Sucul Yasam Kusaklari

Sucul Yaşam Kuşakları

Karasal ekosistemlerin enlemlere göre zonlaşması çok belirgin iken sucul ekosistemlerde zonlaşma belirgin değildir.

Sucul ekosistemlerde fiziko-kimyasal değişimler karasal ekosistemle-re oranla çok daha yavaştır. Akıntı sistemleri ve konveksiyon olayları ekolojik bir homojenliği de beraberinde getirdiği için bu durum büyük yaşam kuşaklarının ayrışmasını zorlaştırır.

Sucul yaşam kuşaklarım Tatlı ve Tuzlusu yaşam kuşakları olmak üze­re ikiye ayırmak mümkündür.


Tatlı su habitatları durgun sular ya da "lentik sular" göller, barajlar ve göletler ile dere, çay ve nehirlerdir. Akarsular "lotik sular" olarak da ad­landırılır ve bunlar yükseklik farkı nedeniyle yukarıdan aşağıya doğru akarak genellikle denizlerde son bulurlar.

Tuzlu su habitatları ise karasal tuzlu sular ile denizler ve okyanuslar­dır.
Sucul ekosistemlerde; ışık, sıcaklık, derinlik, erimiş madde miktarı, durgun veya hareketli oluş önemli faktörlerdir. Bunlara ilave olarak mevsimsel değişimler, çözünmüş oksijen miktarı ve gel-git olayları da sucul ekosistemlerde önemli çevresel faktörlerdir.

Sucul ekosistemlerde iklimsel parametrelerdeki değişimler karalar kadar belirgin olmadığı için karalardaki gibi net bir zonlaşma ayırt et­mek mümkün değildir.

Bununla birlikte bazı büyük mercan resiflerinde olduğu gibi sıcaklığı 20°C'tan fazla olan sıcak sularda gelişirken, kutup çevresinde soğuk su­lara lokalize olmuş "stenoterm" topluluklara da rastlamak mümkündür.

Denizel biyomasın en yoğun olduğu yerler kuzey ve güney kutup altı bölgelerdir. Bunun nedeni ilkbaharda eriyen buzullar alt kısımlardaki besin elemanlarınca zengin suların yüzeye çıkışını sağlayan yüzey akın­tılarına neden olur. Bu nedenle mevsimin başında ve sonunda bu bölge­lerde fitoplanktonların yoğunlaşması bu dönemlerde biyomas artışına neden olur.

Karaların aksine tropikal bölgelerin mavi renkli yüzeysel suları besin maddelerince fakirdir; bu beraberinde zayıf bir biyomas getirmekle bir­likte biyolojik çeşitlilik açısından zengindir.

Sucul ekosistmelerde derinliği 200 m'ye kadar olan kısımlar neritik, 200 m'den sonraki kısımlar pelajik olarak adlandırılır bu kesimde artık fiziko-kimyasal bir homojenlik hâkimdir.

Sucul ekosistemlerde bir diğer önemli özellik ışığın dikey dağılışına göre öfotik (asıl ışık bölgesi) ve disfotik (ışık almayan) bölgeler arasında­ki ayrılmadır.

Öfotik bölge ışığın nüfuz edebildiği dolayısıyla fotosentezin gerçek­leştirilebildiği, derinliği genellikle 50'ye kadar olan kısımlardır.

Disfotik bölge ise 100 m'den sonraki kısımları yani daimi karanlıkla karakterize edilir ve bu bölgelere güneş ışığı pek nüfuz edemez.

Bununla birlikte bazı araştırıcılar 500 metreye kadar inen yarı ışıklı bir oligofotik bölge daha ayırırlar.

Tundra (Kutup Çölleri) Kuşağı, Tundra İklim Bitki Örtüsü

Tundra otsu ve bodur çalılarla karakterize edilen, dolayısıyla enlemsel olarak doğal ağaç sınırının üstündeki vejetasyon bölgeleridir.

Tundra çayırlar, sazlar, karayosunları ve likenlerin hâkim olduğu düzlüklerdir.
Aslında tundralar özellikle boreal (kuzey) bölgeye aittir, güney yarım kürede 45° enleme, kuzey yarım kürede 60° kuzey enleme kadar yayılır (Alaska ve Labrador). Sibirya'da 72. enleme kadar yayılır.
Vejetatif devrenin kısa oluşu (60 gün) ve yazın sıcaklığın düşük olma­sı (daima 10°C'm altında) başlıca sınırlayıcı faktörlerdir.

Tundra bitkileri düşük sıcaklıklara, güçlü rüzgârlara ve düşük nem oranına dolayısıyla susuzluğa karşı adaptasyonlar geliştirmek zorunda kalmışlardır.
Düşük sıcaklıklardan korunmak için toprak altında ya da kar örtüsü altında saklanarak dondurucu soğukları geçirmeye çalışırlar. Dolayısıyla tundra vejetasyonunda kriptofitler çoğunluktadır.

Tundra bitkileri antosiyanin biriktirirler. Antosiyanin klorille birleşe­rek çok koyu kırmızı bir renk oluşur bu sayede daha fazla güneş emile­rek sıcaklık arttırılmaya çalışılır. Tundra bitkileri ayrıca kalın beyaz tüy­leri sayesinde sıcaklıklarını arttırır ve gece ısı kaybını engellerler
Yıllık ortalama yağış 200 mm'den daha az olup nispi nem düşüktür.

Kış mevsiminin uzun sürmesi ve sıcaklığın bu mevsimde çok düşük olması nedeniyle "permafrost" olarak adlandırılan tundra toprakları, alt­ta daimi olarak donmuş durumdadır, dolayısıyla geniş alanlarda drena­jın iyi olmaması nedeniyle geniş bataklık alanların oluşmasına neden olur. Sadece yaz mevsiminde yüzeyde birkaç santimetre toprak çözünmüş durumdadır. Bu gibi bir toprak yapısı bu bölgelerde "polygonal toprak­lar" adı altında arktik bölgeler için özel bir toprak tipi oluşturur.

Tundra vejetasyonunda ağaç bulunmaz, sadece Betula nana (Bodur huş), Salix nana (Bodur söğüt), Arctostaphyllos sp (Ayı üzümü), gibi bir kaç çalı formuna rastlanabilir. Özellikle likenler (Cetraria ve Cladonia) ile Sphagnum1ar dominanttır.

Total canlı kütle zayıf olup yıllık üretim hektara 30 tondur.
Tundranın faunistik yapısında reptilia ve amphibia ya ender olarak rastlanır. Burada bulunan memeli ve kuşlar genellikle beyaz renklidir. Bu renk durumu avlanan hayvanlara karşı koruyucu bir özelliktir. Başlı­ca hayvan türleri; Ren Geyiği, Kurt, Kutup Porsuğu, Beyaz ve Kahve­rengi Ayılar sayılabilir.

İğne Yapraklı Ormanlar Kuşağı (Tayga Bitki Örtüsü)

Kutup altı konifer ormanları olarak da bilinir. Kuzey Sibirya ve Kanada'daki bu ormanlar 45-57° kuzey enlemlerde yayılır ve yer yer kutup altı bölgelere örneğin Alaska ve İskandinavya'nın kuzeyine kadar soku­lur.
Tayga da yıllık ortalama yağış 400-700 mm'dir. Fakat yağışların bü­yük bir bölümü yaz aylarında toplanmıştır. Bu durum karasallığın en be­lirgin özelliklerindendir. Dolayısıyla bu kuşakta gece ve gündüz arasın­daki sıcaklık farkları yüksek olduğu gibi mevsimler arasmda da büyük farklar vardır.
İğne yapraklı ormanlar kuşağında (Tayga) devamlı yıkanma sonucu toprakların üst horizonu katyonlarca fakir olup asidik karakterlidir ve organik maddece zengindir.

Tayga biyomunda vejetasyon dönemi kısadır (90 ile 120 gün). Tayga yi oluşturan koniferler yaprak dökmezler dolayısıyla baharda havaların ısınmasıyla birlikte hemen fizyolojik faaliyete başlayabilirler.
Tayga biyomunu karakterize eden koniferlerin başlıcaları Picea glauca, Abies balzamae, Picea mariana, Pinus sylvestris'dir.

Bu biyomun spesifik çeşitliliği azdır ve biyomas, diğer ekosistemlere oranla biraz daha azdır ve üretim yılda hektara 250 tondur.

Step (Otlak) Kusagi

Step (Otlak) Kuşağı

Ilıman bölgelerde, yağışın çok azaldığı yerlerde özellikle karaların iç kısımlarında ağaçlar gelişemez; bunun yerini çok büyük alanlara yayılan step veya bozkır alır.

Step terimi Rusça olup Avrupa'nın güneyindeki otlaklar için kulla­nılmıştır. Aralarında strüktürel farklar olmakla birlikte Amerikan litera­türünde "Pireri", Güney Amerikada ki bozkırlara ise "Pampa" adı verilir

Step, yazın kuruyan, kışı dinlenme halinde geçiren genellikle asidik olmayan topraklar üzerinde gelişen, kamefit ve otsu bitkilerin oluştur­duğu kserofit karakterli bir yaşam kuşağıdır.

Karaların iç kesimleri yeterince yağış alamadığı için ağaç gelişimine izin vermez. Bu bölgelerde yıllık yağış 500 mm. dolayındadır. Yazlar çok sıcak ve kurak geçer. Yağışlar kış aylarında toplanmış olup kışın kar ör­tüsü uzun süre (80 ile 140 gün) kalıcıdır.

Yazın 4-5 ay süresince bitki su ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle yazı dinlenme halinde geçirir.
Step toplulukları ülkemizde İç ve Doğu Anadolu Bölgeleri'nde çok geniş alanlar kaplamaktadır. Dominant türleri; Astragalus spp. (Geven), Thymus spp. (Kekik), Acantholimon (Kirpi Dikeni), Onobrychis (Korun­ga) ile çok sayıda Gramineae'ler (Festuca valesiaca, Koeleria cristata, Stipa holosericea v.b.) gibi türler egemendir.
Anadolu steplerinde daha çok kamefitler hakim iken Pireri'de daha çok Gramineler, Pampa da ise çalı formlarına sık rastlanır.

Ilıman bölgelerdeki stepler büyük baş herbivorlarla işgal edilmiş ve uzun zaman insanlar tarafından ya otlak olarak ya da hububat tarımı için kullanılmıştır.

Anadolu steplerinin antropojen karakterli sekonder bir vejetasyon tipi olduğunu gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Yaprak Doken Ormanlar Kusagi

Ilıman Bölgenin Yaprak Döken Ormanlar Kuşağı

Yaprak Döken Ormanlar

Orta enlemlerde yağışın bol olduğu yerlerde yaprak döken ağaçların oluşturduğu bir kuşak dominant duruma geçer.

Bu kuşakta vejetasyon dönemi kışın soğuk periyodu ile bölünür. Bu mevsimde toprak donduğu için bitki su alamaz ve yapraklarını sonba­harda dökmek zorunda kalır. Kışın tam bir istirahat dönemi geçirirler. Tomurcuklar sert ve tüylü yapraklarla örtülü olduğu için kışı zarar görmeden geçirirler. Yapraklarını dökmeden evvel asimilasyon ürünleri kış için depo edilirler.

Ilıman bölgedeki bu yaprak döken ormanlarda neredeyse tropikal yağmur ormanları kuşağına yakın bir biyomas artışı görülür. Tropikal yağmur ormanlarında ortalama biyomas hektar başına 500 ton iken bu bölgelerde 400 ton civarındadır.

Bu kuşakta oseyanik ve kısmen karasal iklimlerin dominant olması nedeniyle bu bölgedeki ormanlar organik madde bakımından zengindir ve organik ayrışma hızlıdır. Genellikle kahverengi orman toprakları egemen olmakla birlikte, kısmen yıkanmış podzolik topraklar da görüle­bilir.

Bu kuşağın dominant ağaçları Fagus sylvatica (Kayın), Quercus pedunculiflora (Saplı Meşe), Q. petraea subsp. iberica (Sapsız Meşe), Q. petraea subsp. petraea (Sapsız Meşe), Acer (Akçaağaç), Tilia (Ihlamur), Carpinus spp. (Gürgen), Coryllus (Fındık) Pinus sylvestris (Sarı Çam)'dır.

