Cocuk Felci Salgin Cocuk Felci Nedir

Çocuk Felci Nedir, Salgın Çocuk Felci Hakkında Bigiler

Çocuk Felci Hastalığı Çocuklarda görülen mikroplu ve bulaşıcı has­talıklardan birisidir. Sinir sisteminin omurilik kısmında ilti­hap husule gelmesiyle kendisini gösteren bu hastalığa doktor­lar (Poliyomiyelit) veya sadece (Poliyo) derler. İlk defa (Hayne) ve (Medin) adındaki iki âlim bu hastalıkla uğraştıkları için bazı yerlerde (Hayne-Medin hastalığı) diye de anılmaktadır.

Ondokuz ve yirminci yüzyıllarda dünyanın birçok yerle­rinde bu hastalığa tutulan binlerce çocuk görülmüş ve iyice tetkik edilmiştir.
Hastalık, bütün dünyada görülüyorsa da Avrupa'nın ku­zey kesimlerinde ve Amerika'da daha fazla olmaktadır.

Bizim memleketimizde öteden beri bu hastalığa tek tük vakalar halinde rastlanır. Fakat son zamanlarda çocuk doktor­ları hastalığın yurdumuzda da artmağa başladığını söylemek­tedirler.
Çocuk felcini yapan âmil ufak bir virüstür. Çok küçük olan bu virüsün başlıca üç tipi vardır.
Hastalık en ziyade yaz ve sonbahar aylarında (1 - 4) yaş­ları arasında çocuklarda görülmektedir.

Hastalık mikroplan hastaların boğaz ve burunlarında oturduğundan, öksürür, aksırır, ve söz söylerken ağız ve bu­rundan fırlayan tükürük damlacıkları ile etrafa yayıldığı an­laşılmaktadır.
Hastaların tükürük ve ağız ifrazlarıyla kirlenmiş eşyaları ve sağlam göründükleri halde burun ve boğazlarında mikrop bulunan ve bunu etraflarına saçıp bulaştıran (sağlam taşıyıcı­lar) da vardır.
Hastaların dışkılarında (büyük apteslerinde) hastalık mik­roplarının mevcut bulunduğu, mikropların bu yoldan lâğımla­ra, sulara ve gıda maddelerine intikal ederek bunların da bu­laşmada büyük rol oynadıkları tesbit edilmiştir. Yaz aylarında lâğım akan sahillerde yapılacak banyoların bulaşma bakımından tehlikeli olduğu da ileri sürül­mektedir.
Çeşitli pislikler, üzerine ko­narak ve oradan oraya uçarak yaz aylarında faaliyet gösteren karasineklerin de çocuk felci mikroplarını gıda maddelerini taşıyıp insanlara bulaştırmada vasıta oldukları önemle bildiril­mektedir.

Çocuk Felci Belirtileri

Mikrop alındık­tan bir müddet sonra hasta­lık yüksek ateşle, nezle ve grip tarzında başlar. Vücudun her tarafında ağrılar, kırıklıklar, kusmalar, mide bağırsak bozuk­lukları, ishal ve inkıbaz, burun, boğaz nezleleri ortaya çıkar.

Hastada şiddetli baş ağrısı, sersemlik, huzursuzluk vardır. Bu devreden sonra ateş düşmeğe ve hastalar kendilerini iyi hissetmeğe başlarlarsa da, birdenbire menenjite benzeyen bir­takım sinir sistemi bozuklukları ve daha sonra kol ve bacak gibi organlarda felçler ortaya çıkar. Bu felçler, yumuşak felç karakterindedir. Yalnız hareket yollarına aittir. His yollarında büyük bir bozukluk yoktur.

Bunu müteakip hastalık müzmin bir şekil alır. Felce uğra­yan organların kasları yavaş yavaş kuvvet ve canlılığını kaybe­der, ufalır ve küçülürler. Kol ve bacaklarda kuvvet kalmaz. Ba­zı vakalarda felçler, yapılan tedavi ile yavaş yavaş düzelir, hasta yeniden normal haline kavuşursa da bir çok vakalarda felçlerin bütün ömür boyunca devam ettikleri vardır.


Bu hastalık en ziyade, küçük yaştaki çocuklarda görülür. Büyüklerde görülmesi nâdirdir. Çok ölüme sebep olmaz, fakat yaptığı felçlerin uzun sürmesi ve tedavisinin uzun ve güç olma­sı gibi kötülükleri de vardır.

Çocuk felcinin yalnız ateş ve genel belirtilerle sanki bir grip veya soğuk algınlığı imiş gibi seyreden ve hiç felç yapma­yan şekilleri de vardır. Fakat, bu şekilde hastalığı tanımak ve ona teşhis koymak, çok defa mümkün olmaz. İnsan aldanabilir. Bu şekillerin felçlerin husule gelmesi gibi bir fenalığa mey­dan kalmadan bağışıklık sağlaması kabil olduğundan bulaşma şartlarına maruz kalan insanlardan bir çoklarının hastalığa tutulmamalarının sırrını bu suretle izah etmek mümkün olur. Bazı hastalarda teneffüs sisteminde felçler hâsıl olması, has­tanın nefes almasına engel olarak ve akciğerde çeşitli iltihap­ların ortaya çıkmasına kapı açarak hayatın tehlikeye girmesi­ne sebep olur.
Hastalığa tutulan çocukların, bir kısmında aptallık, ser­semlik gibi hallerin kalması, hastalığın fena ihtilâtlarından sa­yılır.

Çocuk Felci Tedavisi

Hastalığın özel bir ilâcı olmadığından, ateşli ve gürültülü zamanında ateş düşürücü ve ağrıları dindirici ilâçlar kullanılır. Hastanın en azından bir, bir buçuk ay kadar yatakta yatırılıp tedavisi lâzımdır.

Bu hastalığa tutulup kurtulmuş ve bağışıklık kazanmış sağlam insanların kanını almak ve bu kanın serumunu çıkara­rak, hastaların belkemiği kanalı içine enjeksiyon yapmakta rayda görüldüğü yazılmıştır. Fakat, bu tedavi felçler başlama dan yapılmalıdır. Felçler teşekkül edip yerleştikten sonra, haf­talar ve aylarca kol ve bacak gibi organlara friksiyon, masaj ve elektrik tedavileri yapılması icap eder.

(Gamaglobülin) ve (plasma) tedavisinden de fayda görül­mektedir. Hastayı tedavi eden doktor, uygun gördüğü diğer ilâçları tatbik eder. Küçük çocukların organlarında hâsıl olan felçleri dikkatli bir surette tedavi etmek ve organlarındaki ak­saklıkları uygun vasıtalarla düzeltmeğe çalışmak yerinde olur. Masajlarla birlikte sıcak banyoların da faydası olur.

Çocuk Felcinden Korunma Yolları, Çocuk Felci Aşısı

Hastalık bulaşıcı olduğu için hastaların, (3-4) hafta müddetle sağlamlardan ayrılıp tedavi edilmesi lâzımdır.

Hastaların dışkılarını (büyük apteslerini) mikrop öldürü­cü ilâçlarla dezenfekte etmelidir. Pişmeden yenecek gıdaları gayet temiz tutmak ve karasineklerle mücadele etmek en önemli tedbirlerdendir. Suların ve sütlerin temizliğine de itina edilmelidir.

(Salk) adındaki Amerikalı bir âlim, hastalık virüsünü üre­tip, öldürerek bir aşı hazırlamıştır ki, bugün bütün dünyada bu aşıdan koruyucu olarak faydalanılmaktadır.

Hastalık çıkan yerlerde, çocuklara bu aşının yapılması lâ­zım gelir. (Salk) aşısından sonra hastalık virüslerini canlı fa­kat hastalık yapamayacak bir şekle sokmakla hazırlanan ve ağızdan verilmek suretiyle tatbik edilen bir aşı daha keşfedil­miştir. (Sabin aşısı)

Bu aşının (Salk) aşısından daha büyük bir koruyucu has­sası mevcut olduğu iddia edilmektedir.

Kabakulak Hastaligi Nedir Tedavisi

Kabakulak Hastalığı, Kabakulak Nedir

Bu hastalık da, en ziyade çocuklarda görülen mikroplu ve bulaşıcı hastalıklardandır. Tükürük bezlerinin iltihaplanmasıyla kendisini gösterir. En çok iltihaba uğrayan kulak altın­daki tükürük bezleridir.

Kabakulak Nedenleri

Kabakulak eskiden beri bilinen bir hastalık ol­duğu halde mikrobu ancak son yıllarda bulunabilmiştir. Bu­nun özel bir virüs olduğu anla­şılmıştır.
Bu mikrop hastaların ağız ve boğazlarındaki tükürük ve ifrazları içerisinde bulunur.


Kabakulak Nasıl Bulaşır? Hastalar söz söyler, öksürürlerken ağızlarında, bu­runlarından fırlayan tükürük damlacıklar ile etraflarındaki sağlam insanları da bulaştırırlar

Kabakulak Hastalığı Belirtileri

Kabakulak Belirtisi, Mikrop alındıktan bir müddet sonra, has­talık birdenbire ateş ve kırık­lıkla, başlar. Kabakulak Hastası, Bunun arkasından tükürük bezlerinden birisinde, çok defa, kulak altı bezlerinde bir şişme hâsıl olur. Hastanın o tarafındaki yanağı ve kulak altı kabarır, kulak memesi yuka­rıya doğru kalkar. Eğer her iki kulak altı tükürük bezinde de iltihap olursa hastanın yüzü enlemesine genişlemiş gibidir.
Dil paslanır, iştah azalır veya kayıp olur. Ağızda kuruluk vardır. Şayet kulak altı bezlerinden başka çene altı ve dilaltı tükürük bezleri de iltihaplanırsa hastanın ağzındaki kuruluk daha şiddetli olur. Çiğneme esnasında hasta çenesinde ağrı ve zorluk hisseder.


Birkaç gün bu haller devam ettikten sonra ateş düşer, tü­kürük bezlerinin şişliği yavaş yavaş azalır ve hastalık sona er­miş olur.

Kabakulak öldürücü bir hastalık değildir. Fakat ihtilâtları önemlidir.
Bunlarda midenin arkasındaki (Pankreas) dedikleri hazım bezinde, kadınların yumurtalıklarında, erkeklerin erkeklik bezlerinde gözyaşı kesesinde, böbrek üstü muhafazalarında iltihaplar hâsıl olmasından ibaret bir takım ihtilâtlardır.
Bazı hastalarda kabakulak virüsünden ileri gelen menen­jitler görüldüğü de vardır.
Bu ihtilâtlar çok defa ölüme sebep olmazlar ve çabucak geçerlerse de erkeklik bezlerinde ve yumurtalıklarındaki ilti­hap şiddetli olursa bu organların işe yaramaz bir hale gelmesi dolayısıyla bu halin kısırlık yaparak çocuk olmasına engel ol­mak gibi fena bir durum ortaya çıkarması mümkündür.

Kabakulak Tedavisi Hakkında

Hastayı ayrı bir odaya yatırıp istirahat halin­de tedavi etmelidir. Ağızda kuruluk varsa yumuşatıcı bir gar­gara vermek uygundur.
Eğer yüzdeki şişkinlik pek fazlâlaşarak hastaya sıkıntı ve­rirse şişlik üzerine yağlı kremler sürmek faydalıdır.
Erkeklik bezlerinde iltihap olursa hastayı iyi istirahat et­tirmeli. Pansumanlarla ağrıların ve şişliğin bir an önce gide­rilmesine çalışmalıdır. Böyle bir ihtilâta uğrayanlara kadınlık (Yumurtalık) hormon'larının şırınga edilmesinin uygun ve şi­falı olacağım söyleyen doktorlar vardır.
Tecrübeler bunu göstermektedir. Öteki ağır ihtilâtlar dai­ma doktorun kontrolü altında tedavi edilmelidirler.

Kabakulak Korunma Yolları

Sağlamları hastalarla temas ettirmemek ve hastalıktan kalkan çocuğu üç hafta müddetle okula göndermemek lâzımdır. Kabakulak hastalığının pratik sahada kullanıl­mağa elverişli koruyucu bir aşısı yoktur. Bir defa tutulup ge­çirenler bütün ömürleri boyunca bağışıklık kazanıp ekseriya, bir daha bu, hastalığa tutulmazlar.

Boğmaca Hastalığı Nedir, Çocuklarda Boğmaca Öksürük

Boğmaca, en ziyade çocuklarda görülen, mikroplu ve bu­laşıcı hastalıklardan birisidir. Bir defa tutulan, bütün ömrü boyunca ekseriya bir daha tutulmaz.

Boğmaca Hastalığının Nedenleri

Bu hastalığı yapan mikrop, gayet ufak çomak­lar şeklindedir. Bundan (65) yıl kadar önce keşfolunmuştur.


Mikrop hastalığın başlangıcında hastaların boğazında çok miktarda bulunur. Bu zamanda hastada nezle hali mevcut bu­lunduğundan öksürük ve aksırıklarla etrafa sıçrayan tükürük damlacıkları hastalığın sağlamlara da bulaşmasına sebep olur.
Mikrop alındıktan bir müddet sonra hastalık, bir burun nezlesiyle başlar. Bu nezle yavaş yavaş boğaza ve nefes borula­rına doğru yayılır. Akşamlan hastanın ateşi yükselir.

Nezle devresinden sonra öksürük devresi gelir. Bu öksü­rükler gittikçe şiddetlerini artırarak (boğucu öksürükler) hali­ni alırlar ve nöbet tarzında ortaya çıkarlar.
Bir öksürük nöbeti başladığı zaman hasta çocuk nefes al­mağa zaman bulamayarak boğulacak gibi olur. Her öksürük hücumunun arkasından nefes alabilmek için soluğunu şiddet­le içeriye çeker. Yüzü mosmordur. Adeta boğuluyormuş gibi-, horoz ötüşüne benzeyen, tuhaf bir ses çıkarır. Balgam beyaz Ve yapışkandır. Zorlukla çıkar. Öksürük bazen o kadar sık ve şiddetli olur ki hastanın yediği yemekleri kusmasına sebep olur.

Öksürük devresi iki aydan fazla sürer. Sonra yavaş yavaş göğsü yumuşayarak hastalık sona yaklaşır.
Boğmacada en çok korkulan şey bu hastalığın başka has­talıklara kapı açmasıdır.
Böyle bir hal olursa hastanın ateşi çok yükselir. Hali fenalaşır. Öksürüğün şiddetinden dolayı gözlerde ve beyinde da­mar çatlamaları dolayısıyla hastada felçler hâsıl olabilir.
Boğmaca vücudu zayıf düşürerek verem hastalığına karşı istidat uyandırabilir.

Boğmaca Tedavisi

Herşeyden önce hastayı ateşli zamanlar yatak­ta istirahat ettirmek ve sağlamlardan ayırmak lâzımdır. Öksü­rüğü kesmek için doktorun sükûnet verici ilâçlar vermesi icab eder.

Yeni antibiyotik ilâçlardan (Chloram phinicol) esasına da­yananlar boğmacada çok şifalı tesir gösterirler. Boğmaca mik­robundan yapılmış özel bir aşı vardır ki bu tedavide de fayda­lı olarak kullanılabilir.

