Norojenik Sok Nedir Tedavisi

Nörojenik Şok Nedir

Sempatik innervasyonun kaybı sonucu vazomotor tonusun azalması sonucunda gelişir. Genellikle santral sinir sisteminin bozukluklarında çoğunlukla da spinal kord travmasında görülür. Yüksek spinal anestezi ve nadiren akut mide dilatasyonu sonrasın­da da görülebilir. Nörojenik şokun ciddi formlarında diğer şoklarda olduğu gibi yetersiz kar­diyak output ve bozulmuş doku perfüzyonu olur, ancak klinik tablo farklıdır. Nabız hızlı, kan basıncı düşük olabileceği gibi yaygın klinik tablo yavaşlamış nabız, ılık, kuru cilt ve hafif hipotansiyondur. Mental durum genellikle normaldir, solunum fonksiyon­ları bozulmamıştır ve boyun venleri normaldir.

Nörojenik Şok Tedavisi

Ayakların kısa süreli elevasyonu özellikle de spi-nal anestezi nedeniyle gelişen şokta genellikle soru­nu çözer. Eğer nörojenik şok spinal kord yaralanma­sına sekonder olarak gelişmişse dengeli tuz solüs­yonları ile dolaşım hacmini arttırmak yeterlidir. Na­dir durumlarda vazomotor tonusu arttırmak için vazokonstriktif ilaçlar verilebilir.

Kardiyojenik Sok Nedir Tani Tedavisi

Kardiyojenik Şok Nedir

Kardiyojenik şok altta yatan kalp yetmezliğine bağlı olarak doku perfüzyonu bozulduğunda görü­lür. Kardiyojenik şok intrinsik faktörlerin neden ol­duğu ve ekstrinsik faktörlerin neden olduğu tipler şeklinde iki grupta incelenebilir.

İntrinsik kalp yetmezliği, akut miyokard infarktı, konjestif kalp yetmezliği ile birlikte kardiyomiyo-pati, kapak hastalıkları, aritmiler veya ciddi kalp kontüzyonu sonucu görülür. Bu durumlarda sol ventrikül diastol sonu basıncı (preload) ve dolum basıncı (santral venöz basınç, pulmoner arter basın­cı) artmıştır ve jugüler ven distansiyonu görülür.

Ekstrinsik kalp yetmezliği ise kalp üzerinde sı­kıştırıcı baskı olduğunda görülür. Klasik örnek perikard tamponadıdır. Tamponad kalbin dolumunu kısıtlar ve stroke volümü azaltarak sonuçta kardiyak outputu düşürür. Benzer bir olay da tansiyon pnömotoraksında görülür, mediastendeki kayma kalbe venöz dönüşü azaltır. İntrinsik kalp yetmezli­ğinde olduğu gibi bu hastalarda da ekstrinsik basınç ve obstrüksiyona bağlı artmış dolum basıncı ve ju­güler venöz distansiyon görülür ancak sol ventrikül diastol sonu basıncı düşüktür.

Kardiyojenik şokun nedeni hangisi olursa olsun patofizyolojik sonuçlar azalmış kardiyak output ve yetersiz oksijen perfüzyonudur. Bu yüzden klinik olarak hastalar hipovolemik şokla benzer bulgular gösterirler. Nabız hızlı ve zayıftır, kan basıncı düşük­tür, cilt soğuk ve ıslaktır ve solunum yüzeyeldir. İd­rar çıkışı da azalmıştır ancak diğer şok tiplerinin ter­sine boyun venleri genişlemiştir. Eğer şok perikard tamponadı sonucu gelişmişse parodoks nabız sapta­nır. Eğer tansiyon pnömotoraks şoka neden olmuşsa trakea etkilenen tarafın karşısına itildiği için, etkile­nen tarafta perküsyonda hiperresonans ses alınır.

Kardiyojenik Şok Tedavisi

Bu tip şokun tedavisinde amaç intravenöz sıvı­larla yeterli dolaşan kan miktarını sağlayarak bozul­muş dolaşımı, uygun kardiyotonik ilaçlarla da yet­mezlikteki kalbi desteklemektir. Eğer kalp tampona­dı varsa perikardiyosentez endikasyonu vardır. Tansiyon pnömotoraksda toraks tüpü yerleştirilme­lidir. Eğer altta yatan sebep pulmoner emboliyse cerrahi embolektomi gerekebilir.