Ilıman bölgelerin yaprak döken ormanları Avrupa'nın tamamını İs­kandinavya'nın güneyi ve Atlantik kıyılarından Ural'lara, orta ve kuzey Çin ve 100° paralele kadar Kuzey Amerika'nın büyük bir kısmında yayı­lır.

Bu kuşak karaların bulunmayışı (Avustralya ve Yeni Zelanda hariç) nedeniyle güney yarım kürede yoktur.

Tropikal Yagmur Ormanlari Kusagi

Tropikal Yağmur Ormanları Kuşağı, Tropikal Kuşak

Ekvatorun 10° kuzey ve 10° güney enlemleri arasında kalan kuşaktır. Bu kuşakta güneş ışınları yıl boyunca dik bir açıyla gelir. Bu nedenle İk­limsel parametreler az çok homojendir. Bu kuşakta fotoperiyodizm sade­ce günlüktür.

Tropikal yağmur ormanları dünyanın en yağışlı bölgeleri olup yıllık ortalama yağış 2500-4000 mm'dir.
Biyolojik çeşitlilik ve biyomas (total canlı kütle) açısından dünyanın en zengin bölgesidir. Devasa fanerofitlerin hâkimiyetiyle karakterize edi­len bir kuşaktır. Fanerofitlerin gövdeleri üzerinde sarılıcı ve epifitlerin yoğun olarak bulunuşuyla karakterize edilir.

Tepe tacı fanerofitler tarafından kapatıldığı için birçok tür bu fanerofitlere sarılarak ışığa ulaşmaya çalışırlar. Sarılıcıların boyu bazen 240 m'ye kadar ulaşabilir. Bu ormanların bir diğer karakteristiği de epi­fitlerin yoğunluğudur. Epifitler fanerofitlerin gövdelerini yaşam ortamı olarak kullanıp su ve diğer ihtiyaçlarını buradan karşılarlar. Bunun için bazı özel organlara ihtiyaç duyarlar. Örneğin Bromeliaceae'ler yağmur suyunu ve içerdiği gıda maddelerini sarnıç şeklini alan yapraklarında bi­riktirerek emici tüyler vasıtasıyla alırlar.
Ortalama sıcaklık yıl boyu 24 ile 32°C arasında olduğundan bitkiler 365 gün fotosentez yaparlar. Karasal fotosentezin önemli bir kısmı bu kuşakta gerçekleştirilir. Bu nedenledir ki Tropikal Yağmur Ormanları dünyanın akciğerleri olarak da adlandırılmaktadır.

Sanılanın aksine bu kuşakta toprak, besin maddesi bakımından fakir­dir. İklimin etkisiyle ayrışma çok hızlı gerçekleşir ve tüm mineral mad­deler biyomasa dâhil olur.

Biyom Nedir Karasal Biyomlar

Biyom Nedir, Biyomlar ve Karasal Biyomlar

Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe, iklimsel parametrelerdeki değişime bağlı olarak makro ekosistemlerde bir zonlaşma görülür. Bu büyük zonlar "Biyom" veya "Yaşam Kuşağı" olarak adlandırılır.

Makro ekosistemlerdeki bu zonlaşmanın temel sebebi dünyanın yapı­sından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi güneş ışınları ekvatora dik bir açıyla gelirken kutuplara doğru gidildikçe dünyanın basıklaşması nede­niyle daha yayınık bir açıyla gelir.

Bu durum beraberinde fotoperiyodik rejim, sıcaklık ve yağış gibi di­ğer iklimsel parametlerelerin değişimine neden olur.

Bu iklimsel parametrelerlerdir ki, makro ekosistemlerin enlemlere gö­re zonlaşmasını doğurur.
Dünyadaki Yaşam Kuşakları (Biyomlar), bitkilerinin oluşturduğu ve­jetasyon tiplerine veya formasyonlarına göre adlandırılır.

Bunun nedeni dünyanın her yerinde yeryüzünün aspektine (görünü­şüne) bitkilerin egemen olmasıdır.
Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe kuzey ve güney yarım küre­lerde biyomların aşağı yukarı simetrik bir şekilde dağıldığı görülür. Yaşam Kuşamları (Biyom Çeşitleri)

Tropikal Yağmur Ormanları Kuşağı
Savan Kuşağı
Çöl Kuşağı
Akdeniz Çalı (Maki/Şaparal)) Kuşağı
Ilıman Bölgenin Yaprak Döken Ormanlar Kuşağı
Step (Otlaklar) Kuşağı
İğne Yapraklı Ormanlar Kuşağı (Tayga)
Tundra (Kutup Çölleri) Kuşağı gibi

Yasam Kusaklari Biyomlar Anasayfa

Biyomlar (Yaşam Kuşakları)

Tropikal Yağmur Ormanları Kuşağı

Ilıman Bölgenin Yaprak Döken Ormanlar Kuşağı

Step (Otlak) Kuşağı

İğne Yapraklı Ormanlar Kuşağı (Tayga)

Tundra (Kutup Çölleri) Kuşağı

Sucul Yaşam Kuşakları

Kukurt Dongusu Sulfur Dongusu

Kükürt Döngüsü (Sülfür Döngüsü)

Kükürt, canlılar için vazgeçilmez organik moleküller olan proteinlerin biyosentezinde temel elementlerden birini oluşturmaktadır. Doğadaki kükürt, element formunda bulunduğu gibi, hidrojen sülfid (H2S), sülfit (SO2) ve sülfat (SO4) gibi çeşitli oksidasyon formlarında da bulunmakta­dır. Bitkisel ve hayvansal atıklardaki proteinlerin yapısında bulunan or­ganik kükürt, bakterilerin aktiviteleri sonucu hidrojen sülfide (H2S) dö­nüştürülür. Hidrojen sülfid de bazı bakterilerce okside edilerek önce sülfitlere sonra da sülfatlara dönüştürülür. Sülfatlar, bitkilerce alınarak kul­lanılabilecek olan kükürt formudurlar. Bitkiler bu formuyla kükürdü alarak proteinlerin biyosentezinde kullanırlar ve besin zinciri yoluyla tüm tüketicilere ulaştırırlar. Canlıların toprağa bıraktıkları organik atık­lar, kükürt dolaşımındaki sürecin tekrar başlamasına neden olur. Bu şe­kilde kükürdün canlılarla cansız çevre arasındaki dolaşımı kükürt dön­güsünü oluşturur. Kükürt aynı zamanda petrol ve kömürün yapısında bulunmaktadır ve bunlar yandığı zaman kükürt dioksit olarak atmosfere verilmektedir.

Diğer Elementlerin Döngüsü

Yukarıda sayılan madde döngülerinden başka, canlılar için önemli olan kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, klor, magnezyum, de­mir, bakır, alüminyum, bor, brom, krom, kobalt, iyot, molibden gibi di­ğer elementlerin de canlılarla cansız çevre arasında sürekli olarak döngü­leri söz konusudur.

Bunlardan demir hemoglobin, magnezyum da klorofil denen önemli organik molekülün yapısına katılmakta, kalsiyum bitkisel hücre çeperi­nin, pek çok omurgasız hayvanın kabuğunun ve omurgalı iskeletinin yapısında bulunmakta, sodyum ve potasyum bitkisel ve hayvansal or­ganizmaların fizyolojik aktivitelerinde rol almaktadır. Ayrıca, bu ele­mentlerin çoğu biyolojik katalizörler olan enzimlerin aktivasyonunda et­kilidirler. Bunların canlılardaki etkinliklerine ilişkin daha birçok özellik­leri sayılabilir. Yani canlılar için her biri ayrı ayrı önemlidir.

Fosfor Dongusu

Fosfor Döngüsü

Fosfor, bütün canlılar için kilit öneme sahip elementlerden biridir. Adenozin trifosfat (ATP) formundaki fosfor, canlıların kullanılmaya ha­zır genel yakıtıdır. Ayrıca, hücresel seviyede nükleik asitlerin ve hücre zarının, pek çok hayvanda iskelet ve derinin, birçok bitki tohumunun yapısına katılmaktadır.

Fosforun yeryüzündeki en büyük deposunu nisbeten çözünmeyen demir fosfatlı ve kalsiyum fosfatlı kayalar oluşturmaktadır. Bu kayaların kökenini, uzun zaman sürecinde tektonik hareketlerle karalara taşınan ve orijini ölü organizma kalıntıları olan, deniz ve okyanus derinliklerin­deki tortular oluşturmaktadır. Fakat bu kayalar suyla temasları sırasında yavaş yavaş da olsa çözünürler ve çözünme sonucunda suda erimiş hale geçen fosfat, bitkiler tarafından alınabilir. Tarımsal bitkilerinin fosfor ek­siğinin kapatılması için fosfatlı kayalardan üretilen gübreler toprağa ve­rilirler ve bunlar toprakta suyla temasa geçince kolaylıkla çözünebilirler. Her iki şekilde de toprakta çözünmüş şekle dönüşen fosfat (P04) bitki­ler tarafından emilebilir.

Bitkilerce bu şekilde alınan fosfor, organik moleküllerin sentezinde kullanılır. Beslenme yoluyla da tüm canlılara ulaşır. Canlıların toprağa verdikleri organik artıklarda var olan fosfor, ayrıştırıcılarca parçalanarak tekrar inorganik fosfata dönüştürülür. Bu fosfatı bitkiler tekrar alabilir­ler.

Suda çözünmüş haldeki fosfatın bir kısmı birikime uğrayarak tekrar zor çözünen kayalara dönüşebilir veya denizlere taşınabilir. Fosforun se­ri olarak izah edilen bu taşınımıyla fosfor döngüsü meydana gelir.

Denizlere ve okyanuslara taşınan fosfor miktarı, tektonik hareketlerle denizlerden ve okyanuslardan karalara taşınandan daha fazladır. Yeryü­zünde en kısa zamanda en fazla kayıp çok yağış alan tropikal bölgelerde olmaktadır.

Dogadaki Azot Dongusu

Azot Döngüsü, Doğadaki Azot Döngüsü

Azot da karbon, hidrojen ve oksijen gibi canlıların yaşamı için kaçı­nılmaz temel elementlerdendir. Canlıların yapı taşını oluşturan nükleik asitlerin ve proteinlerin yapısında bulunur. Organizmalar, temel kaynağı atmosferdeki CO2 olan karbon miktarının (0.003-0.004) aksine, azotça zengin (%79) bir atmosferde yaşamaktadırlar. Bununla birlikte, CO2 bü­tün yeşil bitkisel organizmalar tarafından gaz halinde atmosferden alına­rak kullanılabilirken, azot çok az organizma tarafından gaz haliyle alına­rak kullanılabilmektedir. Karbonun aksine, ekosistemlerdeki canlıların kullanabilmesi için öncelikle atmosferik azot gazının inorganik formda fikse edilmesi gerekmektedir. Azot gazının çeşitli şekillerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüşmesi olayına fiksasyon denir. Fiksasyon sonucu elde edilen inorganik form genellikle amonyak ve nit­rattır. Dünyadaki azot fiksasyonu, bazı canlılar tarafından (Rhizobium, Azotobacter, Oscillatoria, Anabeana) biyolojik süreçlerle gerçekleşebildiği gibi, fizikokimyasal (şimşek, yıldırım gibi etkenlerle azotun nitrata dö­nüşümü) ve endüstriyel süreçlerle (sentetik nitratlı gübre üretimi) de gerçekleşmektedir. Yapılan hesaplamalara göre yıllık azot fiksasyonunun en önemli miktarını biyolojik fiksasyon oluşturmaktadır. Gübre üretimi ile yapılan sunni fiksasyon, biyolojik fiksasyonun yaklaşık yarısı; şimşek, yıldırım ve yanardağ hareketleri gibi fizikokimyasal yolla oluşan fiksasyon ise yaklaşık 1/8'i kadardır.