Hastayı üşütmekten korumak, boğazında gıcık yapıp ök­sürük nöbetlerini ortaya çıkaracak biberli, baharlı yemekler­den sakınmak lâzımdır. Şayet sıkı ve şiddetli öksürükler kus­maya sebep olurlarsa hastanın zayıf düşmemesi için kusma­dan sonra tekrar yemek yedirmelidir. Hastaları ateşsiz zaman­larında açık havada gezdirmek hattâ bir uçağa bindirerek ha­vanın yüksek tabakalarında seyahat ettirmek faydalıdır.

Boğmacadan Korunma Yolları

Sağlamları hastalarla temas ettirmemelidir.
Boğmaca aşısı koruyucu olarak da işe yarar. Hastalığa tutul­mamış çocukları bu aşı ile aşılatmak iyi bir sağlık tedbiridir.

Difteri Kuşpalazı Hastalığı Nedir

Kuşpalazı olarak bilinen çocuklarda görülen bulaşıcı hastalıkların önem­li olanlarındandır. Arıza ve sıkıntılarını en çok boğazda gös­terir. Difteri Hastalığının Diğer adı Kuşpalazıdır.

Difteri Hastalığının Nedenleri

Halk Dilinde Kuşpalazı olarak bilinen difteri Hastalığını yapan mikrop iki ucu yuvarlak bir takım çomakçıklar şeklindedir.
Kuşpalazı mikrobu vücudun bir yerinde oturduğu vakit oradan ilerleyip kana geçmez. Oturduğu yerde üreyip çoğala­rak kirli beyaz zarlar halinde bir takım iltihap mahsulleri ya­par. Çıkardığı şiddetli bir zehiri, kan vasıtasıyla, bütün bedene gönderir. Hastalık bu suretle mikrobun zehirleri ile meydana gelen bir zehirlenmedir.

Başlangıçta vücudda kırıklık, halsizlik Ve sinsi bir ateş ortaya çıkar Hastanın boğaz ve bademciklerinde ve küçük dil üzerinde kırlı beyazımtırak bir takım teşekkül görülür Gün geçtikçe bunlar büyüyüp ziyadeleşerek bir takım zarlar halini alır ve boğazın arka tarafına doğru yayılır.

Boyundaki Lenfa bezleri şişer. Vücudda artan bir solukluk ve düşkünlük hâsıl olur.
Hasta çabuk tedaviye başlanmazsa yavaş yavaş kalp bo­zulur. Nabız düzenini kaybeder. Çarpıntı, nefes darlığı ve fe­nalık halleri ortaya çıkarak hastaların hayatı tehlikeye girebi­lir.


Kuşpalazı hastalığı, sadece bademciklerde oturmakla kal­maz. Daha aşağılara gırtlağa doğru da inebilir. Hattâ bazı hal­lerde hiç bademciklerde oturmadan doğrudan doğruya gırtlak­ta başlar. Hâsıl ettiği zar şeklindeki iltihap mahsulleri nefes borularını tıkayarak, zehirlerin de meydana getirdiği kasılma­larla boğulma tehlikesi bile baş gösterebilir.

Burun içinde başlayan Kuşpalazı daha sinsidir. Burundan ara sıra kan getiren müzmin bir burun nezlesi şeklinde devam eder. Günün birinde arkadan boğaz ve gırtlağa doğru ilerleye­rek sıkıntılı ve tehlikeli şekillerin ortaya çıkmasına sebep olur.

Kuşpalazı burunda, boğazda, gırtlakta, gözde, kulakta, de­ride görülebilir. En çok görülen boğaz difterisidir. En tehlike­li olanı da gırtlakta hâsıl olup boğulmalara sebep olan şeklidir.

Kuşpalazı mikrobunun zehirleri vücuda yayıldıktan sonra hastalık çabuk tedaviye başlanmayacak olursa küçük dilde, gözlerde, kol ve bacaklarda felçlere sebebiyet verebilir.

Kuşpalazı mikroplarından başka bademcikler üzerinde oturup iltihap yapan bir çok mikroplar daha vardır. Görünüş­te bademcik iltihaplarının hepsi az çok, birbirine benzerler. Fakat Kuşpalazının diğer iltihaplardan çabuk ayırt edilmesi lâzımdır. Çünkü doktorların elinde kuşpalazına karşı gayet tesirli ilâçlar yardır. Hastalığın pek çabuk teşhis edilmesi ve vakit kaybedilmeden bu ilâçlarla tedavisi icabeder.

Tedavideki gecikmeler hastalarda ihtilâtların ve bilhassa felçlerin ortaya çıkmasına sebep olur.
Kuşpalazında hastanın bademcikleri üzerinde veya boğazındaki beyazlıklar genişlemeye istidatlı zarlar halindedirler. Yerlerinden kaldırılmaları zordur. Boyundaki lenfa bezleri şiş­miştir.
Böyle bir hal karşısında derhal doktora başvurulmalıdır. Hattâ icap ediyorsa, hastanın boğazındaki beyazlıklardan bir parça alınarak, Kuşpalazı mikrobu aranmak üzere, bir bakte­riyoloji laboratuarına gönderilmelidir.
Şüphe çok kuvvetli olduğu veya lâboratuvarda Kuşpalazı mikroplan bulunduğu takdirde, hiç vakit geçirmeden, derhal tedaviye başlanmalıdır.

Difteri Tedavisi

Hastalar sağlamlardan ayrılarak tedavi edil­melidirler. Öteden beri en tesirli ilâç Kuşpalazı mikrobunun ze­hirlerine karşı hazırlanmış olan (Kuşpalazı Serumu) dur. Has­talığın ağır veya hafif olmasına ve hastanın haline göre dok-lor bu serumu deri altından kas (adale) içinden, hattâ çok ace­le vakalarda, damar içinden şırınga ederek hastanın hayatını kurtarır. Serumun bu şifalı tesiri öteden beri bilinmektedir. Fakat antibiyotik yeni ilâçların keşfinden sonra Kuşpalazı te­davisinde (Penicilinde) başarıyla kullanılmaktadır.

Hastalık önemli olduğundan hangi ilâçların, ne miktarlar­da tatbik edileceğini mutlaka doktor tâyin etmelidir.

Mikroplar gırtlakta oturup orasını tıkayacak şekilde zar­lar ve kasılmalar yaptıkları takdirde boğulma alâmetleri ve nefes darlıkları başlar. Bunlar hastanın boğulmasını mucip olabilecek derecede tehlike gösterirlerse ilâçla tedaviye devam etmekle beraber, dışarıdan ameliyat yaparak gırtlak üzerin­den bir delik açmak suretiyle, hastanın nefes almasını sağla­mak ve onu boğulmaktan kurtarmak icap eder.


Hastanın ağız, boğaz ve burun temizlikleri için mikrop öl­dürücü gargaralar, burun damlaları, kalbi ve bütün vücudu kuvvetlendirici uygun ilâçlar verilir. Ateşli zamanda hastanın yiyecekleri sulu, sindirilmesi kolay ve besleyici gıdalar arasın­dan seçilmelidir.

Kuşpalazı Difteriden Korunma Yolları

Sağlamları hastalarla temas ettirmemek ko­runmada esastır. Kuşpalazının koruyucu kabiliyeti fazla olan bir aşısı vardır. Çocuklan iki yaşından itibaren, bununla aşı­latmak çok iyi bir korunma temin eder.

Kızıl Hastalığı Nedir


Kızıl, vücutta yaygın, kırmızı lekeler çıkmasıyla kendisi­ni gösteren mikroplu ve bulaşık bir hastalıktır.

Kızıl Hastalığı Nedenleri

Kızılı yapan mikrop uzun müddet meçhul kal­mıştır. Nihayet kızıla tutulmuş hastaların boğaz ve bademcik­lerinde ufak, yuvarlak ve mik­roskop altında zincir şeklinde görülen (Streptokok) dedikleri bir mikrobun mevcut olduğu ve hastalığı bu mikrobun yaptığı anlaşılmıştır.


Bu mikrop hastaların bo­ğaz ve bademciklerinde yerleşip iltihaplar yapmakta ve oradan bir yılan gibi saldığı zehirleri bütün vücuda göndererek hasta­lığı hâsıl etmektedir.

Kızıla herkes tutulmaz. Ba­zı kimselerde bu hastalığa karşı özel bir mukavemet mevcut ol­duğu, bazılarında ise, bunun tersine olarak, kızıla tutulmak istidadı bulunduğu görülmektedir.

Mikrop hastaların boğazlarında, bademciklerinde bulu­nur. Hastaların söz söyler, aksırır, öksürürken boğazlarından fırlayan tükürük damlacıkları et­rafa yayılarak bulaşmaya sebep olurlar.

Kızıl Hastalığı Belirtileri

Mikrop alındık­tan (3 - 5) gün sonra hastalık tit­reme ve ürpermelerle başlar. Ateş az zamanda yüksek derece­ye çıkar. Hastalarda görülen ilk belirtilerden birisi bademcikle­rin şişip iltihaplanarak kıpkır­mızı bir hal alması ile ortaya çıkan anjindir. Bulantı, kusma, baş ve bel ağrıları olur. Hastalar yatağa yatmağa mecbur olurlar.

Hasta boğazının ağrısından şikâyet eder. Yutkunmada zorluk vardır. Dil paslı, dudaklar kurudur.

Ateşin yükselmesinden bir iki gün sonra, ilk defa göğüs­ten ve boyundan başlamak üzere, vücudun derisi üstünde, bir takım kırmızılıklar baş gösterir. Bu kırmızılıklar, kızarmakta olduğu gibi, tek tük lekeler halinde olmayıp geniş ve yaygın­dırlar. Adeta deri üzerine kırmızı mürekkep sürülmüş gibidir. Zaman geçtikçe bu lekeler yüze, kollara, göğse, sırta, karma ve bacaklara da yayılırlar.
Yüzün her tarafını kırmızılık kaplar. Fakat hastanın du­daklarının Ve ağzının etrafında kırmızılık yoktur. Buraları soluk bir renktedir. Bu hal doktorlar tarafından kızıl için özel bir belirti olarak kabul edilmiştir. Lekeler, bazı defa, o kadar yaygın olur ki hasta âdeta al bir gömlek giymiş gibidir.

Bu sırada hastanın dili kızarmış, üzerindeki ufak kabar­cıklar daha ziyade barizleşmişlerdir. Doktorlar bu görünüşte­ki dile (çilek dili) derler ki kızıl hastalığı için özel bir başka belirti diye telâkki olunmuştur.

Kızıl lekeleri (3 - 4) gün içinde son haddine vardıktan son­ra birinci hafta nihayetinde sönmeğe başlarlar. Hastanın ateşi (8 - 12) gün kadar sürdükten sonra düşer.

Nekahet devresinde derinin evvelce kızarmış olan yerleri kavlayıp kabarır. Büyük parçalar halinde deri döküntüleri hâ­sıl olur. Bu döküntüler el ayasında ve ayak tabanında daha büyük parçalar halindedirler.

Bu örneklik tablodan başka gayet ağır kızıl vakalar oldu­ğu gibi, ufak bir bademcik iltihabı ve biraz ateşle geçen çok hafif şekilleri de vardır. Benim uzun yıllar devam eden dok­torluk görgülerimden edindiğim kanaate göre, kızıl bizim memleketimizde bu şekilde çok hafif olarak geçmektedir. Yurdumuza ait iklimin ve halkımızın vücudunda bu hastalığa karşı mevcut mukavemetin hastalığın hafif geçmesinde rolü olsa gerektir.

Bazı kimselerde yalnız bademcik iltihabı hâsıl olup deri­de kırmızılıkların çıkmadığı da olur. (Lekesiz kızıl). Bu takdir­de kızıl teşhis etmek zordur. Yalnız bu gibi vakalarda sonra­dan kızıla mahsus ihtilâtların ortaya çıkması geçirilen anjinin kızıla ait olduğunu göstererek hakikatin anlaşılmasına yardım eder. Kızılda görülen ihtilâtlar oldukça ağırdır. Bazı hallerde boğazda, bademciklerde, boyundaki lenfa boğumlarında kan­grenli bir iltihap başlar. Bu iltihap gittikçe ilerleyerek mik­ropların kana karışmasına ve hastanın kan zehirlenmesine uğ­rayarak tehlikeli bir duruma düşmesine sebep olabilir. Hasta­lığın şiddetinden dolayı hastanın kalbinde ve damarlarında ağır bozukluklar ve arızalar olduğu da vardır.

Bazı hastalarda (Zaatüre) şeklinde akciğer iltihapları gö­rülebilir. Bir takımlarında hastalığın birinci haftası sonların­da eklemlerin şişmesi ile, ateş ve ağrılarla romatizmaya ben­zer arızalar baş gösterir. Buna (kızıl romatizması) derler.

Bütün bunlardan başka sonradan gelmesi muhtemel olan bir hastalık daha vardır. Bu da hastalığın (19 - 21) inci gün­leri arasında, bazı hastalarda, birden bire her iki böbreğin bir­den iltihaplanması halidir. Bu takdirde hastanın tansiyonu birdenbire yükselir. Bunun arkasından ateş çıkar, idrar mik­tarı azalır, içinde albümin bulunur. Aynı zamanda hastanın-göz kapaklarında, yüzünde, ellerinde ve ayaklarında şişlikler hâsıl olur. Bu hal çabuk tedavi edilmezse hastanın hayatı teh­likeye düşebilir.

Kızıl Hastalığı Tedavisi

Hasta sağlamlardan ayrılarak tedavi altına alınır. Hastanın üç hafta kadar yatakta yatması lâzımdır. Oda­sı havadar, bol ışıklı ve temiz olmalıdır.

Hastaya ateşli zamanında sulu, hafif, sindirilmesi kolay gıdalar verilmelidir. Bazıları hastalığın sonunda görülmesi ih­timali olan böbrek iltihabını verilen kuvvetli gıdalara atfede­rek hastaya fazla kuvvetli gıda maddeleri vermekten korkar­lar. Onu uzun müddet süt ve yoğurt ile beslemek isterler. Bu hal hastayı aç bırakmak ve hastalığa karşı dayanıksız hale ge­tirmek bakımından lüzumsuz ve zararlıdır. Hakikatte böyle bir korkunun yeri yoktur. Çünkü böbrek iltihabını, gıda mad­deleri değil, mikrobun zehirleri yaparlar. Böbrek iltihabı ze­hirlere karşı hastanın vücudunda mevcut allerjiden ileri gelir.

Esasen böbrek iltihabı her hastada mutlaka görülmez. Kı­zıl zehirlerine hassas insanlarda olur. Nitekim derin perhiz yapan hastalarda da böbrek iltihabı hâsıl olmaktadır. Hasta­lık sırasında lüzum hâsıl olursa kalp ve damarları kuvvetlen­dirici ilâçlar verilir.
Son yıllarda keşfedilen (sulfamid)(Penicillin) dedi­ğimiz antibiyotik ilâcın kızıl hastalığında çok şifalı tesirleri vardır. Bugün bunlar ve diğer bazı antibiyotikler sayesinde kızıl kolaylıkla tedavi edilmektedir. Bu sayede kızılın tedavi­sinde eskiden çok kullanılan (kızıl serumu) artık lüzum kalmamıştır.

Kızıl Hastalığından Korunma Yolları

Sağlamların hastalarla temas etmemesi baş­ta gelen tedbirdir. Hastaya bakanlar kendilerini gayet temiz tutulmalıdırlar. Çünkü hiç hasta olmadan boğazlarında mik­rop taşıyan ve etrafa bulaştıran sağlam insanlar da vardır.

