Astım İle İlgili Tıp Terimleri Sözlüğü, Astım Sözlük

adrenalin: Kalbin atış hızını artırarak ve solunum yollarını açarak bedeni stimule eden doğal bir kim­yasal madde.

alerjen: Alerjik tepkilere neden olan madde.

alerji: Bedenin bir maddeye karşı aşırı tepki gös­termesine neden olan duyarlılık.

alveoli: Akciğerlerde, solunum yollarının sonun­daki kesecikler.

anaflaksis: Hastanın şoka girmesine neden olan, aşırı şiddetli alerjik tepki.

antihistamin: Histaminin etkilerini gideren ilaç. antikor Bedene giren istenmeyen ya da tehlikeli olabilecek maddeleri yok etmek amacıyla akyuvarla­rın ürettiği protein maddesi.

asetil kolin: Diğer işlevlerinin yanısıra kasların ka­sılmasını sağlayan doğal kimyasal madde.

bağışıklık sistemi: Yabancı madde ve organizma­lara karşı bedenin karmaşık korunma sistemi.

balgam: İltihaplandıkları zaman akciğerler ve so­lunum yollarında biriken ve öksürerek dışarı atılan salgı.

benzoik asid: Kimi zaman alerjik tepkilere neden olan, sık kullanılan bir yiyecek prezarfatifi.

blokan antikor: Alerjenlerin, mast hücrelerine bağlı antikorlarla, alerjik tepkilere neden olan ilişki­lerini engelleyen bir tür antikor.

bronkodilatador: Solunum yollarını açan ilaçlar.

bronşlar: Akciğerlere giden geniş hava yolları.

bronşioller: Akciğerlere giden daha dar hava yolları.

bronşit: Solunum yolları iltihabı.

corticosteroid: Steroid de denilir. Şişmeleri gide­ren hormon ilaçlan. Şiddetli astım ya da diğer aler­jikti vakalarda verilir.

desensitizasyon: Bedenin alerjenlere karşı bağı­şıklığını artırmak amacıyla bedene küçük tutarlarda alerjen verilmesini öngören tedavi yöntemi.

egzema: Kaşıntılı kızarıklık biçiminde ortaya çı­kan, deriyle ilgili bir alerjik durum.

enflamasyon: Bedenin iltihap ya da alerjenlere karşı gösterdiği kırmızılık, şişme, acı, ateş ve beden işlevlerinin yitirilmesi biçimindeki tepki.

histamm: Enflamasyon olayının oluşmasına kat­kıda bulunan, bedendeki doğal maddelerden biri.

homoepati: Büyük dozlarda alındığında hastalığa neden olabilecek maddeleri, hastaya küçük tutarlar­da vererek bağışıklık yaratmayı amaçlayan bir teda­vi yöntemi.

mast hücreleri: Diğer maddelerin yanısıra histamini de içeren, antikorları kendine çeken beden hüc­releri.

nemlendirici: Bir ilacı küçük parçalar durumun­da ve su zerrecikleriyle birlikte havaya salan aygıt.

otojen eğitim: Hastayı, bedeninin bazı bölgeleri­nin sıcak ya da ağır olduğunu düşlemeye yönlendi­rerek gevşetmeyi amaçlayan tedavi yöntemi. Otojen (autogenic), "kendi kendine yaratılan" anlamına gelir.
parasempatik sinin Sinir sisteminin, beyin ve omuriliğin alt bölümleri tarafından denetlenen ve di­ğer işlevlerin yanısıra hazım ve gevşemeyle ilgili bö­lümü.

peka flometre: Havanın soluk verilirkenki hızını ölçen aygıt.

polip: Astımlıların kimi zaman burunlarının üze­rinde görülen zararsız et beni.

psikosomatik: Beynin bedeni etkilemesi.

RAST (Radyoallergosorban testi): Bir kan örneğin­deki alerjenlere duyarlı antikorları belirlemeyi amaç­layan test.

salgı: İç organların iç yüzeylerini nemli tutarak ko­ruyan madde. Astım ya da bronşit krizlerinde büyük tutarlarda üretilebilir.
sempatik sinin Sinir sisteminin, omurilik tarafın­dan denetlenen ve bedeni harekete hazırlayan bölümü.
Slow-reacting substance of anaphylaxis (Anafilaksi-sin yavaş tepki gösteren maddesi): Mast hücreleri­nin alerjik tepkiler sırasında salgıladığı ve anaflaksisle ilgili bir madde.

sülfür dioksid: Duyarlı kişilerde kimi zaman aler­jik tepkilere neden olabilen ve yiyeceklere bozulma­larını engellemek amacıyla konulan madde.

süpozituar: Fitil adıyla da bilinen ve genellikle va­zelinden yapılan, mermi biçimindeki ilaç. Beden ısı­sında eriyerek içindeki ilacın bağırsaklar yoluyla bedene yayılmasını sağlar.

tartrazin: Kimi zaman alerjik tepkilere neden olan, yiyecek, içecek ve ilaçlara konulan bir sarı boya.

öftiker: Deride kaşınan leke ya da şişkinlik. Sık karşılaşılan alerjik bir tepkidir ve deriye histamin sal­gılanmasından kaynaklanır.

Astim Krizi Astimdan Korunma Yollari

Astım ve Çevresel Etkenler, Astım Böcek İlişkisi

Havada bulunan en rahatsız edici alerjen, tozla­ra karışmış olarak yaşayan, gözle görülemeyecek denli minik böceklerdir. Çıplak gözle görülemedikleri için bu yaratıkların, halı ya da döşemelere saklı ola­rak yaşayıp yaşamadıklarını anlayabilmek, olanaksız­dır. Bu böcekler, genellikle yatak odaları ve banyo­lar gibi çıplak gezinilen yerlerde bulunurlar. Çünkü deriden dökülen minik parçacıklarla beslenirler. Elbette bu böceklere karşı alerjik olanların, onları ara­maya kalkışmaları doğru değildir. Kimse, evinde bu tür böcekler yaşadığına inanmak istemez. Ancak ev­de bu böceklerin bulunması, evin pis olduğunu gös­termez. En temiz evleri bile, bu tür yaratıklardan tü­müyle arındırmak olanaksızdır.

Ancak kişinin, kendini fazla sıkıntıya sokmadan evi, bu tür yaratıklardan olabildiğince temizlemesi olasıdır. Önce, bu böceklerin, pamuk, yün, tüy gibi doğal maddelerin arasında yaşadıklarını unutmamak gerekir. Bu nedenle şilte ve yastık içlerini sentetik maddelerle doldurmak, yararlı bir ilk adım olacaktır. Zaten astımlıların çoğu, tüye karşı da alerjik olduğu için, tüyle doldurulmuş yastık kullanmazlar. Sente­tik yastık içleri, tüylere oranla daha kolay temizlenir­ler. Naylon çarşaflar da bu nedenle pamuklulara yeğlenmelidir. Ayrıca, çarşaflar hangi malzemeden ya­pılmış olurlarsa olsunlar, haftada en az bir kez yıkan­malıdır. Bu böceklerin şiltelerden dışarı yayılmaları­nı önlemek amacıyla şilteler, plastikle kaplanabilir.

Bu böceklerden kurtulmak amacıyla elektrik sü­pürgesinden yararlanılabilir. Ancak yerlerin ve halı­ların yalnız gözle görülen yerlerini temizlemekle yetinilmemelidir. Eşyaların altları ve hatta yatak örtü­leri, yorgan ve battaniyeler de süpürgeye tutulmalıdır.

Amaç, havada uçuşan bir böceği yok etmek ol­duğuna göre perde ve döşemeler de süpürülür. Bö­ceğe hem saklanacak yer ve hem de yiyecek sağla­dığı için giysiler ortada ve dağınık durumda bırakıl­mamalıdır. Bu böcekler, güneşsiz ve hafif nemli or­tamları yeğlerler. Bu nedenle ev, özellikle yatak oda­ları ve banyo, olabildiğince sık ve bol havalandırılmalı ve güneşlendirilmelidir. Ancak polene karşı da aler­jik olan astımlıların, havada polenin bol olarak bulunduğu günlerde havalandırma işine girişmeleri, doğ­ru olmaz.

Elektrik süpürgesiyle temizleme işini, alerjik bün­yeli olmayan birinin yapması, daha iyi olacaktır. Eğer bu işi astımlının kendisi yapmak zorundaysa, tozları dökerken yüzünü örtmesi gerekir. Bu amaçla özellikle burun ve ağzı kapatan bir maske takılır.

Polen ve Astım İlişkisi

Havadaki polen, elbette elektrik süpürgesiyle temizlenemez. Olanağı olanlar, evin içindeki polenleri temizlemek amacıyla poleninleri arındıran bir filtre­nin takılı olduğu havalandırma aygıtından yararlana­bilirler. Bazı araçlarda, polenlerin aracın içine girme­sini engelleyen havalandırma sistemleri vardır. Pek çok değişik polen türünün alerjen olmasına karşın, astımlılar için en büyük sorunu, genellikle ağaç ve ot polenleri yaratır. Başka çiçeklere arılar ve diğer böceklerce taşınan renkli ve kokulu çiçeklerin polenle­rinin aksine, ot ve ağaç polenleri, başka bitkilere ulaş­mak amacıyla havada uçuşurlar.

Bazı ülkelerde yerel radyolar, kimi zaman atmos­ferdeki polen tutarını bildirirler. Bu sayım, astımlıla­ra dışarıda gezmenin tehlikeleri konusunda fikir ver­mekle birlikte, ancak sınırlı yarar sağlar. Çünkü bu sayımdan, havada hangi tür polenlerin bulunduğu an­laşılmaz. Ayrıca, havadaki polen tutarı, günün deği­şik saatlerinde farklıdır. Kuru bir yaz gününde en yük­sek sayım, sabahla öğle arasında ve akşama doğru elde edilecektir. Toprak düzeyinde yapılan sayım, öğ­le saatlerinde havanın sıcak nedeniyle yükselmesi yü­zünden düşük çıkacak, akşamları havanın, serinlikle birlikte yeniden alçalmasıyla düşecektir. Mart ya da Nisan aylarında ortaya çıkan astım, büyük bir olasılıkla ağaç polenine duyulan alerjiden kaynaklanır. Ot­lar, polenlerini genellikle Haziran ve Temmuz'da, mantarlar da sporlarını sonbahar başlarına dek sa­larlar.
Polen sayımı, hava durumuna da bağlıdır. Ilık ve yağışlı geçen bahar, bitkilerin çabuk büyümelerine ve havaya bol tutarda polen salmalarına neden otur. Ancak polen mevsiminde yağışların çok olması, ha­vanın polenlerden arınmasını sağlar. Öte yandan ku­ru hava, polenlerin havada rahatça uçuşmalarına ola­nak tanır. Astımlılar açısından en kötü günler, polen­lerin havada rahatça uçuştuğu, kuru ve rüzgarlı ha­valardır.

Astımlılar, havadaki polenin kendilerine doğru uçuşmasını engellemek amacıyla fazla bir şey yapa­mazlar. Ancak polenlerin bol olduğu aylarda, ağaç­lıklı yerlerden ve kırlardan uzak durmalıdırlar. Desensitizasyon iğnelerinin ya da ilaçların kendilerine faz­la yardımcı olmadığını anlayan ağır durumdaki has­taların, havada polenin daha az bulunduğu deniz kı­yılarına ya da tepelere taşınmaları yararlı olur.

Astım ile Hareket ve Stres İlişkisi

Kendine yardım, elbette salt alerjenleri belirlemek ve onlardan kaçınmaktan oluşmaz. Birçok astımlı, be­den egzersizleri yaparken ya da stres nedeniyle kriz geçirebilir. Bu krizlerin, alerjenlerin varlığıyla ilişki­si yoktur. Beden egzersizleri yaparken kriz geçiren­lerin, bu nedenle spor yapmaktan vazgeçmeleri de gereksizdir. Astımlıların, nefes alma kapasitelerinin genişlemesini sağlayan denetimli egzersizler yapma­ları, genellikle yararlıdır. Streslere gelince, bizi sıkan olaylardan tümüyle kaçınmamız olanaksızdır. Kaldı

ki, belki bu olaylar olmasa yaşam, aşırı monoton olur­du. Ama streslerin nedenlerini ve sonuçlarını anlayarak ürerimizdeki olumsuz etkilerini azaltabiliriz. Beden egzersizlerinin ortaya çıkardığı astım, aşırı hareket sonucu nefes alıp vermenin denetimi yitırıldiği zaman söz konusu olur. Bu nedenle astımlılar, kendilerini nasıl beden hareketleri yapacakları konu­sunda eğitmelidir. Önce doğru nefes almayı öğren­mek gerekir. Çoğu kişi, derin nefes almak için cığerleri havayla doldurmak gerektiğine inanır. Ancak doğ­ru olan, karnın üst kısmını havayla doldurmaktır. Ci­ğerlerin tümü havayla doldukça kaburgaların alt bö­lümü, esneyebilir. Göğsü şişirerek nefes almaya ça­balamak, kişinin gerginliğini artırır. Derin nefes al­mak, kişinin gevşemesini sağlar. Ancak amacına ula­şabilmesi için doğru yapılması gerekir. Nefes almanın kişiyi rahatlaması için yatarak ya da oturarak ne­fes alma durumları denenmelidir. Astımlılar, genel­likle oturarak nefes almayı yeğler.

Bir astım krizinde nasıl nefes aldığına özen gös­termesi, hasta için yararlı olacaktır. Astım krizi ve kriz nedeniyle duyulan korku, hastanın daha sık ve derin olmayan soluklar almasına neden olur. Olabildiğin­ce uzun aralıklarla ve derin nefes alması, hastanın de­netimini yitirmemesine ve daha az kaygı duymasına katkıda bulunur.

"Otojen" rahatlama yöntemi adı verilen bir yön­tem, bazı astımlılara çok büyük yararlar sağlamıştır. "Kendi kendine yaratma" anlamına gelen bu yöntem, şu tür rahatlatıcı deyişlerin yinelenmesini içerin "Kol­larım, ağır ve sıcak " ve "Nefes alışım, düzenli ve ya­vaş." Bu yöntemi, bir uzmanın öğretmesi gerekir. An­cak kişi, yöntemi öğrendikten sonra kendini, gerekli gördüğü zamanlarda bu sözcükleri yineleyerek rahat­latabilir.