Biyolojik fiksasyon yapan Rhizobium cinsi bakteriler, bazı baklagillerin kökünde simbiyotik olarak yaşamaktadır. Sucul ekosistemlerdeki biyolo­jik azot fiksasyonunun çok önemli bir kısmı Anabeana ve Oscillatoria cinsi mavi-yeşil algler tarafından gerçekleştirilmektedir. Toprakta ise Azotobacter ve Clostridium cinsi bakteriler önemli derecede biyolojik fiksasyonu gerçekleştiren canlılardır (Kormondy, 1984). Azot döngüsü­nün anlaşılabilmesi için bazı süreçlerin bilinmesi zorunluluğu bulun­maktadır. Bunlar;

Amonifikasyon: Toprağa düşen protein ve nükleik asit içe­ren organik artıklar, topraktaki ayrıştırıcı gurubu saprofit bakteri ve mantarlar tarafından parçalanarak amonyağa (NH3) dönüştürülür. Bu olaya amonifikasyon denir. Bu esnada enerji elde ederler ve bu enerjiyi kendi biyolojik aktivitelerinde kullanırlar.

Nitrifikasyon: Nitrifikasyon, amonyak (NH3) veya amon­yumun (NH4) önce nitrite (NO2), sonra da nitritten nitrata (NO3) dönü­şüm sürecidir. Bu süreçlerden ilki Nitrobacter, ikincisi ise Nitrosomonas ta­rafından gerçekleştirilir. Bu iki cinse ait bakteriler kemosentetik bakteri­lerdir. Bu süreçlerde elde ettikleri enerji ile besin üretirler.

Denitrifikasyon: Nitrifikasyonun tersi süreçlerle azotun gaz haline dönüştürülmesi sürecidir. Pseudomonas cinsi bakteriler ve bazı mantarlar tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu süreç sonunda azot gaz halinde tekrar atmosfere geçer.

Fiksasyona uğramış olan azotun, diğer canlılar tarafından kullanıla­bilmesi için öncelikle bitkiler tarafından alınarak özümlenmesi (organik bünyeye katılması) zorunludur. Her ne şekilde olursa olsun, fiksasyona uğrayarak toprağa ve suya karışan nitrat formundaki inorganik azot (NO3), suda erimek suretiyle bitkiler tarafından "alınabilir. Bitkiler tara­fından emilen nitrat, protein ve nükleik asit gibi biyomoleküllerin üreti­minde kullanılır. Böylece azot, abiyotik çevreden biyotik unsurlara geçmiş olur. Bitkilerden beslenme yoluyla tüm canlılara ulaştırılır

Toprağa düşen her türlü bitkisel ve hayvansal organik artıklar, önce topraktaki ayrıştırıcı grubu bakteri ve mantarlar tarafından amonifikasyona uğratılır. Bu işlem sonucunda amonyak (NH3) ve amon­yumun (NH4) açığa çıkar. Sonra da bunlar bakteriler tarafından nitrifikasyona uğratılarak nitrat formuna dönüştürülür. Topraktaki nitra­tın bir kısmı tekrar bitkilerce alınırken, bir kısmı da bazı bakteriler tara­fından denitrifikasyona uğratılarak azot gazı (N2) şeklinde atmosfere döndürülür. Azotun bu şekilde, çevreden canlı unsurlara, canlı unsur­lardan da tekrar çevreye geçmesine azot döngüsü denir.

Dogadaki Karbon Dongusu

Karbon Döngüsü, Doğadaki Karbon Döngüsü

Karbonun atmosferdeki kaynağını CO2 gazı oluşturmaktadır. CO2in atmosferdeki oranı mevsimsel ve günlük değişimler göstermekle beraber ortalama %0.032 civarındadır. Atmosferdeki C02 ile sulardaki çözünmüş CO2 arasında difüzyonla sürekli bir değişim söz konusudur. Bu alışveriş su-hava temas yüzeyinde gerçekleşir ve faaliyet, rüzgâr ve dalga etkisiy­le artar. Burada C02in akışı, okyanus yüzünden atmosfere ve atmosfer­den suya doğru iki yönde olur. Sulardaki CO2 su ile birleşmek suretiyle karbonik asit (H2CO3) şeklinde bulunur. Karbonik asit de iyonize olarak hidrojen ve bikarbonat iyonlarına ayrılabilir. Görüldüğü gibi atmosfer­den bikarbonat iyonları oluşuncaya kadar olan süreçler geri dönüşüm­lüdür. Sudaki bikarbonat iyonları, sucul üreticiler tarafından fotosentez­de kullanıldıkça, konsantrasyon azalacağından atmosferden suya doğru CO2in geçişi söz konusudur. Atmosferik CO2 azaldığında ise geçiş at­mosfere doğru olur.

Atmosferik C02 <--->sulardaki CO2 + H20 <--> H2CO3 <--> H+ + HCO3

Organizmaların kuru ağırlıklarının %49'unu teşkil eden karbon, su­dan sonra en önemli maddedir. Canlıların yapısına katılan organik mad­delerin temel iskeletini oluşturmaktadır. Karbon döngüsünün temelini, karbonun atmosferik kaynaktan üreticilere ve tüketicilere, her ikisinden ayrıştırıcılara ve sonra kaynağına yani atmosfere ulaşması oluşturmak­tadır. Karbon döngüsü, karbonun atmosferden alındığı hızla, atmosfere iadesinin söz konusu olduğu kusursuz bir döngüdür.

Üretici ve tüketicilerin solunumu, organik bileşikler halinde özüm-senmiş olan karbonun, CO2 gazı olarak atmosfere dönüşünde önemli de­recede etkilidir. Bununla birlikte, karbonun canlı unsurlardan atmosfere geçişini sağlayan en önemli yol, ayrıştırıcıların bütün beslenme basamaklarındaki canlıların ölü kalıntı ve organik artıklarını parçalama süreçle­rindeki solunumlarıdır.

Karbonun atmosfere geçişindeki yollardan biri de, canlı kökenli orga­nik maddelerin biyolojik olamayan süreçlerle yanmalarıdır. Bu yolla ge­çişe örnek olarak orman yangınları, yakıt olarak odun kullanımı, vs. verilebilir.

Karbonun yerkabuğundaki kaynağını, bitkisel ve hayvansal materyal­lerin uzun süreçler sonundaki tortulaşmasıyla oluşan kömür ve petrol gibi fosil yakıtlar ve kalker kayalıklar oluşturmaktadır. Bu şekillerde jeolojik olarak bağlı olan karbon, kalker kayalıkların aşınması ve çözünme­si, fosil yakıtların yanması ve volkanik aktivitelerle, atmosferdeki ve su­lardaki deposuna dönmektedir.

Karbonun ekosistemdeki canlı unsurlara katılımını sağlayan tek yol ise üretici organizmalar tarafından gerçekleştirilen fotosentezdir. Yani fotosentez, karbon döngüsünde kilit öneme sahiptir. Bitki örtüsünün tahribatı ile karbondioksitin atmosferdeki miktarının değişmesi, örneğin fazlaca artması, iklim üzerinde artan sera etkisine yol açmaktadır. Bu açıdan da şemadaki dolaşımın aksamadan dengeli şekilde devamı önem­lidir.
Oksijen (O2) Döngüsü

Oksijen, canlıların aldıkları besinleri enerjiye dönüştürebilmeleri için mutlak gereklidir. Atmosferik oksijen miktarı %21 civarındadır. Oksijen ayrıca sularda da çözünmüş olarak bulunmaktadır. Oksijen döngüsü ile karbon döngüsü arasında sıkı sıkıya bir ilişki bulunmaktadır. Oksijen, her türlü biyolojik ve biyolojik olmayan yanma işlemleri sırasında at­mosferden alınıp kullanılırken, bu işlemler sonucunda atmosfere kar­bondioksit ve karbon monoksit gibi gazlar verilmektedir. Bitkisel orga­nizmalar tarafından yapılan fotosentezde CO2 temel ham madde olarak kullanılırken, oksijen oluşmakta ve atmosfere verilmektedir. Oksijenin, karbona aksi yöndeki bu dolaşımına oksijen döngüsü denir.

Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü Nedir), Doğadaki Madde Döngüleri

Suyun ekolojik önemi çok yönlüdür. En önemli yaşam kaynağı olan su, organizma vücudunun ortalama %70'ini oluşturmasındaki önemli ro­lünün yanı sıra, biyolojik aktiviteler için gerekli ortamı sağlamaktadır. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Ayrıca, aşındırma ve çözme gibi özellikleriyle, besin elementlerinin taşınmasında vasıtadır. Bunlarla beraber, suyun ekosistemler için temel önemi, fotosentezde ham mater­yal olması ve enerji transferindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

Hidrolojik döngünün (Doğada Su Döngüsü) diğer madde döngülerinden farkı, döngü süre­cinde suyun sadece fiziksel değişime uğramasıdır (katı, sıvı, gaz). Hidro­lojik döngünün temelini, suyun güneşten sağlanan enerji ve yerçekimi etkisiyle, yeryüzü ile atmosfer arasındaki yağış ve buharlaşma yoluyla olan değişimi oluşturmaktadır. Toplam yağışlar toplam bu­harlaşma ile dengelendiğinden, döngü dengeli bir durumdadır. Bu yüz­den dünyada var olan suyun miktarı, milyonlarca yıldır çok fazla değiş­memiştir. Doğanın çeşitli kısımlarında çeşitli şekillerde dağılmış olan su­yun en önemli kaynağını (%97), denizler ve okyanuslar oluşturmaktadır. Kalan kısım ise kutuplarda, yüksek dağlar üzerindeki sürekli kar bölge­lerinde depolanmış haldedir. Çok az kısmı ise göllerde, nehirlerde, yer altı kaynaklarında, canlılarda ve atmosferde bulunur. Döngü sürecindeki su hareket eder, fiziksel formu değişir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz.

Canlılar mevcut sudan her zaman doğrudan faydalanamazlar. Fayda­lanmayı sınırlandıran birçok faktör vardır. Örneğin denizlerdeki suyun tuzlu olması, kutuplardaki suyun donmuş olması, vs. Bu yüzden canlıla­rın doğrudan yararlanabileceği su, toplam suyun ancak %2.6'sı kadardır. Gerek bitkiler, gerek hayvanlar gerekse diğer canlılar, çevrelerinden alıp kullandıkları suyu, terleme veya dışkı yoluyla tekrar çevreye verirler.

Madde Dongusu ve Madde Donguleri

Madde Döngüsü, Ekosistem ve Madde Döngüleri

(Biyojeokimyasal Döngüler)

Canlılar, enerjiye bağımlılık gösterdikleri gibi, 20 kadar elementin varlığına da ihtiyaç duyarlar. Karbonhidratlar, su ve atmosferik C02'den sentezlenebildikleri halde, daha kompleks olan organik maddeler sentezlenebilmesi için fosfor, azot gibi başka elementlere de ihtiyaç vardır. Ay­rıca bazı elementler, fotosentez ve diğer biyolojik süreçler için gerekli o-lan organik yapıdaki enzimlerin yapılarına da katılırlar.

Canlılar tarafından çokça ihtiyaç duyulan elementlere makroelementler, çok az ihtiyaç duyulan elementlere de mikroelementler denmektedir. Makroelementler, canlılarda kuru ağırlı­ğın %1'inden fazlasını teşkil eden karbon, oksijen, hidrojen, azot ve fos­for ile kuru ağırlığın %0.2-%1'ni teşkil eden sülfür, potasyum, klor, sod­yum, kalsiyum, magnezyum, demir ve bakır gibi elementlerdir. Mikroelementler ise tüm canlılarda bulunmamakla beraber, canlı kuru organik ağırlığının %0.2'sinden azını teşkil eden alümimyum, bor, brom, krom, kobalt, iyot, molibden gibi elementlerdir.