Hastanın bütün eşyası, yatak ve yemek takımları dikkat­le dezenfekte edilmelidir.
Kızıllı çocuğun hasta iken yatağında oynadığı oyuncaklar­da bulaşmada vasıta olabilirler. Hastalıktan sonra bunları iyi temizlemeli, ucuz ve önemsiz olan oyuncaklar yakılmak sure­tiyle imha edilmelidir.

Kızıla tutulan çocukların ortalama olarak (40) gün müd­detle okula gitmemesi lâzımdır. En doğrusu birer hafta ara­lıkla üç defa boğaz ifrazlarında mikrop aranıp bulunmadığı anlaşıldıktan sonra okula gitmesine müsaade olunmalıdır.

Kızılın mikrop zehirlerinden yapılmış bir aşısı varsa da aşının hazırlanmasının ve geniş ölçüde tatbik edilmesinin zor olması, koruyucu kabiliyetinin şüpheli bulunması dolayısıyla bu aşı pratikte önemli bir yer tutmamıştır.
Bazı doktorlar hastanın yakınında bulunan sağlam çocukları korumak için bunlara bir hafta müddetle az miktarda (sülfamid) verilmesinin uygun olacağını söylemişlerdir.

Su Çiçeği Hastalığı, Su Çiçeği Nedir

Suçiçeği deri üstünde bir takım kabarcıklarla kendisini gösteren bulaşıcı ve daha ziyade çocuklarda görülen bir has­talıktır. Bu kabarcıklar çiçek hastalığının kabarcıklarına benzer.

Fakat bunlar vücutta gayet seyrek oldukları gibi hastalık da, çiçek hastalığı gibi, ağır ve tehlikeli değil, hafif geçici bir va­sıftadır. Su çiçeği çiçek hastalığına benzemekle beraber on­dan tamamen ayrı olan bir hastalıktır.

Su Çiçeği Nedenleri, Su Çiçeği Hastalıkları


Suçiçeğini yapan mikrop ufak bir virüstür. Bu defa tutulan, çok defa, bütün ömrü boyunca tutulmayacak derecede kuvvetli bir bağışıklık kazanmış olur.

Su Çiçeği Belirtileri

Virüsü alan kimsede (10 - 15) gün sonra hastalık üşüme, titreme, ateş, kırıklık ve baş ağrıları ile başlar. Bazı vakalarda kusmalar da olur.
Bir müddet sonra vücudun ötesinde berisinde ufak, kır­mızı lekeler çıkar. Bunlar yavaş yavaş büyüyerek kabarcık şekline girerler. İçlerinde sarımtırak bir su toplanır. Bu su sonradan bazı çıbanlarda cerahat haline gelir. Daha sonra çı­banlar kurumağa başlayarak üzerlerinde bir kabuk hâsıl olur. Daha sonra kaybolurlar. Yerlerinde çiçekte olduğu gibi izler kalmaz ve suçiçeğinde çopurluk olmaz.

Su çiçeği çıbanları çiçekte olduğu gibi, hep birden çıkıp hep birden kaybolan bir vasıfta değildirler. Deri üstünde bir kısmının gelişip kurumaya yüz tuttuğu sıralarda bir kısmı he­nüz yeni çıkmış bir durumdadır. Doktorlar bu hali gökte ser­pilmiş, kimisi parlak, kimisi sönük, yıldızlara benzetmişlerdir. Ve suçiçeğini çiçekten ayırmak için bunu önemli bir, belirti olarak kabul etmişlerdir.
Suçiçeği sırasında ağızda ve boğazda çıkan ufak kabarcık­lardan dolayı hastaların boğaz ve bademciklerinde iltihaplar görüldüğü vardır.
Suçiçeği, çiçek gibi, ağır bir hastalık değildir. Bazı çocuk­lar belli belirsiz ufak rahatsızlıklarla ve hafif ateşle hastalığı ayakta geçirirler.
Fakat ne olursa olsun hastalık sırasında akciğerlerde, ku­lakta, burunda ve vücudun diğer yerlerinde bir ihtilât olma­ması için hastaları üşütmemek, derisini ve çıbanları temiz tutmak lâzımdır.

Çocuklarda Bebeklerde Su Çiçeği Tedavisi

Hastalığın mikrobu üzerine tesirli olan özel bir ilâç yoktur. Ateşli zamanda hastayı yatakta istirahat ettirmek, hafif gıdalar vermek, derisi üzerindeki çıbanlara başka mikropların girmesini ve iltihap yapmasını önlemek için mik­rop öldürücü tozlar ve merhemler koymak uygun olur. Has­tanın ağzını, burnunu ve gözlerini çok temiz tutmalı, icap eder­se gargara ve damla şeklinde ilâçlar kullanılmalıdır.

Su Çiçeği Hastalığından Korunma

Suçiçeği çok bulaşıcı bir hastalıktır. En ufak bir temas hastalığın bulaşmasına sebep olur. Sağlamları hastalarla temas ettirmemek başlıca tedbirdir. Koruyucu bir aşısı yoktur.

Çıbanların kabukları kuruyup dökülünceye kadar hasta­lık bulaşıcı olduğundan bu zamana kadar çocukları okula göndermemek lâzım gelir. Okuldan kalma müddeti (21) günden aşağı olmamalıdır.

Çiçek Hastalığı Nedir

Çiçek pek eski zamanlardan beri dünya üstünde geniş sal­gınlar yaparak insanların gözünü korkutmuş olan bulaşıcı hastalıklardan birisidir.
Aşının icadından ve korunma tedbirlerinin anlaşılmasın­dan sonra salgınlar durmuş, hastalığın ortaya çıkması çok nâdir bir hale gelmiştir.

Çiçek Hastalığı Nedenleri

Uzun asırlar se­bebi bilinemeyen bu hastalı­ğın bugün özel bir virüs tara­fından husule getirildiği anlaşılmış bulunmaktadır.
Çiçek mikroplarının etrafa yayılmasına ve sağlamların hastalığa bulaşmasına sebep olan amillerin en önemlisi Çiçek aşısı, insanları çiçek hastalarındaki çiçek çıbanları gibi tehlikeli bir hastalıklarından cerahat, kabuk ve döküntüden koruyan en şifalı bir aşıdır tüleridir.


Çiçek virüsü oldukça dayanıklıdır. Soğukta uzun müddet canlılığını muhafaza eder.
Anasının kanımda olan çocuktan, eğer yaşayabilirse, yüz elli yaşındaki ihtiyara kadar her yaştaki insanlar, bağışıklık­ları yoksa çiçeğe tutulabilirler. Kimseyi affetmeyen bir hasta­lıktır.
Bağışıklık ancak hastalığı geçirmekle veya çiçek aşısı ile aşılanmak suretiyle hâsıl olur.

Bulaşma kaynağı çiçek hastalığına tutulmuş hastalardır. Hastaların ağız ve boğazlarında bulunan çiçek yaralarındaki mikroplar, öksürük ve aksırıklar sırasında fırlayan tükürük damlacıkları ile etrafa saçıldıkları gibi, deri üstündeki çıban­ların cerahat ve döküntüleri de bulaşmaya sebep olurlar.
Çiçek virüsü dayanıklı olduğu için hastanın çamaşırları, yatak ve yemek takımları, ev eşyası, meskenler, hasta taşıyan taşıtlar, temizlenmedikleri takdirde, bulaşmada rol oynayabi­lirler.

Çiçek bulaşmasında kara sineklerin de büyük önemi var­dır. Bu pis mahlûklar her tarafta dolaşırlar. Çiçekli hastaların vücutlarına konarak oralardan aldıkları çiçek virüsünü uzak mesafelere kadar taşıyıp başkalarına da kolaylıkla bulaştıra­bilirler.

Birbiriyle münasebeti yokmuş gibi görünen ve birbirin­den uzak mesafelerde ortaya çıkan çiçek vakalarında karasi­neklerin büyük rolü mevcuttur.
Çiçek virüsü sağlam insanın derisi veya burun, boğaz mu­hat gışaları üzerindeki ufak sıyrık ve yaralardan içeriye gir­mek suretiyle hastalığı hâsıl eder. Virüsü havi tozların tenef­füsü hastalığı kolaylıkla bulaştırır.

Çiçek Hastalığı Belirtileri

Virüs vücuda girdikten (10 - 12) gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkmağa başlarlar.

Başlangıç devrinde hastalık birdenbire bir üşüme, titreme ve ateş yükselmesiyle kendisini belli eder. Hasta, vücudunda kırıklıklar ve ağrılar duyar. Bilhassa kalça ve bel ağrıları dikkati çekecek derecede fazladır. Bulantı ve kusmalar olur. Hastanın dili paslanır, genel durumu fenalaşır. Gün geçtikçe hastalık ağırlaşır.

İkinci güne doğru dirseklerde, kasıklarda, koltuk altların­da kızıl lekeleri gibi genişçe, kırmızı lekeler ortaya çıkar. Üçüncü günde, hastanın yüzünden başlamak üzere, kızamık lekelerine benzeyen ufak, kırmızı kabarcıklar peyda olur. Bun­lar, az zamanda, kollara ve bacaklara doğru yayılırlar. Bu dev­rede hastanın bu halini görüp dikkat edilirse çiçek döküntü­leri, kızamığın ve su çiçeğinin tersine olarak, daha ziyade kol­lara, bacaklara yayılıp sıklaşmaya mütemayildirler. O sırada ateş biraz düşmüş, hastanın durumu hafiflemiş gibi görünür. Fakat zaman geçtikçe döküntüler daha bârizleşir. Üzerleri kabararak içlerinde su toplamağa başlar. Birkaç gün sonra dö­küntülerin içindeki kirli sarımtırak su, koyulaşarak cerahat haline gelir. Bunların her biri içi irin dolu bir çıban olur. iş­te çiçek çıbanı budur.
Biraz düşmüş olan ateş o sırada yeniden yükselir. Her ta­rafa yayılan ve gittikçe sıklaşan çıbanların tesiriyle hastanın yüzü şişer, gözleri kapanır. Çiçek çıbanları yalnız deride değil, başın saçlı kısmında, ağız, burun içinde de çıkarlar. Göz için­de çıkarlarsa gözü harap ederler. Bu çıbanlar, hastaya şiddet­li kaşıntı ve büyük bir rahatsızlık verirler.

Bu çıbanlar bazı hastalarda o kadar sıklaşır ki vücudun her tarafı, sıvama, çiçek çıbanlarıyla kaplanır. Bu çıbanların çatlamasıyla ortaya çıkan cerahatli akıntılardan fena bir koku yayılır. Hasta dalgın, ateşli, ağır ve korkunç bir manzara gös­terir. Bir takım hastalar bu ağır tablo içinde, şuurlarını kaybederler, abuk sabuk söylenir, yataktan kalkmak, atılmak is­terler. Büyük bir sıkıntı içinde çırpınır, dururlar.

Bazısında çıbanların içine kan sızmasından dolayı, bunlar koyu, morumtırak kırmızı bir renk alırlar. Bu hal kanın bo­zulmasından ileri geldiği için böyle hastaların akıbeti tehli­keye düşmüş sayılır.
Bütün vücudun zehirlenmekte olduğunu gösteren bu şek­le (kara çiçek) adı verilmiştir.
Hastalığın (12 - 13) üncü günlerine doğru çıbanlar kuru­maya, kabuklanmaya başlarlar. Hastanın ateşi düşer, iyilik alâmetleri baş gösterir. Bu suretle hastalık sona ermiş olur.
Çiçek çıbanları kuruyup kabuklan döküldükten sonra de­ri üstünde, bilhassa yüzde, bütün ömür boyunca devam ede­cek olan, yara izleri kalır ki buna (çiçek bozuğu) veya (çopur­luk) derler. Bu hal insanların yüz güzelliğini bozan fena bir arızadır.
Çiçek hastalığı sırasında hastalığın şiddetinden dolayı kalp ve damar sisteminin felce uğraması, kanın zehirlenip bo­zulması en tehlikeli ihtilâtlardandır. Bundan başka gözlerde, kulaklarda husule gelerek sağırlık ve körlükle neticelenen kö­tü ihtilâtlar da vardır.

Çiçek Hastalığı Tedavisi

Hastayı sağlamlardan ayırarak tedavi etmek, hattâ bir hastaneye yatırmak lâzımdır. Hastanın odası havadar, temiz ve sessiz olmalıdır. Bu odaya hastaya bakanlar­dan başkası girmemelidir. Girenler de hastanın bakımı bittik­ten sonra sırtlarındaki gömleği çıkarmalı, bu gömlekle başka­larının yanına girmemeli ve bu gömleği temizlemedikçe başka yerde giymemelidirler. Bütün hastalık müddetince hastanın vücudu, ağzı burnu, yatak ve yemek takımları gayet temiz tu­tulmalıdır.
Gıdalar hafif, sulu ve besleyici maddeler arasından seçil­melidir. Kalbin, damarların kuvvetlenmesine yarayacak ilâçla­rın doktor tarafından tatbiki lâzımdır. (Sulfamid) ve (Peni­cilin) gibi ilâçların ağızdan vermek, şırınga etmek veya mer­hem ve toz halinde çıbanlara sürmek suretiyle kullanılmasın­dan büyük faydalar sağlanabilir.
Gerçi yapılan tecrübeler bu ilâçların doğrudan doğruya çiçek virüsü üzerine bir tesiri olmadığını göstermişse de çiçek çıbanlarının ortaya çıkıp dışarıdaki cerahat (mikroplarının bu çıbanlara karışmasıyla meydana gelen ve hastanın halini ağır­laştıran iltihapları önlemek ve ortadan kaldırmak için bu ilâç­ların büyük faydası vardır. Bazı hallerde hastanın vücuduna, çiçek çıbanlarının üstüne (Permanganat de pottasse) mahlûlü sürmek kaşıntıları, fazla cerahatlenmeyi önlediği gibi çıbanla­rın derin izler bırakmamasına da yardım eder.

Çiçek Hastalığından Korunma Yolları

Sağlamların hastalarla temas etmemesi en başta gelen tedbirdir. Hastanın çamaşırları, yatak ve yemek takımları gayet sıkı bir dezenfeksiyona tâbi tutulmalıdır. Ka­rasineklere karşı şiddetli bir savaş açılmalıdır. Hastaya bakan­lar kendilerini gayet temiz tutmalı, hastalığı başkalarına nak-letmemeğe gayret etmelidir. Hastalar ancak (40 - 45) gün kadar tecrid ve tedavi edildikten, vücutlarında hiç bir yara ve kabuk kalmayıp tamamen iyileştikten, birkaç sıcak banyo ile güzelce temizlendikten sonra odalarını terk edebilirler. Bütün bu ted­birlerle beraber en kesin korunma çaresi (çiçek aşısı) ile aşı­lanmaktır. Çiçek aşısı bugün doktorluğun insan sağlığına hiz­met eden en kıymetli buluşlarından birisidir. Çiçek hastalığı­nın uzun asırlar süren salgınları ancak bu aşı sayesinde dur-durulmuştur.

Çiçek Aşısı

Bugün kullanılmakta olan çiçek aşısı da­nalardan alınır. Çiçek aşısı yapılan müesseselerde hastalıksız. sağlam ve genç danalar gayet temiz ve fenni ahırlarda çok dik­katle bakılıp beslenirler.
Çiçek aşısı hazırlanmak istenildiğinde, dananın sırtı­nın yan taraflarının derisi güzelce tıraş edilir. Tıraş edilen yerler sabunlu su ile iyice temizlenir. Sonra bu tıraş edilen yer­lerin derisi üstüne bir ustura ile, kan çıkarmadan, uzun çizgi­ler yapılır. Bu çizginin üstüne inek çiçeğinin mayası sürülür. Hayvanın sırtı gayet temiz bezlerle örtülür.