Yoğun beden hareketleri yapmak isteyen bir as­tımlı, hareketlere birden başlamamaya özen göster­melidir. Yoğun egzersizlerden önce beş yada on dakika ısınma hareketleri yapmak, yararlı olacaktır. Sporcuların kondisyonlarını, tüm enerjilerini biran­da harcayarak elde etmediklerini unutmamak gere­kir. Birkaç dakika süren yoğun egzersizden sonra bir­kaç dakika da dinlenmek yararlı olur. Birçok spor dalında bu yöntemi izleyerek başarılı olmak mümkün­dür. Astımlılar, spor oyunundaki doğal duraklamalar­dan yararlanarak rahat, derin nefesler almalıdırlar. Ay­rıca bazı sporlar, enerjinin harcanma biçimi ya da ya­pıldıkları yer nedeniyle, astımlılar açısından daha uy­gundur. Örneğin yüzme, astımlılar için en iyi, tozlu yollarda ata binme, en kötü spor dallarındandır:

Bazı astımlılar,spor yaparken nemlendiricilerini yanlarında bulundururlar. Kromoglisat ya da salbutamol türü ilaçları solumak, beden hareketlerinin ne­den olduğu astımı önlemek açısından yararlı olabi­lir. Ancak, bu ilaçları spor yaparken kullanmadan ön­ce doktorun görüşü, alınmalıdır. Öte yandan spor ya­parken bronkodilatadolan almak doğru değildir. Efedrin türü stimulanlar içeren bu ilaçlar, hastanın ken­dini aşırı zorlamasına neden olabilir.

Egzersiz konusundaki kurallar, stres konusunda­kilere benzer. Kaygı nedeniyle beden, yoğun beden hareketlerine hazırlanırken uyarıldığı biçimde uyarı­lır. Günlük stres durumlarında en önemli sorun, stres-den fiziksel etkinlik yoluyla kurtulamamamızdan kay­naklanır. Stres konusunda yapılabilecek en iyi şey, kendimizi strese neden olan kaygılara fazla kaptırmamamızdır. Kişi, aklını kendini sıkan sorundan birkaç dakika için uzaklaştırman, kaslarındaki gerilimi dü­şürmen, derin ve yavaş soluklar almalıdır. Ciğerler­deki havayı dışarı atmak yerine, havanın kendiliğin­den yavaş yavaş boşalmasını beklemek gerekir.
Gergin kişilerin, gevşeyebilmeleri için kendileri­ne, "Gevşe" demek dışında bir şeyler yapmaları ge­rekir. Önce bedendeki gergin kasları hangileri oldu­ğu belirlenir, sonra bu kasları gevşetmek amacıyla egzersizler yapılır. Temel gevşeme yöntemlerini gös­teren iyi kitaplar bulunmasına karşın gevşeme terapisini öğreten kurslara katılmak, yararlı olabilir

Astım krizi gelince ne yapmalı?

Astımlıların, kriz gelince neler yapması gerektiği konusundaki bazı bilgiler, yukarda verildi. Derin ve yavaş nefes almanın ve şiddetli krizler sık geçiriliyorsa evde bulundurulması gereken bir oksijen tüpün­den yararlanmanın yanı sıra, kriz geçiren astımlılar, nefes almayı kolaylaştıracak biçimde, dik oturmalıdırlar. Krizler genellikle geceleri geldiği için yatak odasında rahat bir koltuk, ya da yatakta, hastanın ar­kasını dayayıp oturabileceği büyükçe bir yastık bulunurmak, yararlı olur. Yastığın alerjen olmaması için sentetik maddelerle doldurulması gerekir.

Uyumakta güçlük çekenler, doktor önerisiyle ha­fif uyku ilaçları alabilirler. Ancak bu ilaçların önemli bir bölümü, beynin solunumu denetleyen alanlarını etkilediği için, soluk alıp vermeyi güçleştirebilirler. Dolayısıyla uyku ilacı yerine yatmadan önce biraz içki içmek yeğlenebilir. Bunu yapmadan önce içkinin, hastanın aldığı diğer ilaçları etkilemediğinden emin olmak amacıyla doktora danışmak gerekir.

Astım krizleriyle savaşmanın en iyi yolu, gelme­lerini engellemektir. Bunu yapmak, söylenildiği denli kolay değildir. Ancak yine de unutulmaması gereken bazı temel kurallar vardır. Her şeyden önce astımlı, ilaçlarını yanında bulundurmalı ve düzenli aralıklar­la almalıdır. İlaçlar, alınmadıkları sürece yararlı ola­mazlar. İkinci olarak hasta, peak flometre kullanma­sını öğrenerek bir krizin yaklaşıp yaklaşmadığını anlayabilmelidir. Bu aygıt, soluk alıp verme işlevinde ortaya çıkan bir değişikliği, hasta bilincine varmadan önce belirleyebilir. Son olarak astımlı, sorunları ağır(aşmadan doktora başvurmaktan çekinmemelidir. Göğsünde balgam birikmesinden yakınan astımlıyı doktoru, balgamları masaj yardımıyla atabilmesi için bir fizyoterapiste gönderebilir. İlaçların yeterince ko­ruma sağlamadığı durumda doktor, hastaya güç dö­nemlerde yararlı olabilecek değişik ya da ek ilaçlar yazabilir.


Bir astımlı, doktora ancak en aşırı durumlarda başvurmayı ve sorunlarıyla kendi başına savaşmayı yeğleyebilir. Ancak aşırı gurur ve inat, doğru değil­dir. Doktorlar hastalara yardım etmek için vardır ve bu yardım ne denli erken sağlanırsa o denli yararlı olur.

Alerjenlerin belirlenmesi ve alerjenlerden kaçınma
Alerjiden Korunma Yöntemleri

Alerjik astımlarda doktorun vereceği deri ve RAST testleri, sorunun nedenini belirlemek açısından çok yararlı olacaktır. Ama teşhis aşamasında bile hasta­nın, kendisini rahatsız eden alerjenleri belirleyebil­mek amacıyla yapabileceği pek çok şey vardır. Stan­dart testlerde yer almayan, ancak yine de alerjen ola­bilecek pek çok madde vardır. Doktorlar astıma ne­den olabileceği bilinen her maddeyi deney amacıyla muayenehanelerinde bulunduramazlar. Çok uzun olan bu maddelerin listesi, her gün biraz daha uza­maktadır.

Deri testleriyle bazı alerjenler belirlense bile as­tımlı hasta, alerjik olabileceği başka maddelere kar­şı dikkatli olmayı sürdürmelidir. Elbette hiç kimse, tüm yaşamını günlük yaşantısında karşılaştığı binler­ce maddenin alerjen olabilecekleri korkusu içinde ge­çirmek istemez. Ama yine de dikkatli olunması ge­reken bazı alanlar vardır.

Astım ve Beslenme İlişkisi

En karmaşık alerjen kaynağı, yiyeceklerdir. Aynı anda değişik gıdalar yediğimiz için yiyeceklerin için­deki hangi maddelerin alerjen olduklarını belirlemek, zor olabilir. Doktor, deri testlerini yapmaya başladık­tan sonra da astım krizlerinin seyrinde bir değişiklik olup olmayacağını belirlemek amacıyla hastaya, bes­lenme alışkanlarında değişikler yapmayı denemesi­ni önerebilir.

Bazı doktorlar, hastalarını 5 göne kadar uzayan bir oruca sokarak, daha önce yenilmiş olan yiyecek­lerin bedendeki tüm izlerini ortadan kaldırmayı amaçlarlar. Daha sonra hastayı, alerjen olması olasılığı çok düşük olan yiyecekleri içeren sıkı bir rejime sokarlar. Böyle sıkı bir rejim, örneğin kuzu eti, armut ve şişe suyundan oluşabilir. Bu rejimi iki hafta kadar uy­guladıktan sonra hastaya, başka yiyecekleri birer bi­rer denemesi önerilir. Denenen bu yiyeceklerden bi­ri yenildikten sonra alerjik tepkiler görülürse, o yiye­ceğin alerjen olduğu kuşkusu doğacaktır.

Çok sıkı rejimler hem sıkıcıdır ve hem de bu re­jimlere uymak, güçtür. Bu nedenle astımlılar, genel­likle alerjen oldukları bilinen yiyecekleri yemekten ka­çınarak, daha kolay bir rejim uygulayabilirler. Bu yi­yecekler arasında süt, yumurta, balık, turunçgiller ve mayalı yiyecekler sayılabilir. Özellikle kendi yiyecek­lerinizi kendiniz hazırlamıyorsanız ve lokanta ya da yemekhanelerin verdiği yiyeceklere bağlıysanız, bu yiyeceklerden tümüyle kaçınmanız güç olabilir. Ör­neğin sütü, sade ya da kahveyle birlikte içmekten ka­çınmanız, yeterli değildir. Süt, her aşçının kullandı­ğı temel maddelerden biridir ve her tür yiyecekte var­dır. Örneğin, tereyağ ve peynir, sütten yapılır; kura­biyelere, keklere, soslara ve çorbalara süt konulur; çikolata gibi paketlenmiş yiyeceklerde süt bulunur. Ekmek, peynir, şarap ve çok sayıda hazır yiyeceğin içinde maya vardır. Yumurta da, yediğimiz pek çok şeyin içinde bulunan bir maddedir.

Bu yiyeceklerden birine alerjik olan kişinin nere­de ne yediğine çok dikkat etmesi gerekir. En iyi çö­züm, hastanın kendi yiyeceklerini kendisinin hazır-lamasıdır. Bu amaçla taze ve hastanın alerjik olma­dığı bilinen maddelerin kullanılması, çok yararlı ola­caktır. Başkalarına yemek yemeğe gideceği zaman hasta, ev sahiplerini neye alerjik olduğu konusunda önceden uyarmalıdır. Bu yolla, gidilen evde yemek­ten sonra muhallebi sunulması ya da püreye süt ka­tılması önlenebilir. Lokantalar ve yemekhanelerde türlü sorunlar ortaya çıkabilir. Garsonlar sundukları yiyeceklerin, neler içerdiğini çoğu kez bilmemeleri­ne karşın müşterilere, ısmarladıkları ürünlerin süt, yu­murta ya da bir başka madde içermediği konusunda kolaylıkla güvence verirler. Bunu yaparken çoğu kez hastanın, ne yediğini bilmezse rahatsızlanmayacağını umarlar. Bu nedenle astımlıların, sorunun ciddi oldu­ğunu belirtmeleri ve gerekirse mutfakta aşçıyla ko­nuşmaları gerekir.

Günümüzde konserve edilmiş, renklendirilmiş, kimyasal katkı maddeleriyle bozulmaya karşı korun­muş yiyecekler, yaygın olarak satılmaktadır. Bu mad­deler, az miktarda alındığında sağlıklı kişiler açısın­dan zararsız olabilirler. Ancak alerjik bünyeli kişiler, az bile olsa bu yiyeceklere tepki gösterebilirler. Bu maddelerin başlıcaları şöyle sıralanabilir: "Sülfür dioksid" ve "benzoic asid" adlı koruyucularla "tartrazin" adlı sarı gıda boyasıdır. Sülfür dioksid ve benzoic asid çok yaygın olarak kullanılır ve hemen tüm paketlenmiş ya da şişelenmiş yiyecekler, bu ko­ruyucu maddeleri içerirler. Şarapların birçoğunda da sülfür dioksid vardır. Bazı astımlıların alkole alerjik olduklarını sanmalarının nedeni de budur. Astımlı, gerçekte alkole değil de içindeki koruyucu madde­ye tepki göstermektedir. Tartrazin de çok yaygın ola­rak kullanılır. Bir İngiliz astım uzmanı, her 10 hasta­sından birinin, portakal özü suyu içtikten sonra kriz geçirdiğini belirledi. Hastalar portakala değil, porta­kal özü suyunun hazırlandığı toza konulan boya mad­desine karşı alerjiktir.

Bazı yiyecek üreticileri, yiyecek paketlerinin üze­rine, yiyeceğe hangi maddelerin katıldığını belirten bir etiket koyarlar. Bazı ülkelerde bu, yasa gereğidir. Ancak İngiltere gibi bazı ülkelerde üreticiler, yiyecek paketlerinin üzerine yalnız "izin verilen" katkı mad­delerini koyduklarını belirten bir yazı koymakla yü­kümlüdürler. Bu durumda astımlılar, ya paketlenmiş yiyecekleri hiç yememek ya da yiyip, hangilerinin za­rarlı olduğunu deney yoluyla öğrenmek seçeneğiyle karşı karşıyadırlar. Bazı üreticilerin, ürettikleri yiye­ceklerin bileşimlerini ya da bu yiyeceklere kattıkları kimyasal unsurları, önceden duyurmadan değiştirme­leri, sorunun daha da ağırlaşmasına neden ol­maktadır.


Yiyeceklere ya da yiyeceklere konulan katkı mad­delerine kaç kişinin alerjik olduğunu belirlemek güç olabilir. 10 yıl önce doktorlar, çok az sayıda kişinin yiyeceklere alerjik olduğunu sanırlardı. Ancak bu ko­nuda yapılan araştırmalar ilerledikçe, bu sayının azım-sanmayacak denli büyük olabileceği ortaya çık­maktadır.

Astim Hastaligi Anasayfa

Astım Nedir, Astım Hastalığı Hakkında Bilgiler

Astım Hastalığı Nedenleri ve Bronşit Sebepleri

Astım ve Alerji İlişkisi

Astım Hastalığı Teşhisi ve Tedavi Yöntemleri

Astım Hastalığında Kullanılan İlaçlar

Astım Hastalığından Kişisel Korunma Yöntemleri

Astım Krizi ve Astım ile Polen, Böcek Gibi Etkenlerin İlişkisi

Astım İle İlgili Tıp Terimleri Sözlüğü

Zor Astım Nedir

Astım İlaçları, Astım Tedavisinde Kullanılan İlaç Çeşitleri

Korunma ve desensitizsasyon iğneleri dışında as­tım tedavisi, ilaçlar ve "ekolojik" yaklaşım tedavisi adı verilen yöntemlerden oluşur.