Septik Şok Nedir

Septik şokun patofizyolojisini anlamak için bu hastalığın açık tanımını bilm ek gerekir. Sepsis, en­feksiyona sistemik yanıt olarak tarif edilir. Septik şok ise yeterli resüsitasyona rağmen devam eden hipo­tansiyon ve inotropik veya vazopresör destek gerek­tiren perfüzyon anomalileri ile birlikte sepsis görül-mesidir. Daha önceleri Gram-negatif bakteri enfeksiyonları ile ilişkili olduğu ve hücre du­varından salgılanan endotoksin yoluyla olduğu dü­şünülse de günümüzde Gram-pozitif bakteriler ve mantarların da septik şoka yol açtığı görülmüştür.

Eğer septik şokun ilk evrelerinde yeterli resüsi­tasyon yapılırsa hemodinamik tablo taşikardi, art­mış kardiyak indeks ve azalmış sistemik vasküler dirençten oluşan hiperdinamik safhadadır. Bu hi-perdinamik yanıta ve yaygın vazodilatasyona rağ­men, hastalarda organ dısfonksiyonu şeklinde ken­dini gösteren hipoperfüzyon bulguları görülür. Eğer hastaya yeterli resüsitasyon yapılmazsa veya hasta septik şokun dekompanse son safhalarmdaysa, hi-podinamik yanıt (azalmış kardiak output) görülür.


Multipl organ sistemlerinin yetmezliği (MOSY) ile birlikte sepsis, yoğun bakım ünitelerindeki ölüm­lerin en sık nedenidir. Sepsis ve septik şoktaki he­modinamik yanıt ve organ disfonksiyonlarının etyo-lojisinde birkaç teori vardır. Genellikle üç grup ola­rak incelenirler:

1. Hücre membranı ve mitokondri dısfonksiyonu teorisi: Sepsisin hiperdinamik kardiyovasküler yanıtı ile periferde bozulmuş oksijen kullanımı arasındaki uyumsuzluğu ilk açıklayan teoridir. Bu teoriye göre doku iskemisi ve disfonksiyonu azalmış kan akımı nedeniyle değil, hücre membranı ve mito-kondrinin direkt zarar görmesiyle oluşur. Bu yüzden hücre yeterli besin kaynağı olmasına rağ­men bunları kullanamaz. Spesifik olarak mito-kondriadaki oksidatif fosforilizasyondaki bozuk­luk sorumlu mekanizma olarak öne sürülmüştür.

2. inflamatuar hücre / mediatör teorisi: Bu teoriye gö­re sepsisle ilişkili patofizyolojik bozukluklar ye­tersiz immün yanıt nedeniyle ortaya çıkar. Bu yanıt tek bir şiddetli yaralanma veya majör kana-
ma atağından sonra ya da bir sıra daha küçük uyarıdan sonra aktive olur.

Günümüzde septik şok ve multipl organ yetmez­liğinin gelişmesinde popüler bir teori de 'iki-darbe' teorisidir ki buna göre bir dizi ölümcül olmayan et­ki veya 'darbeler' bu uygunsuz immün yanıtı başla­tır. İlk 'darbe' genellikle travma veya majör cerrahi­ye bağlı kanamadır ancak yanıklar, yumuşak doku travması veya enfeksiyon da aynı etkiyi yapar. Bu­nun sonucunda inflamatuar hücreler (makrofajlar, nötrofiller) uyarılır. İlk 'darbe'den sonra şiddetiyle orantılı olarak prostaglandin E2 üretimi artarak -bu da T- hücrelerinin fonksiyonlarını bozarak- göreceli immünsüpresyon oluşur. Böylelikle hasta enfeksi­yonlara karşı savunmasız hale düşer. İkinci bir 'dar­be' bu uyarılmış hücreleri tetiklediğinde uygunsuz inflamatuar yanıt aktive olur. Bu ikinci 'darbe' ge­nellikle infeksiyöz bir komplikasyondur, ancak hi-poksi veya hipotansiyon da olabilir. Uyarılan mak­rofajlar tümör nekroz faktör- a (TNF-a), interlökin (IL)-l, IL-6 ve trombosit aktive edici faktör (PAF)'den oluşan sitokin kaskadını başlatır. Uyarı­lan nötrofiller de oksidan hasara yol açar. Lökosit-lerde ve endotel hücrelerindeki adhezyon eğilimi artar. Bu olayların sonunda aktive olmuş nötrofiller endotele yapışarak dokulara göç eder. Bu inflamatu­ar yanıt doku hasarını, hemodinamik bozuklukları ve organ disfonksiyonunu biraz daha arttırır.