Bir müddet sonra dananın sırtında ufak ufak çiçek çıban­ları hâsıl olur. Bunlar büyüyüp olgunlaştıktan sonra özel bir takım aletlerle kazınarak çıban mahsulleri toplanır. Temiz (giycerine) ile karıştırılarak buz dolaplarında üç ay kadar sak­lanır. Kontrolları yapılır. Bu suretle hazırlanan çiçek aşısı ufak şişelere veya ince cam borulara doldurulur, işte bugün kullandığımız çiçek aşısı budur.
Çiçek aşısında dikkat edilecek noktalar şunlardır: aşı kuvvetini ve canlılığını kaybetmemek için daima soğukta sak­lanmalıdır. Buzluktan çıkarılıp âdi oda derecesinde (+4 dere­cesinin üstünde) bırakılacak olursa çabucak bozulur. Bundan yapılan aşılar da tutmaz.

Çocukları aşılamak için mevsim yoktur. Aşı her mevsim­de yapılabilir. Normal olarak çocuk (5 - 6) aylık iken aşılanır. Eğer ortalıkta çiçek hastalığı varsa ve çocuk buluşma tehlike­sine düşebilecekse bu aylardan daha ufak iken de aşılanabilir.

Şayet aşılanacak çocukta ateşli bir hastalık ve yahut de­risinde yaralar, çıbanlar, egzama gibi arızalar varsa bunları tedavi etmeden aşılamak doğru değildir.
Aşı çok defa koldan yapılır. Bacaktan yapılması, bazı mahzurlarından dolayı, birçok doktorlar tarafından uygun gö­rülmemektedir.
Aşı yapılacak yerin derisini temizlemek için kuvvetli mik­rop öldürücü ve deri üstünde uzun müddet kalıp aşıyı boza­cak ilâçlar kullanılmaz. En iyisi aşı yapılacak yeri sıcak sabun­lu su veya biraz (Ether) ile temizlemektir.
Aşı ispirto alevinde yakılmak suretiyle temizlenmiş yeni bir kalem ucu, bir iğne veya bir lanset ile yapılmalıdır. Bu gi­bi bir âletle deri üstünde, kan çıkarmadan, birbirine birer santim aralıkla, iki üç çizgi çizilir. Aşı tüpü kırılarak bu çizgi­lerin üzerine birkaç damla kadar- aşı sıvısı konur. Kalemin ucu ile hafifçe dokunularak aşı çizgilerin üstüne iyice yayılır ve bırakılır.

Aşının üzerini sargı ile bağlamaya veya orasını örtmek için ilâç kaşesi gibi şeyler koymaya lüzum yoktur. Aşının bir müddet kuruması beklenir, sonra çocuğun sırtına bol kollu temiz bir gömlek giydirilir.

Eğer aşı tutacaksa iki üç gün sonra koldaki çizgilerde ha­fif bir kırmızılık başlar. Dördüncü güne doğru bu kırmızılık­lar daha barizleşir. Sekizinci günde kabarıklık büyür, içinde sarımtırak, bulanık bir su toplanarak bir çıban haline gelir. Bu sırada çıbanın etrafı, bazı vakalarda kolun bu kısmı geniş bir şekilde kızarmış bulunur. Bu esnada koltuk altındaki lenfa bezlerinde de şişmeler görülebilir. Çocuk o günlerde biraz ateşlenir ve huysuzluk göstermeye başlar. Bu âdeta ufak bir çiçek hastalığına tutulma demektir. Müteakip günlerde kırmı­zılıklar yavaş yavaş geçer. Çıban kurur, kabuklanır. Daha son­ra kabuk kendi kendine düşer, yerinde bütün ömür boyunca kaybolmayacak bir aşı izi kalır.

Bazı çocuklarda ilk aşı çok dikkatli yapıldığı halde, vü­cutlarında analarından aldıkları bir bağışıklık mevcut olduğu için tutmaz. Bu takdirde birer aylık aralıklarla aşıyı tutunca-ya kadar tekrarlamak lâzım gelir. Çiçek aşısı insanları çiçek hastalığından kesin olarak koruyan bir aşı olduğundan bir­çok memleketlerde ve bizim yurdumuzda bu aşı ile aşılanmak kanunen mecburidir.
Çiçek aşısı ilk defa doğduktan sonra yukarıda belirttiği­miz gibi çocuk (5 -6) aylık iken yapılır. Aşının koruma müd­deti (5-6) yıl arasındadır. Onun için çocuklar ilk okula baş­larken tekrar aşılanırlar. Ondan sonra lüzumu oldukça (5 - 7) yıllık fasılalarla aşının tekrarlanması sağlık ve çiçekten ko­runmak için garanti teşkil eder.

Bulaşıcı Çocuk Hastalığı Kızamıkçık Nedir

Kızamıkçık Hastalığı

Kızamıkçık, çocuklarda kızamıktan daha seyrek görülen bir hastalıktır. Bazı yıllar çocuklar arasında salgın halinde seyreder.

Kızamıkçık Nedenleri

Hastalığı hâsıl eden özel bir virüs vardır. Tıp­kı kızamık gibi bu da hastaların aksırık ve öksürükleriyle et­rafa yayılır.

Kızamıkçık Belirtileri

Hastalık başlayınca vücutta kırıklık, halsiz­lik, baş ağrısı, hastalarda iştahsızlık olur. Sonra birden bire, yüzden başlamak üzere, bütün deri üstünde ufak, kırmızı le­keler çıkar. Ara sıra kaşıntı yapan bu lekeler, birkaç gün sü­rüp sonra solumaya ve zail olmaya yüz tutarlar. Bu günlerde hastanın biraz ateşi de yükselebilir. Hafif bir burun, boğaz nezlesi vardır.
Ateşin çok yüksek ve hastalık tablosunun ağır olmaması, vücudun birçok yerinde, bilhassa ensede, lenfa düğümlerinin şişmesi bu hastalığı kızamıktan ayırt ettiren belirtilerdir.
Hastalık, çok defa, ihtilât yapmaz. Tehlikeli de değildir.

Kızamıkçık Tedavisi, Çocuklarda Kızamıkçık

Hastalığın özel bir ilâcı yoktur. Sülfamidler ve antibiyotik ilâçlar tesirli değildir. Ateşli zamanda hastayı ayakta istirahat ettirmek, vücudunu temiz tutmak, üşütme­mek, hafif fakat kuvvetli gıdalarla beslemek başlıca tedbirler­dendir.

Kızamıktan Korunma Yolları

Sağlam çocukları hastalarla temas ettirme­mek en önemli bir tedbirdir.
Çok hafif ve basit gibi görünen kızamıkçık, bugün bütün dünyayı işgal eden ehemmiyetli bir dava doğurmaktadır. O da şudur: Kızamıkçık hastalığının çok küçük olan virüsü bu has­talığa tutulmuş olan gebe kadınlarda rahimdeki (son) dan (plesenta) dan geçip kadının karnındaki çocuğa nüfuz ederek çocuğun hücrelerinde ürer ve bozukluk yapar. Bilhassa gebe kadın gebeliğinin ilk aylarında bu hastalığa tutulacak olursa karnındaki çocuk henüz teşekkül halinde olduğundan kıza­mıkçık virüsü çocuğun organlar bakımından noksanlı ve ku­surlu olarak teşekkülüne, böylece kusurlu ve sakat olarak doğ­masına sebep olur. Bu bakımdan doktorlar gebeliğinin ilk ay­larındaki kızamıkçık hastalığına tutulan kadınların karnında­ki çocuğu çıkarmak lâzım geldiği fikrindedirler. Bu ise bugün­kü kanunlara ve telâkkilere göre birçok memleketlerde yasak olduğundan mesele doktorlar ve hukukçular arasında birçok tartışmalara kapı açmaktadır. İşin en doğrusu gebe kadınları gayet iyi muhafaza ederek onları gebelikleri sırasında kıza­mıkçık hastalığına tutulmaktan korumaktır.

Bulaşıcı Çocuk hastalıkları Nelerdir, Çocuklarda Bulaşıcı Hastalıklar

Kızamık Hastalığı, Bebeklerde Kızamık

Kızamık en ziyade çocuklarda görülen bulaşıcı hastalık­lardan birisidir. Çok eski zamanlardan beri bilinmektedir.

Kızamık Nedenleri

Eski bir hastalık olmasına rağmen mikrobu uzun zaman bulunup ortaya çıkarılamamıştır. Kızamık hasta­lığının mikrobu mikropların en ufak sınıfından olan bir vi­rüstür. Son yıllarda bu virüsün tavuk yumurtasında üretil­mesine muvaffakiyet hâsıl olmuştur.
Kızamık virüsü ateşli zamanlarda hastaların kanlarında, burun boğaz ve göz ifrazlarında bulunur.
Yeni doğmuş çocuklarda ilk altı ay içinde kızamık pek nadir görülür. Çünkü bu yaştaki çocukta anadan doğma bir bağışıklık vardır. Ondan sonra tutulma istidadı gittikçe ziyadeleşir.
Büyük şehirlerde hastalık, en ziyade, (3 - 10) yaşları ara­sındaki çocuklarda görülür.
Kızamığa bir defa tutulanlar, ekseriya, kuvvetli bir bağı­şıklık kazanıp bütün ömürleri boyunca bir daha tutulmazlar.
Kızamıklı hastalar söz söyler, öksürür, aksırırken ağızla­rından, boğazlarından fırlayan tükürük damlacıklarını etrafa saçmak suretiyle hastalığı sağlamlara bulaştırırlar.

Kızamık Belirtileri

Mikrobu alan çocuk, ortalama olarak, (11) gün sonra hastalanır. Hastalık önceden bir burun, boğaz nezlesiyle başlar. Bu nezle çok defa ateşli bir nezledir. Oldukça şiddetlidir. Burun akar, hasta öksürür ve gözler kanlanır. Bü­tün vücutta kırıklık ve halsizlik vardır. Kusmalar ve burun kanamaları görülebilir.

Nezle devresi (3-4) gün kadar sürer. Bundan sonra hasta­nın ağzında yanakların iç tarafında ve diş etlerinde toplu iğne başı büyüklüğünde, çevreleri kıpkırmızı, beyazımtırak renkte, ufak bir takım lekeler (koplik lekeleri) ortaya çıkar. Deri üs­tünde belirecek olan kırmızı lekelerden pek az bir zaman ön­ce hâsıl olan bu lekeler, ağzın içinde olmaları dolayısıyla, çok defa, farkına varılamaz. Hastalık âdi bir nezle zannedilir.

Ertesi günü, ilk defa yüzde kulakların arkasından, alın­dan ve yanaklardan başlayan bir takım ufak kırmızı lekeler kendilerini gösterirler. Bunlar deri üstünde kabarmış ufak, tek tük, kırmızı bir takım lekelerdir. Az zamanda yüzün her tarafını kaplarlar.

Bu sırada hastanın yüzü kıpkırmızı, nezleli ve şişkindir. Gözlerdeki nezle hâli şiddetlenmiş, ateş daha ziyade yüksel­miştir. Dudaklar kuru, dil paslıdır. Göğüsteki nezle ve bron­şit hali de fazlalaşmıştır. Bazı hastalarda hastalığın şiddetin­den dolayı bu devrede atılmalar, sayıklamalar ve sıkıntılı hal­ler görülebilir

Bir müddet sonra kızamık lekeleri yüzden boyuna, göğüse, sırta, kollara, karma ve bacaklara yayılırlar. Kollarda ve bacaklarda çıkan lekeler daha seyrek ve dağınık bir haldedir­ler.
Bu döküntü devresi de (3 - 4) gün sürdükten sonra ateş ya birdenbire veya yavaş yavaş düşerek hastalık sona ermiş olur.

Lekeler, ilk çıktıkları yerlerden başlamak üzere, devamlı bir iz bırakmadan, zail. olurlar. Yerlerinde ufak, pul pul bir takım kepeklenmeler hâsıl olur.
Kızamık hastalığı bazılarında ağır, bazılarında ise pek ha­fif geçebilir.
Kızamık hastalığı sırasında bazı ihtilâtlar olur ki bunlar tehlike yaratırlar. Bunların en başında nefes borularında ve akciğerlerde hâsıl olan (zatürrie) ve (Bronkopnömoni) gibi ağır hastalıklar vardır. Akciğerleri örten ince zarlarda da (zatülcenp) dediğimiz iltihaplar olabilir. Bazı vakalarda kalbin iç ve dış zarlarında ve kalbin etinde tehlikeli iltihaplar baş gösterebilir. Orta kulakta cerahatli iltihaplar olduğu da var­dır. Bunlardan başka kızamık hastalığının vücudu zayıf düşü­rerek verem hastalığına müsait bir zemin hazırladığı da ka­bul edilmektedir. Kızamıktan ileri gelen ölümlerin hemen pek çoğu bu ağır ihtilâtlar neticesidir.

Kızamık Tedavisi

Hasta sağlamlardan ayrılarak tedavi edilme­lidir. Hastanın odası, temiz, güneşli ve odanın derecesi (18 -20) santigrat derecesinde olmalıdır. En önemli iş hastanın üşüyüp soğuk almasını önlemektir. Çünkü birçok ihtilâtlar soğuk almadan ileri gelirler.
Ateşli zamanda hastanın yemekleri, sulu, kolay sindirile­cek, hafif gıda maddeleri arasından seçilmelidir.

Hastalığın özel bir ilâcı yoktur. Yeni ilâçlardan olan (sulfamid) antibiyotiklerden hiç birisinin kızamık virüsü üze­rine tesiri olmadığından bunları boş yere kullanmak doğru değildir. Yalnız saydığımız ihtilâtlardan herhangi birisi ortaya çıkarsa o zaman bu ilâçların büyük faydası olur. Hastanın ağ­zını burnunu, gözlerini, bütün vücudunu ve yatak takımlarım gayet temiz tutmak, odasını sık sık havalandırmak pek lüzum­ludur.
Herhangi bir ihtilât hâsıl olursa doktorların vereceği ilâç­ları dikkatle kullanmak, tedbir ve tavsiyelerini dikkatle tatbik etmek icap eder.

Kızamıktan Korunma Yolları

Kızamık çıkarmamış çocukları hastalarla te­mas ettirmemek en başta gelen tedbirlerdir. Bilhassa beş ya­şından küçük çocuklarda hastalık ağır ve ihtilâtlı bir şekilde geçeceğinden bu yaştaki çocukları hastalığa tutulmaktan dik­katle korumak gerekir. Kızamık virüsünü üreterek ondan has­talığa karşı koruyucu bir aşı hazırlanmış ise de bu aşı henüz tatbikat alanında pratik bir hale gelememiştir. Fakat kıza­mıktan yeni kurtulmuş nekahattaki kimsenin kan serumu alı­narak hastalığa tutulmamış olanlara şırınga edilirse hastalığa tutulmaktan korumak mümkündür.
Kızamıklı hasta ile temas etmiş, zayıf vücutlu küçük ço­cukların bu usul ile korunması pek lüzumludur.

