sizi bu korku­lu hale iten nedenin belirlenerek tedavisinin yapılması Almanya'da sigorta şirketlerinin kar­şıladığı bir tedavi biçimidir. Bu tür psikiyatrik tedavilerin yürütülebileceği merkezleri aile doktorunuzdan, tabip odalarından, AIDS-yardım ve danışma merkezlerinden öğrenebi­lirsiniz.

AİDS Taşıyıcıları ve AİDS Hastaları ile Evde Yaşam

Aids Korunma Yolları


Antikor testi pozitif çıktığında hastanın ailesi ve çevresinin duyduğu endişe, tıpkı hastanın duyduğu endişe kadar büyüktür. Enfeksiyonu taşıyan kişinin soyutlanmaması gerekmekte­dir. Korku ve endişelerine karşın yakınları ve eşi onunla yaşamaya devam etmek durumun­dadır. Bu korku ve endişelerinin temelinde mikrobun kendilerine bulaşması tehlikesi var-dır. Çaresizliğin, ölümü düşünmenin yarattığı bu korkuyu tamamen ortadan kaldırmak müm­kün değil. Bu bölümde AİDS taşıyıcısı veya hastalarıyla birlikte yaşamanın tehlikeleri ne­lerdir, bu hastalığın şanssızlığını hafifletmenin yolları nelerdir, bunlardan söz edeceğiz.

AİDS tablosu bütün belirtileriyle or­taya çıkmış durumda. Yaşamak için ne kadar süre kalmış demektir?

Kalan süreyi şu kadar ay veya şu kadar yıl şeklinde tanımlamak güçtür. Her AİDS hastası kendine özgü bir süreç yaşayacaktır. Kişinin AİDS tablosu içinde ne kadar süre yaşayaca­ğı, hangi hastalıkların baş göstereceğine, dok­torların enfeksiyonlarla ne ölçüde baş edebileceklerine bağlıdır. AİDS'le ilgilenen doktorlar hastaların kendilerine oldukça geç başvur­duklarından, böylelikle enfeksiyonla mücade­lede şanslarını oldukça azalttıklarından yakın­maktadırlar. Tıbbın bütün olanaklarının sefer­ber edilmesine karşın pek çok hasta hastalı­ğın ortaya çıkışından üç ila beş yıl sonra pek çok enfeksiyondan biri nedeniyle kaybedil­mektedir.

AİDS taşıyıcısı veya hastası ile aynı evde yaşamak tehlikeli midir?

Hayır. Evdeki temaslar, örneğin ortak yemek takımı, banyo ve tuvalet kullanımı bulaştırıcılık tehlikesi taşımaz. Bu bilimsel olarak da ABD'nde virüs taşıyıcısı birer kişi bulunan 30 ailede uzun süren gözlemler sonucu belirlen­miştir. Diş fırçası, traş takımı, manikür aletleri ortak kullanılmamalıdır. Manikür aletleri gibi aletlerin ortak kullanımı gerekiyorsa mikrop­suz hale getirilmeleri gerekir, ki bu da klor içeren dezenfeksiyon maddeleri ya da alkol ile mümkün olabilir. (Eczacınıza danışınız)

Kendim için değil, ama çocuklarım için endişe duyuyorum. AİDS'ti kişi evimize
ziyarete geliyorsa veya onunla aynı evde yaşıyorsak çocuk­larım tehlikede mi?

Hayır. Bulaşma yollarını göz önüne getiriniz. Sperm sıvısı veya kan, sizin kanınıza bulaş­madıkça enfeksiyon tehlikesinden söz edile­mez. Gündelik yaşamda çocuklar için bir tehli­ke söz konusu değildir. Onunla öpüşmek veya bardağından su içmek tehlikeli kabul edilmez.

AİDS taşıyıcısı veya hastalarının ge­ce terlemelerinde bulaşma söz konusu olabilir mi?

Hayır. Terde bugüne kadar AİDS virüsüne rastlanmamıştır. Dünyada bugüne kadar bu yolla bulaşma bildirilememiştir.

AİDS hastalarının idrar ve dışkıları dezenfekte edilmeli midir?

Hayır. Bu vücut salgıları tehlikeli değildir. Bu salgıların dezenfekte edilmeden tuvaletten ka­nalizasyona sevkedilmeleri uygundur.