Ekolojik yaklaşım

Son yıllarda daha yaygın olarak benimsenmesi­ne ve pek çok hastaya yardımcı olmasına karşın bu, alışılmadık ve tartışmalı bir yaklaşımdır. Alerji uzma­nı, alerjenleri belirlemek amacıyla hastanın dilinin al­tına sulandırılmış alerjenler koyar. Özellikle Ameri­ka Birleşik Devletleri'nde bazı doktorların alerjenleri deri altına vermeyi yeğlemelerine karşın izlenen yön­tem, temelde aynıdır. Alerjene karşı, nabzın atış hı­zındaki artış gibi alışılmadık ya da rahatsız edici zi­hinsel ya da bedensel tepkiler gösterirse, hastanın, o maddeye karşı alerjik olduğu belirlenir. Alerji uzmanı, daha sonra dilin altına bir miktar daha alerjen koyarak tepkinin ortadan kalkmasını sağlar. Dilin al­tına konulan birinci alerjen damlasıyla ikinci alerjen damlası arasındaki fark, ikinci damlanın daha da su­landırılmış olmasından kaynaklanır. Ekolojik alerji uz­manları, alerjiye neden olan bileşimden 10 ya da 25 kat daha fazla sulandırılmış olan bileşimlerin, ters et­ki yaptığını belirlemişlerdir. Hasta için doğru bileşim bulunduktan sonra kendisine, bir şişe tepkiyi önle­me bileşimi verilir.

Geleneksel bir uzmana bu yöntem, tümüyle an­laşılmaz ve mantıksız gelebilir. Ancak yöntem, iyi bi­linen alternatif tedavi yöntemlerinden homoepati'ye benzer. Homoepatlarda, hastalarına, daha büyük doz­larda alındığında hastalığa neden olabilecek maddelerden, sulandırılmış dozlarda verilir.

İlaçlar

Astımı iyileştirmek amacıyla verilen geleneksel ilaçlar, birbirleri yada hastalık belirtilerine neden olan fiziksel süreçler üzerinde ters etki yapabilirler. Astım ilaçları, başlıca 3 grupta toplanabilir: Bronşiolları ge­nişleten, bronkodilatadorlar, şişkinlerin azalmasını ve alerjik tepkinin yumuşamasını sağlayan corticosternidler ve mast hücrelerinin parçalanmasını önleyen ilaçlar.
Histaminin, şişmelerin görüldüğü bölgelere ulaş­masını engelleyeceği için antihistaminlerin de yararlı olabileceği düşünülebilir. Ancak saman nezlesi gibi başka alerjik reaksiyonlarda yararlı olmalarına karşın antihistaminlerin, astım krizleri konusunda pek ya­rarlı olamadığı anlaşılmıştır.

Bronkodilatadorlar

Acefilin
Adrenalin
Aminofilin
Atropin
Kolin
Deptropin
Diprofilin
Efedrin
Etamifilin
Fenoterol
İsoprenalin
Metoksifenamin
Orciprenaline
Proksifilin
Pseudoefedrin
Reproterol
jpratropium
İsoetharin
Rimiterol
Salbutamol
Terbutalin
Teofilin
Monoteamin
Rona-Slofilin
Theocontin
Theograd, Theosol

Bronkodilatador ilaçlar, sempatik sinir sistemini harekete geçiren bedendeki doğal maddelerin davranışlarını yinelerler. Kalbin atış hızını artırarak ve solunum yollarını açıp, ciğerlere daha fazla hava girme­sini sağlayarak bedeni harekete hazırlayan, adrenalin gibi maddeler vardır. Adrenalini, bedende adrenalin bezeleri doğal olarak üretir. Sentetik bir türü, as­tımlıları tedavi etmek amacıyla kullanılır. Ancak ad­renalin, yalnız acil ve krizin çok şiddetli olduğu durumlarda, enjeksiyonla verilir. Çünkü adrenalin ve benzeri ilaçlar, (efedrin, izoprenalin, metoksifenamin ve orsiprenalin) solunum yollarını açmakta çok etkin olmakla birlikte, kalbi aşırı yorabilir ve kan basıncı­nın yükselmesine neden olabilir.

Doktorlar, artık etki alanı adrenalin ve kimyasal benzerlerinden daha dar olan bronkodilatadorları kullanmayı yeğliyorlar. Bu ilaçlar arasında terbutalin, fenoterol, izoetharin, reproterol ve rimiterol sayılabilir. Bedene olabildiğince büyük bir tutarın, en kısa za­manda verilmesi gereken acil durumlarda iğne yoluy­la verilebilmekle birlikte bu ilaçlar, genellikle hap ola­rak ya da ağza püskürtme yoluyla alınır. Bu ilaçlar, acil durumlarda, kısa süre içinde ve büyük dozlarda bedene enjekte edilebileceği gibi, hastaya hap ola­rak ya da ağıza püskürtme yoluyla da verilebilir. Hap şeklinde alındığı taktirde titreme ve sinirsel gerilim gibi yan etkileri görülür ve ilaçların kana karışarak et­kili olmaları uzun zaman alır. Bu nedenle hedefe, ya­ni gırtlağa doğrudan püskürtme yoluyla kullanılma­ları, daha etkin bir yöntemdir.

Bronkodilatadorlar nemlendirici adı verilen bir ay­gıtın yardımıyla da kullanılabilirler. Bu yöntemde, su­lu bir solüsyonla karıştırılan ilaçlar, küçük parçacık­lar durumunda, solunum yoluyla içe çekilir.

Aminofilin, acefilin, kolin, teofilin, diprofilin, teofilinat, proksifilin ve etamifilini de içeren, bir baş­ka bronkodilatador grubu daha vardır. Bu ilaçların bir bölümü, salbutamol gibi ilaçlara oranla daha uzun za­mandan beri kullanılmaktadır. Örneğin teofilin, çayın içindeki maddelerden biridir. Bu ilaçların başlıca de­zavantajı, bazı hastaların midelerinin bozulmasına ne­den olmalarıdır. Buna karşın bronşlardaki kasları gev­şetmek ve beyinde nefes almayı denetleyen merke­zi harekete geçirmek konusunda, etkilidirler. Tablet, şurup ya da enjeksiyon ampulü biçiminde de bulun­malarına karşın genellikle rektumdan supezituarlar biçiminde alınırlar. Bu yolla ilaç, kana çok yavaş ka­rışır. Ancak supezituarın yavaş eriyor olması, kana 12 saat süreyle sürekli ilaç karışmasını sağlar. Bu da, hastalığı özellikle geceleri denetim altında tutmak açısından çok yararlıdır.

Corticosteroidler, bundan 30 yıl kadar önce, şiş­meleri ve alerjik tepkileri önlemekteki başarısı nede­niyle harika ilaç olarak nitelendirilen, hidrokortizonları da içeren ilaç grubudur. Doktorlar, kısa süre sonra bu harika ilacın çok dikkatli kullanılması gerektiğini anladılar. Çünkü ilacın, doğal hormon üretimini en­gellemek, kemikleri zayıflatmak ve özellikle yüz ve omuzlarda şişmanlığa neden olmak gibi yan etkile­rinin olduğu anlaşılmıştı.

Doktorların çok dikkatli kullanmaları gerekmesi­ne karşın bu ilaçlar, kasılmaları ve solunum yolların­daki şişkinlikleri önlemek açısından çok etkilidirler. İlacın riski, ilacı doğrudan solunum yollarına yönel­ten spreylerin kullanılmasıyla azaltılmıştır.

Doktorlar, corticosteroidleri düzenli olarak kulla­nanlara, ilacı ağızlarına püskürtmeden yaklaşık 10 da­kika önce bir bronkodilatador teneffüs etmelerini önerirler. Böylelikle solunum yollarının açık olması sağlanacak ve corticosteroidler, doğru içeri gidecek­tir. Şiddetli astım, corticosteroid tabletleriyle tedavi edilebilir. Bu durumlarda genellikle prednisolon ve­rilir. Acil durumlarda kortizon iğneleri yapılabilir.

Mast hücreleri üzerinde etkili olan ilaçlar

Ketotifen, sodyum, kromoglisat Alerjik astımlarda kullanılan en değerli ilaçlardan biri, kuşkusuz sodyum kromoglisattır. Bu ilaç, astım krizlerini önleyebilir yada sıklıklarını azaltabilir. Bu amaçla mast hücrelerini sağlamlaştırarak, bedene gi­ren alerjenler antikorlarla karşılaştıklarında parçalan­masını önler.

Sodyum kromoglisatla diğer astım ilaçları arasın­daki başlıca ayrım ilacın hastayı kriz geldikten son­ra rahatlatmak yerine krizlerin gelmesini engelleme­yi amaçlamasından kaynaklanır. Bir kriz geldikten sonra mast hücreleri parçalanmaya başlamış olaca­ğı için sodyum kromoglisatın yararı, sınırlı olacaktır. Bu aşamada bu ilacı almak, atlar kaçtıktan sonra ahır kapısını kapatmaya benzetilebilir.

İlacın kullanımında iki yöntem izlenebilir. Birinci yöntemde ilaç, küçük bir aygıtın içine konulur. Bu­rada ilacı, iki küçük iğne deler. İlaç ağza alındığında küçük bir pervane, ilacı bir toz bulutu olarak solunum yollarına püskürtecektir.


Bazı hastalar, ilacı aldıktan sonra solunum yolla­rının kuruduğundan yakınırlar. Bu yakınma bazen, bir bardak su içerek giderilebilir. Ya da doktor.sodyum kromoglisat alınmadan önce bir bronkodilatador püskürtülmesini önerebilir.

Ketotifen, sodyum kromoglisatla aynı etkiyi ya­pan, yeni bir ilaçtır. Ancak içe çekilmek yerine tab­let ya da kapsül biçiminde yutulur. Aynı zamanda antihistamin etkisi yaparak hastanın biraz başının dön­mesine neden olabilir.

Bu iki ilaç konusunda unutulmaması gereken en önemli nokta, koruma sağlayabilmeleri için "düzen­li olarak alınmaları gerektiğidir." Krizleri gidermek amacıyla bronkodilatadorları ya da corticosteroidleri almaya alışkın olan hastalar, kendilerini düzenli ola­rak bu ilaçları almaya alıştırmalıdırlar. Sodyum kromoglisat, genellikle günde dört kez alınır.
Son olarak bu ilaçların hiçbirinin, astımı tedavi et­mediğini unutmamak gerekir. Alerjik tepkileri önle­yebilirler ya da astımın belirtilerinin hafiflemesini sağlayabilirler, ancak alındıkları sürece yaşamı da­ha yaşanabilir kılmak dışında bir işlevleri yoktur. Hastanın, doktoruna, aldığı ilacın etkileri konusunda, bil­gi vermesi gerekir. Astım, hastadan hastaya değişen belirtiler gösterir. Her hastaya hangi ilacın en iyi uy­duğunu belirlemek amacıyla bir süre denemeler ya­pılması gerekebilir.

Astim Teshisi Astim Bronsit Tedavi

Astım Teşhisi, Astım ve Bronşit Tedavisi

İğne testleri ve desensitizasyon iğneler

Bir doktorun astımın hangi maddeden ortaya çık­tığını belirlemek amacıyla atacağı ilk adımlardan bi­ri, hastaya bir dizi deri testi vermektir. Bu testlerde, önce tuzlu suyla sulandırılmış bir alerjen, deriye dam­latılır. Sonra deri, bir iğneyle delinerek alerjenin, de­rinin altına sızması sağlanır. Alerji uzmanlarında ve bazı pratisyen doktorlarda, en sık rastlanan alerjenleri içeren deney setleri vardır. Bu alerjenler, genel­likle polenler, yiyecekler ve yiyecek katkıları, hayvan tüy ve kıllarından oluşur. Bu maddelerden birine aler­jik olan hastanın derisi, 20 dakika ile yarım saat ara­sında kabarır. Kabarıklıkların büyüklüğü birbirinin ay­nı değildir. Ancak genellikle 2 cm. çapındadırlar. Aler­jik bünyeliler, birden çok maddeye alerjik olabilirler. Bir seferde birden çok maddeye karşı alerji testi ya­pılabilir.

Deri testleri, alerjileri teşhis etmek amacıyla uy­gulanabilecek oldukça güvenilir bir yöntemdir. An­cak kişiler, kendilerini o anda rahatsız etmeyen alerjenlere karşı tepki gösterebilirler. Süte ve yumurta­ya karşı bebekliklerinde alerjik olan kişiler, bu özel­liklerini daha sonraki yıllarda yitirseler bile deri test­lerinde, bu maddelere karşı alerjik çıkarlar.

Deri testleri, hastanın belirli bir maddeye karşı alerjik olduğunu gösterirse doktor, hastanın o mad­deye karşı duyarlılığını azaltmayı amaçlayan bir dizi iğne yapmaya başlayacaktır (desensitizasyon iğne­leri). Her enjeksiyon, alerjenden belli bir doz içerir. Bu doz, her iğnede artırılır.

Bu iğnelerle aşılar, aynı ilkeye dayanır. Örneğin nezle ya da grip aşısı, küçük tutarlarda nezle ya da grip virüsü içerir. Bu tutar, aşılanan kişiyi hasta yap­mayacak, ancak virüse karşı bağışıklık geliştirmesi­ni sağlayacak büyüklüktedir. Virüs, bedene yine gir­diğinde antikorlar tarafından yok edilecektir.
Alerjenlerle ilgili başlıca sorun, gereksiz antikor­lardan kaynaklanır. Ama her bedende, işlevleri farklı en az dört ayrı tür antikor vardır. Alerji iğnelerinin amacı, değişik bir tür antikor üretilmesini sağlamak­tır. Bu antikorlar, alerjenlerin mast hücrelerine bağlı antikorlarla karşılaşmasını engellerler ve "blokan antikorlar" adıyla da çağrılırlar.

Bu tür iğne kürleri, polen alerjilerine karşı başa­rılı sonuçlar vermektedir. Ancak kürün, polen mev­simi başlamadan önce, Ocak ya da Şubat aylarında yapılması gerekir. Beden büyük tutarlarda alerjenlerle karşılaşmadan önce ancak böyle bağışıklık sağla­yabilir.

Sık rastlanan polenlerden birine ya da birkaçına alerjik olanlarda iğne kürleri, üç durumdan birinde ba­şarılı sonuç verecektir. Tozlarda yaşayan minik bö­ceklere karşı iğnelerin başarılı olma olasılığı daha dü­şüktür. Yiyeceklerdeki alerjenlere karşı verilen iğne kürleri, daha da az başarılıdır. Doğal olarak başarı, önemli ölçüde doktorun alerjinin nedenini belirlemek­teki ustalık ve deneyimine bağlıdır. Yılın değişik dö­nemlerinde ortaya çıkan başka polenlere karşı aler­jik olan kişiyi, tek bir polen türüne karşı korumak, ya­rarsızdır.