Eskiden kızamık geçirmiş ana ve babadan biraz kan ala­rak bunun veya bu kana ait serumun kızamık çıkarmamış ço­cuğa şırınga edilmesi suretiyle de onu kızamıktan korumak mümkündür.
(Gamaglobülin) şeklindeki aşılardan da korunmada isti­fade edilebilir. Gebe kadınların rahimlerindeki (son) dedikleri (plesanta) dan yapılmış hülâsaların da aşı gibi kullanılarak büyük faydalar sağladıkları görülmüştür. Bütün bu aşılama işlerinin doktor tarafından düzenlenip tatbik edilmesi icap eder.

Kızamık, en ziyade ilkokul çağındaki çocuklarda görül­düğünden ana ve babalarla öğretmenlerin bu hastalığa karşı daima uyanık bulunmaları lâzımdır. Kızamıklı bir çocuk ate­şinin düşmesinden itibaren (15) gün müddetle okula gönderil-memelidir.
Kızamık virüsü güneş ışıkları, açık hava, kuruluk gibi dış tesirlere karşı gayet dayanıksız olduğundan hastalığı geçirmiş olan çocukların odalarını bir müddet havalandırmak, eşya ve oyuncaklarını bir müddet güneşe çıkarmak suretiyle temizle­mek mümkündür.Fakat her ihtimale karşı fennî bir dezenfeksiyon yapılsa daha iyi olur.

Verem Nedir Verem Hastaligi Tedavisi

Verem Nedir, Verem Hastalığı Hakkında

Verem, dünya üstünde çok yayılmış hastalıklardan birisi­dir. Vücudun birçok yerlerine girerek oralarda kendisini türlü türlü şekillerde gösteren bu hastalık, musallat olduğu kimse­nin vücudunu, sinsi sinsi kemirerek, zayıflatıp tehlikeye düşür­düğü için ona karşı bütün dünyada büyük bir savaş açılmıştır.

Verem, vücudun birçok organlarında, ayrı ayrı bozukluk­lar ve arızalar hâsıl etmesi itibariyle, doktorluğun hemen bü­tün şubelerini ilgilendiren geniş ve karışık bir mevzu halinde­dir.


Verem Aşısını kim buldu?
Veremi yapan mikrop bir Alman âlimi tarafından keşfe­dilmiş olan çomak şeklindeki (verem basili). Keşfedenin adı ile (Koch basili) diye de anılır. Bu mikrop, ufak, kıvrık, içinde noktacıklar gösteren bir çomaktır. Hastaların hastalık bulunan organlarına göre kanlarında; yaraların kanlı ve cera­hatli ifrazlarında, bazı hallerde hastaların büyük abdes, idrarlarında ve balgamlarında bulunur. Laboratuarlarda bu mik­ropları aramak, bulmak ve üretmek mümkündür.

Verem mikrobu insanlarda, sığırlarda, kuşlarda ve soğuk kanlı hayvanlarda görülmekte olduğuna nazaran dört tip ha­linde bulunmaktadır. İnsan ve sığır verem mikropları birbiri­ne çok benzer. İnsana ait olan, sığırlarda hastalık hâsıl ede­bildiği gibi sığırlarınki de insanlarda hastalık yapabilir.
Verem mikroplarının bir takım zehirleri vardır. Verem hastalığı birçok sıkıntılı arızalar ve zehirlerle hâsıl olur.

Verem mikrobu insan vücuduna çeşitli kapılardan girer. Bunlardan en başta gelen teneffüs yollarıdır. Veremli kimsele­rin öksürürken ağızlarından, burunlarından fırla­yan ve içinde verem mikrobu bulunan tükürük ve balgam dam­lacıkları sağlamların ağız ve burunlarına bulaştığı zaman mik­rop teneffüs yollarından, içeriye girerek akciğerlerde oturur ve orada bir odak teşkil eder.

Verem mikrobu hastalardan çıktıktan sonra güneş, ışık ve aydınlıktan mahrum karanlık köşelerde uzun müddet ya­şamakta olduğundan bu mikropla bulaşmış yatak takımları, perdeler, halılar, eski kitaplar... gibi eşya mikrobun etrafa bu­laşmasında rol oynayabilirler.

Verem mikropları bulaşık sütler ve kirli ellerle ağız yolun­dan da vücuda girebilirler. Bu takdirde mideyi geçip bağır­saklara gelirler ve bağırsakların lenfa boğumlarında yerleşip bir odak hâsıl ederler.

Verem mikrobunun gözlerden içeriye girdiğini söyleyen­ler de vardır.
Veremli insanlar hiç bir sağlık tedbirine kıymet verme­den sokaklara, evlere ve açık yerlere kayıtsızca tükürecek olur­larsa bunlardan çıkan ve içinde pek çok mikrop bulunan bal­gamlar etrafa yayılarak toz ve topraklara karışıp kuruyarak bu suretle sağlam insanların teneffüs yollarına geçer ve has­talığı husule getirirler.

Teneffüs yollarından akciğerlere giren verem mikropları ciğerin birçok yerlerinde oturup oradan vücuda yayılarak ne­ticede yine akciğerde yerleşerek (akciğer veremi) dedikleri en çok görülen verem şeklini ortaya çıkarırlar. Bu hastalık bün­yeye ve hastanın mukavemetine göre türlü şekiller gösteren bir illettir.

Verem Hastalığının Belirtileri, Verem Hastalıkları

Verem Hastası Belirtileri; Halsizlik, yorgunluk, sebepsiz gibi görünen zayıflamalar, kan tükürme, öksürük, ateş ve terlemelerle ken­disini gösteren akciğer veremi, dört nala giden ve çok çabuk öldüren şekillerinden tutunuz da, uzun yıllar birçok sıkıntılar­la yatakta yatmağa mecbur eden ve hastayı, bir mum gibi günden güne zayıflatıp eriten şekillerine kadar, pek çok saf­halar gösteren sinsi ve korkunç bir hastalık halindedir.

Akciğerlerde husule gelen bu safhaları iyice görüp anla­mak için (Röntgen) en iyi bir teşhis vasıtasıdır.

Akciğer veremleri sırasında akciğerlerde hâsıl olan yara ve iltihaplar dolayısıyla bu organlarda türlü türlü bozukluklar ortaya çıkabilir.

Bazı defa akciğerin bir veya birkaç noktasında beliren ilti­haplar, vücudun müdafaa kuvvetleri karşısında, az zamanda, kapanıp kireçlenebildikleri halde, bazı defa da iltihaplar git­tikçe ilerleyerek ve akciğerlerin çürüdüğüne delâlet eden bir takım (boşluklar) hâsıl dip bütün ciğerlerin harap olmasına sebebiyet verebilirler.

Uzun yıllar sinsi bir halde devam edebilen akciğer vere­minin bütün safhalarında hasta, hastalık, günlerinin önemli bir kısmını ayakta gezmekle geçirebildiğinden balgamlarında pek çok verem mikrobu bulunan bu gibi hastaların, mikrop­ları etrafa saçmamak için, çok dikkatli hareket etmeleri lâzım gelir. Böyle olmadığı takdirde sağlam insanların bu gibi has­taların etrafa saçılan tükürük ve balgamlarıyla verem mik­roplarına bulaşmaları pek tabiidir. Küçük çocuklar verem mikrobuna karşı gayet hassastırlar. Bunlar, öksürüp aksıran ve balgamında mikrop bulunan bir veremlinin ağzından fırla­yan tükürük damlacıklarına karşı bulunmak zorunda kalır­larsa ağız, burun ve teneffüs yollarından mikrobu kolaylıkla alabilirler.

Hatta bunların gözleri ile de mikropları alıp vereme bu­laştıkları ve bu tesirle çocuğun vücuduna giren verem mik­roplarının boyundaki lenfa bezlerine gelip oturarak onların şişirdikleri (sıraca) ve ilk verem odağını orada hâsıl ettikleri her zaman görülen hallerdendir.

Zaten verem mikropları vücuttaki lenfa bezlerini çok se­verler. Bedene ilk girdikleri zaman lenfa yollarından ilerleye­rek vücudun boyun, iki akciğer arası, koltuk, kasık gibi yerle­rindeki lenfa bezlerine yerleşerek uzun müddet oralarda canlı kalabilirler.

Buralarda sinsi bir tarzda oturan mikroplar, yorgunluk, uykusuzluk, açlık, sefalet gibi vücudu zayıf düşüren birçok se­beplerle günün birinde azgınlaşarak kana karışırlar ve vücu­dun bazı organlarına gelip oturarak orada verem iltihabı ve yaralarını hâsıl ederler.

îşte bu suretle azgınlaşan verem mikroplarının kana karı­şarak beyin zarlarına oturup orada (verem menenjiti) dedikle­ri hastalığı hâsıl etmesi mümkün olduğu gibi gırtlakta otura­rak (gırtlak veremi), böbrekte oturarak (böbrek veremi), gö­ğüs boşluğunda, akciğerde ve akciğerlerin üzerini kaplayan in­ce zarlarda hastalık hâsıl ettikleri her zaman görülür.

Bunlardan başka verem mikropları kemikleri, kemiklerin içindeki ilikleri, organların oynak yerlerini (eklem'leri) de tu­tabilirler. Oralarda sık sık yerleşerek uzun süren iltihaplar yaptıkları görülür.

Böylece (kemik veremi), (eklem veremi) denilen şekiller ortaya çıkar. Bazı hallerde gözlerde, kulaklarda bile verem hastalığının . yaptığı bir sürü sıkıntılı arızalara rastlamak mümkündür.
Deri üzerinde verem mikroplarından hasıl olan yaralar (lüpüs) uzun yıllar süren, insanı pek ziyade rahatsız eden has­talıklar halindedirler.

Verem İrsi değildir

Verem hastalığı insanlara babadan ve anadan geçen irsî bir hastalık değildir. Veremli ana ve baba­dan doğan çocuklar zayıf bir halde ve belki de vereme istidatli bir bünyede doğabilirler. Fakat veremli olarak doğmazlar. Onların verem hastalığı almaları doğduktan sonra ana ve ba­balarının ve başka yakınlarının saçtıkları mikroplarla bulaş­mak suretiyle olur.

Veremli ana ve babanın çocuğunu, doğar doğmaz, ailesi arasından alıp temiz bir muhite götürecek olursak onu verem hastalığına tutulmadan, sağlam ve gürbüz olarak, büyütmek kabildir.

Fakat toplum halinde ve bilhassa kalabalık şehir ve kasa-balarda yaşayan insanlar, ne kadar dikkat edilirse edilsin, ço­cukluk ve gençlik çağlarında iken etraflarından, az miktarda da olsa, yine mikrop alırlar. Vücutlarına giren bu mikrop eğer hastalık husule getirmezse bedenin gizli köşelerinde, lenfa bez­lerinde saklanır, aşikâr bir hastalık yapmadan, uzun yıllar, oralarda canlı kalır.

Birçok tecrübeler kalabalık yerlerde yaşayan insanların bilhassa şehir ve kasabalarda küçük yaştan itibaren verem mikrobu ile bulaştıklarını fakat ona mukavemet edip hasta­lanmadıklarını göstermektedir.
İnsanların gizli bir şekilde verem mikrobuna bulaşmış ol­malarının bir bakımdan faydası vardır. Çünkü çok zarar gör­meden alınan bu ilk hastalık mikroplarının vücutta gizli bir halde kaldıkça, sonradan gelecek verem hastalığına karşı vü­cudu korumakta oldukları anlaşılmıştır.

îşte bu suretle ilk defa mikrobu almış fakat ondan büyük bir zarar görmemiş olan kimselerin, vücutlarını çok yormadıkça ve verem hastalığına tutulmadıkları, bu suretle ilk alı­nan verem mikroplarının insana nispi bir bağışıklık sağladığı meydana çıkmıştır.
işte bugün kullanılan koruyucu verem aşısının esası bu olaya dayanmaktadır.

Verem Tedavisi

Verem hastalığı vücudun bütün organlarına yayılarak oralarda ayrı ayrı arızalar yaptığı için hastalığın te­davisi de bütün bunlara göre ayrı ve uzun bahisler halindedir.

Verem Tedavi için genel olarak şunları söyleyebiliriz: Veremliler ne şekilde olurlarsa olsunlar bunların tedavisinde bugün elde mevcut yeni ilâçların kullanılmasından büyük faydalar sağlan­maktadır.

(Streptomycine) denilen ilâç modern verem tedavisi için bütün dünyada büyük bir şöhret kazanmıştır. Bu ilâç veremin her şeklinde büyük bir tesir göstermekte ve bugün geniş ölçü­de kullanılmaktadır. Ancak zamanla anlaşılmış bulunan bir gerçek vardır ki o da verem mikroplarının bu ilâca karşı mu­kavemet kazanmakta olmalarıdır. O takdirde ilâcın verem hastalığına karşı şifalı tesiri ortadan kalkmaktadır. Bunu ön­lemek için yapılacak tedbir bu ilâcın gerek tatbik ve gerekse miktar bakımlarından daima doktorların tavsiyesine göre ya­pılmasıdır. Ulu orta tatbikler daima zarar doğururlar. Bun­dan başka kimya yoluyla sentetik olarak hazırlanmış daha baş­ka yeni verem ilâçları da vardır.

(Streptomycine) in bu sentetik ilâçlarla birlikte kullanıl­ması hem mikropların mukavemet kazanmasını önlemekte, hem de verem tedavisinin daha tesirli olmasını temin etmek­tedir.
Verem tedavisini mutlaka doktorların yapması lâzım gel­diğinden bu küçük kitapta yeni verem ilâçlarının adlarını yaz­mağa ve bunların tatbik şekillerini uzun uzun izah etmeğe lü­zum yoktur.
Bilinmesi lâzım gelen şey bu gün artık verem hastalığının yeni ilâçlar sayesinde, tamamen şifası kabil bir hastalık hali­ne gelmiş olmasıdır.

Eskiden mutlaka öldürücü olduğu kabul edilen (verem menenjiti) gibi ağır şekiller bile bu ilâçlar vasıtasıyla mükem­mel bir surette tedavi edilebilmektedirler.
Veremli hastanın iyi beslenmesi, temiz bakılması, açık havalı yerlerde yaşaması, verem hastalığının yaptığı çeşitli sı­kıntıların bazı ilâçlarla giderilmesi ve vücudun kuvvetlendiril­mesi yine doktorların yapacakları tedavi arasında yer almak­tadır.
Bugün artık verem tedavisi çok ilerlemiş, veremlilerin ev­lerinde tedavileri bile imkân altına alınmış bulunmaktadır.

Verem tedavisinde bugün hastalığın şekline göre yapıla­cak, cerrahî tedaviler de vardır.

Eskiden çok kullanılan akciğer zarları arasına hava vere­rek iltihabı söndürme (Pnömotoraks) tedavisi, birçok ihtilât-lara sebep olması ve yeni ilâçların ortaya çıkması dolayısıyla, hemen hemen bırakılmış gibidir.
Bu yolda bir müdahale icap ederse bugün daha ziyade ka­rından hava vermek suretiyle akciğerlerdeki yaraların söndürülmesi tercih edilmektedir. Veremli'nin göğüs kafesi ve akci­ğerleri üzerine yapılacak bazı cerrahî müdahaleler de vardır. Bunlar ancak verem hastane ve sanatoryumlarında lüzu­munda tatbik edilen tedavi tarzlarıdır.