Çok fazla klinik kanıt olmamasına rağmen tecrü­beler 'iki-darbe' modelinin anlamlı olduğunu gös­termektedir. Hastalarda hipotansiyon veya hipoksi-den sonra ilk hasardan daha uzaktaki organlarda sepsis ve MOSY gelişir. Bu hastalarda proinflamatu-ar sitokinler yüksektir ve MOSY gelişimi ile ilişkili­dir. Ancak değişik mediatörlerin, bunların ilişkileri­nin ve düzenlenmesinin daha derinlemesine ince­lenmesi gerekir.

Endotoksin: Gram-negatif bakterilerin hücre du­varının lipopolisakkarid komponentidir. Molekü­lün üç ana bölgesi vardır, a- O-antijen yan zinciri, b-çekirdek, c- lipid A kısmı. Lipid A kısmı lökosit, kompleman ve pıhtılaşma kaskadının aktivasyonu gibi endotoksin etkilerin çoğundan sorumludur. Aynı zamanda TNF-a, IL-1, IL-6 ve PAF salgılan­masını da uyarır.

Tümör nekroz faktörü- α: Özellikle enfeksiyon ve endotoksemiye bağlı strese karşı erken yanıt olan primer mediatörlerdendir. Sepsis bulgularından olan ateş ve hipotansiyondan sorumludur; tümör nekroz faktörü-a, IL-1, IL-6, PAF ve prostoglandin salgılanmasını uyarır, lökositleri aktive ederek ad-hezyon moleküllerinin etkisini arttırır.

İnterlökin - 1: Endotoksine yanıt olarak primer olarak monositlerden ve makrofajlardan salgılanır. TNF-a ile birlikte sepsisin ilk başlarında sinerjistik etki gösterirler; birbirlerinin salgılanmasını uyarıp, etkilerini arttırırlar. IL-1, ateşe yol açar, T ve B hüc­relerini aktive eder, adhezyon moleküllerinin etkisi­ni arttırır, hepatik akut faz yanıtta ve hepatik prote­in sentezinde primer mediatörlerden biridir. Ek ola­rak iskelet kası yıkımını da uyarır. IL-1 ve TNF-a'ün biyolojik aktivitelerinin regülasyonu karışıktır ve değişmiş olan metabolizma, çözünebilir reseptörler ve doğal olarak bulunan reseptör antagonistleri içe­rir.

İnterlökin - 6: Monosit, makrofaj, nötrofil ve fib-roblastlardan salgılanır. Biyolojik aktivitelerinin ço­ğu IL-1'inkilerle benzerdir, ancak serum seviyeleri sepsisin geç dönemlerinde yükselir. Ateşe yol açar, hepatik akut faz yanıtını uyarır, T ve B hücrelerini aktive eder ve nötrofil adhezyonunu arttırır.

Ökazonoidler: Araşidonik asidden üretilen bir bileşikler ailesidir. Fosfolipaz tarafından hücre membranından salgılanan araşidonik asid, siklo-ok-sijenaz ve lipo-oksijenaz yollarıyla metabolize olur. Siklo-oksijenaz yolla prostanoidler (prostoglandinler ve tromboksan) üretilirken, lipo-oksijenaz lökot-rienleri oluşturur. Prostoglandin E2, bronkodilatas-yon ve vazodilatasyona yol açar; yaralanma sonrası immünsüpresyonda anahtar mediatörlerdendir.

Platelet aktive edici faktör: Fosfolipaz A2 tara­fından hücre membranmdan üretilen biyoaktif fos-folipidlerden biridir. Hipotansiyona, azalmış kardi-ak outputa, artmış vasküler geçirgenliğe ve trombosit agregasyonuna yol açar. TNF-a ve tromboksan B2 salgılanmasını arttırır.