Bu iğneler, belirli ölçüde risk taşırlar. Alerjik bün­yeli kişiler, deri altına sızdırma yoluyla verilen küçük tutarlardaki alerjenlere karşı, beklenmedik ve şiddetli bir tepki gösterebilirler. Çok ender olarak da olsa tep­ki, yukarda anlatılan anaflaksi kadar ağır olabilir. Dok­tor, bu gibi acil durumlar için hemen yardım sağla­mak amacıyla oksijen ve adrenalin ya da corticosternidler gibi ilaçları hazır bulundurmalidır.

RAST testi, Astım Tedavi Yöntemi

Astım Hastaları İçin, Deri altı testlerine oranla daha güvenilir bir test, RAST kısa adıyla da bilinen radinalergosorban testidir. Bu, olası alerjenleri radyaktif bir maddeyle işaretleyerek, kan örneğindeki antikorların varlığını or­taya çıkartan bir testtir. Giderek daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Başlıca dezavantajı, deri testlerine oranla daha uzun zamanda sonuç vermesidir. Ayrı­ca deri testleri gibi RAST testlerinin de uygulanabil­mesi için laboratuvar uzmanlarının, hangi tür alerjen­leri aradıkları konusunda önceden fikir sahibi olma­ları gerekir.

Peak flometre

Doktor, teşhis amacıyla peak flometre adı verilen bir aygıtı kullanabilir. Bu aygıt, hastanın soluk alma kapasitesini ölçer. Bu amaçla hasta, derin bir soluk alır ve soluğunu bu aygıtın içine üfler. Solunum yol­larını etkileyen her durum, hastanın soluk verme kapasitesinin azalmasına neden olacaktır. Sağlıklı olduklarını sanan sigara içenlerin kapasiteleri, sigara içmeyenlere oranla daha düşüktür. Hasta, soluk alıp verme kapasitesindeki küçük değişikliklerin farkına varmayabilir. Ancak hastanın kapasitesindeki küçük bir düşüş, yaklaşan astım krizinin habercisi olabilir. Bu durum önceden belirlenirse, krizin etkisinin azaltılması ya da tümüyle önlenmesi için önlem alınabilir. Hastanelerde bulunan gelişmiş ve karmaşık peak flometre aygıtları, hastaların yanlarında taşıyamayacağı kadar pahalı ve ağırdır. Ancak her hastanın ya­nında bulundurabileceği, küçük bir tüple, ölçü bili­minden oluşan peak flometreler de vardır. Dolayısıyla astımlılar, artık soluk alıp verme kapasitelerindeki de­ğişiklikleri izleyerek bir krizin yaklaşmakta olup ol­madığını anlayabilirler.

Alerjenlerin araştırılması, Kronik Astım

Astımın nedenlerinin sağlıklı bir biçimde teşhis edilebilmesi için krizlerin, nerede ve ne zaman yaşan­dığının belirlenmesi gerekir. Çünkü krizlerin geldiği yer ve zamanlar, krize neden olan alerjenlerin neler olduğu ve diğer etkenler konusunda ipuçları içere­bilir. Krizler, yalnız geceleri ve evde geliyorsa neden, büyük bir olasılıkla yatak odasındaki tozlara karışmış minik böceklerdir. Krizler ata binerken geliyorsa has­ta, at kıllarına ya da kırlardaki polenlere karşı alerjik olabilir. Eğer krizlerin nedeni polense hasta, krizlere yalnız bahar ya da yaz aylarında ata binerken yakala­nacaktır. Eğer krizlere at kılı neden oluyorsa hasta, ata hangi mevsimde binerse binsin rahatsızlanacaktır.
Hastanın çalıştığı yerde krizlerin nedenleri konusunda ipuçları içerebilir. Endüstride kullanılan bir dizi kimyasal ve diğer maddeler de astım krizlerine neden olabilir

Bunlar arasında yakın geçmişte alerjen olduğu belirlenen un ve un keneleri, reçine ve vernik yapımında kullanılan bazı kimyasal maddeler sayıla­bilir. Çiftçiler, samanda bulunan sporlara; oduncular odun tozuna karşı alerjik olabilirler. Aircondition ay­gıt arıyla havalandırılan bürolarda çalışanlar bu ay­gıtların içindeki su ve borularda,bulunan ve sürekli olarak havaya üflenen bakterilere karşı alerjik olabi­lirler. Evlerdeki ve işyerlerindeki olası alerjenlerin uzun listesi, yünlü ve ipeklileri, parfümleri ve plastik döşemeleri de içerir.

Alerjik astım krizlerinden kurtulmanın en kestir­me yolu, kuşkusuz alerjenlerden kaçınmaktır. Uygu­lamada bu, çok zordur. Hangi madde ya da madde­lere karşı alerjik olduğunuz bilinse de işyerinizi, evi­nizi ya da hobilerinizi değiştirmeden ya da yaşam dü­zeninizi bir başka biçimde bozmadan bu maddeden korunmanız, olanaksız olabilir. Bazıları, evlerini, yi­yeceklerini ve işyerlerini alerjenlerden arındırmak amacıyla büyük çabalar harcamaya hazırdır. Böyle bir tutum, eğer olanağınız ve eğiliminiz varsa ve alerjik olduğunuz tüm maddeleri biliyorsanız yararlı olabi­lir. Ancak hastaların çoğu için tedavi, sağduyu, ko­runma ve ilaç tedavisinin bileşiminden oluşur.

Astım ve Alerji İlişkisi, Alerjik Astım Bronşit

Alerji, bedenin, birçok insana zarar vermeyen bir maddeye karşı aşırı tepki göstermesidir. Alerjik bün­yeliler, alerjen adı verilen bu maddelere zehir ya da mikroplara gösterdikleri tepkiye benzer tepki göste­rirler.

Sağlıklı beden, mikroplara ve zararlı olabilecek di­ğer maddelere karşı topluca bağışıklık sistemi adı ve­rilen karmaşık bir "organ, hücre ve beze" ağıyla korunur. Bu sistemdeki en önemli unsurlardan biri, sü­rekli olarak yabancı işgalcileri kollayan beyaz kan hücreleridir. Bu hücreler, bedene yabancı olduğu iz­lenimini uyandıran bir mikropla karşılaştıklarında an­tikor üretirler. Birer protein olan antikorlar, yabancı maddeleri sarar ve parçalar. Çocukluk hastalıklarına insanların, yaşamları boyunca yalnız bir kez yakalan­malarının nedeni, bedenlerinde bu hastalıklara neden olan virüslere karşı bol miktarda antikor depolanmış olmasıdır. Bedenimizde, pek çok işgalciye karşı an­tikorlar depolanmıştır. Grip ve nezle gibi rahatsızlık­lara sık yakalanmamızın nedeni ise, bu hastalıkları yaratan virüslerin sürekli değişmesi ve gelişmesidir. Bedenin her grip ve nezle hastalığına karşı antikor üretebilmesi için zamana gereksinimi vardır.

Alerjik kişilerin sorunu, bağışıklık sistemlerinin, polen ya da yiyecek gibi zararsız maddelere karşı, is­tenmeyen işgalcilermişçesine tepki göstermesidir.
Beyaz hücreler, antikor üretme çılgınlığı içine girer­ler/Antikorlar, mast hücrelerine yapışırlar.

Beze ve zarlarda bulunan bu hücrelerin dış yüzey­lerinde uzantıları vardır ve diğer maddelerin yanı sı­ra histamin içerirler. İşgalci alerjen, bu hücrelerin yanından geçerken antikorlar, işgalciyi yakalar. Ancak bu arada antikorun yapışık olduğu mast hücresi, par­çalanarak histamin salgılar.

Astım, alerjik reaksiyonlardan birini oluşturur. Saman nezlesi ve egzema gibi diğer hastalıklara bağlı­dır ve astımlıların bir bölümünde bu hastalıklar da görülür. Ancak tepki, egzemada olduğu gibi deride; sa­man nezlesinde olduğu gibi burunda ya da astımda olduğu gibi ciğerde de görülse olay, aynıdır. Yiyecek alerjileri olan kişilerde dudak şişmesi ya da ishal de görülebilir.
Anaflaksis adı verilen ve ölümcül olabilen bir tür alerjik tepkiye, pek sık rastlanmaz. Derin bir şoku andıran bu durumda solunum yollarının kasılarak şiş­mesinin yanısıra kan basıncı da düşer ve kişi bayılır. Anaflaksise mast hücrelerinin histaminle birlikte sal­gıladığı ve "anaftaksisin yavaş tepki gösteren maddesi" adı verilen madde neden olur.

Alerjik bünyeliler, zararsız maddelere karşı neden duyarlı olurlar? Bu sorunun yanıtı kesin olarak bilin­memekle birlikte, kalıtımla ilgili olduğu sanılır. An­ne, babaya da kardeşlerinde saman nezlesi, egzema ya da astım görülen kişilerde, alerjik tepkilerin oluş­ması olasılığı yüksektir. Ancak bir ailenin tüm birey­lerinde ya da ikiz kardeşlerin her ikisinde birden gö­rülmesi, şart değildir.
Kalıtım yoluyla belirli bir maddeye karşı alerji de­ğil de, alerji oluşturma eğilimi geçer. Anne ya da ba­banın, örneğin süt ya da balığa karşı alerjik olması, alerjik bünyeli çocuklarının da bu maddeye karşı has­sasiyet göstereceği anlamına gelmez. Çocuk, yumur­ta ya da kıllara karşı alerjik olabilir.

Astımın bir başka kavranması güç özelliği, her yaşta başlayabilmesi ya da kaybolabilmesidir. Astım­lıların çoğunun, hastalığa küçük yaşta yakalanmalarına karşın, orta yaşlı biri de astıma yakalanabilir. Kü­çük astımlıların pek çoğunda hastalığın ilk gençlik yıllarında kaybolmasına karşın bazı durumlarda has­talık, kaybolduktan 10-20 yıl sonra yeniden ortaya çıkar.
Astım ve diğer alerjik tepkilerin görünür hiçbir ne­den olmadan ve düzensiz aralıklarla gelip gitmeleri, bilim adamlarını düşündürmektedir. Alerjinin ortaya çıkışı ve kayboluşu, hormon dengelerindeki değişme­lere bağlı olabilir. Bu değişmeler kişinin özellikle ço­cukluk, ilk gençlik ve olgunluk yıllarında yoğundur. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varılamamıştır

Deri testleri, kişilerin alerjik tepkilerini hiçbir zaman tümüyle yitirmediklerini gösterir. Bir maddeye karşı alerjik olan kişi, yıllarca hiçbir alerji belirtisi göstermese de, derisinin altına alerjik olduğu maddenin ve­rilmesiyle yapılan deri testi, alerjinin sürmekte oldu­ğunu gösterecektir. Deri testleri, kişiyi daha önce hiç rahatsız etmemiş olan ancak gelecekte edebilecek duyarlılıkların varlığını da gösterebilir.

Bilim adamları, günümüzde alerji konusundaki araştırmalara daha fazla zaman ayırmaktadır. Bu araş­tırmalar, daha önce kuşkulanılmayan pekçok madde­nin, alerjen olabileceğini ve astım krizlerine yol aça­bileceğini ortaya çıkarmaktadır. Polen, astıma ve saman nezlesine neden olduğu belirlenen ilk alerjenlerden biridir. Her bitkinin poleni kendine özgüdür ve bir bitkinin polenine karşı alerjik olan kişi, diğer bitkilerinkine tepki göstermeyebilir. Ağaç ve otların po­lenleri, en yaygın alerjenlerdir. Yiyeceklerden yumur­ta ve balığın alerjen olabileceği uzun zamandır bili­nir. Ancak süt, turunçgiller ve kuru yemişlerde aler­jik tepkilere neden olabilir. Yakın geçmişte ilaçlar ve yiyecekler de alerjen olması olası maddeler listesi­ne katılmışlardır. Bu maddelerin birçoğunun, alerjik reaksiyonlara ve astıma neden olduğu belirlenmiştir. Astımlıların, penisilin, aspirin ve yiyecek­lere konulan katkı maddelerinden tartrazin ve sülfür diöksid maddelerini kullanmak konusunda dikkatli ol­maları gerekir. Aspirin aldıktan sonra solunum güç­lüğü çeken ya da kaşınan kişilerin, daha sonraki baş ağrılarında, bu tür sorunlara neden olmayan başka ilaçlar almaları gerekir. Her 100 kişiden yalnız 1'i aspi­rine karşı alerjiktir. Ancak doktorların, aspirinin ne­den olduğu astımı ne denli kolaylıkla strese bağla­yabileceği, kolaylıkla anlaşılabilir. Aspirinin alerjen özelliği belirlenene dek, başağrısına neden olan stre­sin, astıma da neden olduğunu varsaymak daha tu­tarlı görünüyordu.

Son araştırmalar, bu tür sorunlu maddelerin en alerjen bölümlerinin de belirlenmesini sağlamıştır. Örneğin önceleri astımın evlerdeki en önemli nede­ninin, toz olduğu düşünülüyordu. Sonra araştırmacı­lar tozun içindeki minik böceğin, tozun kendisinden çok daha fazla alerjen olduğunu belirlediler. Daha sonra sorunun % 95'inin, bu böceğin dışkısından kaynaklandığı belirlendi. Polen tozu büyüklüğündeki bu madde, hava akımlarıyla kolaylıkla çevreye yayılır.

Benzer biçimde kedi kürkündeki alerjen madde­nin, kıllar değil de kedinin kürkü üzerinde bıraktığı salgı olduğu belirlenmiştir. Yine meyvelere karşı aler­jik olanlar, çekirdekleri yememeleri durumunda so­runun azaldığını göreceklerdir. Çünkü çekirdeklerin, meyvenin diğer kısımlarından daha fazla alerjen ol­duğu belirlenmiştir.

Alerji konusu, hem hastalar hem de doktorlar için karmaşık ve şaşırtıcıdır. Buna karşın, astımın neden­lerini ancak kısmen açıklayabilir.

Astımın Stres ve diğer etkenleri

Doktorlar, geleneksel olarak astıma stres, sinir ya da üzüntünün neden olduğunu düşünmüşlerdir. Aler­jilerin bilinmediği dönemde anlaşılmaz bir biçimde gelen ve kaybolan bu hastalığı başka türlü açıklamak mümkün görülmüyordu. Hastanın krizden önce stres-de değilse bile, kriz sırasında stresde olduğu varsayılabilirdi.
Tıp, yakın geçmişte astımın asıl nedeninin alerji olduğu kanısına varmıştır. Stres, ek bir neden, bardağı taşıran son damla olabilir, ancak hastalığın te­mel nedeni değildir.