Veremden Korunma Yolları

Veremden korunmada en başta gelen tedbir, balgamıyla etrafa mikrop saçan hastaların sağlamlardan ayrı­larak tedavisidir. Bu gibi hastaların her şeyden önce, kendile­rinin başkalarına hastalık vermemek lâzım geldiğini takdir et­meleri, şuraya buraya tükürmemeleri, sağlam insanlarla, bil­hassa gençler ve çocuklarla temas etmemeleri lâzımdır.

Yorgunluk, uykusuzluk, açlık gibi hallerden bakınmak, vücudu daima kuvvetli ve temiz bulundurmak vereme tutul­mamak için gerekli olan tedbirlerindendir.
En önemli olan bir koruyucu vasıta da verem aşısıdır. Bu­gün dünyanın her yerinde kullanılan verem aşısı aşıyı keşfe­den iki Fransız âliminin adlarının baş harfleri alınarak (B.C. G.) diye adlandırılan aşıdır.

Bu aşı ile aşılanmak veremden korunmak için büyük bir garanti sağlar. Verem aşısı herkese lâzım değildir. Aşının kim­lere lüzumlu olduğunu kol derisi için verem zehirlerinden ya­pılmış bir mahlûlden bir damla şırınga etmek ve şırınga ye­rinde bir kızarma olup olmadığını tetkik ile anlaşılır. Şayet deride olmasa o kimsenin vücudu verem mikroplarına karşı hassas olduğu anlaşılacağından bu gibilere derhal verem aşısı tatbik etmek lâzım gelir.

Bu aşı verem savaşında doktorların elinde bulunan en ucuz ve en kuvvetli bir silâhtır. Dünyanın her yerinde verem savaşı bu aşı ile yapılmaktadır. Bu sayede veremin bir gün kökünden kazınmasına muvaffakiyet hâsıl olacağı bile umul­maktadır.
Bilhassa doğum çağından itibaren bütün çocuklar ve gençler verem bakımından tetkik edilmeli, ihtiyacı olanlara derhal aşı yapılmalıdır.

Tetanos Hastalığı, Tetanos Aşısı Hakkında


Tetanos, pek eski zamanlardan beri, insanlarda ve hay­vanlarda görülen tehlikeli hastalıklardan birisidir. Tetanos Hastalığının diğer adı Clostridium'dir

Hastalığı yapan mikrop (Nikolayer) adındaki bir âlim ta­rafından keşfedildiği için adına (Nikolayer basili) derler. Bu mikrop tozlarda, topraklarda gübrelikler içinde çok bulunur.


Tetanos basilleri boyanıp mikroskop altında tetkik edile­cek olursa toplu iğneler veya ufak başlı çiviler gibi görünür. Baş tarafındaki yuvarlak kısım mikrobun (spor) dedikleri mu­kavemetli şeklidir. Bu şekiller çok dayanıklıdır. Mikrop bu sa­yede toprak ve gübrelerde, güneş görmeyen kuytu köşelerde yıllarca, telef olmadan canlı olarak yaşayabilir. Bu mikrobun insan ve hayvanlara bulaşması yaralar vasıtasıyladır.

Çeşitli sebeplerle vücutta; bir yara hâsıl olduğu zaman bu yara gübreli, pis topraklar üzerine düşmekle veya böyle gübre ve topraklarla kirlenmiş demir, ağaç, tel parçalan, çivi gibi ci­simlerin vücudu zedelemesiyle hâsıl olmuşsa tetanos tehlikesi baş göstermiş olur.

Yara ne kadar ezik ve derin olursa, ne kadar çok kirli ve güb­reli topraklarla bulaşmış bulu­nursa tetanos hastalığının ortaya çıkması ihtimali de o kadar kuv­vetlidir. Çünkü tetanos basili ha­vasız yaşayan bir mikroptur. De­rin, ezik, girinti ve çıkıntısı çok olan yaralarda kolayca üreyerek hastalığı hâsıl edebilir

Tetanos mikrobu yaraya girdikten sonra kana karışıp bü­tün vücuda yayılmaz. Yara içinde, olduğu yerde çoğalarak ora­dan ifraz etmiş olduğu şiddetli zehirleri vücuda gönderir. Bu zehirlenme hali tetanos hastalığını teşkil eder. Mikrobun bu vasıflarından dolayı gübreli topraklarla dolu bahçe ve sokak­larda insanın vücuduna çivi veya tahta parçaları batmak, ağaç, taş parçaları ve bahçe telleriyle yaralanmak pek ziyade tehli­kelidir.

Yaraya sebep olan cisim kirli ve mikroplu olmasa bile insanın vücuduna giydiği elbise topraklara ve ahırlara atılmış, tozlu topraklı ve pis yerlerde bırakılmış olursa, insanı yarala­mak için önceden bu elbiseye değip parçalamak zorunda olan bu cisim, elbise üzerinden aldığı tetanos mikroplarını yarala­rın içine sürüklemek suretiyle yine hastalığı hâsıl edebilir.

Bundan başka temizliğe riayet edilmeden yapılan ameli­yat ve doğumlarda, çocuk düşürmek kasdiyle tenasül yollarına bazı maddeler sokulmasında, yeni doğan çocuğun göbek kor­donunun pis aletlerle kesilip temiz tutulamaması halinde tetanos hastalığının ortaya çıkması ihtimali vardır.

Tetanos Belirtileri, Tetanos Belirtisi

Tetanos hastalığı insanlarda baştan çenenin sıkışması ile başlar. Çiğneme kaslarında, mikropların zehirle­ri tesiriyle, hâsıl olan kasılmalardan dolayı çene kemikleri sı­kışır ve ilk alâmet olmak üzere hasta ağzını açamadığından şikâyet eder. Gerçekten ağzın açılmasında büyük zorluk vardır.

Ondan sonra kasılmalar boğaza geçerek hastanın gıdala­rı yutması, sulu maddeleri içmesi pek ziyade güçleşmiş olur. Daha sonra yüzdeki kaslarda kasılma ve çekilmeler başlar, hastanın yüzü elemli bir gülüş manzarası gösterir. Biraz za­man daha geçince kaslardaki gerginlik ve kasılma halleri bo­yuna ve sırta da intikal eder. O zaman hastaların bütün vücu­duna zehir yayılmış ve durumları fenalaşmış demektir.

Böyle bir kasılma nöbeti sırasında hastanın çenesi sıkış­mış, boynu tutulmuş, sırt kaslarının kasılmasından dolayı, bel kemiği bir yay gibi, kıvrılmış vaziyette bulunur.

Ufak bir ses, küçük bir gürültü, bir ışık vurması, tepkiler yaparak, sık sık nöbetlerin ortaya çıkmasına sebep olur.

Her nöbet esnasında şiddetli kasılmalardan vücutları ka­zık gibi sertleşen hastalar büyük bir sıkıntı içine düşerler. Bu sırada hastanın ateşi de yükselir. (Bu yüzden halk arasında bu hastalığa kazıklı humma adı verilmiştir.)
Hastalar bütün akıl ve şuurlarına sahip bulunduklarından düştükleri bu sıkıntılı hal içinde, son derecede, büyük bir kor­ku ve heyecan duyarlar. Hastalarda şiddetli bir inkıbaz ve ter­leme vardır.

Nöbet nöbet gelen ve bütün vücudu saran şiddetli kasıl­malar arasında teneffüs ve kalp hareketlerinin durması, has­tanın hayatını tehlikeye koyar. Yetişilip kurtarılmazsa hasta, bir boğulma ile ölebilir.
Tetanos için örneklik tablo budur. Bundan başka hastalı­ğın pek şiddetli şekilleri mevcut olduğu gibi, hafif çekilme ve kasılmalarla geçen müzmin ve yalnız organlardan birisini tu­tan mevzii tetanoslar da vardır.

Görülüyor ki tetanos mikrobunun zehirleri, yaraların için­de hâsıl olarak yavaş yavaş sinir yollarını tutan ve merkezî si­nir sistemine yerleşip hastalığı hâsıl eden zehirlerdendir.

Tetanos Tedavisi

Tetanos hastalığı ortaya çıktıktan sonra has­tayı sakin ve loş bir odada yatırmalıdır. Hastanın vücudunda kasılmalara sebep olacak tepkilerin husule gelmemesi için her türlü gürültülerden ve fazla ışıklardan muhafazası şarttır.
Nöbetlerin ve kasılmaların önlenmesi için hastaya verile­cek ilâçların en iyisi uyku ilâçlarıdır. Bunlar hastaya derin bir sükûnet vererek nöbetlerin gelmesine ve bundan doğacak fe­nalıkların ortaya çıkmasına mâni olurlar. Bir yandan da mik­rop ve zehir kaynağı olan yara tedavi edilerek ortadan kaldı­rılmakla hastanın şifa bulması sağlanmış olur.

Tetanosun özel bir serumu vardır. Bu serum hem korun­mada hem de tedavide kullanılmaktadır.

Doktorun tavsiyesine göre tetanos serumu tedavide yük­sek dozlarda hastanın kaba etinden şırınga edilmek suretiyle kullanılır.

Tetanosdan Korunma Yolları

Gübreli ve pis topraklarla bulaşmış olan ya­ralardan sakınmak, tetanos korunmasında en önemli tedbirlerdendir. Her türlü kazalardan sonra vücutta hâsıl olan yaralar dikkat ve itina ile temizlenip pansuman yapılmalıdır. Doktor lüzum görüyorsa derhal bir miktar tetanos serumunu hastaya şırınga etmek suretiyle mükemmel bir korunma temin edilmiş olur. Hâsıl olan yaralar bilhassa derin ve girintili çıkıntılı olursa mutlaka koruyucu olarak tetanos serumu tatbik edil­melidir. Ufak bir ihmal hayatın tehlikeye girmesine sebep olur. Bilhassa çivi batmaları bu bakımdan önemlidir.

Çocuklar bahçelerde, sokaklarda oynarken sık sık yara­landıklarından bu yaralar ihmal edilmemeli, büyük ve derin oldukları takdirde derhal serum tatbik ettirilmelidir.

Tetanosun bir de koruyucu aşısı vardır. Bu aşı bilhassa gübreli yerlerde hayvanlarla uğraşan insanlara ve topraklarda düşüp kalkan çocuklara çok lüzumludur. Belirli aralıklarla iki veya üç defa tatbik edilen tetanos aşısı kuvvetli bir bağışıklık sağlamak suretiyle herhangi bir yaralanmada şahsı tetanostan korumak gibi bir garanti teşkil etmiş olur.

Kuduz Hastalığı, Kuduz Nedir

Kuduz, çok tehlikeli olan bulaşıcı hastalıklardan biridir.
Köpek, kedi, fare gibi insanlarla çok yakından münase­bette olan hayvanlarda görülen ve bunlar vasıtasıyla insanlara da geçen bir hastalıktır.
Kuduzun pek tehlikeli olması, hastalığa tutulduktan sonra, kur­tulmak ihtimalinin imkânsızlı­ğından ileri gelmektedir.

Kuduzu hâsıl eden mikrop bir virüstür. Kuduz en ziyade köpeklerde görülür. Fakat köpekten başka kedi, fare, maymun, ayı, kurt, tilki, çakal, at, eşek, koyun, sığır, sincap, kobay tavşan... gibi me­meli hayvanlarda hattâ yarasa kuşlarında bile görülmüştür.


Kuduz virüsü kuduza tutul­muş hayvanların salyasında ve salya ile bulaşan pençe, tırnak, deri ve tüylerinde bulunur. İnsan kuduza tutulduğu zaman (İnsanlarda Kuduz) salyası ve salya ile kirle­nen eşyası bulaşmada vasıta olabilir. Fakat en çok görülen bu­laşma tarzı kuduz hayvanın ısırması veya dili ile deriyi yala­ması, tırmalaması, yırtması gibi hallerdedir.

İnsanda Kuduz hastalıkları, virüs vücuda girdikten sonra sinir yollarını tutup yavaş yavaş ilerleyerek merkezî sinir sistemine (Beyine) gelip orada iltihap yapmak suretiyle hastalığı hâsıl eder. Onun için­dir ki kuduz bir hayvanın ısırmasından itibaren insanın hasta­lanmasına kadar, ortalama olarak, (15) günden (60) güne kadar uzayan bir (kuluçka süresi) geçer. Bu zamanın aşılanmak ve hastalıktan korunmak fırsatını vermesi bakımından büyük bir önemi vardır.

Kuduz Belirtileri, Kuduz Belirtisi Hakkında

İnsanda kuduz hastalığı başlarken önceden hastada yorgunluk, durgunluk, baş ağrısı, sinir bozuklukları kalp sıkıntıları olur. Hasta, bazı defa, yerinde duramayacak derecede sıkıntılıdır. Bundan sonra boğaz ve teneffüs kasların­da kramp tarzındaki sıkışmalar dolayısıyla hasta sulu madde­leri içmeğe ve gıdaları yutmağa muvaffak olamaz. Su içmek is­tediği zaman derhal boğaz kaslarındaki sıkışmalar, bir tepki tarzında ziyadeleşerek buna engel olurlar. Bu halde bütün si­nir sistemi sarsılmış olan hasta, sudan ürküp kaçmağa başlar ki buna (sudan korkma) derler.

Kasların bu sıkışması nöbet nöbet gelip geçer. Hastanın yüzü yorgun ve korkulu, gözleri dalgın ve endişeli bir haldedir.

Bu esnada dışarıdan gelecek sesler, ışıklar, rüzgârlar has­tanın vücudunda şiddetli tepkiler yapmağa başlarlar. Derisi çok hassas, gözbebekleri büyümüştür.
Zaman zaman bütün vücudundaki kaslar, sıkışıp gerilirler. Hastanın sesi kısılır, boğuk feryatlar çıkarır. Tükürüğünü yutamadığı için ağzından salyalar ve köpükler akar.

Eşyasını, elbisesini ısırır. Korkulu ve acınacak bir manza­ra gösterir. Sonra, yavaş yavaş, bu nöbet hâli geçer. Çok geç­meden yeni bir tesirin yarattığı tepki ile yeni bir nöbet daha hâsıl olur.

Bütün bu nöbetler esnasında hasta şuurunu kaybetme­miştir. Etrafındakileri tanır, tehlikeyi bilir ve haber verir.

Hasta bu sıkıntılar içinde pek fazla ter döker. Uyku uyuyamaz. Nihayet arka arkaya gelen nöbetlerin yaptığı felçler ve sıkıntılı haller arasında boğulma veya bir kalp durması onun hayatına nihayet verir.
Kuduz hastalığı başladıktan sonra, çokçası, (3 - 4) gün içinde hastanın ölümü ile hastalık sonuçlanmış olur.

Kuduran hayvanlar (hayvanlarda kuduz) ise ilk günlerde çekingen, düşünceli ve karanlık köşelere kaçıp saklanır bir haldedirler.

Daha sonra hiddetli ve azgın bir hal alarak her rastladık­larının üzerine saldırıp ısıracak ve parçalayacak bir durum gösterirler.
Boğaz kaslarının sıkışması dolayısıyla köpekler su içemez­ler ve sudan korkarlar. Ağızlarından salyalar akar, sesler kı­sık, dilleri dışarıya sarkıktır. Sık sık gelen bu nöbetler tesiri ile (2-3) gün içinde ölüp giderler.
Demek oluyor ki kuduz virüsü en ziyade, sinir sistemine tesir eder. Onun için kuduz hayvanın ısırdığı yer beyine ne ka-' dar yakın olursa, hastalık daha çabuk ve daha şiddetli olarak hâsıl olacağı için, mesele de o kadar önemli ve tehlikeli olur.