Gökkuşağı renklerini taşıyan amble­min AİDS'le ilgisi nedir?

Bu renkleri taşıyan amblem AİDS'e yakalanan kişilerin arasındaki dayanışmayı simgeler. El­bette kişinin bulaştırma riski taşıdığını da sim­gelemektedir aynı zamanda.

AİDS taşıyıcısına ait çamaşırlar de­zenfekte edilmeli midir?

AİDS virüsü 56 derecede ölmektedir. 95 dere­cede yıkanan çamaşırlar AİDS virüsünden do­ğal olarak arınmaktadırlar. Bulaşmanın enfek­siyon etkeninin doğrudan kana karışması ile mümkün olduğunu bilmekteyiz. Bu nedenle AİDS taşıyıcısı ya da hastasına ait çamaşırla­rın ilk bakışta bulaştırma riski taşıdığından söz edilemez. Yinede düşük derecede yıkanacak çamaşırların akşamdan dezenfekte edici bir solüsyon ya da çamaşır suyu içinde bekletil­meleri uygun olacaktır. Bu maddeler eczane­lerden temin edilebilir.

Birlikte yaşadığım AİDS hastasında deri tümörleri var. Mikrop bana bula­şır mı?

Hayır. Deri tümörü olmasına karşın dokunabi­lir, sarılabilir ve ona bakmaya devam edebilir­siniz. Derideki kanserleşmiş mavi mor düğüm­cükler bulaştırıcı değildir. Hasta kişinin kanı si­zin kanınıza karışmadıkça onunla deri teması tehlikeli değildir.

Aids Hastasi Olanlarda Yapilacaklar

AİDS Virüsü Bulaştığında Yapılacaklar

Aids Hastası Olanlarda Durum

Antikor testi pozitif çıktığında iş işten geçmiş midir? Genellikle bu sonuçla karşı karşıya ka­lan kişilerde vahşi bir yaşama açlığına dönü­şen panik ve depresyon görülmektedir. Oysa hastalıktan uzak kalmak, yıllarca normal sayı­labilecek bir yaşam sürebilmek olasılığı da vardır. Bu şans rastlantısal değildir. Hastalığı sakin karşılamakla artar, paniğe kapılmakla kaybedilebilir. Önemli olan test sonucunun şokunu atlattıktan sonra yaşamınıza tekrar sahip çıkmanızdır. Arkadaşlarınız, belki de eşiniz mümkün olduğunca kendisini bir kenara çeke­cek, meslektaşlarınızın değişen davranışları ile karşılaşacaksınız, sosyal çevrenizde deği­şiklikler başgösterecek.

Bu bölümde karşılaşacağınız zorluklar konu­sunda size yol gösterilecek, neler yapıp neler yapmamamız konusunda fikir verilmeye çalışı­lacak.

Kişi AİDS virüsünü almışsa sağlığını korumak için nasıl davranılmalıdır?

Kişi,

Savunma sistemini olabildiğince korumağa
çalışmalıdır.

Yeterli uyku, iyi beslenme, nikotin ve alkol benzeri zararlı alışkanlıklardan uzak durmak gibi sağlıklı yaşam ilkelerine uyulmalıdır.

Fazla güneşlenme ve solariumdan uzak du­rulmalıdır.

Cinsel yolla bulaşan belsoğukluğu vb. hasta­lıklardan, seyahatlerde bulaşabilecek sıtma, hijyen koşullarının yetersiz olduğu ülkelerde söz konusu olan barsak enfeksiyonlarından, B-Hepatit gibi ağır enfeksiyon hastalıklarından korunmak gerekir. Çünkü bunlar immün siste­me daha fazla yük olurlar.

Prezervatif kullanarak yeniden AİDS etkeni HIV almamaya da dikkat etmek gerekir. Yeni­den, daha çok sayıda virüs almak hastalığın gidişini etkileyecektir.

Ruhsal çöküntü ve panik duygularına karşı psikoterapi yardımıyla yeniden denge kazan­maya çalışmak gerekir. Çünkü ruhsal durum vücut savunma sistemini etkilemektedir.