Buna karşın duygusal sarsıntıların, astımda önemli bir rol oynayabileceği açıktır. En güçlü duy­gulardan biri, korkudur. Güçlü bir kriz, hastada boğulabileceği duygusunu uyandırır. Bu korku, bir son­raki krize dek sürebilir. Bir sonraki kriz daha az ciddi olsa bile, aynı derecede güçlü olduğu korkusu, kri­zin şiddetlenmesine neden olabilir.
Sınavlar, işyerinde anlaşmazlıklar, evde duygusal sarsıntılar, astım krizleri öncesinde yaşanan, tipik duygusal sarsıntılardır. Krizlere, bu tür sarsıntıların yaşanabileceği korkusunun neden olabildiği de bilin­mektedir.
Stresle astım arasındaki ilişki, alerjiyle astım ara­sındaki ilişki kadar karmaşıktır. Astımlıların çoğu, kor­ku ya da kızgınlığın bir krizi ağırlaştıracağından en­dişe duyarlar. Ancak astıma, yalnız olumsuz duygu­lar neden olmaz. Bazı kişilerde nefes darlığı, güler­ken ortaya çıkar. Stres, bir krizin kısa sürmesine de neden olabilir. Ünlü bir doktor, otomobil sürerken kriz geçirmeye başlamıştı. Bir tepenin doruğundayken otomobilinin vitesini geçiremeyince aracın denetimi­ni, yitirdi. Tepeyi inip aracı yeniden denetimi altına aldığında astım krizi geçmişti. Öte yandan bazı as­tımlılar, müzik dinlemek ya da televizyonda iyi bir program izlemek gibi hoş duygusal deneyimlerin de, astım krizlerinin geçmesine katkıda bulunduğuna ina­nırlar.
Stresle ilgili başlıca sorun, asıl nefes alındığı­nı etkilemesidir. Heyecanlanınca daha sık ve derin olmayan soluklar alırız. Bu, nefes yolundaki alerjiy­le ilgili sorunlarla birleşirse, soluk almayı daha da güçleştirecektir.

Soluk alma düzenindeki değişiklikler, krizlere ne­den olabilir. Kahkaha, değişikliklere iyi bir örnek oluş­turur. Ani egzersiz ya da ısı değişiklikleri de, krizlere neden olabilir. Özellikle soğuk havayla ani temaslar konusunda, dikkatli olmalıdır. Yine, bu etkenlerden herkesin nefes alma düzeninin etkilendiği açıktır. An­cak solunum yolları duyarlı olan astımlıların, bronş­larının etkilenmesi olasılığı daha yüksektir.

Sonuç olarak, astımın psikolojik bir hastalık ol­duğunu ileri sürmek ne denli yanlışsa, salt fiziksel bir rahatsızlık olduğunu savunmak da o denli yanlış­tır. Birçok hastalık, hem beyin ve hem de bedenden

kaynaklanır. Bu, bağışıklık sistemini ilgilendiren ra­hatsızlıklar için özellikle doğrudur. Zihinleri ya da si­nirleri yorgun olan kişilerin, nezle ya da gribe ne denli kolay yakalandıklarını, izlemişsinizdir. Yaşamımızın önemli bir bölümünde nezle ve grip virüsleriyle kar­şı karşıyayızdır. Ancak bu virüsler, bizi bağışıklık sis­temimizin zayıf düştüğü zamanlarda etkilerler.

Astım Hastalığının Nedenleri, Astım Hastalığı Belirtileri

Astımın kaynağının ve özelliklerinin, bu yüzyıla dek iyi anlaşılmamasının en önemli nedeni, krizler yaratan maddelerin gözle görülemeyecek denli küçük olmalarıdır. Polen, bu maddelerin, en yaygın olarak bilinen örneğini oluşturur. Bazı astımlılar, gözle gö­rülmeyecek denli minik böceklerin bulunduğu tuva­let ya da yatak odalarında krize yakalanabilirler. As­tımlılar, kedi, köpek, kuş gibi ev hayvanlarının tüy ya da kıllarında yuvalanan maddelere karşı alerjik oldukları için, evde hayvan besleyemezler. Küf ya da man­tarların havaya saldıkları minik sporlarda, astımlılar açısından sorun yaratabilirler. Bazı astımlıların eski, nemli evlerde kriz geçirmeleri, böyle açıklanabilir.

Bazı astımlılar, balık, süt, yumurta gibi yiyecek­lere ya da yiyeceklere katılan, tartrazin gibi sarı bo­ya ya da sülfür dioksid gibi koruyucu türü katkı maddelerine karşı alerjiktirler. Bir yiyeceği kokladığımız zaman o yiyeceğin milyonlarca molekülü, burnumuz­dan içeri girer. Astımlılar, alerjik oldukları yiyecek­leri ya da alerjik oldukları katkı maddelerini içeren yiyecekleri, kokladıkları ya da yedikleri zaman kriz ge­çirebilirler.

Astımlılar, örneğin ıslak boyanın, egsoz ya da si­gara dumanının neden olduğu rahatsız edici kokula­ra karşı daha duyarlıdır. İlaçlar, özellikle penisilin, aspirin, aşılar ve uyuşturucu ilaçlar bile, astım kriz­lerine neden olabilir. Bazı hastaların alerjik olduğu, gereksiz bir sarı boya maddesini içeren ilacın bileşi­mi, kısa süre önce değiştirildi. İlaç, hastaları iyileş­tireceğine zarar veriyordu.
Solunum yollarında alerjik reaksiyonlara neden olarak astım krizlerine yol açan maddelerin yanı sıra, kimsenin kesin olarak anlayamadığı, krizlere ne­den olan başka maddeler de vardır. Bunlar arasında hava ısısının değişmesi, yorucu beden egzersizi ve kahkaha atmak gibi hoş olanlarını da içeren duygu­sal sarsıntılar sayılabilir.

Astımlılar alerjik olduklarını bildikleri yiyecek ve diğer maddelerden sakınarak kendilerini önemli öl­çüde koruyabilirler. Beden egzersizlerinin neden olduğu krizler, egzersizden önce 10-30 dakika kadar ko­ruyucu tedavi görerek ve beden kondisyonunu genel olarak yüksek tutarak, tümüyle giderilemese bile, azaltılabilir. Kendi kendine yardım yöntemleri, aşa­ğıda ayrıntılarıyla anlatılacak.

Astım Nedir, Astım Hastalığı Hakkında Bilgi

Astım Hastalığı Nedir; her 26 kişiden birinin yakalandığı, olduk­ça yaygın bir hastalıktır. Akciğerleri etkileyerek so­luk almayı güçleştirir. Genellikle aralıklı krizler biçiminde görülür. Krizler, kimi zaman ani olarak gelip, kısa sürede geçerler. Ama kimi zaman sorun, günler, haftalar hatta aylarca sürebilir. Bazı durumlarda astım, yılın belli zamanlarında ya da belli yerlerde gö­rülebilir. Üzüntü ya da heyecanın neden olduğu stres­ler de, astıma neden olabilir.

Alerjilerin, insan bedeni üzerindeki garip etkile­ri, aşağıda ayrıntılı bir biçimde tartışılacak. Bu etki­ler konusunda yeterli bilgi edinilmeden önce doktor­lar, astıma kaygı ya da stresin neden olduğunu sanı­yorlardı. Hastalık sık sık, akciğerlerdeki bronşların il­tihaplanması anlamına gelen bronşitle de karıştırılıyordu. Astım konusunda bilmediğimiz, daha pek çok şey var. Ancak bugün doktorlar astımın, psikolojik ve fiziksel pek çok nedeni bulunduğunu ve her hastada bu nedenlerin farklı biçim ve ölçülerde etkili olduğunu belirlemişlerdir.

Astım krizinde, nefes borusunu ciğerlere bağla­yan tüpler daralır. Bu tüplerden, her ciğerde yüzler­ce vardır. Büyüklerine bronş, küçüklerine bronşit de­nilir. Tüplerin duvarlarında, açılıp kapanmalarını sağ­layan kaslar vardır. Tüpler açıldığında hava, bu tüp­lerden geçerek ciğerlerdeki alveoli adı verilen minik hava keseciklerine dolar. Her ciğerde böyle milyon­larca hava keseceği vardır. Hava, bu keseciklerin in­ce duvarlarından geçerek kana karışır. Taze hava ka­na karışırken kanda, kan dolaşımı süresince birikmiş olan karbondioksid, nefes borusu yoluyla dışarı atılmak üzere hava keseciklerine doluşur.

Bir astım krizinde bronşit tüpleri, daralarak has­tanın nefes vermesini engellerler. Bu, ciğerlerde bi­riken karbondioksidin dışarı atılmasını güçleştirir. As­tımlılarda görülen nefes darlığı, kirli havayı dışarı at­ma çabasından başka bir şey değildir. Tüplerde aynı zamanda aşırı balgam birikmesi, sorunun daha da kö­tüleşmesine neden olur. Olağan zamanlarda solunum yollarına giren tozların ve diğer yabancı maddelerin dışarı atılmasına yardımcı olan balgam, tüplerin da­ha fazla tıkanmasına neden olur.

Solunum yollarındaki tüpler neden daralır? Tüm kaslar gibi, bu tüplerin açılıp kapanmasını sağlayan kasları da, bu kasların içindeki sinir uçlarının salgı­ladığı kimyasal maddeler denetler. İç kaslarımızı, si­nir sisteminin iki dalı denetler: Bedeni harekete ha­zırlayan sempatik sinirlerle bedenin yavaşlamasını ve sakinleşmesini sağlayan parasempatik sinirler. Gö­revi, bedeni harekete hazırlamak olan adrenalin, so­lunum yollarını açarak ciğerlere daha fazla hava gir­mesini sağlar. Öte yandan parasempatik sinirler, kalp atışlarının yavaşlamasına ve solunum yollarının da­ralmasına neden olan asetil kolin adlı bir madde salgılar.

Bronşitlerin daralmasının nedenlerinden biri, asetil kolinin, solunum yollarındaki kaslar üzerinde yaptığı etkidir. Ancak solunum yolarının daralması­na ve balgam salgılanmasına neden olan bir başka doğal kimyasal madde vardır. Histamin adlı bu mad­de, böcek iğnelerinde bulunur ve bir böcek tarafın­dan sokulan herkesin bildiği gibi şişmeye neden olur.

Şişme, hassas dokuların korunmasını sağlar. İyi­leşme sürecinin bir parçası olmasına karşın hoşa git­mez. Zarar gören alandaki kılcal damarcıkların açılmasını sağlayarak ve kandan hassas dokulara sıvı çe­kerek şişmeye neden olan, histamindir.

Astımı olmayan kişiler de içlerine çektikleri ya­bancı maddelere karşı aynı tepkiyi göstererek bu maddeleri öksürük yoluyla dışarı atmaya çalışırlar. Astımlıların bu nedenle daha fazla sıkıntı çekmeleri, bazı maddelere karşı aşırı duyarlı olmalarından kay­naklanır. Bir başka deyişle astımlar, alerjiktir.
Belirtilerinin benzerliği nedeniyle sık sık astımla karıştırılan bronşite, alerji değil, solunum yollarının şişmesi neden olur. Şişmenin nedeni iltihap, sigara, toz yutma ya da hava kirliliği olabilir. Nemli ve soğuk hava, bronşitin daha ağırlaşmasına yol açar. İnsan­lar, kış aylarında solunum yolları iltihaplarını kapma­ya daha yatkındır. Akut bronşit, bir virüs enfeksiyo­nunun ciğerlere yayılması durumunda, kronik bron­şit ise, uzun süre rahatsızlanan bronşların, zarar gö­rerek daralması sonucunda ortaya çıkar.

Astım krizleri, yılın her döneminde görülebilir: An­cak astımlıların birçoğu, soğuk ve nemli havalarda da­ha az rahatsızlanırlar sıcak ve kuru havalarda kötüleşirler. Havada bahar ve yaz aylarında daha bol bu­lunan polene karşı alerjik olan genç astımlılar için bu, özellikle doğrudur. Yaşlıların, aynı zamanda hem as­tım ve hem de bronşit olmaları, oldukça sık rastla­nan bir durumdur.


Yaşlı astımlıların burunlarında kimi zaman küçük et benleri oluşur. Polip adı verilen bu benler, burnun iç yüzeyini saran hassas ince zarların şişmesîyle oluşur. Koklama yetisinin azalmasına neden olmalarına ve burundan nefes almayı kısıtlamalarına karşın ge­nelde zararsızdırlar. Operasyonla kolaylıkla alınabi­lirler.

Tup Bebek Nedir Tedavisi Hakkinda

Tüp Bebek Nedir, Tüp Bebek Tedavisi Hakkında Bilgiler

Tüp bebek veya bilimsel adı ile "invitro fertilizasyon ve embiryo transferi" olayı tıbbın son 15 yıl önce başlayan bir uğraşısıdır.


Dünyada İlk Tüp Bebek 1978 yılında Louise Brovvn adlı bir tüp bebek çocuğun veya kızın doğumu, olayın başarı ile sonuçlanan ilk çalışmasıdır. Bu çocuk, bu konuda büyük emeği olan Dr. Edvvards ve Dr. Stepto'nın yıllarca baş­ka hekimlerden oluşan gruplarıyla beraber çalışmaları sonucunda ka­zanılmıştır. Daha sonra bu tip çalışmalar dünyanın çeşitli tıp merkez-jerine yayılmıştır. Şu anda Almanya, Amerika, Avustralya, Avusturya, İsrail gibi ülkelerden sonuçlar yayınlanmaktadır.
Elde edilen sağlıklı bebekler gözönünde bulundurulursa, Avustral­ya'da Melborn grubunun çok başarılı olduğu görülmektedir. Bu grup yayınlara göre sağlıklı çocuklar elde etmiştir.
Hiçbir başka çare kalmaz ve tedavi olanağı bulunmazsa bir karı-kocanın çocuk sahibi olabilmesi için en son yol, bu yoldur.


Tüp bebek yapma çabası gösterilen vakalar başta tubanın tıkanık­lığı ve tubanın yapışıklıkları olmak üzere aşağıdaki şekilde sıralanabi­lir:
40 yaşın üstündeki anneler, yumurtalık yapışıklıkları, âdet azlığı, karın içi iltihabı, babada sperm yetersizliği, idyopatik kısırlık dediği­miz sebebi bilinmeyen kısırlık vakaları, v.b...