Kuduz Tedavisi

Kuduz hastalığına bir defa tutulduktan sonra artık ölüm muhakkak olduğundan bu hastalığın tedavisi yok­tur. Yalnız hastanın çektiği derin sıkıntıları bir az olsun hafif­letmek için ağrı kesici, sükûnet ve uyku verici ilâçlar kullanı­lır. Kuduz aşısı ile kuduz serumunun hastalık ortaya çıktık­tan sonra tedavide hiç bir kıymeti yoktur. Bütün marifet şüp­heli hayvanın ısırmasından sonra uzun olan kuluçka süresin­den faydalanarak şahsa derhal kuduz aşısı yapmağa başlamak, hastalığın ortaya çıkmasını önleyerek onu muhakkak bir ölüm­den kurtarmaktır.

Kuduzdan Korunma, Kuduz Aşısını Kim Buldu

Kuduz aşısını bulan, (Pastör) adındaki Fransız âlimi tarafından ondokuzuncu yüzyılda kuduz aşısını bulan kişi olmuştur. İnsanları kuduz gibi çok tehlikeli bir hastalıktan koruyup kurtaran biricik ilâçtır. Bu bakımdan şüpheli bir ısırığa uğramış olan her insa­nın, bir dakika bile vakit geçirmeden, derhal en yakın bir sağlık müessesesine başvurarak kendisine kuduz aşısı yaptırması gayet lüzumludur. Bu tedbirde gösterilecek birkaç günlük ih­mal insanı amansız bir Ölüme sürüklemeğe kâfidir.

Kuduzun şakası yoktur. İşin önemini bilmeyenlerin cahil­ce lakırdılarına kapılmamalı, gayet uyanık bulunmalıdır.

İnsanı kuduz bir hayvan ısırdığı veya insan bu hayvanla temas ettiği zaman, hayvan ölmeden veya öldürülmeden tutul­muş ve sağ olarak elde edilip muhafaza altına alınabilmişse, bunun kuduz müessesesinde veya veterinerin gözü önünde (12) gün kadar bulundurulması lâzımdır.

Hayvan bu müddet içinde kudurmaz, kuduz belirtileri gös­termez veya ölmezse bir tehlike olmadığı anlaşılacağından baş-, lanmış olan aşı durdurulur. Eğer hayvan insanı ısırdıktan ve­ya temastan sonra ölmüş, öldürülmüş veyahut ortadan kaybol-muşsa, ısırılanı derhal kuduz aşısına tâbi tutmak lazım gelir.

Kuduz şüpheli bir hayvan ölmüş bile olsa onun beynini muayene ederek ve hayvan tecrübeleri yaparak kuduz olup ol­madığını anlamak kabil olabileceğinden bu hayvanın ölüsünü de, ışınlan kimse ile beraber, kuduz müessesesine götürmek uygun olur.

Kuduz şüpheli ısırıklardan bolca kan akıtmalı, yarayı ok­sijenli su ile güzelce yıkamalı, üzerine tendürdiyot sürmelidir. Yaranın temiz tutulması ve sik sık pansuman yapılması lâ­zımdır. Kuduzun en önemli kaynağı sokakta bırakılmış başı­boş köpekler ve kedilerdir. Köpek besleyenler bu hayvanları gayet iyi bakmalı ve temiz olarak muhafaza etmeli. Hattâ za­man zaman bunlara kuduz aşısı yaptırmalıdırlar. Başıboş so­kak köpeklerini derhal öldürüp ortadan kaldırmak lâzımdır. Bazı merhametli insanların köpeklere acıyıp savaş teşkilâtın­dan sakladıkları, hattâ zehirlenen köpekleri kurtarmağa çalış­tıkları görülmektedir.
Bunlar yaptıkları işin fenalığını anlayamayan bilgisiz kimselerdir. İnsanlara acımayıp da köpeklere acımakta hiç bir mâna yoktur.

İnsan sağlığına zarar veren her hayvanın öldürülmesi caiz ve lâzımdır. Kuduz gibi tehlikeli ve korkunç bir hastalık karşısında derhal doktora ve ilgili resmî makamlara haber vermek her vatandaşın vazifesidir. Kanunlarımız bakımından da bu vazife herkes için mecburidir.

Dizanteri Hastalığı Nedir, Çocuklarda Bebeklerde Dizanteri


Halk dilinde (kanlı basur) denilen hastalıklardır. Hastalı­ğı hâsıl eden mikroplar bakımından iki türlüdür.

1 — Basili dizanteri
2 — Ampili dizanteri

Basili Dizanteri

Çok eskiden beri bilinen ve salgınlar yapan bulaşıcı hastalıklardandır. Tarihte savaşan orduların bozulmasına ve perişan olmasına sebep olmuş büyük dizan­teri salgınları vardır. Zaten dizanteri harp, açlık ve sefalet za­manlarını fırsat bilen ve böyle zamanlarda ortaya çıkıp her ta­rafa yayılmak azgınlığında olan bir hastalıktır. Hastalığı ya­pan ufak çomak şeklinde bulunan (dizanteri basilleri) dir. Bu basiller hastaların kalın bağırsağında açılan yaralarda bulu­nurlar ve büyük aptes ile dışarıya çıkıp her tarafa yayılırlar.

Kendileri hiç hasta olmadıkları halde bağırsaklarında bu mikropları taşıyıp etraflarına bulaştıran (sağlam taşıyıcılar) da vardır. Bu mikroplar büyük aptes vasıtasıyla dışarı çıktıktan sonra sulara, topraklara, sebze ve meyvalara bulaşırlarsa bu suları içenler ve bu gıda maddelerini temizlemeden, pişirme­den yiyen insanlar hastalığa tutulmak tehlikesine düşmüş olurlar.
Mikrop insan vücuduna ağızdan ve sindirim yollarından girer. Bunlar kalın bağırsakta üreyip çoğaldıktan ve iltihaplar yaptıktan sonra hâsıl ettikleri zehirler bütün vücuda yayıla­rak hastalık ortaya çıkmış olur.

Dizanteri Belirtileri

Basilli dizanteri kırıklık halsizlik ve ateş yükselmesi ile başlar. Çok geçmeden hastada karın ağrıları ile birlikte ishal hâsıl olur. Büyük aptes başlangıçta sulu bir halde iken zaman geçtikçe içinde kan ve sümük gibi madde­ler peyda olur. Günlük dışarıya çıkma sayısı gittikçe fazlalaşır. Bu hal hastayı pek ziyade rahatsız eder. Günde (20 - 30) defa dışarıya çıkmak zorunda kalan hastalar Vardır. Karın ağrıları fazlalaşır. Dışarıya çıkma sırasında makatta ıkıntı, bu­runtu halleri baş göstererek hastaya çok sıkıntı verir.

Hastanın iştahı yoktur. Ateşi yükselir. Derin bir halsizlik içinde yatağa düşmüştür. Sıklaşan ishal yüzünden vücudun­dan çok su kaybeder. Dudakları kurur, dili paslanır, az za­manda çok zayıf düşer. Hastalık böylece bir hafta kadar sü­rer. Fakat bu şiddetli sıkıntılar hastanın kalbini ve damar sis­temini bozup zayıflatarak ölümlere sebep olabilir. Dizanteri mikropları kalın bağırsağın iç zarında sathî, geniş, etrafı gi­rintili çıkıntılı yaralar yaparlar. Büyük aptesin içine kan bu­laşması, hastada karın ağrıları olması bu yüzdendir.

Hastalık iyileşmeğe yüz tutarken bazı hastalarda, diz ka­paklarından başlayıp az zamanda öteki eklemlere de geçen, ro­matizma tarzında ağrı ve şişlikler olduğu görülür.


Hasta iyi bakılmaz, iyi tedavi edilmezse, perhizi çabuk bozarsa hastalık müzmin bir şekil alarak sürüncemede kala­bilir.
Hastalığın teşhisi için laboratuarlarda büyük aptesin muayene ve tahlili lâzımdır.

Ampili Dizanteri

Bu hastalığı yapan mikrop (dizanteri amibi) dedikleri ufak, tek hücreli bir hayvancıktır. Hastalığı hasıl eden amibin erişkin ve hareketli şekilleri ise de mikro­bun ufak, yuvarlak ve (kist) dedikleri mukavemetli şekiller al­dığı da olur.
Dizanteri amibi de sulara, çiğ yenen sebze Ve meyvalara ve çeşitli gıdalara bulaşarak insanlara ağız yolundan girip has­talığı hasıl eder.

Ampili Dizanteri Belirtileri, Amip Dizanteri

Ampili dizanteri, basilli dizanterinin tersine olarak, sinsi ve gürültüsüz bir tarzda başlar. Hastada kırık­lık, halsizlik, iştahsızlık, hazımsızlık gibi haller görülür.
Hastanın başlangıçta büyük aptesi suludur. Fakat birkaç gün sonra karında ağrılarla, ıkıntı ve buruntu ile beraber kan ve sümük ortaya çıkar. Basilli dizanterideki sümük koyu, bu­lanık ve cerahatli bir manzara olduğu halde amiplinin bağır­saklarından çıkan sümük cam gibi şeffaftır.
Amipli dizanteriye tutulmuş hastalara, çok defa, ateş ol­maz. Günlük dışarıya çıkma sayısı, basillide olduğu kadar çok değildir. En ağır vak'alarda yirmi dört saatte (10) defayı geç­mez.

Amipli dizanteri başlangıçta anlaşılıp tedaviye başlanmaz­sa derhal müzminleşir. Çünkü müzminleşmeğe son derece mü­sait olan bir hastalıktır. Zaman zaman ishal ve zaman zaman inkıbazlara sebep olmak suretiyle yıllarca sürer ve hastayı ca­nından bezdiren müzmin amipli dizanteri şekilleri vardır.

Amipli dizanteriye tutulmuş olanlarda amipler, barsaklardan karaciğere geçerek orada (karaciğer apsesi) dedikleri teh­likeli bir ihtilât hâsıl edebilirler.
Amipli dizanteriye tutulmuş olanlarda amipler, bağırsaklar hastalıklı iken harpler ve göçler dolayısıyla dünyanın bir­çok yerlerine yayılmıştır.
Bizim memleketimizde de şurada burada tek tük vak'alar halinde her zaman görülmektedir.

Dizanteri Tedavisi, Kronik Dizanteri

Dizanteri Hastalıkları tedavisinde en önemli mesele perhizdir. Gıdalar hastalığın devrine, hafif veya şiddetli olmasına göre sulu, hazmı kolay ve kalın bağır­sakta posa bırakmayacak olan maddeler arasından seçilmeli­dir. Dizanterilerde karın ağrısı, ateş, kırıklık, kalp zayıflama- sı gibi sıkıntıları ortadan kaldırmak için uygun ilâçlar kullan­mak, karın üzerine kuru veya yaş şekilde sıcak tatbikat yap­mak hastanın çabucak rahatlamasını temin eder.
Özel tedaviye gelince: basilli dizanteri eskiden kendi özel serumu ile tedavi edilirdi. Fakat son yıllarda ortaya çıkan sulfamid'ler ve bir takım antibiyotik ilâçlar basilli dizanteri hastalığında pek şifalı tesir gösterdiğinden doktorun vereceği bu ilâçlarla hastalığın kolayca tedavisi mümkündür. Bugün artık dizanteri serumu kullanılmaz olmuştur. Bilhassa bağırsakta erimeyen (sulfaguanidin) kökünden olan ilâçların basilli dizan­teride büyük faydaları vardır. Vücudundan çok su kaybetmiş, derin bir halsizlik ve zayıflık içine düşerek kalp ve damar sis­temi bozulmak tehlikesine uğramış hastalara kalp ve damarları kuvvetlendirici ilâçları enjeksiyon suretinde tatbik etmek ve lüzum hâsıl olursa hastaya kan nakli yapmak lâzım gelir. Amipli dizanterinin biricik tesirli ilâcı (Emtein) dedikleri maddedir. Fakat bu ilâç aynı zamanda zehirli olduğundan yapılma tarzı ve miktarları mutlaka doktor tarafından tayin ve tatbik edilmelidir. Çünkü bu ilâç deri altından şırınga edil­mez. En tesirli şekli damar içinden enjeksiyon tarzıdır. Bu da çok dikkat ve itina isteyen bir meseledir. Emerin tedavisi sı­rasında hastayı yatakta yatırmak ve daima doktorun kontrolunda bulundurmak lâzım gelir.

Korunma

Dizanteriden korunmada en esaslı tedbir vü­cut, eşya ve gıda maddelerinin temizliğidir. Büyük aptes, lâ­ğımlar, sular daima gözönünde bulundurulmalı, pislikler üze­rindeki mikropları her tarafa taşıyıp bulaştıran kara sineklere karşı şiddetli bir savaş açılmalıdır. Şüpheli suları kaynatmak, sebze ve meyvaları iyi temizlemek ve pişirmek lâzımdır.

Yilancik Hastaligi Nedir Tedavisi

Yılancık Nedir, Yılancık Hastalığı Hakkında Bilgiler

Yılancık hastalığı, vücudun derisi veya muhat gışaları içinde iltihap hâsıl olmasıyla kendisini gösteren mikroplu has­talıklardan birisidir.
Yılancığı yapan amil, mikroskop altında zincir şeklinde görülen, ufak yuvarlak bir mikroptur. Bu mikroplar deri veya muhat gışaları üzerindeki ufak bir yara veya sıyrıktan içeriye girip iltihaplar yaparak yılancık hastalığını ortaya çıkarırlar. Yılancık, vücudun birçok yerlerinde görülebilirse de en zi­yade görüldüğü yer yüzdür. Buna (yüz yılancığı) derler.

Deri ve muhat gışaları üzerinde zararsız olarak yaşayan yılancık mikropları günün birinde gözlerin, kulakların, burun deliklerinin, dudakların kenarlarında hâsıl olan sıyrık veya si­vilcelerden içeriye girdikten birkaç gün sonra hastalık başlar.

Yılancık Belirtileri

Mikropla bulaşan insanda hastalık kırıklık, yorgunluk, baş ağrısı, halsizlikle başlar. Ateş, bir titreme ile, az zamanda yüksek dereceye çıkar. Yüzün mikrop giren yerin­de bir kırmızılık belirir. Bu kırmızılık gittikçe genişler. Kıza­ran saha sağlam olan deri kısımlarından yılankavi bir hudut ile ayrılmıştır. (Bunun için yılancık demişler). Kızaran yerlere el ile dokunulursa düz, parlak ve ağrılıdır. Hastanın dili paslı, iştahı yoktur. Yüzü gittikçe şişer.

Kırmızılıklar ve iltihaplar, çok defa, boyun bükülmeleri gibi derinin kemiğe yakın olduğu kıvrımlar hizasında durur, ileriye geçemez. Fakat bazı vak'alarda hiç bir engel tanımayıp ilerleyerek gittikçe genişler, yukarıdan başın saçlı kısmına aşa­ğıdan bofun derisi üzerine, hattâ daha aşağılara kadar iltihap inebilir.

Bir takım hastalarda da iltihapların bir yerde sönüp diğer yerlerde başlamak suretiyle bütün vücudu gezip dolaştığı gö­rülür (Göçmen yılancık). İltihabın ilerlemiş devrinde hastanın ateşi yüksek, dudakları kuru ve kavruktur. Bazı hastalar bu sırada kendilerini kaybederler. Mikrop zehirlerinin merkezî sinir sistemine tesirleri dolayısıyla, yataklarından kalkmak, dışarıya kaçmak isterler. Yersiz, mânâsız sözlerle sayıklarlar, korkulu bir durum gösterirler.