3. Mikrodolaşım perfüzyonunda defekt teorisi: Bu te­oriye göre hiperdinamik sepsis sırasında kan akı-mmdaki artışa rağmen, değişik vasküler yatakla­rın kendi içinde ve birbirleri arasında oluşan şant mekanizmaları organ iskemisine yol açar. Endo-tel hücre fonksiyonlarmdaki değişiklikler artık sepsis patofizyolojisinin ilk adımları olarak kabul edilmektedir. Kan akımı özellikle vücut kitle­sinin %50'sini oluşturan iskelet kaslarına doğru olur. Aynı anda başta barsaklar ve renal korteks olmak üzere iç organlarda kan akımı azalır. Ay­rıca bu organların mikrodolaşımmda gelişen anormal kan akımı şekilleri doku iskemisini da­ha da arttırır. Bu bölgelere kan akımının tekrar sağlanması, muhtemelen serbest oksijen radikal­leri yoluyla lokalize iskemi ve reperfüzyon hasa­rına yol açar. Nitrik oksid (NO), ökasonoidler ve endotelin bu değişikliklerden sorumlu tutulan faktörlerdir. Kan akımındaki bu değişiklikler, mikrovasküler konstriksiyon, endotel hücrele­rinde şişme veya trombosit ve nötrofillerin mikrodolaşımda agregasyonu sonucu oluşur.

Nitrik oksid nedir: Sepsisin klinik en önemli bulgusu periferik vasküler tonusun belirgin olarak azalması­dır. Bu değişikliklerin oluşmasında multipl medi-atörler rol almasına rağmen, esas NO sentaz (NOS) ve indüklenebilir NOS olmak üzere iki çeşit enzim tarafından üretilen ve bir serbest radikal olan NO'in rolü yakın zamanlarda önem kazanmıştır. Esas NOS, bazal vasküler tonusu ve platelet agregasyo-nunu düzenlemekten sorumlu az miktarda NO üre­timini sağlar, indüklenebilir NOS ise daha fazla miktarda NO üretir ve sepsis sırasındaki periferik vasküler tonus değişikliklerinden sorumludur. Pro-inflamatuar mediatörlerle birlikte hipoksi ve reoksi-jenasyon indüklenebilir NOS için potansiyel uyarı­cılardır. İnflamatuar hücre yanıtı yanında 'iki darbe' teorisi de sepsisteki kardiyovasküler değişiklikleri açıklar. Bir kez aktive olduktan sonra endotel hücreleri disfonksiyonel olur ve çok miktarlarda NO üre­tir. Bunun sonucunda vasküler tonus ve organlara tekrar kan dağılımı azalır. Esas enzimin ürettiği az miktarda NO, vasküler tonusun regülasyonu, organ kan akımının sağlanması ve trombosit ve nötrofil adhezyonunun inhibisyonu için faydalıdır, ancak indüklenebilir enzim tarafından daha fazla üretilen NO zararlıdır. Selektif indüklenebilir-NOS inhibi-törlerinin geliştirilmesi gelecekte teröpatik girişim­lere olanak sağlayacaktır.

Ökazonoidler: Bölgesel değişiklikler ve ökazo-noidlerin anormal üretimi sadece sepsise inflamatu­ar yanıtta değil, kardiyovasküler yanıtta da önemli­dir. Prostasiklin (PGI2) potansiyel bir vazodilatatör-dür ve trombosit agregasyonunu inhibe eder. NO ile birlikte PGI2 lokal kan akımının primer mediatörlerindendir. Fazla salgılanması sepsisteki sistemik va-zodilatasyondan sorumluyken, PGI2'nin ve siklo-oksijenaz ürünlerinin lokal üretimindeki değişiklik­ler barsak kan akımındaki bozuklukta yer alır. NO gibi siklo-oksijenazın da esas ve indüklenebilir for­mu vardır. Tromboksan A2 vazokonstrüksiyon ve trombosit agregasyonunun primer mediatörlerin-dendir ve sepsiste pulmoner hipertansiyon gelişme­sinde rol oynar. Lökotrienlerden C4 ve D4'te vaskü-ler permeabiliteyi artırdığı gibi vazokostrüksiyona da neden olurlar.

Endotelin: Endotel tarafından üretilen ve bilinen en kuvvetli vazokonstriktörlerden olan 21 amino-asidli bir peptiddir. Sepsisli ve ARDS'li hastalarda plazma seviyeleri artar. Endotel üretimindeki bölge­sel değişiklikler sepsiste pulmoner vasküler direnci arttırıp, barsak kan akımını değiştirir.
Bu mekanizmaların tümünün septik şokun deği­şik evrelerinde yer aldığı bilinmektedir.