Tüp Bebek Aşamaları, Tüp Bebek Nasıl Yapılır

1- Anneden yumurta elde etmek,
2-Anne yumurtalığından alınan yumurta ile babadan alınan erkek tohum hücreleri (sperm) karşılaştırılarak laboratuarda döllenme,
3- Laboratuvar döllenmesini izleyerek çocuğun ilk oluş hücreleri­ni görmek,
4- Anneyi laboratuvarda hazırlanmış döllenmiş yumurtayı gebelik olarak taşımaya hazırlamak,
5- Laboratuvarda hazırlanmış döllenmiş yumurtayı annenin rahimi-ne nakletmek, (son günlerde Amerika'da bunun doğrudan tubaya nakli ile sağlıklı çocuklar elde edilmiştir).
6- Gebeliği izlemek,
7- Çocuğu doğurtmak.

Bu safhaları sıraladıktan sonra aynı sıraya göre olayı izleyerek hi­kâye edelim.
Yumurta hücresi, kadın bu olaya doğal olarak hazırsa veya kadın­da yumurtlayacak ilaçlar kullanılarak elde edilir. Yumurtanın yumur­talıkta oluştuğu ve yumurtlamaya hazır olduğu, kadının idrarında hor­mon analizleri yapılarak izlenir (östrojen hormonu, LH).
Bu gaye için kan hormonlarından istifade eden klinikler de vardır. Yumurtanın yumurtalıkta olgunlaştığının anlaşılmasının başka bir yo­lu da Ultrasonografi yöntemidir. Bu yöntemle de yardımcı olarak yu­murtanın olgunlaştığı değerlendirilebilir. Olgunlaştığı saptanan yumur­ta laporoskopi altında yumurtalıktaki yumurtanın yuvasına sokulan ince kanüllerle aspire edilip laboratuvar kabının içine alınır. Laboratuvar ka­bının içinde daha önce hazırlanmış özel bir sıvı (annenin serumu, özel besleyici maddeler, antibiyotikler) vardır.

Bu sıvı içinde yumurta 5-6 saat bekletildikten sonra mikroskobik değerlendirme ile döllenmeye hazır olduğu görülürse, erkeğin sperm­leri ile karşılaştırılır. Bugünkü bilgilerimize göre ortalama sperm sayı­sı 50 bin -100 bin arasında olmalı ve spermlerin de en az yüzde 10'u hareketli olmalıdır. Laboratuvar kabı içinde döllenme meydana geldik­ten sonra bu döllenmiş yumurta, anne rahiminin içine rîakledilir. Bek­lenme süresindeki amaç, çocuğun ilk oluş safhalarını görmektir. Başka bir deyişle döllenmiş yumurta tek hücreyken 2 hücre haline, 4 hücre haline, 8 hücre haline, 16 hücre haline gelir.


İşte bu safhaların sonunda taşıma işlemi yapılır. Anne rahimine tüp­teki çocuk eskiden kamın içinde yapılırken, son zamanlarda özel son­da ve borular kullanılarak aşağıdan rahimin ağzından yapılmaya baş­lanmıştır.

Son çalışmalarda döllenmiş yumurtayı tuba içine vererek gebeli­ğin devamı sağlanmıştır.
Yukarıdan anlatılanlardan da görüleceği gibi bu olay 12 - 20 saat içinde gerçekleşmektedir. Bu safhada önemli nokta, annenin de bu .nakledilen bebeği taşıyacak hormonal gebelik kapasitesine sahip ol­masıdır.

Bu safhada eğer annenin hormonal yetersizliği söz konusu ise, an­neye takviye hormonlar verilebilir.


Olayın en güç, en başarısız safhası kuşkusuz bundan sonrasıdır.

Anne çoğunlukla gebeliği tam oluşturmayabilir, oluştursa bile düşük­le sonuçlanabilir.
Sağlıklı miadına kadar gelen gebelikler elde etme oranı oldukça düşüktür. Dünyanın birçok tarafında yıllarca uğraştıkları halde sonuç elde edilmemiş tüp bebek merkezleri vardır.
Öte yandan, Avustralya gibi tüp bebek merkezleri bu konuda iddi­alı olup, miadında gebelik elde etme oranlarının (tüp bebek) yüzde 8'e kadar varıldığını ileri sürmektedirler.


Görüldüğü gibi, tüp bebek elde etmek son derce meşakkatli ve sa­bır isteyen bir olaydır. Başarı elde edilmedikçe tekrar edilir. Bunun için de hastaya defalarca laparoskopi yapmak gerekebilir.

Sperm Bankasi Turkiye Suni Dollenme

Sperm Bankası, Sperm Bank Türkiye

ilk olarak 1953 yılında, spermin —79 santigrat derecede donduru­lup bir süre depolandıktan sonra yeniden sulandırılarak kullanılabil­mesi kısırlık tedavisinde büyük bir kolaylık sağlamıştır. Bu yöntem gi­derek geliştirilmiş ve sonunda çeşitli özelliklerdeki spermlerin gruplandırılarak saklandığı sperm bankaları olu şmuştur. Daha önce yukarda açıkladığımız gibi sayıca olarak yetersiz spermler de bu şekilde sak­lanarak biriktirilir veya konsantre edilir ve daha sonra da suni döllen­me için kullanılır.

Spermlerin —79 santigrat dereceye kadar soğutulması ve spermle­rin saklanacağı ortam özellik taşıyan teknikler gerektirmektedir.
Böyle dondurulmuş spermlerle gebelik elde edilebilme şansı yak­laşık üçte bir oranındadır.

Kısırlıkta bağışıklık faktörünün düzeltilmesi

Kısırlık nedenleri arasında bağışıklık olaylarının da sorumlu olabi­leceğinden daha önce söz etmiştik. Eğer kadında erkeğin spermleri­ne karşı bir bağışıklık gelişmişse, yaklaşık 3-6 ay kadar kadının sperm ile ilişkisi kesilir. Bu tedavide böyle çiftlerin kaput (prezervatif) ile iliş­kide bulunmaları ve 3-6 aylık dönem sonunda da, sadece kadının yu^ murtlama günlerinde kaputsuz birleşmeleri önerilir. Bu yöntemi uygu­layan kısır çiftlerin yaklaşık yüzde 60'ında ilk 3 ay içinde gebelik olma şansı vardır.

Suni döllenme (Artifisyel İnseminasyon) Sunni Döllenme

Kısır çiftlerde, kısırlık nedeni sadece erkek döl hücrelerine aitse ve kadının doğurması için bir başka neden yoksa, böyle çiftler, suni döllenmeyle çocuk sahibi olabilmektedir.
Suni döllenme iki şekilde yapılabilir. Ya kadının kendi kocasının ya da bir başka erkeğin sağlıklı spermleri kullanılır.

Kadının kendi kocasının spermlerinin kullanılması yukardaki açık­lamaya ters düşebilir. Fakat bazı hallerde bu durum söz konusudur, Çünkü bazı erkeklerde sorun "impotans" olabilir. Yani penis sertleşmemekte ve cinsel birleşme olamamaktadır, halbaki spermler sağlık­lıdır. Bazı tip erkeklerde de spermler sağlıklı, fakat miktar olarak ye­tersizdir. Böyle yetersiz miktardaki spermler biriktirilerek, normal sa­yıya ulaşılır ve suni döllenme yapılabilir.
Suni döllenme işlemi kadının ovülasyon gününden bir gün önce, ovülasyon gününde ve ovülasyon gününden bir gün sonra olmak üze­re arka arkaya 3 gün yapılır. Kullanılacak spermler bir enjektör yardı­mıyla yavaş olarak ya rahim ağzına bırakılır ya da çanak biçiminde ufak bir kaba konarak rahim ağzının önüne konur ve spermlerin rahim içi­ne kendiliklerinden geçmeleri sağlanır. Suni döllenme, gebelik oluşa­na kadar her ay yenilenir.

Rahim Kisirlik Nedenleri ve Tedavisi

Rahim ağzına ait kısırlık nedenlerinin tedavisi

Burada bozukluk bizzat rahim ağzına ait olabileceği gibi, rahim ağzı salgısına da ait olabilir. Eğer bozukluk rahim ağzında doğumsal bir yapı bozukluğu ise, tedavisi operasyonla düzeltme işlemidir. Bazı hallerde de rahim ağzı kanalında bir darlık, bir tümör veya yapışıklık söz konu­su olabilir. Böyle bir durumun tedavisi ise basit bir müdahale ile müm­kündür.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bazı kadınlar gebe kalırlar, fakat belirli bir aydan sonra düşük yaparlar. Daha sonra yapılan tetkiklerle arka arkaya yapılan bu düşüklerin nedeni rahim ağzı yetmezliği ise ona uygun bir tedavi tipi seçilir. Burada uygulanan tedavi, bir torba ağzı­nın büzülmesi gibi, rahim ağzının büzülmesidir. Genellikle gebeliğin 14-16 haftası civarında böyle rahim ağzı iple büzülerek zamansız açıl­ması ve dolayısıyla düşükler önlenir. Doğum zamanında ise bu kesi­lerek çıkarılır ve rahim ağzının açılmasını engelleyen faktör ortadan kaldırılmış olur, normal doğum gerçekleşir.

Rahim ağzını ilgilendiren iltihaplı hastalıklar da kısırlık nedenidir. Burada iltihabın varlığı, hem spermlerin ölmesinde rol alırlar ve hem de rahim ağzı salgısının yapısını bozarlar. Böyle hallerde kronik bir ra­him ağzı iltihabı söz konusu olabilir ve halk arasında rahim ağzı yara­sı adını alır. Tedavisi ise rahim ağzının elektrokoterizasyonu ve koni-zasyonudur(yani yakılmasıdır). Basit bir iltihap ise ilaçla tedavi edile­bilir.

Rahim ağzında hiçbir bozukluk olmadan, iltihap olmadan da sade­ce rahim ağzı salgısının kalitesinin bozukluğu veya miktarının azlığı kısırlık nedeni olabilir. Bu durum genellikle hormonal bir yetersizlik sonucu olup ona göre uygun bir tedavi uygulanır.

Rahime ait kısırlık nedenlerinin tedavisi

Rahimin de doğumsal bozuklukları ya da sonradan oluşan hasta­lıkları kısırlık nedenleri arasındadır.

Doğumsal, yani yapısal bozukluklar (rahimin çift oluşu, bölmeli olu­şu veya boynuzlu oluşu gibi) ancak ameliyatla düzeltilebilir. Fakat böyle kadınlar gebe kalabilirler, ancak gebelikleri düşükle sonlanabilir, so­nuçta çocuk sahibi olamazlar. Eğer bozukluk hafif derecede ise nor­mal bir kadın gibi, istedikleri kadar çocuk sahibi olmaları da mümkün­dür. Bozukluğun şiddeti arttıkça, paralel olarak sonuç da değişir, ge­be kalır fakat düşükle sonlanır veya gebe dahi kalamaz. Böyle gebe kalabilen, fakat düşüklerle gebelikleri sonlanan kadınlara plastik biroperasyon yapılarak, rahimdeki bu doğumsal olan bozukluk düzelti­lir, yani rahim için boşluğu normal yapısına getirilir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, rahimin arkaya dönük oluşu ya da ters oluşu kısırlık nedeni değildir. Yapılan muayeneler sonucu başka bir neden ortaya çıkarılamazsa ancak o zaman rahimin ters oluşu kı­sırlık nedeni olarak kabul edilebilir ve operasyon ile bu terslik düzelti­lebilir.
Bu anatomik bozukluklardan başka rahim iç örtüsünün iltihapları, tümörleri de kısırlık nedeni olduğundan tedavi edilmelidir.

Rahime ait kısırlık faktörleri arasında önemli bir yeri olan bozuk­luklardan biri de rahim iç örtüsünün (endometrium) gebelik için yeter­li özelliklere sahip olmamasıdır. Bu hormonal bir bozukluğun sonucu olup, tedavisi de ona göredir.

Fallup borularına (tüplere) ilişkin kısırlık nedenlerinin tedavisi

Bugünkü bilgilerimize göre tüplerin kapalı oluşu ya da geçirilmiş operasyon veya iltihaplı hastalıklar sonucu yapışıklıklar oluşu veya fonksiyon bozukluğu, başta gelen kısırlık nedenleri arasındadır. Ge­be kalamayan yaklaşık 4-5 kadından birinde tüplerle ilgili bozukluklar vardır. Burada bir diğer grubu da, daha önce doğum kontrolü amacıy­la tüplerini bağlatmış, fakat daha sonra çeşitli nedenlerle çocuk do­ğurmaya karar vermiş kadınlar oluşturur. Böyle kadınlara operasyon­la yardımcı olmak ve kısırlıklarını çözmek mümkündür. Son yıllara ka­dar bu tür ameliyatlar, diğerleri gibi çıplak gözle yapılmakta idi. Fakat günümüzde bu tür ameliyatlar mikroskop altında gerçekleştirilmekte­dir. Çünkü, operasyon uygulanan tüplerin kalınlığı ancak milimetre bo-yutlarındadırve çok ince aletler ve iplikler kullanılmalıdır. Bu şartlar­da da başarı şansı yaklaşık 3-4 misli artmaktadır. Şimdi kısaca mikro-cerrahiden bahsedelim.

Yumurtlaması olmayan veya yumurtlama bozukluğu olan kadınların tedavisi

Bütün yumurtlayan kadınlar düzenli âdet görürler veya yumurtla-: ması olmayan kadınlarda muhakkak âdet bozukluğu vardır demek yan­lış olur. Başka bir deyişle yumurtlama ile âdetin kesin ilişkisi vardır* demek doğru olmaz.
Ancak çoğunlukla hiç âdet görmemek veya düzensiz âdet gör­mek, yumurtlama bozukluğunun belirtilerinden sayılabilir.

Konuyu iki düzeyde ele almak istiyoruz.
Birincisi hiç yumurtlamamanın tedavisi, ikincisi ise yumurtlama ol­duğu halde yumurtanın döllenebilmesi için yeterli hormon desteğine sahip olmadığı durum (korpus luteum yetersizliği).
Bu iki durum daha evvel de belirttiğimiz gibi 5 noktanın bozuklu­ğuna bağlı olabilir.
Birinci nokta hipotalamustur. Beyinin bu bölgesi normal fonksiyon­larını yerine getirmez. "Gonadotropin riziling" faktör dediğimiz nöro-hormonu üretmez ve dağıtmaz ise hem yumurtlamak, hem de âdet gör­mek mümkün değildir.
Bu noktadaki bozukluğun tedavisi için günümüzde bu nörohormon yerine konarak yumurtlama sağlanabilmektedir. Bu nörohormon bir âdet süresince kandaki düzeyi açısından yükselmeler, alçalmalar gös­terir.