Bu sırada hastaların yüzlerindeki kırmızılıklar üstünde, içinde su toplamış bir takım kabarcıklar çıkmış, bunlar cera­hatli çıbanlar haline gelmiş olabilir. Hastalık başka arızalarla karışmazsa günün birinde ateş birden bire veya yavaş yavaş düşer. Yüzdeki kırmızılık solar, kabarcıklar çatlar, yaralar ka­buklanır. Hasta artık iyiliğe dönmüş olur.

Bu örneklik tablodan başka ufak bir deri kırmızılığı ile gayet hafif geçen yahut çok ağır bir halde geçip mikroptan ileri gelen şiddetli bir kan zehirlenmesi (septisemi) haliyle hastayı az zamanda tehlikeye düşüren ağır şekiller de vardır.
Yılancık hastalığı sırasında iltihaplı yerlere yakın lenfa boğumlarında cerahatli abseler, akciğerlerde zatürrie tarzında iltihaplar, kalp zayıflaması, böbreklerin bozulması, eklemlerin, romatizma hastalığında olduğu gibi, şişmesi tarzında hastalığı uzatan ve hastayı üzüp zayıflatan birçok ihtilâtlar görülebilir.

İşin en korkulu tarafı mikrobun kana karışarak bütün vü­cuda yayılması ve (septisemi) denilen bir çeşit kan zehirlenme­si hâsıl etmesidir. Bütün bu tehlikeli hallere rağmen hastalık, çok defa, şifa ile neticelenir. Bu defa hastalığa tutulan bağışık­lık kazanmaz. Bilâkis bazı kimselerde mikrop odağı (mihrakı) ortadan kaldırılmazsa sık sık nüküsler görülür.

Yılancık Tedavisi, Yılancık Hastalığı Tedavisi

Ateşli zamanda hastayı yatağa muhafaza et­mek, yüzdeki yaralar üzerine yumuşatıcı merhemler sürmek, ateşe ve ağrılara karşı uygun ilâçlar kullanmak lâzımdır.
Hastalığın en şifalı ilâcı (sulfamid) ler ve (Penicillin) dir. Bu ilâçların hastalık mikrobu üzerine kat'î tesiri mevcut oldu­ğundan hastaların kolayca iyileştirilmesi ve ihtilâtlardan ko­runması mümkündür. Bu ilâçların keşfinden sonra yılancık hastalığının artık eski önemi kalmamıştır.

Yılancıktan Korunma Yolları

Vücudu gayet temiz tutmak, derinin her­hangi bir yerinden kıl koparmamak, sivilceleri tırnaklamamak lâzımdır. Bu suretle deri üzerinde sıyrıklar açılmasına ve yı­lancık husulüne meydan verilmemiş olur.
Hastalığın koruyucu bir aşısı yoktur.

Tifüs Nedir, Tifüs Hastalığı Hakkında Bilgiler


Bu hastalığa (Lekeli humma) da derler. Çok bulaşıcı Ve çok tehlikeli hastalıklardan birisidir. Hastalığı yapan (Riket-siya) adında, ufak yuvarlak bir mikroptur. Bu mikrobun bir sürü tipleri mevcut olduğu yapılan araştırmalardan anlaşıl­mıştır. Tifüsü yapan da ayrı bir tiptir. Bu mikrop hayatının bir devresini elbise bitlerinin vücudunda geçirmekte, bitler vasıtasıyla hastadan sağlama bulaşmaktadır.
Açlık, yorgunluk, pislik, harpler, insanların toplu bir hal­de ve sıkışık durumda yaşamak zorunda kalmaları bulaşmayı kolaylaştıran ve hazırlayan sebepler arasındadır.

Tifüs Hastalığı Belirtileri

Mikrop vücuda girip yayıldıktan sonra has­talık kırıklık, halsizlik, baş ve bel ağrıları ve ateş yükselmesiy­le başlar. Hastanın dudakları kuru, yüzü kırmızı, dili paslıdır. Dalak hafifçe büyür. Dört beş gün içinde vücudun derisi üze­rinde, pire ısırması şeklinde, ufak, kırmızı lekeler ortaya çıkar. (Bundan dolayı hastalığa lekeli humma denilmiştir.) Ateşin yüksek devresinde hastalar kendilerini kaybederler. Sayıkla­ma, bağırma, yataktan atılma halleri görülür. Hasta bazı defa o kadar ağır olur ki, idrar ve büyük aptesini bile, hiç haberi ol­madan altına kaçırabilir.
Hastalığın süresi (12 - 14) gün kadardır. Bu müddeti atla­tabilen hastalar kurtulmuş demektir. Çünkü bu müddetten sonra ateş düşer, hasta kendine gelir. Genel durumu yavaş ya­vaş düzelerek nekahat devresine girmiş olur.

Tifüs esnasında hastanın akciğerlerinde, kulaklarında, böbreklerinde, kalbinde ve damar sisteminde bir takım tehli­keli ihtilâtlar olabilir ki ölümü mucip olan, çok defa, bunlar­dır.


Tifüslü hastayı ateşli zamanında ısıran bitler ondan aldık­ları kanda mevcut mikroplan, üç dört gün içinde, vücutların­da olgunlaştırırlar. Ondan sonra bu bitler çok tehlikeli bir hal alırlar. Bunların sağlam bir insanı hastalığa bulaştırmaları ısırmak suretiyle değildir. Bitin pisliği ile veyahut deri üzerin­de ezilmesiyle vücudundan dışarıya çıkan hastalık mikropları şahsın kaşınmak suretiyle deride açtığı ufak tırnak yaraların­dan vücuda girerek Tifüs hastalığına sebep olur.

Tifüsün biricik bulaşma vasıtası bittir. Ortada bit bulun­mazsa hasta ile ve onun bütün eşyasıyla temas edilse de hasta­lık bulaşmasından korkulmaz. Yalnız bitlerin pislikleri ile bu­laşmış olan eşya ve çamaşırlar üzerinde bitler zamanla kendi kendilerine ölmüş olsalar bile pislikler içinde kalan mikroplar uzun müddet dayanabileceklerinden bu gibi eşyanın, bitsiz ol­duğu halde, hastalığı bulaştırabileceği anlaşılmıştır.

Tifüs Hastalığından Korunma Yolları

Çok tehlikeli olan bu hastalıktan korunmak için biricik çare bitten sakınmaktır. Hasta bitsiz olmalı ve hastalarla temas etmiş olan eşya ve çamaşırlar bitten dikkatle temizlenmelidir. Koruyucu aşısı vardır.

Tifüs Tedavisi

Hasta sağlamlardan ayrılarak tedavi olunur. Eskiden özel surette mikroplar üzerinde tesir edecek bir ilâcı olmayan bu hastalık çok tehlikeli salgınlar yapmış, bütün dün­yada pek çok insan öldürmüştür. Birinci büyük dünya sava­şında bizim yurdunuzda da Tifüs pek büyük tahribata sebep olmuş, başta hastalara bakan hekimlerimiz olduğu halde çok sayıda insanlar bu hastalığa kurban olmuşlardır. Yeni antibi­yotik ilâçların keşfinden sonra hastalığın tedavisi kolaylaşmış­tır. Çünkü bunlar arasında (Chloramphenicol) (Terramycin), (Aureomycin) gibi ilâçlar Tifüste pek şifalı tesir göstermekte ve hastanın hayatını kurtarmaktadırlar.

Tifüs en ziyade vücudun her tarafına bir örümcek ağı gibi yayılmış olan incecik kan damarları sistemine dokunup orada felçler husule getirdiği için hastalık sırasında doktor kalp ve damar ilâçları vermek suretiyle hastayı muhafaza etmek mec­buriyetindedir.
Hastalık sırasında hastasına ve yerine göre verilecek pek çok ilâç vardır. Bunları ancak doktor tayin eder.

Yemekler sulu ve sindirimi kolay gıdalar arasından seçilir. Hastaların, hastalığa mukavemet edebilmesi için iyi beslenme­leri, vücutlarının gayet temiz tutulması lâzım gelir.

Salgın Hastalık Menenjit Nedir, Menenjit Hastalığı Nedenleri

Bir takım mikroplar beynin üzerini kaplayan zarlara gelip oturdukları zaman orada bazı iltihaplar yaparlar ki bu iltihap­lara (Menenjit) denir. Menenjit yapan mikroplar pek çoktur. Hastalık, çok defa, iltihabı yapan mikrobun adına göre adlan­dırılır.
Bunlar arasında beyin zarlarında oturup iltihap yapmak azgınlığında olan (Menengokok) adında bir mikrop vardır. Bu mikrop salgın Menenjit denilen bulaşıcı ve tehlikeli bir Menen­jit hâsıl eder. Bu mikrop ufak, kahve taneleri şeklinde çift çift dizilmiş bir halde görülür. Belsoğukluğu mikrobuna pek ben­zer, fakat ondan ayrıdır. Hastalarda baştan boğazda, badem­ciklerde, burnun arka delikleri hizasında nezle ve iltihaplar yapar.

Günün birinde birden bire kana karışarak gelip beyin zar­larında oturup (Salgın Menenjit) hâsıl eder.


Boğazlarında mikrop taşıyanların veya hastaların öksü-rür, aksırır ve söz söylerken ağızlarından, burunlarından fırla­yan tükürük damlacıkları ile bulaşan, ve istidatlı olan insanlar bu hastalığa tutulurlar.
Kendileri hasta olmadıkları halde boğazlarında mikrop taşıyan ve etrafa bulaştıran sağlam insanlar da vardır. Bunlar çok tehlikeli olan (Mikrop taşıyıcıları) dır.
Hastalık, çabuk bulaşması, ağır bir hastalık olması ve sal­gınlar yapabilmesi bakımından çok önemlidir.

Menenjit Belirtileri

Hastalık, çok defa, üşüme, titreme ve ateş yükselmesiyle, birdenbire başlar. Hastalarda şiddetli bir baş ağrısı vardır. Bunun arkasından kusmalar gelir. Vücutta kır­gınlık, halsizlik, dermansızlık hâsıl olur. Vakaların çoğunda dudaklarda, burunda uçuk dedikleri ufak kabarcıklar belirir.
Hasta baş ağrısından çok şikâyet eder. Gözleri kapalı, yata­ğa serilmiş, hatta bazı vakalarda yarı baygın bir halde bulunur.

Bir müddet sonra hastada bir (ense sertliği) başlar. Bu sertlikten dolayı hasta başını önüne eğemez. Başını el ile tutup önüne doğru eğdirmek isterseniz hastaya sıkıntı ve zorluk vermiş olursunuz. Bacakta ve bel kemiğine ait kaslarda da sert­likler hâsıl olduğu için hasta kaldırılıp oturtulmak istenirse bacakları uzanmış bir halde yatakta doğrulup oturamaz. Diz­leri bükülür.

Hastanın karnı çökük ve çok defa pekliği vardır. Hastaya yan üstü yatarken bakılırsa başı arkaya doğru çekilmiş, oyluk­ları karnına, baldırları oyluklarına doğru bükülmüş bir halde olduğu görülür ki bu duruma doktorlukta (Tüfek tetiği vazi­yet) derler. Bazı hastaların derisi üzerinde ufak kırmızı lekele­rin çıktığı da olur.

Hasta bir müddet sonra kendisini kaybeder. Yataktan fır­lamak, atılmak ister. Manasız sözlerle sayıklar. Bağırır, tükü­rür. İnsana endişe veren bir takım korkunç haller gösterir.

Hasta derhal tedaviye başlanmazsa netice ölümdür.
Bu hastalıktan kurtulabilenlerin bazılarında körlük, sağırlık, aptallık, sarsaklık gibi bütün ömür boyunca devam edecek olan arızalar kaldığı da görülmektedir.

Menenjit şüphelisi bir hasta karşısında hastalığa kesin teşhis koymak ve hastalığın hangi mikroptan ileri geldiğini an­lamak için mutlaka bel kemikleri arasından iğne sokup bir parça omurilik suyu almak ve bunu laboratuvarlarda tahlil et­tirmek lâzımdır. Beyin zarları üzerinde cerahat mikroplarının yaptığı iltihaplarda ve salgın menenjitte omurilik suyunun ba­sıncı fazla ve rengi, içinde toplanan cerahatten dolayı, bulanık­tır. Bu suyun tortusundan bir damla alıp cam üzerinde boya­narak mikroskopla bakılacak olursa bir sürü cerahat hücrele­ri ve bunların içinde ve aralarında hastalık mikroplarını görüp tanımak mümkündür. Bu suretle (Salgın Menenjit) verem, frengi ve cerahat mikropları ile virüslerin yaptıkları öteki me­nenjitlerden kolaylıkla ayırt edilmiş olur.

Menenjit Tedavisi, Çocuklarda Bebeklerde Menenjit Tedavi

Salgın Menenjit yakın zamana kadar çok ağır ve öldürücü bir hastalık halinde iken sülfamid'lerin ve en meş­hur bir antibiyotik olan (Penicillin)in keşfinden sonra iş de­ğişmiştir.

Salgın Menenjit'in tedavisi eskiden bu hastalığın mikrop­larına karşı hazırlanmış olan (Manengokok serumu) yerine göre, hastanın derisi altından, kaba etinden, damarından veya bel kemiği içinden şırınga edilmesiyle yapılırdı.

Bu hem hasta, hem de hekim için büyük zorluklar ve sı­kıntılar veren bir tedavi tarzı idi.
Bugün (sulfamid) ler ve (Penicillin) ile yapılan tedavi bü­tün bu zorlukları ortadan kaldırmıştır. Bu harika ilâçlar yardımıyla hasta az zaman içinde kurtulup şifa bulmaktadır.
Bu sayede Salgın Menenjitin yaptığı ölümler pek azalmış, tehlike ortadan kalkmıştır. Bütün mesele hastalığı çabucak teşhis etmek ve hiç vakit geçirmeden tedaviye başlamaktır.
Hastalığın ateşli devresinde: doktor, vücudu ve kalbi kuv­vetlendirmek, ağrı ve sıkıntıları izale etmek için daha birçok ilâçlar verir. Bu suretle hastanın az zamanda şifaya kavuşma­sı sağlanmış olur.

Menenjitten Korunma Yolları

Sağlamlar hasta ile temastan sakınmalıdır­lar. Okul, kışla, sinema tiyatro gibi kalabalık yerlerde aksırıp öksürenler arasında menenjit mikrobu taşıyan insanlar bulu­nabileceğinden hastalığın salgın olduğu zamanlarda böyle yer­lere gitmek doğru değildir.

Ağzın, burnun ve bütün vücudun temiz tutulması lâzımdır. İnsan kendisini soğuktan, yorgunluk ve uykusuzluktan koru­malı, nezle ve anjin olmamağa çalışmalıdır.

Salgın menenjit mikroplarından yapılmış koruyucu bir aşı varsa da bu aşının koruma yeteneği şüpheli olduğundan tatbi­kat alanında geniş bir yer tutmamıştır.

Hastalığın salgın olduğu zamanlarda hastanın yakınında bulunanlara koruyucu olarak geçici bir zaman için sulfamid vermenin faydalı olacağını söyleyenler vardır.