Tanı

Septik şoklu hastaların çoğu taşikardi, artmış kardiyak indeks ve azalmış sistemik vasküler diren­cin eşlik ettiği hiperdinamik kardiyovasküler yanıt tablosundadırlar. Bu metabolik değişikliklerin so­nucunda hastalarda genellikle anormal olarak art­mış mikst venöz oksijen satürasyonu saptanır.
Cerrahi hastalarda en sık olarak abdominal sep-sis ve akciğer enfeksiyonları (hastanede edinilen pnömoni) görülür. Bu hastaların tedavisindeki ilk adım altta yatan enfeksiyonu tanıyıp, tedavi etmek­tir. Buna rağmen, hastaların üçte-birine yakınında pozitif kültürler saptanamaz. Yakında laparotomi geçirmiş veya bilinen intra-abdominal patolojisi olan hastalarda intra-abdominal enfeksiyondan şüphelenmek gerekir.

Çoğu hastada tercih edilen tanısal tetkik BT'dir. BT rehberliğinde herhangi bir intra-abdominal veya pelvik abse perkütan olarak drene edilebilir. Barsak rezeksiyonu ve anastomoz uygulanmış hastalarda yapılan suda çözünen kontrastlı üst veya alt gastro-intestinal sistem grafileri sepsis kaynağı olabilecek anastomoz kaçaklarını saptar.

Nadiren tetkiklerin sonucu şüpheli olduğu hal­de klinik bulgular intra-abdominal sepsise yönlendirebilir. Bu aşamada tanısal periton lavajı faydalı olur. Lavaj sıvısında 500 hücre/ml'nin üzerinde lökosit sayısı eksplorasyon için önemli bir kriter ola­rak kabul edilir.

Hastanede edinilen pnömoninin tanısı, özellik­le de akciğer filminin yorumlanmasında sorun olan travma hastalarında, oldukça zordur. Yoğun bakım ünitelerinde yapılan rutin trakea kültürleri güvenli sonuç vermez. Bu tür hastalarda fırça biyopsisi veya derin bronkoalveolar lavaj yapılmalıdır.

Septik Şok Tedavisi

Septik şok tedavisinin üç önemli komponenti ok­sijen dağılımını optimize etmek, sepsisin kaynağını kontrol etmek ve destek tedavisini sağlamaktır. Sep­tik şokta resüsitasyonun amaçları hemorajik şoktaki gibidir ve doku perfüzyonunu düzeltmeye yönelik­tir. Hemorajik şokta normal mikst venöz oksijen sa­türasyonu resüsitasyonun yeterli olduğunu göste­rirken, sepsisteki metabolik değişiklikler resüsitas­yonun yeterliliğinin değerlendirilmesini zorlaştırır. Sepsisteki oksijen tüketimi, hastanın metabolik ihti­yaçlarının yanısıra periferik dokuların oksijen kulla­nım kabiliyeti ile beraber hesaplanır. Bu olay sepsis­te çoğunlukla bozulduğu için organ hipoperfüzyonuna rağmen anormal derecelerde artmış mikst ve­nöz oksijen satürasyonu gözlenir. Sonuçta resüsitas-yon oksijen dağılımını optimize etmek ve oksijen tü­ketimine yanıtı değerlendirmeye yönelik olmalıdır. Bu değerlendirme için pulmoner arter kateterizas-yonu yapılmalıdır. Sepsiste resüsitasyonun amaçla­rı: 1- kardiyak indeksi en az 4.5 lt/dak/m2; 2- oksi­jen dağılımını 600ml/dak/m2'nin üzerinde; 3- oksi­jen tüketimini 170ml/dak/m2'de tutmaktır.

Kardiyak indeksi optimize etmek için ilk adım yeterli volüm replasmanmı sağlamaktır. PCVVP (pul­moner kateter uç basıncı) 15-18 mm Hg'ya ulaşana kadar kristalloid solüsyonlarla resüsitasyon yapıl­malıdır. Anemi varsa eritrosit süspansiyonu ile he­moglobin konsantrasyonu en az 10-12 gr/dl olacak şekilde düzeltilmelidir. Eğer hala oksijen dağılımı ve tüketimi kısıtlıysa, kardiyak indeks inotroplar-özel-likle de dobutamin veya dopeksamin- ile arttırılma­lıdır. Nadir durumlarda, bütün bu eforlara rağmen hasta hala hipotansif seyrediyorsa vazokonstriktörler kullanılır. Tüm bu önlemlere rağmen oksijen dağılımı ve tüketimi arttınlamazsa fizyolojik rezerv az demektir ve bu hastalarda prognoz kötüdür.