Görüldüğü gibi ekosistemin işlevsel unsurları olan canlılar varlıkla­rının devamı için ekosistemdeki miktarları sınırlı olan makro ve mikroelementlere ihtiyaç duymaktadırlar. Canlıların gereksinimlerini karşılayabilmeleri için bu elementlerin çevrelerinde sürekli var olması gereklidir. Başka bir deyişle, ekosistemin doğal dengesini koruyabilmesi için, bu maddelerin canlılar tarafından alınarak kullanıldıktan sonra tek­rar abiyotik çevreye verilmeleri şarttır. Kimyasal elementlerin veya maddelerin, döngü şeklinde, sürekli ve düzenli olarak çevreden canlılara ve canlılardan da çevreye geçişine biyojeokimyasal döngüler denmekte­dir. Bu döngüler, bio=canlılar ile jeo=toprak, kaya, su vs. arasında olup, karbon, azot, fosfor ve su gibi çeşitli kimyasalların değişime uğrayarak ekosistemdeki dolaşımını ifade eder.

Besin Zinciri ve Besin Agi Nedir

Besin Zinciri ve Besin Ağı Nedir

Ekosistem, kendisine dâhil olan kommünitede enerjinin bir organiz­madan diğerine akışının söz konusu olduğu bir sistemdir. Bu sistemdeki üreticiler olan yeşil bitkisel organizmalar, fotosentez denen süreç sonun­da kompleks organik moleküller (besin maddeleri) sentezleyerek güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürürler. Böylece güneş ışık enerjisinin bir kısmı bitkilerde depolanmış olur. Herbivor olan birincil tüketiciler, bitkilerle beslendiklerinde besin enerjisi kendi bünyelerine katılmış olur. Küçük vücutlu olan birincil tüketicilerdeki bu besin enerjisi, beslenme yoluyla karnivor olan ve küçük tüketicilerle beslenen daha büyük vücut­lu tüketicilere transfer edilir. Besin enerjisinin bitkisel organizmalardan birincil tüketicilere, birincil tüketicilerden (herbivorlar) ikincil tüketicile­re (karnivorlar), ikincil tüketicilerden üçüncül tüketicilere vb. şekilde or­ganizmalardan oluşan bir zincir boyunca transferine besin zinciri denir.

Besin zincirinde her halkayı oluşturan besin topluluğuna beslenme düzeyi ya da beslenme basamağı adı verilir. Beslenme ilişkilerinde, baş­langıç düzeyini genel olarak üreticiler oluşturmakta ve bir organizmanın dâhil olduğu beslenme düzeyi, beslenme açısından bitkilere uzaklığını ifade etmektedir. Besin zincirlerinde bitkiler temel basamak olup, daha sonra ard arda birincil tüketiciler, ikincil tüketiciler, üçüncül tüketiciler, dördüncül tüketiciler ve bu şekilde devam eden, sayısı besin zincirinin uzunluğuna göre değişen beslenme basamakları yer almaktadırlar.

Canlıların Besin Zinciri Tipleri, Besin Zinciri Şeması

Yeşil bitkisel organizma tabanından başlayarak önce herbivorlarla (otçullar) sonra da karnivorlarla devam eden ve genel olarak küçük organizmadan büyüğe doğru giden besin zinciri tipi predatör zincirdir. Predatör zincir tipine farklı özellikteki kommünitelerden farklı uzunlukta sayısız örnekler verilebilir. Örneğin bir orman kommünitesi için;

Bitki tohumları (başlangıç)--> otçul böcekler (birincil tüketiciler) --> karnivor böcekler (ikincil tüketiciler) --> böcekçil kuşlar(üçüncül tüketiciler) --> şahinler (dördüncül tüketiciler)

Bir göl ekosistemi için;

Fitoplanktonlar (bitkisel taban) --> zooplanktonlar (birincil tüketiciler) --> küçük balıklar (ikincil tüketiciler) --> büyük balıklar(üçüncül tüketiciler) --> Kuşlar(dördüncül tüketiciler)

Predatör besin zincirine ilaveten, başlangıç basamağı birbirinden fark­lı olan iki tip besin zinciri daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki, saprofit besin zinciridir. Bu tip besin zincirinde taban, predatör zincirden farklı olarak, ölü organik maddelerden başlar ve onlarla beslenen saprofit (çü­rükçül) canlılarla devam eder. Yani, bu tip besin zincirleri direk değil, dolaylı olarak güneş enerjisine bağlıdırlar. Göl, akarsu ve derin deniz ekosistemlerinde, dip çamurundaki ölü organik maddeden başlayan sa­yısız saprofit besin zinciri bulunmaktadır. Tabanı oluşturan ölü organik maddelerin büyük bir çoğunluğu bitkisel, az bir kısmı da hayvansal kö­kenlidir. Hatta bu ekosistemlerin çoğunda, primer bitkisel üretimin yak­laşık %90'ı ölü organik madde olarak dip çamuruna karışır ve bu tip be­sin zincirlerinin taban basamağını oluşturur. Dolayısıyla doğal sucul kaynaklarımızın üretiminde bu tip besin zincirlerinin katkısı çok büyük­tür.

Örnek;

Organik artık (ölü taban) --> ayrıştırıcı bakteriler (birincil tüketiciler) --> hayvansal tek hücreliler (ikincil tüketiciler)--> böceklerler (üçüncül tüketiciler) --> balıklar (dördüncül tüketiciler)

Kommünitelerde üçüncü tip besin zinciri, canlılar arasındaki parazit­lik ilişkilerinden oluşan parazit zincirdir. Bu tip besin zincirinde, parazit ve saprofit zincirlerin aksine, birbirini izleyen beslenme basamaklarım oluşturan canlıların vücut büyüklüklerinde git gide azalma görülür. Kü­çük organizmalar, kendinden daha büyük organizmaları predatörler gibi tamamen öldürmeksizin besin olarak kullanırlar. Genel olarak parazit zincirin ekosistemlerdeki etkinliği diğer iki tipe göre daha zayıftır. Örnek olarak, memeli hayvanlar, bunlar üzerinde parazit yaşayarak beslenen pireler ve pireler üzerinden geçinen bazı tek hücreli canlılar arasındaki beslenme ilişkisinden oluşan beslenme zinciri verilebilir.

Memeli hayvanlar -->Pireler --> Leptomonas (tek hücreli canlı)

Besin zinciri, besin veya enerji taşınımını basit şekilde ifade etmek açısından yararlıdır. Ancak kommünitelerdeki beslenme ilişkileri çok da­ha kompleks olup, bir halkadan diğerine giden düzenli besin zincirleriy­le ifade edilemezler. Çünkü hem genel olarak omnivor beslenme, hem de omnivor ve karnivorların çok çeşitli hayvanlarla beslenebilmeleri, ekosistemdeki çok sayıdaki besin zincirinin birçok noktada kesişmesine neden olmaktadır. Örneğin, şahinler ve kartallar çeşitli kuş türlerini, yılanları ve tavşan, fare gibi küçük memelileri besin olarak kullanabilirler. Böyle­ce besin zincirlerinin yer yer kesişmesiyle meydana gelen kompleks bes­lenme ilişkilerine besin ağı denmektedir

Ekosistem Nedir, Eko Sistem İle İlgili

Ekosistem, canlıların birbirleriyle ve cansız öğelerle sürekli ve dengeli etkileşiminden kaynaklanan dinamizm ile kendi kendini besleyebilen ve yenileyebilen doğal bir sistemdir. Tüm sistemlerde olduğu gibi, ekosistemler de ayrı ayrı görevini yerine getirerek bütünün (sistemin) çalışma­sını sağlayan unsurlardan oluşmuştur. Sistemin sağlıklı çalışabilmesi için her unsurun aksatmadan üzerine düşeni yapması gerekir. Bu da her un­surun sağlıklı olması ve sisteme enerji girişi ile mümkündür. Bilgisayar ve televizyon gibi yapay sistemler, elektrikle çalışırlar ve herhangi bir parçada meydana gelen bozulma sistemi tamamen çalışamaz hale getirir. Doğal sistemler olan ekosistemlerin enerji kaynağı güneştir ve bunlar biyotik ve abiyotik unsurlarının düzenli çalışması ve dengeli ilişkileriyle işlevlerini sürdürebilirler. Ekosistemlerin yapay sistemlerden farkı, un­surlarında meydana gelebilecek belli dereceye kadar olan aksaklıkları, onarabilme ve kendilerini yenileyebilme özelliğine sahip olmalarıdır. Örneğin, yangın ile hasar görmüş bir orman ekosistemi veya kirleticilere maruz kalmış bir göl ekosistemi, doğal haline bırakılırsa belli bir zaman sonra eski haline dönebilir.

Ekosistemler doğal denge durumlarını koruyabilme özelliğine sahip­tirler. Bu özellikleri, geri itilim "feeding back" mekanizmasıyla sağlanır. Böylece denge veya homeostasi denen seviyelerini korurlar. Ekosistemdeki dengenin sürekliliği için geri itilimin negatif olması gerekir. Negatif geri itilim (bildirim), ekosistemdeki olayları durdurarak veya yavaşlata­rak düzenler. Termostatlardaki benzer mekanizmayı örnek olarak açık­layarak, ekosistemlerdeki bu mekanizmayı daha iyi anlayabiliriz. Termostatlarda sıcaklık önceden ayarlanmış seviyeyi aştığında, sistem oto­matik olarak ısıtma ünitesini kapatır. Fakat sıcaklık bu seviyenin altında olduğunda, sistem sıcaklık artışına izin verir. Ekosistemlerdeki negatif geri irilime populasyonların dengelenmesini örnek verebiliriz. Herhangi bir populasyonun büyüklüğü belli bir seviyeyi aşarsa, ekosistemin deği­şik etmenleri tarafından daha fazla üremeye izin verilmez. Böylece populasyon dengelenir.

Ekosistem Doğal sistem olan organizma kendi kendine yetmediği gibi, hiçbir ekosistem de diğer ekosistemlerden tamamıyla bağımsız olamaz. Örne­ğin diğer ekosistemlerden tamamıyla izole bir göl ekosistemi yoktur. Kendisine komşu olan belki bir tarla, belki de bir dere ile bağlı olduğu başka bir göl tarafından besin elementi ve organik madde yönünden des­teklenir.

Ekosistemler çevre biliminin en temel yapısal ve fonksiyonel birimi­dirler. Ekosistemin yapısı, çevresel şartların durumu ve buna göre belir­lenen canlı türü çeşitliliği ile ilgilidir. Kompleks ekosistemler daha fazla tür içerirler. Ekosistemin dinamizmi, yani sürekli olarak kendi kendini besleyebilmesi ve yenileyebilmesi, enerji akışı ve madde döngüsünün aksamadan devamı ile mümkündür. Doğal olarak enerji akışı ve madde döngüsünün süregeldiği ekosistemler, yaşanılabilir çevre anlamına gel­mektedir.

Ekosistem Anasayfa

Ekosistem

Besin Zinciri ve Besin Ağı

Ekosistem ve Madde Döngüleri

Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü)

Karbon Döngüsü

Azot Döngüsü

Fosfor Döngüsü

Kükürt Döngüsü (Sülfür Döngüsü)

Pozitif Etkileşimler (Simbiyosis Nedir)

Pozitif etkileşimlerde, birlikteliğe katılan türlerden her ikisi de yarar sağlar veya bir tanesi herhangi bir biçimde bu birliktelikten etkilenmezken, diğeri olumlu yönde etkilenir. Bu tip etkileşimler, komensalizm ve mutualizm olmak üzere iki gruba ayrılabilir.

Komensalizm (Birlikte bulunma)

İki türe ait bireylerin etkileşimi olan komensalizmde, bir türe ait bi­reyler yarar sağlarken, diğer türe ait bireyler olumlu veya olumsuz biçimde etkilenmezler. İki tür arasındaki bu etkileşim, sürekli olabileceği gibi geçici de olabilir. Komensalizm herhangi bir biçimde fayda sağlayan türe komensal tür adı verilmektedir. Komensalizmde bazen etkilenme­yen türün birden fazla komensal türü olabilmektedir. Fakat etkileşim gene iki türün bireyleri arasındadır. Örneğin aslangiller ailesine ait türle­re mensup bireylerin düzenli olan komensal türleri bulunmaktadır. Ça­kal ve sırtlan gibi hayvanlar, aslanların besin artıklarıyla besin ihtiyaçla­rını gidermektedirler. Aynı şekilde köpek balıklarının komensali olan ve yanı başında yüzen bazı küçük balık türleri, onun besin artıklarıyla bes­lenirler. Bitki türleri arasındaki sürekli komensalizme, atmosfer neminin yüksek olduğu bölgelerdeki büyük ağaçsı bitkilerle bunlar üzerinde tu­tunarak yaşayan epifitler (karayosunları, eğreltiler ve likenler) arasında­ki birliktelik örnek olarak verilebilir. Bu birliktelikte ağaçsı bitki yararlı veya zararlı biçimde etkilenmez. Çünkü epifit hem ototroftur, hem de suyunu hava kökleriyle atmosferden temin eder. Fakat üzerinde yaşadı­ğı bitki ile kendine mekan sağlar.