Ateşli hastalıklar, gribal enfeksiyonlar gibi hastalık hallerinde derhal doktorunuza başvur­malı, tedavi altına girmelisiniz. Sağlığınızla ilgili bir şikayetiniz olduğunda bu­nun AİDS hastalığının ilk belirtisi mi olduğu konusunda korku duymanız doğaldır. Bu ne­denle derhal AİDS konusunda uzman bir doktora ya da kliniğe başvurarak şikayetinizin ne­denini aydınlatmalısınız. Sözkonusu belirti AİDS hastalığının bir belirtisi midir, yoksa baş­ka bir nedeni mi vardır? Örneğin yorgunluk hissetmek genel bir dolaşım yetersizliği nede­niyle de olabilir. Lenf düğümlerindeki büyüme­nin nedeni ilgili bölgedeki bir iltihap olabilir. Başvuru adreslerini sağlık meslek odalarından elde edebilirsiniz. Kitabın sonunda da bu ad­reslerde sözedilmektedir.

AİDS taşıyıcısının virüsü başkalarına bulaştırmaması için nelere dikkat et­mesi gerekir?

Genel olarak bu kişilerin kan, sperm, anne sü­tü, çok az bulaştırıcı özellik taşısa da tükrük gibi vücut sıvılarının bulaştırıcılığından başka­larını korumaları gerekir. Bunun için: Hiç bir koşulda kan ve sperm vermemeleri, organ bağışlamalarının mümkün olmadığını bilmeleri gerekir.

Cinsel ilişkide güvenli seks kurallarına dikkat etmeleri gerekir.
Bugüne kadar ilişkide bulundukları kişileri du­rumlarından haberdar etmelidirler. Bu kişilere açıklamada bulunmak sizin için güç olacaksa, bunu başvurduğunuz merkezin halletmesi için bilgi veriniz.

Sizle herhangi bir nedenle ilgilenecek her doktoru durumunuzdan haberdar ediniz.

AİDS virüsünü almış kişide gelişecek aşırı korku hali hastalığın başlama­sında etkili midir?

Evet. Korku ve vücut direnci arasında ilişki ol­duğu açıktır. Aşırı korku vücut savunma siste­minin gücünü azaltır.

Antikor testimin pozitif sonuç verdi­ğini öğrenmiş bulunmaktayım. Şimdi ne yapmalıyım?

Testten sonraki altı hafta içinde kesinlikle yap­mamanız gerekenler şöyle sıralanabilir:
Virüsü alan her kişinin hastalığa yakalanma­dığını düşünerek, yaşamınızın son bulacağı gibi bir düşünceye kapılmamalısınız. Mikrop alındıktan sonra hastalık tablosu ortaya çıka­na kadar çok uzun bir süre geçebilir. Bu süre içinde yeni tedavi yöntemleri keşfedilebilir.

Sizinle mikrobu bulaştırabileceğiniz yakınlık­ta bir ilişkisi olmamış, uzak tanıdıklarınıza du­rumunuz hakkında bilgi vermeyiniz.
İşvereninizi durumunuzdan haberdar etmeyi­niz.
Mesleğinizle ilgili yeni kararlar vermeyiniz.
Ekonomik durumunuzla ilgili yeni kararlar vermeyiniz.
Geleceğinizle ilgili konularda kararlar almayı­nız.
Test sonucunuzun pozitif olduğunu öğrendiği­nizde yapmanız gereken üç şey ise şunlardır:
İlk haftalarda sizi baskı altına alan, korkutan bu haberi AİDS merkezlerindeki uzmanlarla göğüslemeye çalışınız. Bu uzmanlar gözlem­lemişlerdir ki, genellikle kişilerde bu ilk zaman sonrasında yeni yaşama durumuna uyum sağlayacak psikolojik güç gelişmektedir.
İlk haftalarda korku, öfke, isyan duyguları ge­lişse de, anlamsız bir suçluluk duygusuna ka­pılmamalısınız.
AlDS'liler dayanışma ve danışma merkezle­riyle ilişki kurmalısınız.

Antikor testim ve onay testim pozitif. Yani HIV taşıyıcısıyım. Psikolojik yardım alacağım yerler nereleridir?

Aranızda güven duygusunun geliştiği ev dok­torunuz ve bir psikoterapistin işbirliği ile,
AlDS'liler dayanışma gruplarından birine ka­tılımla,
AİDS danışma merkezlerinden birine müracatla,
Uyuşturucu bağımlılarına hizmet veren mer­kezlerden de bu konuda yardım alınabilir.