Sepsis kaynağının kontrolü, absenin cerrahi veya radyoloji rehberliğinde drenajı, veya enfekte ya da nekrotik dokunun debridmanı ile olur. Resüsitasyon sağlandıktan sonra sepsis kaynağına yönelik tedavi başlanmalıdır. Tanıdan şüphelenildiğinde, kültür alındıktan sonra ampirik antibiyotik tedavisi başlan­malıdır. Antibiyotik seçimi muhtemel patojene, antibi­yotiğe duyarlılığa ve ilacın yan etki veya etkileşimlerine bağlıdır. Muhtemel patojen ajan anatomik bölgeye, hastaneye ve hatta hastanedeki ünitelere göre deği­şiklik gösterir. Antibiyotik direnci doktorun reçete yazma alışkanlığı ile bağlantılıdır. Genellikle belirli bir ilacın 3-6 ay boyunca sık kullanımında görülür. İlaç yan etkileri ve etkileşimlerine dikkat edilmelidir. Tüm bu faktörler ampirik antibiyotik tercihinde zor­luklara yol açar. Muhtemel patojen organizmaların çoğuna etkili en güvenli antibiyotik seçilmelidir.

Sepsis hastalarında destek tedavi yetmezlikteki organa yönelik olmalıdır. Bu hastalar çoğunlukla akciğer disfonksiyonu, pnömoni ve ARDS nedeniy­le mekanik ventilasyona ihtiyaç duyarlar. Hepatik ve renal disfonksiyonlar da sık görüldüğü için ilaç­ların dozu ayarlanmalıdır. Ciddi renal yetmezlikte diyaliz gerekli olabilir. Stres ülserini önlemek için H2 reseptör antagonisti veya mukoza koruyucu ilaç­lar başlanmalıdır. Nütrisyonel destek tercihen ente-ral yolla yapılmalıdır.

Kompansasyon Mekanizmaları

Kanama sırasında kan basıncını ve perfüzyonu sağlamak için birçok kompansasyon mekanizması harekete geçer. Erken kompansasyon mekanizması olan adrenerjik sistemin aktivasyonu ve katekolamin deşarjı üç şekilde etki eder: 1- periferik vazo-konstriksiyonla kan basıncı artarken, venüllerdeki konstriksiyon kalbe dönen kan miktarını arttırır; özellikle sistemik damar yatağında gelişen arteriyel konstriksiyon vital organlara (kalp, beyin) kan akı­mını sağlar; 2- kardiak atımı düzenlemek için taşikardi ve kardiyak kasılma artar; 3- intravasküler hacmi düzenlemek için epinefrinle (adrenalin) birlikte kortizol ve glukagonun etkileriyle, ekstraselüler düzeyde glukoz konsantrasyonu artarak su ozmotik güçlerle hücre dışına çıkar ve interstisyel sıvı hacmi genişler.

Renin-anjiyotensin sistemi de harekete geçerek periferik vazokonstriksiyona yardım eder. Böbrek­lerde sodyum ve su reabsorbsiyommu arttırmak için aldosteron ve vazopressin salgılanır. Bu meka­nizma intravasküler hacmin korunmasını sağlar.

İntravasküler hacimdeki azalma, onkotik güçler değişmemesine rağmen, kapillerlerdeki hidrostatik basınçları azaltır. Bu olay da sıvının interstisyel kompartımandan intravasküler kompartmana geç­mesine yol açar. Kanama sırasında aktive olan bu kompansatuar mekanizmanın intravasküler hacmi düzeltmesi birkaç saati bulur.

Hücrenin perfüzyonundaki azalma, yüksek ener­jili fosfatların ve sodyum/potasyum ATPaz aktivitesinin azalmasına yol açar, sonuçta hücrenin membran fonksiyonları bozulur. Bu değişiklikler, iskemi sırasında görülen ve hücrenin şişmesine ve trans-membran potansiyalinin azalmasına neden olan değişikliklere benzer. İntrasellüler sodyumun dışarı anlamaması hücre içine daha da fazla sıvı geçmesine ve interstisyel sıvı kompartmanmın boşalmasına yol açar. İnterstisyel kompartmandaki sıvının azalması­nın ve 'üçüncü boşlukta' sıvı birikmesinin tanımlan­masından sonra, tedavi; vazoaktif maddeler verile­rek kan basıncını düzeltmeye çalışmak yerine dola­şım hacmini yeterli seviyeye yükseltmeye yönelmiş­tir. Eğer bu kompansasyon mekanizmaları yeterli ol­mazsa, dekompansasyon gelişir. Bu noktada artık şok irreversibl olur ve resüsitasyon başarılı olamaz.