O nedenle bu hormon vücuda bağlanan özel pompa ile devamlı ola­rak verilerek tedavi sağlanmaktadır.

Hipotalamusta yapılan PRL (prolaktin) ifraz edici veya durdurucu nörohormonun pratikte özel bir tedavisi yoktur. Bu noktadan olan bo­zukluklar endirekt olarak hipofiz seviyesinde düzeltilmeye çalışılır.

İkinci nokta hipofiz bezidir. Bu bezin bir bölümü veya tümü çalış­mayabilir. O takdirde gene çalışmayan bölümünün yaptığı hormon ge­ne dışarıdan verilebilir. Bunun için yumurtlama sağlamak amacı ile bazı hayvanların idrar ve serumlarından elde edilen hormonlar kullanıldığı gibi doğrudan doğruya insan hipofizinden elde edilen hormonlar ve­ya menapoza girmiş kadının idrarından elde edilmiş hormonlar da kul­lanılabilir.

Bu ilaçlar tıpkı insanın kendi hormonuymuş gibi belirli aralıklarla verilerek kullanılabilir (HCG), (HMG). Son 20 yılda "klomifen sitrat" adlı ilaç özellikle hipotalamusa etkisiyle, hipofizi uyararak yumurtlama ama-cı ile hormon ürettiği anlaşılmış olduğundan bu amaçla kullanılmaktadır.
Ancak klomifen sitrat kullanılırken daha önce belirttiğimiz LH hor­monunun yerini tutan HCG (humen koryonik gonodotropin, insan so­nundan, plasentasından elde edilen hormon) hormonu tarafından tak­viye edilerek kullanılır.

Ayrıca son yıllarda klomifen sitrata benzer etkileri olan başka ilaç­lar da üretilmiş ve kullanılmaktadır (Siklofenil, epimesterol, tamoksi-fen v.b.). Bu konuda en etkili ve en çok kullanılan ilaç, klomifen sitrattır.

Ancak bütün bu ilaçlar kesinlikle doktor kontrolunda alınmalıdır. Ciddi yan etkileri olabileceğinden ve de ayrıca hangi sıra ile kullanıl­masının lazım geldiğinin sağlanması nedeniyle, doktor kontrolü kaçı­nılmazdır. En çok meydana gelen yan etkilerden bir tanesi yumurta­lıklarda kist teşekkülüdür. Bu ilaçlar kullanılırken meydana gelen bu kistler için ameliyat kesinlikle söz konusu değildir. Zira bu ilaçlar ke­sildiğinde, bu kistler de ortadan kaybolur.
Hipofiz bezi fazla prolaktin salgılarsa hem yumurtlama olmayabi­lir, yumurtlama olsa da yeterli hormon desteği olmayan bir yumurtla­ma şeklinde olabilir.

Başka bir gerçek de prolaktin yüksek olduğu zaman mekanizma­sı bilinmeyenlerde kısırlık söz konusu olabilir. Onun için prolaktin hor­monunun kandaki seviyesi kesinlikle normalin üstüne çıkmamalıdır.

Eğer bu prolaktin seviyesinin yüksekliği hipofizde mevcut çok kü­çük urcuklardan ise (mikroprolaktinoma) veya işlev bozukluğundan ise tedavi ilaçla yapılabilir (Bromoergokriptin).
Bu ilaç hormon değildir. Çavdar mahmuzundan elde edilmiş bir maddeye benzer bir ilaçtır. Eğer prolaktin salgılanmasının fazlalığı bü­yük bir tümöre bağlı ise (makroprolaktinoma diğer hipofiz "beyin" urları v.b.) o takdirde ameliyat söz konusudur.

Üçüncü nokta yumurtalıklardır. Yumurtalıklar daha evvel bahsetti­ğim östrojen, progesteron hormonlarını imal edemeyecekler ise, yu­murtlama olmaz, meydana gelen yumurtanın döllenmesi de olmaz. 40 yıldan fazla zamandan beri bu hormonlar ilaç olarak imal edilmiş olup kadınlarda kullanılmaktadır.

' Kullanmada yöntem, gene yerine koyma yöntemidir. Hangi hormon yetersiz ise onun yerine dışardan hormon verilerek tedavi mümkün ola­bilir. Ancak unutmamalıdır ki, bu hormonlar hipotalamus ve hipofiz-den emir geldikten sonra yapılırlar (özellikle östrojen hormonu).
Eğer yukarıdan emir verici hormonlar gelmiyor ise yumurtalık hor­monları verilerek, döllenebilir yumurta imal etmesine imkân yoktur. Genellikle yumurtlama olmuş ve az miktarda progesteron hormonu ya­pılıyor ise yerine dışarıdan ilaç şeklinde progesteron verilerek yeter­siz yumurtlama takviye edilebilir, gebelik elde edilir.

Dördüncü nokta ise daha evvelce anlattığımız yumurtlama meka­nizmasında sayılan ve sıra ile çıkan hormonların arasındaki çok has­sas ilişkidir (feedback mekanizması). Bu hassas ilişki bozulursa bü­tün hormonlar kanda yeterli seviyede bulunsa dahi yumurtlama olmayabilir veya olsa da yeterli bir yumurtlama olmaz. Bunun düzeltilmesi yine yukarıda belirttiğimiz hormonları kullanarak mümkün olur.

Beşinci nokta, vücudun genel bozuklukları, kansızlık, ileri derece­de zayıflık, ağır mikroplu hastalıklar v.b. gibi diğer iç salgı bezlerinin (böbrek üstü bezi, pankreas v.b. gibi) bozukluğuna bağlı olarak mey­dana gelir.

Yumurtlama bozukluklarından biri de polikistik över sendromu (kü­çük kistçiklerin mercimek, toplu iğne başı v.b.) bulunduğu yumurtalık dediğimiz bu hastalıktır. Burada bozukluğun yukarda sayılan 5 nokta­nın hangisine ait olduğu ortaya konmamıştır. Son zamanlarda yumur­talıkların enzim bozukluğu hastalığın 2. nedeni olarak düşünülmekte­dir.
Bu hastalığın düzeltilmesi için de yukardaki hormonlar kullanılır, ancak yumurtlama olayı için cerrahi girişimin söz konusu olduğu yegârje hastalık budur.
Ancak polikistik över sendromunda cerrahi girişim yıllarca hormon kullanılarak başarı elde edilemeyen kadınlarda söz konusudur.

Bu hastalıkta uygun ve doğru dozlarda kullanılan ilaçlarla (klomi­fen sitrat HCG, HMG, v.b. gibi) çoğu zaman sonuç alınabilmektedir.Onun için hekim (VVedge resection) denilen yumurtalıklardan ince bir dilim kesit yapma girişimine başvurmadan sabırlı ve dikkatli olma­lıdır.

Kısırlıkta Kadınlara Uygulanan Tedavi Yöntemleri

Kısırlıkta tedavi, her hastalıkta olduğu gibi, nedene yönelik olarak yapılır. Bu nedenle, kısırlığı düzelten bir ilaç, bir tedavi kişiden kişiye farklılık gösterir. Diğer bir deyimle, bir kadının gebe kalmasına yol açan ilaç, bir başka çocuğu olmayan kadın için yararlı olmayabilir. Yani te­davi, nedene yönelik olarak hastaya göre düzenlenir. Bazen bozukluk, yani kısırlığa yol açan faktör birden fazladır, tedavi de ona göre olma­lıdır. Bunun yanında daha önce de belirttiğimiz gibi, tedavisi bugün için mümkün olmayan bir faktör, kısırlık nedenidir veya kısırlık nede­ni ortaya konamaz. Böyle hallerde gayet doğaldır ki, tedavi de yoktur.


Bundan sonraki bölümde kısırlığa yol açan faktörlere yönelik bazı önemli tedavi yöntemleri teker teker açıklanacaktır. Gayet doğaldır ki, kadının tedavisi yapılmadan önce, erkeğin gerekiyorsa tedavisi yapıl­malıdır.

Üreme organlarının dışındaki faktörler

Tüm vücudu ilgilendiren, tüberküloz, aşırı derecede kansızlık, şe­ker hastalığı, tiroid bezi hastalıkları gibi hastalıklar eğer tek başına kı­sırlık nedeni ise önce bu hastalık, uzman hekimler tarafından tedavi edilmelidir.

Üreme organlarına ilişkin kısırlık nedenlerinin tedavisi

Kısırlık nedenleri sıralanırken gördüğümüz gibi kadın üreme organ­larının kısırlıkta yüzde 77 oranında etken olduğu belirtilmiştir. Bu ara­da kısırlık sebebi olan üreme organlarına ilişkin bozukluklar da, orga­na ve bozukluğa göre ayrı ayrı özel bir tedavi gerektirirler. Şimdi bun­ları aşağıda sırayla görelim:

Vulva ve vaginaya ilişkin kısırlık nedenlerinin tedavisi

Burada eğer doğumsal bir yapı bozukluğu varsa, yani doğuştan vul­va yoksa, vagina yoksa veya cinsel temasa engel bir yapıya sahipse, bu bozuklukların düzeltilmesi gerekir. Fakat böyle hallerde, genellik­le daha önce de belirttiğimiz gibi başlıca şikâyet kısırlık değildir. Da­ha ciddi üreme fonksiyonları bozukluğu söz konusu olabilir. Kısırlık şikâyetine fırsat kalmadan, bu tür kadınlar daha genç kızlık dönemle­rinde âdet görememe gibi ciddi şikâyetlerle hekime başvururlar. Bu tür bozukluklar kalıtsal, hormonal bozukluk sonucu gelişmiş olabile­ceğinden, tedavi öncesi önemli ve uzun süren tetkikler yapılır ve son­ra tedavi tipi seçilir. Tedavi bazen basit bir müdahale olabilir (kapalı bir kızlık zarının açılması gibi) bazen de suni bir hazne yapılması gerekebilir. Birinci halde ilerde kısırlık ile ilgi yoktur, fakat ikinci halde ge­nellikle yapılan suni hazne, sadece fonksiyonel amaçla cinsel teması mümkün kılmak içindir ve kısırlık tedavisi için değildir.Vulva ve vaginayı ilgilendiren diğer kısırlık nedenleri arasında ilti-habi hastalıklar gelir. Burada da klinik ve gerekirse laboratuvar tetkik­leri sonucu iltihap tipi tespit edilip, tedavisi de ona göre yapılır.

Kısırlıkta Rahim ağzı faktörünün araştırılması

Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, kısırlıkta rol alan faktörlerden biri de rahim ağzının yapısı ve salgıladığı salgının özelliğidir.


Rahim ağzının yapısı ve kanalının açıklığı, yapılan muayenelerle ortaya konur. Bunun yanında son yıllarda önem kazanan ve rahim ağ­zı salgısının özelliğinin spermlerin geçişi için uygun olup, olmadığını ortaya koyan bazı testler vardır.

a) Post-koital test (Sims-Huhner testi)

Rahim ağzı salgısı ile sperm arasındaki uyumu ya da uyuşmazlığı ortaya koyan bir testtir. Bu test için kadın, eşi ile cinsel temas yaptık­tan 2-4 saat sonra muayene edilir. Hekim tarafından mikroskop altın­da yapılan muayenede, kadından alınan rahim ağzı salgısında, canlı spermler ve sayısı araştırılır. Normalde cinsel temastan 2-4 saat son­ra rahim ağzı salgısında belirli sayıda canlı sperm bulunmalıdır.


Böylelikle normalde sonuç pozitif olarak belirlenir. Pozitif bir so­nuç rahim ağzı salgısı ile spermin uyum içinde olduğunu gösterir. Ak­si halde, yani rahim ağzı salgısında canlı spermlerin hiç olmayışı ya da az oluşu, sonucun negatif olması demektir. Cinsel birleşme tekni­ği hatalıdır, test zamanında yapılmamıştır, spermlere ait bir bozukluk vardır, vaginada iltihabi bir hastalık vardır. Ancak bu testin bir kez ne­gatif bulunması, sperm ile rahim ağzı salgısı arasında kesin olarak bir uyumsuzluk anlamına gelmez. Tekrar uygulanır. Bu test, kadının bek­lenen yumurtlama gününden hemen önce yapılmalıdır.

b) Kurzrok-Miller testi

Bu test de yukarıdaki test gibi, sperm ile rahim ağzı salgısı arasın­daki uyumu araştıran bir diğeridir. Burada, kadının servikal mukusu (rahim ağzı salgısı) ile erkeğin spermi ayrı ayrı alınır ve bir cam üzerine birer damla halinde 2-3 milimetre uzaklıkta konur. Sonra üzerine ince ikinci bir cam kapatılarak iki damla karşı karşıya getirilir. Normalde mikroskop altında, spermlerin, rahim ağzı salgısının içine doğru ko­lon halinde girmeleri gerekir (pozitif sonuç). Aksi halde, spermlerin ra­him ağzı salgısına girememeleri ya da girer girmez ölmeleri, bir uyum­suzluğu gösterir (negatif sonuç).


Bu testin bir modifikasyonu ise, testin çapraz yapılmasıdır. Nega­tif sonuç alındığında bozukluğun sperme mi yoksa rahim ağzı salgısı­na mı ait olduğu ortaya konmaya çalışılır. Burada ayrı ayrı kadının ra­him ağzı salgısı ve erkeğin spermi diğer sağlıklı başka bir kadının ra­him ağzı salgısı ve başka bir erkeğin spermi ile karşılaştırılır. Böyle­likle bozukluğun kadın ya da erkekte olduğu ortaya konabilir.

Son yıllarda geliştirilen yeni laboratuvar teknikleri ile, sperm ve ser­vikal mukus arasındaki bir uyumsuzlukta bağışıklık mekanizması bo­zukluğundan şüphe edildiğinde, yapılan kan muayeneleri ile bir bozuk­luk olup olmadığını belirlemek mümkün olmaktadır.

Laporoskopi Nedir Ameliyati

Laporoskopi Nedir, Laporoskopi Ameliyatı

Laporoskopi yıllardan beri kullanılan ve kısırlık konusunda önemi gittikçe artan bir yöntemdir.


Olayı şöyle tanımlamak mümkündür. Karının ıçı bir gazla (karbon­dioksit veya azotprotoksit gibi) doldurulur, ışıklı ve optik aletlere sa­hip bir boru ile kadınlık organları gözlenir. Bu şekilde anormallikler, yapışıklıklar, iltihaplar, urlar ve en önemlisi de tüplerin açık olup ol­madığı anlaşılabilir. Bir de başka hiçbir yöntemle kesin tanısı müm­kün olmayan endometriyosis hastalığı teşhis edilebilir.