AİDS virüsünü alan kişide hastalığın başlamasını engelleyecek bir tedavi biçimi var mıdır?

AİDS'in gidişini frenleyecek terapi denemeleri vardır.

AİDS virüsü alan kişinin hastalığa ya­kalanma tehlikesi ne ölçüdedir?

Bilim adamları bu konuda kesin bir görüşe varmış değillerdir. Bugüne kadar araştırmacı­ların geneli, riskin %40 ila %60 arasında oldu­ğunu söylemektedir. Bu mikrobu alan her on kişiden dört ila altısının belki de hastalığa ya­kalanmayacağı anlamına gelmektedir. Enfek­siyonun hastalığa dönüşmesi için uzunca bir süre geçeceği bilinmektedir.

Normalde virüsü alan kişide AİDS hastalığı ne kadar sürede ortaya çı­kar?

Kuluçka devresi AlDS'de oldukça uzun sürebi­lir, sekiz, dokuz hatta onbeş yıl gibi. Ama tablo altı ay gibi kısa süre sonra da ortaya çıkabilir. Genelde pek çok kişi 5 veya 10 yıl sonra has­talık tablosu ile yüz yüze gelmektedir.

AİDS virüsü taşıyorum, ama hastalı­ğa ait belirtiler yok. İmmün sistemi­min zarar görüp görmediği belirlene­bilir mi?

Evet. İmmün sistemin o anki durumunu belir­leyen laboratuar testleri vardır. Bu testler al ve akyuvarların sayılarını belirleyen kan sayımı, vücut savunma sistemine ait T-Yardımcı hücreleri ve onların karşı oyuncuları olan T-baskılayıcı hücrelerinin karşılaştırılması, derinin ya­bancı maddelere karşı savunma kapasitesini ortaya koyan deri testi (Merrieux test) olarak sayılabilir.

Bu testler immün sistemin o anki durumunu ifade eder ve olması gereken değerlerle karşı­laştırılarak fikir edinilir. Yine de bu testler AİDS hastalığının ne zaman başlayacağını kesin olarak belirlemeye olanak tanımaz.

AİDS virüsü taşıyanlarda immün sis­temi harekete geçirici yollara baş­vurmak vücudun AİDS'le mücadele gücünü arttırır mı?

Bu yola başvurmak keskin bir kılıçla oynama­ya benzeyecektir. İmmün sistemi stimüle et­mek aksi sonuçlara. yol açabilir. Bu yolla sa­vunma sistemi hücreleri çoğalmak üzere bölü­necektir. Bu durumda vücutta AİDS etkeninin de çoğalma göstereceğini hesaba katmak ge­rekir. İlk bakışta bile bu yolun bir çelişki oldu­ğu ortadadır. AİDS virüsleri vücutta savunma hücrelerine musallat olurlar. Bu hücreler bölü­nerek çoğaldıklarında virüsler de çoğalacaktır.

AİDS taşıyıcısı olduğu belirlenen kişi derhal işinden mi olacaktır?

Hayır. Hastalık belirtileri ortaya çıkıncaya ka­dar taşıyıcı kişi işinin başında olabilecektir. Belirtisiz geçecek süre uzun yıllar sürebilir. Hatta bu süre on beş yıla kadar uzayabilir.

HIV taşıyan bir kişinin koleranın hala ratlandığı ülkelere yapacağı zorunlu yolculuk nedeniyle kolera aşısı olma­sını önerir misiniz?

Kolera aşısının pek çok yan etkileri vardır. Böyle bir durumda aşının koruyuculuğu ile yan etkileri kıyaslandığında uzak durulması görü­şündeyim.

AİDS virüsü taşımama karşın tetanoz aşısı olabilir miyim?

Evet. Tetanoz aşısı tetanoz etkeninin değişti­rilmiş, güçsüzleştirilmiş zehirinden elde edilen toxoid bir aşıdır. Vücut aşıya karşı antikor, karşı zehir üreterek korunma sağlar. HIV en­feksiyonunda toxoid aşılardan sakınmak ge­rekmez. Ama yine de durumunuzu bilen bir hekimle görüşmek yararlı olacaktır.