Mutualizm

Her iki türe ait bireylerin de fayda sağladığı ilişki biçimine mutualizm denmektedir. Mutualizm biçimi etkileşim, iki hayvan türü arasında, iki bitki türü arasında, bir hayvanla bir bitki türü arasında veya sistematik olarak farklı gruplara dâhil olan herhangi iki organizma türü arasında gerçekleşebilir. Mutualizm, sürekli mutualizm ve kısmi mutualizm (protokooperasyon) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Sürekli mutualizmde genel olarak ortaklığı oluşturan türlerden birinin bulun­maması halinde diğerinin hayatı felce uğrar.

Sürekli mutualizmin en iyi bilinen örneğini, iki türe ait organizmala­rın birlikteliğiyle teşkil edilen likenler oluşturmaktadırlar. Her liken, bir alg ve bir mantar türüne ait bireylerin birlikteliğiyle oluşmaktadır. Bu birlikteliğe katılan mantar, alg için su, mineral, koruma ve mekan imkam sağlar. Alg ise, mantar tarafından sağlanan imkânlarla, kendi besinini kendi yapma yeteneğinden yoksun olan mantar için fotosentezle besin üretir.


Sürekli mutualizmin hayvanlar arasındaki çarpıcı örneğini, karıncalar ile karıncaların bağırsağında yaşayan ilkel tek hücreli hayvansal orga­nizmalar arasındaki ilişki oluşturmaktadır. Karıncalar odunsu bitkisel besinlerle beslenirler. Karıncalar bu odunsu besinleri sindirebilmek için bağırsağında yaşayan tek hücreli canlılara bağımlıdır. Bu tek hücreli canlılar, odunsu besinlerin sindirilebilmesi için gerekli enzimleri salgılarlar. Böylece karmcalar bu besinleri sindirebilirler. Karşılığında bu tek hücreli canlılar, karıncanın bağırsağında yaşayabilmeleri için gerekli şartları, ko­runmayı ve besinlerini sağlarlar. Tek hücreli canlılar, karıncaların bağır­sağından uzaklaştırılacak olurlarsa, karıncalar odunsu besinlerini sindirebilme yeteneğinden mahrum kalacaklarından 15-20 gün içinde ölürler. Aynı durum ilkel tek hücreliler için de geçerlidir.

Baklagillerle Rhizobium cinsi bakteriler arasındaki etkileşim, sürekli mutualizmin başka bir örneğidir. Baklagiller köklerinde kendileri için atmosferik azotu fikse edebilen bakterileri içeren nodüllere sahiptirler. Bakteriler, bunun karşılığında besinlerini kökünde yaşadıkları bitkiler­den sağlarlar. Denizlerde yaşayan hidralar ile bazı algler arasında da benzer mutualizm örneğini görmek mümkündür. Alg bu birliktelikten barınak ve besin sağlarken, hidra algden oksijen ve fotosentez ürünleri elde eder.

Kısmı mutualizmde ilişkiye giren türlerin etkileşimleri kısa sürelidir. Sürekli olarak devam etmez. Bununla birlikte geçici ilişkiye giren her iki tür de bu birliktelikten faydalanır. Bazı kaynaklarda bu tip mutualizm protokooperasyon olarak da adlandırılmaktadır. Kısmı mutualizmin sü­rekli mutualizmden bir farkı da, etkileşime katılan türlerin birbirlerine hayati bağlarla bağlı olmamasıdır. Yani kısmi mutualizm sözkonusu ol­mazsa, söz konusu türler bu durumdan çok da etkilenmezler. Örneğin denizlerde yaşayan bazı yengeç türleri kamuflaj amacıyla süngerleri ü-zerlerine yerleştirirler. Süngerler de bu birliktelik sayesinde besin mad­delerinin ve oksijenin bol bulunduğu yerlere taşınma imkânı bulurlar. Fil, manda gibi hayvanlarla bunlar üzerindeki parazitleri yiyen kuşlar arasındaki ilişki de kısmı mutualizme güzel bir örnektir. Bu birliktelikte manda, fil gibi hayvanlar parazitlerden kurtulurlar. Kuşlar ise besin elde etmiş olurlar. Tohumlu bitkilerin büyük bir çoğunluğu böceklerle tozla-şırlar. Tozlaşma, bir bitkinin çiçeğindeki erkek üreme hücreleri olan po­lenlerin aynı türden başka bir bitkinin çiçeğine ulaşması demektir. Belli bitkilerin tozlaşmasında belli böcekler etkilidir. Tozlaşan bitki türü ile tozlaşmayı sağlayan böcek türü arasındaki ilişki kısmı mutualizmin en güzel ve ekolojik açıdan en önemli örneklerinden birini teşkil etmekte­dir. Bu ilişkide böcekler, çiçekten nektar (bal özü) emerek besin sağla­makta, bitkiler ise tozlaşarak neslini devam ettirmektedirler

Tolerans Yasasi Ekolojik Tolerans

Tolerans Yasası

1911 yılında Shelford tarafından ortaya konmuştur. Bu yasaya göre, canlı varlıklar herhangi bir faktöre karşı, en iyi gelişebildikleri optimum değerlerin dışında bulunan maksimum ve minimum sınırlardaki değer­lere olan toleransları (hoşgörüleri) sayesinde hayatlarım devam ettirebi­lirler. Buna göre, bir canimin herhangi bir faktör karşısında varlığını de­vam ettirebildiği alt ve üst sınırlar arasında kalan değerlere ekolojik to­lerans denir. Ekolojik toleransın alt ve üst sınırları arasında en iyi gelişim gösterebildiği değerlerin bütünü optimum alan adım alır. Bir canlının bir faktöre karşı tolerans sınırının alt ve üst değeri arasındaki fark fazla ise o faktör açısından geniş toleranslı canlı, az ise dar tole­ranslı canlı adını alır.

Tolerans yasasına göre, herhangi bir faktöre karşı tolerans sınırı, canlı türünden türüne farklılık gösterir. Örneğin alabalık yumurtalarının sı­caklığa olan toleransları dar olduğu halde, kurbağa yumurtalarınki geniştir.


Bu yasaya göre belli bir faktöre karşı geniş toleranslı olan bir orga­nizma diğer bir faktöre karşı dar tolerans gösterebilir. Örneğin canlıların çoğu suya karşı dar tolerans gösterirken, besine karşı daha geniş tolerans gösterir.

Çoğu faktöre karşı toleransı geniş olan organizmalar, daha geniş alan­lara yayılırlar. Örneğin yurdumuzdaki turunçgiller sadece belli yörele­rimizde yetişirken, buğdaygiller hemen her yöremizde yetişirler.

Liebig Minimum Yasasi

Liebig'in Minimum Yasası

1840 yılında Liebig tarafından ortaya konan bu kurala göre, bitkilerin büyümeleri, ihtiyaç duyduğu besin elementlerinden toprakta en az bulunanına bağlıdır. Doğal çevrede bitkiler için gerekli olan elementlerin bir bölümü (karbon, hidrojen, oksijen vb.) bol miktarda bulunduğu hal­de, topraktakilerin bazıları bitkilerin gereksinimlerini karşılayacak dü­zeyde bulunmayabilir. Örneğin bor elementi bitki gelişimi için gerekli olmakla beraber, tükendiğinde diğer gerekli elementler bulunsa bile bitki gelişimi durur. Yani bitkilerin gelişimi, topraktaki minimum besin elementiyle sınırlandırılır. Topraktaki minimum besin elementinin azot ol­duğu düşünülürse, bitki gelişiminin toprakta bulunan nitratın (NO3) miktarına bağlı olarak değiştiği görülür

İlk olarak sadece bitkiler için ortaya konan bu kural, daha sonra tüm canlılar ve tüm ekolojik faktörler için uygulanmıştır. Buna göre herhangi bir canimin gelişimi için diğer faktörler uygun olsa bile, sınırlayıcı olan en olumsuz faktördür.

Toprak Nedir, Toprak Nasıl Oluşur

Toprak ve toprakla ilgili özelliklerin oluşturduğu faktörlere edafik faktörler denir. Toprak Olusumu, "Yerkabuğundan ana kayaların aşınması ve ay­rışması ile oluşan, içerisinde sürekli olarak fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayların cereyan ettiği belli özelliklere sahip üst litosfer tabakasıdır". Başka bir deyişle, iklimsel etkenler ve biyolojik faaliyetlerle kayaların aşınma ürünlerinden oluşan doğal bir üründür. Esas itibariyle kendisi de bir canlı bir sistem (ekosistem) olan toprak, biyosferdeki temel üretimin önemli bir kısmını gerçekleştiren karasal bitkiler için su ve besin elemen­ti deposudur. Biyotik ve abiyotik unsurların sıkı sıkıya ilişkili olduğu toprakta, canlı organizmalar ve artıkları, ana kayanın aşınma ürünleriyle karışmış olarak bulunmaktadır. Toprak kompozisyonu genel olarak şu bileşenlerden oluşmaktadır;

Toprak Yapısı

1- Yaklaşık %40 oranında mineral madde,
2- Yaklaşık %10 oranında organik madde,
3- Yaklaşık %25 oranında toprak suyu,
4- Yaklaşık %25 oranında toprak havası.

Toprağın nitelik kazanması, kendi bünyesindeki biyotik ve abiyotik unsurlar arasındaki sürekli ve dengeli etkileşime bağlıdır. Toprakta, sa­yıları büyüklüklerine göre değişen bakteri, mantar, alg, protozoa, yuvar­lak solucan, halkalı solucan, böcek, kemirgen gibi gruplara mensup can­lılar yaşamaktadır. Bunların her birinin rolleri birbirinden farklı ve birbi­rini tamamlayıcıdır.

Organik maddeler toprağın oluşumunda ve veriminde çok önemli et­kiye sahip olan maddelerdir. Başta bitkiler olmak üzere tüm canlılar, ge­rek toprağa bıraktıkları artık maddelerle, gerekse ölerek bizzat toprağa karışmalarıyla topraktan aldıklarının daha fazlasını toprağa verirler. Canlılar, topraktan direk ya da dolaylı olarak su ve mineral maddeleri aldıkları halde, selüloz, nişasta, şeker, yağ ve protein gibi organik mad­deleri toprağa katarlar. Toprağa düşen bu organik artıkların, mikroorga­nizmaların hücumuna uğrayarak ayrıştırılmaya başlamış, fakat henüz ayrıştırılması sonuçlanmamış siyah renkli haline humus denir. Yüksek enerjili olan humus, toprak organizmalarının etkisiyle sürekli olarak değişime maruz kalır. Bu değişim esnasında, bir yandan toprakta yaşayan ve toprak oluşumu için gerekli olan mikroskobik ve makroskobik canlı­lara besin sağlarken, diğer yandan da ayrışım ürünleriyle toprağın ve­rimliliğini sağlar. Bir zamanlar Avrupa'da, ormanlardaki yaprak dökün­tülerinin her yıl toplanmasıyla orman ağaçlarındaki büyümenin olumsuz yönde etkilemesi, toprağa karışan organik maddelerin önemine somut bir örnektir.