Aletin karın içine sokulduğu yer, göbeğin hemen altındaki bir yer olup meydana gelen yara yeri, yarım santimlik bir genişlikten fazla ol­maz O nedenle işlem sabah yapılmışsa hasta akşama veya ertesi gü­nü taburcu edilir. Genel olarak bu olay genel anestezi altında yapılır. Ülkemizde birçok klinikte 1960'lı yılların ortasından ben uygulanmak­tadır.

Amerika'da hiç genel anestezi uygulanmadan da bu yöntemin uy­gulanabileceği konusunda yayınlar yapılmıştır. Bu da, olayın hasta açı­sından fazla külfetli bir şey olmadığının delilidir.

Eskiden bu ışıklı boru haznenin içinden de sokularak uygulanmakta idi (çelyoskopi, küldeskopi). Günümüzde tıbbın ileri olduğu ülkelerde, kısırlık şikâyeti ile gelen kadınlarda başta hemen uygulanan ve birçok kısırlık sebebinin olup olmadığını ortaya koyan en iyi yöntemdir.


Her nedense ülkemizde bu yöntemi aynı başarı ve yaygınlık derecesinde kullanmak mümkün olmamaktadır. Bu da doğrudan doğruya hastanın sosyo-ekonomik ve kültürel seviyesi ile ilgilidir.

Kisirlik Tedavisi Diger Yontemler

Kısırlık Tedavisinde Diğer yöntemler, Kısırlık Tedavi

Kadında yumurtlamayı tanımlamak için, daha birçok fizik vücut elektriğini değerlendirmek gibi, kimyasal (rahim ağzında) haznede ba­zı kimyasal maddeleri asit-baz dengesini ölçmek gibi yöntemler varsa da, bunlar yaygın olarak kullanılan sağlıklı yöntemler değildir.

Fallup borularının (tüplerin) açıklığının kontrolü


Kadında yumurtlama kadar önemli diğer faktör de tüplerin açık olup olmadığıdır.
Bu nedenle, kadında kısırlık konusunda en önemli araştırılması lazım gelen konulardan birini de tubaların (uterus ile yumurtalık arasın­daki yol) açık olup olmadığı oluşturur. Bu konuda hekimler hem uy­gun hem de kolay teşhis yöntemini bu asrın başından beri bulmaya çalışmışlardır. Önceleri rahim içine çeşitli boyalar vererek bu boyala­rın idrar yolu ile atılmasından tüplerin açık olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır. Sonraları röntgen ışınlarından faydalanmışlardır. Bu yön­tem günümüzde hâlâ geçerli bir yöntemdir.


Tubaların röntgenle açıklığını anlamak için rahim içine ince bir boru ile yoğun (kontrast) bir madde verilmekte ve bu maddenin tubalardan geçerek karın boşluğuna dökülmesi izlenmektedir. Eğer film çekile­rek tubalardan bu maddelerin karın boşluğuna dökülmesi tanımlanır­sa tubaların açık olduğu anlaşılmıştır.

Aslında film çekilirken kadının hiçbir acı duyması söz konusu de­ğildir. Zira rahim ağzı açıklığına yerleştirilen çok ince bir boru rahimin içine belli bir basınçla ve belli bir miktarda yoğun sıvı vermektedir. Böy­le bir olay, kadının rahim ağzı, sinirler ihtiva etmediğinden hiçbir acı meydana getirmez.

Halk arasında bu röntgen olayının acılı, ağrılı olması izlenimi bel­ki çekimi esnasındaki lüzumlu şartların yerine getirilmemesinden do­layı oluşan birkaç olay nedeniyle yaratılmış olsa gerektir. Bu film es­kiden bir kadın doğum uzmanı ile röntgencinin müşterek olarak çek­tikleri film iken, günümüzde tek başına bu filmi çekebilecek röntgen uzmanlarının gittikçe artması ile daha kolay bir işlev haline gelmiştir.


Yoğun madde olarak eskiden yağlı maddeler kullanılmakta iken gü­nümüzde suda eriyen maddeler daha fazla rağbet görmeye başlamış­tır. Bu da, bu gibi maddelerin film çekildikten sonra vücutta kalma­masını tamamen temizlenip atılmasını mümkün kılmıştır.

Uzman röntgenci filmi çekerken sıvıyı bilerek ve belli bir basınç içinde (200 milimetre civa basıncının üzerinde olmamak üzere) verme­lidir. Bu şekilde kesinlikle kadının ağrı duymasından kaçınmış olur.


Bu röntgene tıpta "histerosalpingografi" (HSG) adı verilir. Bu şe­kilde bu film çekilirken yalnız tubalar hakkında değil, rahim boşluğu hakkında da fikir elde etmek mümkündür.

Özellikle ülkemizde kısırlık vakalarında tuba açıklığını ortaya ko­yan en geçerli, en yaygın yöntemdir.


Tuba açıklığı bir gaz vererek de (karbondioksit) anlaşılabilir. Yön­tem 15-20 sene evvelinin çok kullanılan bir yöntemi iken gittikçe dahai sonra izah edeceğimiz laparoskopi yönteminin ve histerosalpingog­rafi yönteminin yayılması nedeniyle yaygınlığı azalmaya başlamış bir usuldür. Burada verilen karbondioksit basıncı bir grafik ile (insüflatör aleti) tespit edilmekte 60-70 milimetre civa basıncında kolaylıkla kar­bondioksit gazının tubadan geçerek periton boşluğuna ulaştığı anla­şılarak tubaların açık olduğu saptanabilmektedir. Burada da basınç 200 milimetre civa basıncının üzerine çıkmamaktadır. Aksi takdirde tuba­ların patlaması, söz konusudur. Hangi tuba açıksa, geçişim olduktan sonra kadın o tarafında sırtına doğru şiddetli bir ağrı hisseder. Ayrıca doktor, hastanın karnını dinleyerek (siteteskopla) tubadan karbondioksit gazının geçiş sesini dinleyebilir. Yöntem tedavi maksadı ile de kullanılabilir.

Günümüzde tuba açıklığını ve fonkisyonunu en gelişmiş olarak tes­pit eden yöntem laporoskopi yöntemidir. Bu yöntem aşağıda açıkla­nacaktır. Burada tuba, gözle görülebilmekte etrafı ile yapışıklığı olup olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca yine diğer yöntemlerle benzer şekil­de hazne yolu ile rahim ağzından verilen boyalı maddenin tüplerin için­den geçip karın boşluğuna dökülüp dökülmediği izlenebilmektedir.


Tüplerin açık olup olmadığını araştıran yöntemler içinde, teşhis açı­sından en sağlıklı yöntem yine laparoskopidir. 20 seneye yakın bir za­mandan beri ülkemizde kullanılan bu alete halkımız gelişmiş ülkeler­deki kadar sempati ve kabul göstermemiştir.

Birçok defa belirttiğimiz gibi konuyu çabuk, sağlıklı, kısa dönem­de belirtecek çok yönlü bir yöntemdir. Ayrıca tuba tıkanıksa veya et­rafına yapışıksa nasıl bir ameliyat uygulanacağı konusunda hekime doğru bilgi verebilmektedir.Kanımızca halk için yazılmış kitapların okunması, kısırlık dertlen olan kadınları aydınlatarak, yöntemin korkulmayacak ve basit bir yön­tem olduğunu öğretecek ve yöntem de, ülkemizde ileri-ülkelerde ol­duğu gibi yaygın hale gelecektir.

Kısırlık Tedavi Yöntemleri, Bayanlarda Kısırlık Tedavisi

Prolaktin Tedavisi

Prolaktin Hormonu Tedavisi, Son yıllarda üstünde en çok durulan hormon prolaktin hormonu­dur. Bu hormon, kanda belirli bir seviyede (2-20 ngr) bulunursa yumurt­lama olayı normal olarak cereyan edebilir.
Eğer bu seviyenin üstünde veya altında ise yumurtlama olmamak­ta ve hatta kadın, âdetten bile kesilebilmektedir.


Prolaktin (PRL) hormonunun yükselmesine sebep olan birçok olay ortaya çıkmıştır. Bunların içine ruhi bunalımlar, ilaç alışkanlıkları, do­ğuştan nedenler veya hipofiz bezinin mikroskobik veya makroskobik tümörleri, beyin hastalık ve tümörleri beyin zedelenmeleri ve iltihap­ları v.b. girmektedir.

Endometrium biopsisi yöntemi nedir, Endometrium Tedavisi

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yöntemde âdete birkaç gün kala veya âdetin çok başlangıcında rahim içinden çok küçük ince bir boru ile rahim zarı alınır. Bunu özel boyalarla boyayarak yapılan mikrosko­bik tetkiki bize o kadının yumurtlayıp yumurtlamadığı, eğer yumurtla-' di ise, o yumurtanın döllenebilmesi için kâfi hormonal desteğe sahip olup olmadığı hakkında bir fikir verebilir.


Bu yöntem birinci yönteme göre çok daha ucuz yöntemdir. Bir iş­lemle yumurtlama hakkında fikir alınabilir. Ülkemizde yaygın olarak kul­lanılan bir yöntemdir. Eğer ehil ellerde yapılırsa yanılma payı yok gi­bidir.

Sitolojik olarak yumurtlamayı anlamak


Kadının haznesinin içini örten özel doku (mukoza) her âdet boyu tıpkı rahim içi zarı gibi hormonlara bağlı olarak değişiklik gösterir. İş­te bu dokuya ait dökülen hücreleri bir cama yayarak ve özel boyalarla boyayarak mikroskop altında değerlendirmeye sitolojik (hücresel) tet­kik diyoruz.

Anlaşılacağı gibi bir âdet esnasında defalarca ve arka arkaya alı­nan hazne akıntısında sitolojik olarak bu değerlendirme yapılır. Mey­dana çıkacak hormon değeri de bize kadının o ay içinde yumurtlayıp yumurtlamadığı hakkında fikir verebilir. Ancak bu yöntem kesin bilgi verici bir yöntem değildir. Birçok defektleri vardır. Ayrıca yumurtlama olayını vermiş olsa da kâfi miktarda hormonal desteğin olup olmadığı hakkında derecesel olarak bize fikir vermez,

Bazal temperatür ölçme


Bu yöntem, kadının kendi kendine uygulayabileceği çok basit bir yöntemdir. Kadında yumurtlama olayı olduktan sonra meydana gelen progesteron hormonu onun beyindeki ısı merkezine etki ederek vü­cudun ısısını bir-iki diziem (derecenin 1/10'u) artırır. Yani bir başka de­yişle normal 36.8 olan bir kadının ısısı 37-37.1 dereceye kadar, hatta ve hatta 37.5 dereceye kadar yükselmektedir.

Normal bir kadında yumurtlama olayından sonra geride kalan yu­murtalık yuvası (korpus luteum) tarafından yapılan progesteron hor­monu 14-15 gün kadar kadın kanında yüksek seviyesini muhafaza eder. Dolayısıyla normal yumurtlayan bir kadının ısısı da yumurtlama ola­yından sonra da 14-15 gün kadar 3-4 diziem yüksek olacaktır.

İşte bu ısıyı bir âdet dönemi boyunca ölçme işlemine bazal tempe­ratür alma denir. Bu ölçmeler ağızdan, koltuk altından veya makattan yapılabilir. En pratiği dil altı, ağızdan yapılan ölçme yoludur. En uy­gun zaman da sabahleyin uyandıktan sonra henüz1 yatakta iken olan zamandır.

Yöntemin mantıken de anlaşılacağı gibi kesinliği söz konusu de­ğildir. Zira ölçme yanlışlıklarının dışında kadının o esnadaki basit ateşli rahatsızlıkları yanlış fikirler verebilir. Ancak yardımcı yumurtlama de­ğerlendirilmesi yaygın olarak kullanılabilir.
Kuşkusuz hastanın kendi kendine yaptığı ucuz ve pratik bir yön­temdir.

Rahim ağzı ifrazatının (servikal mukus) değerlendirilmesi, Servikal Gebelik

Servikal Nedir, Mukus Nedir? Rahim ağzında bulunan guddelerden "servikal mukus" adı ile sümüğümsü bir maddenin salgılandığından kitabın önceki bölümlerin de de bahsetmiştik. Bu salgı da yine hormonların etkisinde kalarak bazı değişikliklere uğrar. Bu fiziksel ve kimyasal değişikliklerde yu murtlama olup olmadığı hakkında bilgi veren yardımcı muayene yön­temleri olarak kullanılır.
Spinnbarkeit testi (siinme testi): Adından da anlaşılacağı gibi ser vikal mukusun uzayabilme özelliğini ölçen bir testtir. Normalde 3-4 san­timetre kadar uzar ve kopar. Fakat ovülasyon zamanında bu esneme (sünme) kabiliyeti 8-10 santime kadar çıkar. Fern test (Eğreltiotu testi): Yumurtlama olayından önce, daha ön­ce de bahsettiğimiz gibi servikal mukus, östrojen hormonunun etki-sindedir. Böyle bir salgı bir cama sürülüp kurutulursa ve mikroskop altında incelenirse eğreltiotu manzarası gösterir. Eğer yumurtlama ol­muş ise yani vücut progesteron hormonu etkisinde ise bu manzara kaybolur.


Görüldüğü gibi yukardaki basit 2 test ile servikal mukus (rahim ağzı salgısı) incelenerek yumurtlama olayı hakkında bilgi sahibi olunabilir.

Ultrasonografi yöntemi

Ses ötesi ışınları veren aletleri kullanarak yapılan bir fiziki yön­temdir. Bu yöntem son yıllarda tüp bebek imal eden tıbbi merkezlerin geliştirdiği bir yöntem olarak ün salmıştır.
Bu işlem esnasında yumurtalığın ses ötesi ışınları kullanılarak iz­düşümü bir ekrana yansıtılır ve bir âdet boyunca yumurtalığın büyük­lüğü (o halde bir âdette defalarca bakılarak) ölçülerek onun üzerinde meydana gelen yumurta kabarcığı (folikül) gözlenir. Sonra da yumur­ta yuvası (korpus luteurn) gözlenerek yumurtlama olup olmadığı anla­şılmaya çalışılır.


Pratik tarafı olmayıp hastaya gidip gelme açısından külfet getiren bir olay olduğu için hastanelerde yatan hastalara yapılması daha ge­çerli bir olaydır.Yumurtlama olayının hormonal yönü açısından bize bir fikir vermez. Bütün ultrasonografi uzmanları tarafından yerine getirilebilecek bir yöntemdir.