HIV taşıyıcısının kendini ağır seyre­decek enfeksiyonlardan korumak amacıyla grip aşısı yaptırmasını öne­rir misiniz?

HIV taşıyıcısının immün sisteminde değişiklik­ler baş göstermediği sürece grip aşısı yaptır­ması uygundur.

Güneydeki ülkelere yolculuk yapa­cak bir AİDS taşıyıcısının tifüse karşı aşılanması öneriliyor mu?

İmmün sistem işler halde, sağlam ise bu aşıyı yaptırmamak için bir neden yoktur.

AİDS virüsü taşıyıcısıyım. Sıtma riski olan bir ülkeye zorunlu bir seyahat yapmak durumundayım. Korunmak için ne yapabilirim?

Böyle bir ülkeye gerçekten gitmek zorunda iseniz "Resochin" profilaksisine gereksiniminiz var demektir. Ama bu ülkelerdeki sıtma etke­ninin "Resochin"e kısmen direnç kazanıp ka­zanmadığının da bilinmesi gerekir. Bu durum­larda "Fansidar" adlı ilaç da diğer ilaçla birlikte kullanılmalıdır. Diğer tedbirler konusunda dok­torunuz ve sizle ilgilenen sağlık kuruluşuyla konuşmanız gerekir. Her olasılığa karşı sıtma etkeni ile ilgili ilaçları yanınızda bulundurmalı ve sinekler tarafından ısırılmamaya dikkat et­melisiniz.

Uyuşturucu Bağımlıları ve Aids Tehlikesi

Uyuşturucu bağımlıları içinde özellikle tehlike­de olan grup uyuşturucu maddeyi damar içine enjekte eden gruptur. Bu kişilerin çok daha fazla yardıma gereksinimleri vardır. Bağımlı oldukları maddeyi çılgınca ararken kendilerini koruyacak düşünce ve enerjileri olmaz. Bu ki­şilerden çoğu uyuşturucu parasını yasadışı yolla yaptıkları fahişelikle elde etmektedirler. Böylelikle sağlık kuruluşlarının denetiminin de dışında kalırlar. Uyarı ve öğütler onları etkileyememektedir. Bu nedenle şimdiki bölümde onların taşıdıkları özel tehlikelerden söz ede­ceğiz. Bu kişiler için kitabın sonunda yer alan uyuşturucu bağımlıları için kurulmuş danışma merkezlerinin adları ile kendi kendilerine yar­dım için oluşturdukları grupları belirtir liste yer almaktadır.

Uyuşturucu kullanıyorum. Bağımlı ol­duğum maddeyi damarıma enjekte ediyorum. AİDS virüsünden kendimi nasıl koruyabilirim?

AİDS uyuşturucu kullananlar arasında büyük yayılma göstermektedir. Çünkü kullanılan iğ­neler sterilize edilmeden elden ele dolaşmak­ta, ortak kullanılmaktadır. Uyuşturucu bağımlı­sının kendini hastalığın bulaşmasından koru­ması ancak erkek ya da kadın arkadaşına ke­sinlikle kullandırmayacağı kendine ait özel iğ­nesini kullanmasıyla mümkün olur.

Bütün uyuşturucu bağımlıları aynı öl­çüde tehlikede midir?

Hayır. Tehlikede olanlar uyuşturucuyu damarı­na enjekte eden ve bu esnada ortak enjektör kullananlardır.

Vücut Bakımı ve Kozmetik Ürünleri Kullanımında Aids Tehlikesi

Yalnız doktorda değil manikür, pedikürde, epilasyonda, hatta kuaförde içinde virüs bulunma olasılığı olan kanama meydana gelebiliyor. Bu gibi işlemlerin uygulandığı güzellik salonları hakkındaki söylentiler müşterileri rahatsız edecek boyutlara ulaşmış durumda. Keskin aletlerin dezenfekte edilmeden üstüste kulla­nıldığı yerlerden kuşku duymak haksız bir davranış değil.

Meslek odaları, diğer mesleki örgütlenmeler üyelerini hijyen kurallarına sıkı sıkı uymaları konusunda uyarmaktalar. Bunun ötesinde sağlık üst düzey yetkilileri güzellik salonları için on yıl önce hazırlanmış hijyenle ilgili ka­nunları sıkı denetimlerle tam uygulanır kılma arzusundalar.