Organik maddelerin toprak verimliliğindeki bu önemli etkilerinin ya­nı sıra, toprak için başka faydaları da vardır. Organik maddeler, kendi ağırlıklarının 9 katı su tutma kapasitesine sahip olduklarından toprağın su tutma kapasitesini artırırlar. Toprak üstündeki organik döküntü, top­rak sıcaklığının mevsimsel ekstrem değişimini yumuşatarak ve kendi içinde nemli bir ortam oluşturarak hem çimlenen tohumları korur, hem de çimlenme için uygun bir ortam oluşturur. Ayrıca yağışla yüzeye inen suların serbestçe akıp gitmesini önler. Böylece erozyon önlenir ve su top­rağın alt katmanlarına iner.

Toprak içerisindeki boşlukların bir kısmı kaynağını yağışların oluş­turduğu su ile doludur. Bu suyun bir kısmı yerçekiminin etkisiyle derin­lere doğru hareket ederken, bir kısmı da toprak partiküllerince tutularak bitkilerin ihtiyacını karşılar. Toprak partiküllerinin arasındaki boşluk­larda sudan başka hava da bulunmaktadır. Toprağın oluşum sürecine katılan organizmaların büyük çoğunluğunun, biyolojik aktivitelerine devam edebilmeleri için toprağın yeteri kadar havalanması gerekir. Ör­neğin oksijenli solunum yapan bakterilerin faaliyetleri kötü oksijen ko­şullarında aksamaktadır. Kötü havalanmış topraklar, toprağa bağlı ola­rak yaşayan karasal bitkiler açısından da bir takım olumsuzluklara ne­den olur. Bu olumsuzluklar, kök gelişiminin yavaşlaması veya durması, besin maddesi alımının azalması, su alımının azalması, bitkiler için bir­takım toksik maddelerin oluşması şeklinde sıralanabilir.

Toprak Özellikleri

Toprağın ekosistemler için temel rolü, ekosistemdeki dinamizmin te­mel ayağım oluşturan ve temel üretimi sağlayarak ekosistemin tüm canlı unsurlarım besleyen bitkiler için besin elementi deposu olmasıdır. Aynı zamanda tüm canlıların yaşamı için mutlak surette gerekli olan suyun süzgeci ve deposu olan toprak, eşsiz bir doğa harikasıdır, insanoğlu açı­sından bakıldığında, dünyada bitkisel besin maddesi üreten 3 bin bitki türü bulunmaktadır. Bunlardan sadece 15 kadar bitki türü, dünya nüfusunun %90'ını doyurmaktadır. Bunlar toprakta yetiştiğine göre, toprak, besinlerimizin %78'ini oluşturan bitkisel besinlerin doğrudan doğruya, geriye kalan et, süt, yağ, yumurta, gibi besinlerimizin de %21'nin dolaylı olarak kaynağıdır.

Su Nedir Su Nasil Olusur

Su Nedir, Su Nasıl Oluşur, Su ve Canlilar

Canlılardaki tüm kimyasal reaksiyonlar, suyun sıvı formundaki or­tamlarda gerçekleşir. Su çözücü özelliğiyle, hücrelerin turgor halinin de­vamı ve canlı temel madde olan protoplazmanın özelliğini korumak açı­sından önemlidir. Suyun gaz halindeki görülemeyen formu su buharın­dan ibarettir. Sıvı formu ise yağmur, çiğ, sis, bulut, kar, dolu vs.dir.

Su, ekosistemler için hayati olan fotosentezde, CO2 ile beraber ham materyali teşkil eder. Canlılarda bünyenin ortalama %70'i sudur. Bu oran bazı canlılarda %90'a kadar çıkabilir. Bitkilerde tohumların çimlen­mesi, su ve içinde çözünmüş mineral maddelerin alımı ve üst organlara iletimi, transpirasyon (terleme), fotosentez, büyüme ve solunum gibi bir­çok biyolojik olaylar suyla düzenlenir. Su, bazı bitkilerde tozlaşmada, döllenmede ve yayılmada önemli rol oynar.

Hayvanlarda da tüm biyolojik aktiviteler direk ya da dolaylı olarak su varlığında gerçekleşir. Bu aktivitelerin düzenli olarak yürüyebilmesi vü­cuttaki belli bir su dengesine bağlıdır. Hayvanlar genel olarak susuzluğa açlıktan daha az dayanabilirler. Bununla birlikte susuzluğa dayanma, hayat devrelerindeki farklı dönemlere göre değişebilir.

Yeryüzü suyunun yaklaşık %97'si deniz ve okyanuslarda, %2'si bu­zullarda, geri kalan kısmı ise göllerde, akarsularda ve toprakta bulun­maktadır. Yeryüzünün %71'i okyanus ve denizlerle kaplı olduğundan canlılar için en büyük çevreyi sulu ortamlar oluşturmaktadır.

Su, çok yüksek bir ısı tutma kapasitesine sahiptir. Büyük kitleli sular, sıcaklığında fazla değişkenlik yapmaksızın çok fazla ısıyı emerler veya kaybederler. Böylece kış mevsimlerinde bile göl gibi tatlı sularda, sıcak­lık 4 °C'nin altına pek inmez. Yüzey nadiren donar. Bu da orada yaşayan canlılar için çok önemlidir. Ayrıca suyun bu özelliği sayesinde, tüm can­lılar terleme ile buhar halinde kaybettikleri suyla ısıyı da bünyelerinden uzaklaştırırlar. Böylece vücut ısılarını dengelerler.

Suyun ışık emme özelliği, bitkisel organizmaların yayılışını ve sucul ekosistemlerdeki primer üretimi belirlemektedir. Güneşten gelen ışığın saf sudaki yoğunluğu, her metrede yaklaşık %50 azalarak derinlere doğ­ru nüfuz eder. Su yüzeyindekine oranla ışığın %1'e düştüğü derinlikler­de, bitkisel organizmalardaki fotosentezin solunumu ancak dengeleye­bildiği noktaya (kompensasyon noktası) ulaşılır. Bu derinliklerde ekosis­tem için primer üretim durmuştur. Bu derinlik, tatlı sulardaki madde yoğunluğu daha az olduğundan 200 metreye kadar ulaşırken, su yoğun­luğunun daha fazla olduğu denizlerde ve okyanuslarda 100 metreye ka­dardır.

Sıcaklık Nedir, Sıcaklık Hakkında Bilgi

Isı Sıcaklık Nedir, güneşten gelen ışınsal enerjinin yeryüzüne çarptıktan sonra ısı enerjisine dönüşmesiyle oluşur. Sıcaklık, canlıların yayılışını ve aktivi­telerini etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Herhangi bir bölgenin sıcaklığı, geniş ölçüde ekvatora uzaklığı ile yani bulunduğu enlem dere­cesi ile belirlenir. Sıcaklık, ekvatorda en yüksek olup güneye ve kuzeye doğru ekvatordan uzaklaştıkça tedrici olarak azalır. Böylece oluşan bü­yük sıcaklık zonlarına bağlı olarak büyük ekosistemler olan biyomlar meydana gelirler.

Sıcaklık, bütün canlılık süreçlerini düzenleyen bir faktördür. Sıcaklık bitkilerdeki kimyasal reaksiyonları, mineral madde emilimini, su alımım, fotosentezi, solunumu, büyümeyi ve tohum çimlenmesini etkilemekte­dir. Biyolojik aktivitelerin büyük bir çoğunluğu genel olarak 0-50cC ara­sında gerçekleşir. Bu sınırlar dışında gerçekleşebilen çok az aktivite var­dır. Tüm hayati süreçler için sıvı haliyle gerekli olan su 0°C ve altındaki sıcaklıklarda donmaktadır. 50°C'nin üzerindeki sıcaklıklar ise canlılık sü­reçleri için yıkıcı etki yapmaktadır.

Düşük sıcaklıklar bitki köklerinde suyun emilimini yavaşlatmaktadır. Ekosistemlere enerji girişi açısından kilit öneme sahip olan fotosentez, farklı bitkisel organizmalar için farklı optimum sıcaklıklarda gerçekleşen bir süreçtir. Sucul ekosistemlerde temel üretimi gerçekleştiren alglerin çoğu, fotosentez için, gelişmiş karasal bitkilere göre daha düşük sıcaklık değerlerine ihtiyaç duyarlar. Genel olarak çöl bitkilerinin fotosentez için optimum sıcaklık istekleri diğer bitkilere göre yüksektir. Hatta bazı çöl bitkilerinde 80°C'de bile fotosentez gerçekleştirilebilir. Aynı şekilde ilkel bitkisel organizmalar olan mavi-yeşil algler, 73°C'de dahi fotosentez ya­pabilirler. Önemli tarım bitkileri olan buğdaygillerin fotosentez için ge­reksinim duydukları optimum sıcaklık ise 35-38°C'dir Bitkilerde fotosen­tez ve solunum, sıcaklık değişimlerinden farklı şekilde etkilenmektedir. Çoğu bitkilerde fotosentez için gerekli optimum sıcaklık, solunum için gerekli olan optimum sıcaklıktan daha düşüktür.

Bitkilerin yapraklarından buhar haldeki su kaybı (transpirasyon) ile sıcaklık arasında doğru orantı vardır. Bitkinin transpirasyonla kaybettiği suyu kökleriyle telafi edemediği yüksek sıcaklık değerleri, zararlı etkiler doğurur.

Bitkilerin düşük sıcaklık değerlerine dayanabilirliği, türlere göre ge­niş ölçüde değişiklik göstermektedir. Örneğin, pirinç, keten vb. tropik bitkiler, donma noktasının üstündeki sıcaklıklarda dahi zarar görürler­ken, ılıman kuşakta yetişen bitkilerin çoğu donma noktasına kadar zarar görmezler. Sıcaklık, topraktaki organizmaların aktivitelerini etkileyen önemli bir faktördür. Toprağın sıcaklığı, güneşlilik derecesine, hava ha­reketlerine, bitki örtüsüne, toprağın rengine, su içeriğine, fiziksel ve kimyasal yapısına bağlı olarak değişir. Örneğin güneye bakan yamaçlardaki topraklar, kuzeye bakan yamaçlardaki topraklardan, koyu renkli ve kuru topraklar açık renkli ve nemli topraklara göre daha sıcak olurlar. Bitki örtüsünün zengin olduğu topraklar, zayıf olduğu topraklara göre gece-gündüz periyodunda daha az sıcaklık değişimi gösterirler. Çünkü bitki örtüsünün zengin olduğu topraklar humusça zengindir ve humus sıcaklık değişimlerini yumuşatma özelliğine sahiptir. Gece-gündüz sı­caklık farkları toprağın 70-100 cm derinliğine kadar etkili olduğu halde, mevsimsel farklar daha derinlerde de etkilidir. Bundan dolayı toprak içinde yaşayan hayvanlardan özellikle omurgasızlar dikey mevsimsel göçler yaparlar. Sıcaklığın toprak üzerindeki etkinliği, toprak oluşum sü­recini de etkilediğinden ekolojik olarak önemlidir.

Hayvanlar, hayati fonksiyonlarını biyokinetik zon denen dar aralık­taki sıcaklık değerlerinde etkili bir şekilde gerçekleştirebilirler. Biyokinetik zon, çoğu hayvan türü için 10-45°C'dir. Hayvanlar alemi, vücut sıcaklıklarının çevre sıcaklığı ile olan ilişkilerine göre sıcakkanlı hayvanlar (homoterm) ve soğukkanlı hayvanlar (heteroterm, poiklioterm) şeklinde ikiye ayrılırlar. Sıcakkanlı hayvanlar olan kuş ve memelilerde vücut ısısı sabit, soğukkanlı hayvanlar olan balık, kurbağa, sürüngen ve omurgasız hayvanlarda ise sabit olmayıp çevre sıcaklığına göre değişir.

Canlılar ekstrem sıcaklıklardan korunmak için biyolojik aktivitelerini minimize ederek veya ortamdan uzaklaşarak çeşitli önlemler almışlardır. Bitkiler aleminde kış mevsimi çoğunlukla tohum halinde, tomurcuklarını toprak altında saklayarak veya yapraklarını dökerek bir nevi uyku ha­linde geçirilir. İlkel canlılar spor veya kist oluşturarak ekstrem .sıcaklık­lardan korunurlar. Mevsimsel sıcaklık dereceleri hayvanlarda önemli ko­runma aktivitelerinin gelişimine sebep olmuştur. Bazı hayvan grupları oluşan kötü şartları geçirmek için başka bölgelere giderler. Göç (migrasyon) denen bu aktivite sayesinde başta sıcaklık olmak üzere olumsuz çevresel faktörlerden uzaklaşmış olurlar. Mevsimsel ve ani sıcak­lık değişimleri sonucu, özellikle vücut sıcaklığı çevreden etkilenen so­ğukkanlı hayvanlarda uyku durumu olur. Estivasyon denen uyku du­rumu, çok yüksek sıcaklıklarda gelişimin durdurulmasıdır. Hibernasyon ise alçak sıcaklıkta gelişimin durdurulduğu uyku durumudur. Bazı memeli hayvanlar, soğukkanlı hayvanlar, özellikle de böcekler, yaz ayla­rında estivasyon geçirirler. Bazı kuşlar ve memelilerdeki kış uykusu da hibernasyona tipik örnekler teşkil ederler.

Işık Sistemi, Işık Hakkında Bilgi

Işık Nedir, hemen hemen bütün canlılarda, direk veya dolaylı olarak biyolo­jik süreçlerin gerçekleşmesini sağlayan ve enerjinin temel kaynağı olan önemli bir fiziksel çevre faktörüdür. Güneş ışınları, enerji bakımından zengin besin maddelerinin sentezindeki tüm önemli süreçleri gerçekleş­tirmektedir. Güneş ışığı olmaksızın, az sayıdaki kemosentetik bakteri ha­riç hayatın devamı düşünülemez.

Güneş radyasyonu (ışık enerjisi), çok kısa dalga boylulardan çok yük­sek dalga boylulara kadar değişen elektromanyetik dalgalardan oluş­maktadır. Güneş enerjisindeki kısa dalga boylu radyasyonlar, 39G milimikrondan (um, m/x.) daha kısa dalga boylu olan mor ötesi (ultraviyole) ışınlar, X ışınları, gamma ışınları ve kozmik ışınlardır. Uzun dalga boylu ışınlar ise 700 milimikrondan (nm, m/i) daha uzun dalga boylu olan kır­mızı ötesi (infrared) ışınlar, radar mikrodalgaları ve radyo dalgalarıdır. Dalga boyları 390-760 m/i arasında olan ışınlar (mor, mavi, mavi-yeşil, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı) ise görünen ışınlar olup ekosistemler için temel öneme sahiptirler.

Radyasyon, foton veya kuantum denen küçük enerji paketlerinden oluşan dalga hareketi ve dalga uzunluğu ile karakterize edilmektedir. Fotonun içerdiği enerji, dalga boyu ile ters orantılıdır. En kısa dalga boy­lu olan mor ötesi ışınlar, en sıcak ve en yüksek enerjilidirler. Mor ötesi ışınlar, büyük çoğunlukla atmosferdeki ozon tarafından emildiklerinden, normalde ekosistemi oluşturan canlı unsurlar için önemsizdirler. Fakat daha az radyasyonun emildiği yüksek kesimlerde bitkilere zararlı olabi­lecek yoğunlukta olabilirler. Bunlar yüksek yoğunluklarda olduklarında başta nükleik asitler olmak üzere bitkinin yaprak hücrelerindeki mole­küllerin yapısını bozarlar. Mor ötesi ışınların letal (öldürücü) etkiye sa­hip olmasının nedeni bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Hücrelerdeki moleküler bozulma, temel üretimin aksaması anlamına gelmektedir ve ekosistemler için ozon tabakasının önemini gözler önüne sermektedir.

Sucul ekosistemlerde, su yüzeyine düşen güneş ışınlarının yaklaşık %10'u tekrar atmosfere yansıtılmakta ve kalan %90'ı su içine nüfuz et­mektedir. Su içindeki ışığın yoğunluğu, derinliğe, ışınların bir kısmını emerek kalanını yansıtan fitoplanktonların, zooplanktonların, asılı orga­nik ve inorganik materyalin yoğunluğuna bağlı olarak azalmaktadır. Güneş ışınlarının su içindeki yayılış mesafesi, dalga boyu ile ters orantılı olup, bu mesafe en derin sucul ekosistemler olan okyanuslarda, sadece mor ve mor ötesi ışınlar için 200 metreye kadardır. Buna bağlı olarak, su­cul ekosistemlerin üretici unsuru olan ve biyosferdeki total oksijen üre­timinde çok önemli bir paya sahip olan alglerin yayılışı gerçekleşmekte, daha derin zonlarda bitkisel yayılış son bulmaktadır.

Işık, hemen hemen tüm yönleriyle bitkisel hayatın vazgeçilmez bir öğesidir. Bitkilerde yapı, form, görünüm, fizyolojik olaylar, üreme, ge­lişme, yayılış vb. ışık tarafından kontrol edilmektedir. Bununla birlikte, ışığın bitki hayatındaki en önemli rolü fotosentezi gerçekleştiren faktör olmasıdır. Fotosentez, madde döngüleri ve enerji akışında kilit öneme sahip bir olaydır. Zira, abiyotik dünyadaki enerjinin yakalanarak biyotik dünyanın kullanımına sunulmasını sağlayan yegane süreçtir. Güneş ışığı enerjisinin yakalanması bitkilerdeki ve bitkisel organizmalardaki klorofil molekülleriyle sağlanmaktadır ve burada büyük çoğunlukla görünen ışınlar söz konusudur. Klorofil molekülleri, güneş enerjisini karbonhidrat yapım reaksiyonlarında kullanılan enerjiye dönüştürme kabiliyetine sahiptirler.

Işık yoğunluğu, ekosistemlerin ototrofik düzeyindeki temel üretimi direk olarak etkilemektedir. Hem karasal hem de aquatik ekosistemlerde ışık saturasyon (doygunluk) noktası denen optimum seviyeye kadar 1şık yoğunluğu ile temel (bitkisel) üretim arasında doğru orantı varken, bu seviyeden sonra temel üretim azalmaktadır. Işık saturasyon noktası, bitkilerin artık daha fazla ışığı kullanamadığı üst ışık yoğunluk seviyesi­dir.

Bitkilerde fotosentetik süreç ile organik moleküllerin kimyasal bağla­rında depolanan enerji, bir yandan da solunumla serbest kalmaktadır. Solunum, biyolojik fonksiyonların sürekliliği için karbonlu organik bile­şiklerin okside edilmesi (yakılması) ve enerjinin ısı olarak dışarı verilme­sidir. Bir bitki fotosentez yapamadığı zaman solunum yüzünden ağırlık kaybeder. Fotosentezle üretilen karbonlu bileşik miktarının, solunum yo­luyla aynı miktarda kaybedildiği ışık yoğunluk seviyesine ışık kompensasyon noktası denmektedir. Bitkilerde gelişim ve üretim için fotosentezin solunumdan fazla, yani bitkiye ulaşan ışık miktarının ışık kompensasyon noktasından fazla olması gerekir. Işık saturasyon noktası ile ışık kompensasyon noktası her bitki türünün besin üretimi için limit değerlerdir. Işık kompensasyonuna maruz kalan bitkiler, kısa zamanda ölüme mahkûmdurlar.

Işık sıcaklık ile beraber, ekosistemlerdeki verim üzerinde etkili oldu­ğu gibi, biyolojik ritmler (canlılar tarafından sergilenen periyodik aktiviteler) üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bitkisel ve hayvansal organizmaların çoğunda izlenen fizyolojik aktiviteler, gece-gündüz uzun­luğuna ve mevsimlere bağlı olarak değişim göstermektedir. Örneğin bit­kilerdeki çimlenme, çiçeklerime, yaprak dökümü vb. olaylar gece-gündüz süresindeki mevsimsel değişimle belirlenir. Omurgalı hayvan­lardaki üreme, mevsimsel fotoperiyodizm (gece-gündüz uzunluğu) ile yılın belli aylarında gerçekleşir. Omurgalılardaki kış uykusu ve aynı amaçla böceklerde söz konusu olan fizyolojik durgunluk dönemi, fotoperiyodun etkisiyle oluşturmaktadır. Kış uykusuna yatan bir ayı ve­ya diapoza giren bir böcek, uygun şartlarla birlikte yemden normal biyo­lojik aktivitelerini başlatır.

Canlilar ve Cevre Bilgisi

Canlılar ve Çevre, Canlılar Çevre

Ekolojik anlamda bir canlı için çevre, kendisine etki eden biyotik (can­lı) ve abiyotik (cansız) faktörlerin kompleks sistemidir. Dolayısıyla çev­reyi incelerken tüm etkenleriyle incelemek gerekmektedir. Bütün orga­nizmalar, bulunduğu çevrenin çok değişik nitelikte olan biyotik ve abiyotik faktörlerinin aynı andaki etkilerine maruz kalırlar. Canlı varlık­ları direkt veya dolaylı olarak etkileyen ortamın her elemanına ekolojik faktör veya çevresel faktör denir. Canlılara etki eden abiyotik faktörler, ışık, sıcaklık, su durumu, toprağın besin durumu, tuzluluk vb. gibi fak­törlerdir. Biyotik faktörlere ise, besin, beslenme, tür içi ilişkiler ve türler arası ilişkiler gibi etmenler örnek olarak verilebilirler. Bu faktörler canlı­ların hayatında değişik şekillerde etkili olabilirler. Örneğin kendilerine uyum sağlayamayan türleri ortadan kaldırabilirler veya başka bölgelere göç etmeye zorlayabilirler. En önemli çevresel faktörler, ışık, sıcaklık, su ve edafik faktörlerdir.

Canlilar ve Cevre Anasayfa

Canlılar ve Çevre

Işık

Sıcaklık

Su

Toprak

Liebig'in Minimum Yasası

Tolerans Yasası

Komensalizm, Mutualizm, Simbiyosis

Ekoloji İle İlgili Kavramlar

Ekoloji İle İlgili Temel Kavramlar

Birey Ekolojisi: Ekolojinin bir türe ait veya birey ortamıyla olan iliş­kisini inceleyen bölümüdür.

Populasyon Nedir: Populasyon terimi önceleri sadece insanlar için kullanır­ken daha sonraları her çeşit canlı toplulukları da bu terimin kapsamına girmiştir. Kısaca populasyon, belirli sınırlar içinde yaşamakta olan, aynı türe ait canlı topluluğu ifade eder.

Komunite: Belirli bir alanda bulunan uyumlu populasyonlarm oluş­turduğu topluluktur. Abiyotik faktörlerle (cansız faktörler) birlikte komuniteler birdirbirlerine yeten topluluklardır.

Ekosistem: Komunite, cansız (abiyotik) çevre ile birlikte ekosistemi meydan getirir. Çevre, canimin içinde yaşadığı ortamdır. Bu ortam, canlı (biyotik) ve cansız (abiyotik) faktörlerden meydana gelmektedir. Örne­ğin, hava, ışık, su, toprak, insanlar, diğer canlılar ve cansız bütün varlık­lar çevreyi oluşturmaktadır.
Biyosfer: Canlıların yaşamasına uygun, okyanus derinliklerinden Everest'in tepesine, oradan yeryüzünden 10.000 m yüksekliğine kadar olan atmosferdir.

Habitat Nedir: Populasyon içindeki bireylerin biyosfer tabakasındaki kalıt­sal yapısına uygun yaşama bölgesine habitat denir. Habitat canlının ya­şadığı yerin adresidir.

Niş: Habitat içindeki populasyonuna ait bireyin kendini ve çevresini etkileyen yaşama biçimidir. Buna bireyin kendi hayatım sürdürmek için yaptığı faaliyetlerin tümü dâhildir.

Biotop: Canlıların yaşamlarım sürdürebilmeleri için uygun çevresel koşullara sahip coğrafik bölgededir. Biotop, komunitenin yerleştiği alan olarak kabul edilebilir.

Flora Nedir: Belli bir bölgeye adapte olmuş ve bu bölgede yaşamını sürdü­ren bitki topluluklarıdır.

Fauna: Belli bir bölgeye adapte olmuş ve bu bölgede yaşamım sürdü­ren hayvan topluluklarıdır.