Homoseksüel bir berbere saç ve sa­kal traşı olmak tehlikeli midir?

Hayır. Birinci neden her homoseksüel olarak tanınan kişi seropozitif, yani hastalık taşıyıcısı değildir. Berber taşıyıcı bile olsa bu müşterileri için bir risk değildir. Cilt teması AİDS bulaştır­maz. Ancak taşıyıcı berber kendini yaralar ve müşterisinde o anda bu kanın karışabileceği bir açık yara varsa tehlike söz konusu olur. Bu da bir göktaşının üzerine düşecek kişi olarak bizi bulması gibi bir olasılıktır.

Traş aletleri ile AİDS etkeni HIV bu­laşır mı?

Bulaşma tehlikesi çok büyük değildir. Küçük bir olasılığı dahi ortadan kaldırmak için traş ta­kımları ortak kullanılmamalıdır. Kesikler, kabu­ğu kopan sivilceler virüsün vücut kan dolaşı­mına katılmaları için uygun giriş kapılarıdır. Bu da bir önce traş olan virüs taşıyıcısının kanı hala aletler üzerinde duruyorsa söz konusu­dur.

Diş fırçalarının ortak kullanımı tehli­keli midir?

Evet. Taşıyıcı kişideki dişeti kanamaları hasta­lığa ait virüsü taşır. Bu nedenle herkes kendi­ne ait diş fırçasını kullanmalıdır.

Sahne sanatçısı, bir homoseksüel makyaj uzmanı tarafından sahneye hazırlanıyorsa AİDS tehlikesinden uzak olduğu düşünülebilir mi?

Elbette. Homoseksüel olan her erkek mutlaka AİDS virüsü taşıyıcısı değildir. Makyöz virüs taşıyıcısı olsa bile makyaj esnasındaki cilt te­ması bulaştırma olasılığı taşımaz.

Güzellik salonunda yapılan manikür ya da pedikür esnasında AİDS bulaş­ma riski var mıdır?

Her kullanımdan sonra aletler dezenfekte ya da sterilize ediliyorsa hayır. Alman eyaletleri­nin çoğunda manikür ve pedikür yoluyla sağlı­ğa zarar verilmemesi için kanun çerçevesinde uygulanması zorunlu kılınmış hijyen kuralları vardır. Bayern gibi eyaletlerde ise bu kanunlar oluşturulmak üzeredir.

Epilasyon yaptırıyorum. Ama içimi bir korku kapladı. Kullanılan iğne AİDS taşıyor olabilir mi. Haklı mıyım?

Epilasyon uygulayan kişi iğne ve diğer aletleri­ni her müşteriden sonra kurallara uygun ola­rak sterilize ya da dezenfekte ediyorsa bu kor­ku yersizdir. Bu konuda da Alman eyaletlerinin çoğunda uyulması zorunlu hijyen kuralları vardır. Diğer eyaletlerde de konuyla ilgili çalışma­lar sürdürülmektedir.

Masaj yağlarını ve kremlerini ortak kullanıyoruz. AİDS açısından davranı­şımız yanlış mı?

Hayır. Bu maddeler cilt üzerinde uygulanmak­tadır. AİDS enfeksiyonuna yol açmaz.

Sık sık masaj yaptırmak bulaşma tehlikesi taşır mı?

Hayır. Sağlam deri aracılığıyla AİDS etkeni vücuda giriş yapamaz. Aynı şekilde cilt de vi­rüs salgılayamaz.

Bir kulağa üç hatta beş küpe birden takmak moda, Pek çok genç kulakla­rını kendileri deliyorlar. Hijyen kural­ları açısından nasıl davranmak uy­gun olur?

Kulak deldirmek bazı toplumlar için geleneksel bir olay. Burada önemli olan delme işlemini yapan iğnenin eczacının önerisi göz önüne alınarak bir dezenfeksiyon maddesi ile ya da alevin mavi kısmından aleti geçirerek yapıla­cak dezenfeksiyon işlemidir. Kulak doktorda deldiriliyorsa sorun yoktur. Güzellik uzmanla­rında, süpermarketlerde, ya da seyyar kişilere kulak deldirilecek ise tek kullanımlık iğne ucu kullanıp kullanmadıkları sorulmalıdır. Böylelik­le risk ortadan kaldırılmış olur.