Cevre Bilimi ve Diger Bilim Dallari

Çevre Bilimi ve Diğer Bilim Dalları Arasındaki İlişki

Fen ve doğa bilimleri arasında gösterilen çevre bilimi disiplinler arası olması nedeniyle birçok bilim dalı ilişki içersindedir. Çevre bilimin araş­tırma alanı doğanın yapısı ve işleyişi oluşturmaktadır. Çevre bilimi özel­likle biyolojin alt konu alanları olan Zooloji, Botanik, Mikrobiyoloji, Fiz­yoloji, Morfoloji ve diğer bilim dallarından Jeoloji, Jeomorfoloji, Minera­loji, Fizik, Kimya, Meteoroloji, Klimatoloji, Kamu Yönetimi ve Kentleşme ve Çevre sorunları yakından ilişki içindedir. Çevre bilimi bu bilim dalları ile olan ilişkileri farklı farklıdır.

Çevre bilimi ile ilgili verilerin değerlenmesi ve çevre eğitimi büyük önem kazanmıştır. Böylelikle çevre bilimi veri değerlendirmeleri için is­tatistik ve matematikten, çevre bilincin oluşturulması konusunda ise alan eğitiminden yararlanmaktadır. İstatistiği kullanmak içinde bilgisayar bilgisine ihtiyaç vardır.

Özellikle son yıllarda çevre bilimi dünya gündeminde çokça tartışılan ve çalışılan bilim dalıdır. Gün geçtikçe çevre biliminin ilişki içinde bilim dalı sayısı artmaktadır. Son yıllarda özellikle tıp, sosyoloji, hukuk, tarım, ormancılık, turizm, mühendislik ve mimarlık gibi bilim dalları ile yoğun bir ilişki içersindedir.

Ayrıca çevre bilimi interdisipliner olması nedeniyle birçok bilim da­lındaki araştırmalara kaynaklık etmektedir.

Çevre Biliminin Tarihsel Gelişimi, Çevre Bilincinin Gelişmesi

Çevre bilimi kendisi tam olarak anlaşılmadığı dönemlerden beri in­sanlar tarafından yararlanılan bir bilim dalıdır. Tarım ile uğraşan ilk top­lumların tahılı uygun toprak ve iklim koşullarında yetiştirmeleri, zararlı böcekleri ve yılanları yiyen kuşlardan olan leyleklerin uğurlu sayılması ve hızlı akan sularda insanların balık aramaları çevre bilgisine önemli örneklerdendir.

Çevre bilimin tarihsel süreçte yerini alması Yunanlı bilim adamı Teofrostus' tan kalan yazılardır. Eski yunanlar dönemindeki çevre ile yazılar ancak Rönesans sonrasında ortaya çıkmıştır. Linneaus'un bitkile­rin büyümesi üzerinde çevrenin etkisi hakkındaki önemli bir örnektir.

Yine karıncalar üzerine gözlem yapan Reanmur ve insan populasyonları üzerine analizler yapan Malthus'un çalışmaları 18 yüzyı­lın çevre bilimi ile ilgili önemli örneklerindendir. (Çevre Konusu)
Çevre biliminin ana kavramı olan "ekoloji" ilk kez Alman bilim ada­mı Zoolog Ernst Haeckel tarafından kullanılmıştır.

Haeckel (1894) ekoloji kavramım kısaca canlı organizmanın çevresiy­le olan ilişkisi olarak tanımlamıştır. Ayrıca bu ortamlarda maddelerin değişime uğradığını belirtmiştir. Çevre bilimindeki kavramsallaşma Haeckel ile sağlanmıştır.

Ekoloji ile ilgili çalışmalara 19. başlarından itibaren İngiliz bilim a-damları yoğunlaşmıştır. Bu bilim adamları sırasıyla Blackman (1905), Shelford (1991) ve Adams (1911)'dır. Ekolojide meydana gelen gelişmeler ilk önce tarım ve hayvancılıkta uygulanmıştır.
Modern ekolojisinin kurucusu Charsles Elthon'dır. C. Elthon 1927 yı­lında yılında "Hayvan ekolojisi" isimli eserini yayımlamıştır.

Ekosistem sorunun cevabını ise yine bir ingiliz adamı ekolog A. G. Tansley (1935) yılında tanımlamıştır. Çevre bilimindeki bu gelişmeler sistem teorilerinin gelişimini sağlamıştır.
Ekoloji biliminde meydana gelen gelişmeler ve bilgi birikimi ekoloji­nin çalışma alanını ikiye ayrılmıştır.

Autekoloji: Türlere ait bireylerin ekolojisini inceleme
Sinekoloji: Doğa bulunan bitki hayvanların ekolojisinin incelenmesi

Bu iki alt bölüm ekolojinin önemli katkıları olmuştur. Bu alt iki bilim dalına daha sonraları populasyon ekolojisi eklenmiştir.

Çevre biliminde 1960 sonrasında yoğun olarak deneysel ve matema­tiksel çalışmalar ön plana çıkmıştır. Fakat bu durum ekolojinin çalışma alanını laboratuvarla sınırlamaya başlamıştır. Bu da çevre biliminde modelleme yöntemini ortaya çıkarmıştır.

Günümüzde çevre bilimi özel olarak zooloji ve botanik, genel olarak biyoloji bilimi içersinde yer alıyor gözükse de çevre bilimi kendi dallarını ortaya çıkarmıştır. Disiplinler bir çalışma alanı olarak bilim dünyasında yerini almıştır.

Sonuç olarak Ekoloji, organizmalarla, içinde yaşandıkları ortamı ve bu iki varlığa ait karşılıklı etki ve ilişkileri inceleyen bir bilim dalıdır.
Araştırma konusu, yöntemi ve amaçlarındaki bazı özellikleri yardı­mıyla ekolojiyi diğer doğa bilimlerinden ayırma olanağı vardır.

1) Her şeyden önce çevrebilim bütün canlılar için ortak olan ve can­lılar üzerinde etki yapabilen temel konularla ilgilenir.
2) Diğer bir ayırıcı özelliği ise çevrebiliminin bir canlıya ait belirli organları ve bu organlardaki hayat süreçlerini değil, canlıların içinde bulundukları hayat ortamı ile olan karşılıklı ilişkilerini in­celemesidir.

Cevre Nedir Cevre Bilimi Hakkinda

Çevre Hakkında, Doğal Çevre

Bu bölümde çevre bilimi, Çevre kavramı, Çevre biliminin tarihsel ge­lişimi, Çevre biliminin diğer bilim dalları ile olan ilişkilerini ve temel kavramları üzerinde durulacaktır.

Çevre Bilimi

Çevre bilimi nedir; canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan etkileşimleri­ni inceleyen bilim dalıdır. Bugün dünya üzerinde yaklaşık olarak bir milyar canlı türü yaşamaktadır. Türlerin birbirleriyle ve çevreleriyle karmaşık şekilde olan ilişkileri ekolojik yaklaşımlarla yorumlanabilmektedir. Buradan şunu iyice anlamamız gerekir ki bu bir yaklaşımdır önü­müzdeki yıl ve yüzyıllarda bu yaklaşımlar değişebilir.

Sistemin parçası olarak hayatım devam ettiren insanların sağlıklı ve mutlu yaşayabilmesi için, doğada bulunan canlı ve cansız varlıklar ara­sında var olan dengenin korunması gerekmektedir. Bu dengeyi koru­mak, Yeni bir denge oluşturarak değil var olan dengenin korunması ile olmalıdır. Örneğin; insanlar seviyor ya da hoşlanıyor diye bozkır bitki örtüsü ağaç formundaki bitkilere dönüştürülmemelidir. Çünkü bozkır var olan denge içinde biyolojik açıdan önemli bir yere sahiptir.

Çevre bilimi, daha önceleri insanlarda fazla ilgi uyandırmayan bir bi­lim dalıydı. Çünkü, önceki yüzyıllarda çevre problemleri yoktu veya bu kadar geleceği tehdit edecek düzeyde değildi ya da günümüzdeki gibi insan ve canlı sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmamıştı. Nesli tükenme ile karşı karşıya kalan tür sayısı bu kadar artmamıştı.


Günümüzde teknoloji ve sanayinin ilerlemesi ile çevre sorunları art­mıştır. Ayrıca insanların bu konuda bilinçsiz olmalarından kaynaklanan birçok çevre problemi yaşanmaktadır. Örneğin, kimyasal maddelerin aşırı kullanılması; toprağı, suyu kirletmekte ve insanlarda ağır seyreden hastalıklara sebep olmakta, yine toprağın düzensiz sulanması su kaynak­larım kurutmakta ve toprağı çoraklaştırmaktadır. Bunun gibi çevresel problemler çevre biliminin önemini gün geçtikçe artırmaktadır. Bu se­beple çevre bilimi dersi formal eğitimin yanı sıra, çeşitli kuruluşlar tara­fından da verilerek insanlara çevre bilinci kazandırılmalıdır.

Çevre Nedir

Çevre sözcüğünün toplumların günlük dilinde yaygın olarak kulla­nılması 1970'li yılların başına rastlamaktadır. Çevre kavramı, ilk bakışta açık ve yalın görünse de, incelendiğinde, karmaşık bir yapıda olduğu or­taya çıkmaktadır. Çevre sorunlarının giderek artması sebebiyle çevre kavramının tanımları da farklı bilim dallarına göre değişerek artmakta­dır. Bu tanımlar genellikle biyoloji ağırlıklı olmakla beraber toplum bili­mi, yönetim bilimi, eğitim bilimi gibi alanlarda da bulunmaktadır.

Çevre; insanın sosyal, biyolojik ve kimyasal bütün faaliyetlerini de­vam ettirdiği bir ortamdır. Çevre; çok geniş tarifi içerisinde jeoloji, hidroloji-mineraloji (petrol, su mineralleri gibi) kaynaklarının yanında tabi olan veya olmayan bitki örtüsünün ve insanların doğrudan etkisinde bu­lunduğu yüzeysel toprağı içine alır.

Çevreyi, insan etkisinden ayrı olarak düşünmek mümkün değildir. Çünkü çevre, yalnızca derimizin dışındaki dünya değil, etkilediğimiz, etkilendiğimiz, biçimlediğimiz, iç dünyamızla yoğurduğumuz ve aynı zamanda kendimizi gerçekleştirdiğimiz, yani biz olduğumuz yerdir.

Çevre incelenirken doğal ve yapay çevre olarak ele alınmaktadır. Do­ğal çevre, insanın oluşumuna katkıda bulunmadığı, yani insan elinden çıkmayan ve "henüz insanın müdahale edemediği veya değiştiremediği tüm doğal varlıklar olarak tanımlanabilir". Hava, su, toprak, insan, bitki ve hayvan toplulukları gibi canlı ve cansız varlıklar bu doğal çevrenin parçalarıdır. Yapay çevre ise, insanlığın başlangıcından itibaren günü­müze kadar insan tarafından doğal çevreden yararlanılarak oluşturulan tüm varlıklar (kentler, evler, yollar) olarak tanımlanmaktadır. Bu yakla­şıma göre çevrede üç düzey ayırt edilebilir;

1. Mikro-çevre: kişisel mekan yada bir gruba özgü mekan.
2. Mezo-çevre: evler, komşuluk birimi, mahalle.
3. Makro-çevre: kent, kentsel topluluk ve bölgeyi temsil eder.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda çevre kavramı bir bütün ola­rak "insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde, hemen ya da süre içeri­sinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zamandaki toplamıdır".

Cevre ve Cevre Bilimi Anasayfa

Çevre ve Çevre Bilimi

Canlılar ve Çevre

Ekosistem

Yaşam Kuşakları

Çevre Sorunları

Çevre Kirliliği

Biyolojik Çeşitlilik

Çevre Koruma Kuruluşları

Organik Tarım

Cevre ve Cevre Bilimi

Çevre ve Çevre Bilimi

Çevre Biliminin Tarihçesi

Çevre Bilimi ve Diğer Bilim Dalları

Ekoloji İle İlgili Kavramlar