Tanı

Akut hemorajik şok: Hipovolemik şok tanısı, kayda değer ölçüde kan kaybetmiş olan travma ve cerrahi hastalarında belirgindir. Şokun nedenini saptamak için dikkatli anamnez yararlıdır. Travma hastalarında, yaralanmanın şekli, zamanı ve ekster-nal kan kaybının ölçüsü de oldukça önemlidir. Travma hastalarının çoğunda hastaneye ulaşmadan önce hipotansiyon ve taşikardi gelişir. Spesifik olmasa da rutin vital bulgular ve dikkatli fizik muayene akut hipovolemik şok şüphesi için yeterli olur. Akut hi-povolemide ya da kanamada aktive olan ilk kom­pansasyon mekanizmaları fizik bulguları etkiler. Katekolamin, anjiyotensin ve vazopressin salgılan­masını takiben ciltaltı yağ dokusunda, iç organlarda ve böbreklerde vazokonstriksiyon gelişir. Bunun so­nucunda cilt soluk, soğuk ve nemli olur, sıklıkla bulantı görülür. Katekolamin deşarjı ve adrenerjik uyarı taşikardi ve azalmış nabız basıncına neden olur. Serebral hipoperfüzyona bağlı anksiyete ve huzursuzluk gelişir. Aldosteron salgılanımındaki artış ve renal vazokonstriksiyon oligüriye yol açar. Hastada altta yatan bir kalp hastalığı yoksa miyokard iskemisi ve belirgin miyokard yetmezlik bul­guları saatler sonra ortaya çıkar.
Akut hemorajik şokta vital belirtiler ve fizik bul­gulardaki anormallikler genellikle kan kaybının de­recesi ile uyumludur. Taşikardik, soluk ve soğuk bir travma hastasında hemorajik şok düşünülerek he­men tedavi başlanmalıdır.

Kan kaybı eksternal, intratorasik, intra-abdomi-nal veya yumuşak doku içerisine olabilir. Eksternal kanama, görünür olsa da kan kaybının miktarı ge­nellikle belirsizdir. Ciddi intratorasik kanama fizik muayene ve akciğer grafisi ile saptanabilir, hemen tüp torakostomi yapılabilir. Majör yumuşak doku kanaması çoğunlukla pelvis veya femur kırıkları ile birlikte görülür; fizik muayene ve basit radyolojik incelemelerle tanı konabilir. Multipl travma hasta­sında intra-abdominal kanamanın tanısı zordur, fi­zik muayene çok güvenilir değildir. Şok bulguları olan ve intra-abdominal kanamadan şüphelenilen bir hastada bir takım testler yapılmalıdır: - Stabil ol­mayan bir hastada hemoperitonu saptamak için ta-nısal periton lavajı ve karın ultrasonografisi oldukça hassastır. - Stabil hastada ise BT tercih edilen yön­temdir, pelvik ve retroperitoneal kanamalarla birlik­te solid organ yaralanmalarını da gösterir.

Akut travma hastasında rutin labarotuar testle­rin çok fazla değeri yoktur. Ancak, inatçı selüler hipoperfüzyon gelişen hastalarda anaerobik metabo­lizmaya bağlı laktik asidoz görülür. Bunlarda laktat seviyeleri ve arter kan gazı değerleri şokun derecesi ile ilgili bilgi verebilir. 5-15 meq/lt'lik baz defisiti or­ta dereceli şoku (%10-20 kan kaybı) gösterir. Bu bul­gu daha önce sağlıklı olan bir travma hastasında, kompanse şok evresinde tanı koymada yararlı bir­kaç bulgudan biridir. Şiddetli şokta baz defisiti ge­nellikle 15 meq/lt'den fazladır. Bu değerin fizyolo­jik reservi kısıtlı olan orta dereceli şoktaki bir hasta­da da görülebileceği unutulmamalıdır.

Baz defisiti ve laktik asidoz takipleri şokun dere­cesinin ve resüsitasyonun başarısının tayininde önemlidir. Bu bilgilerle birlikte idrar çıkışını da içeren vital bulgular travma hastalarının çoğunda resü­sitasyonun etkisini yargılamak için yeterlidir. An­cak, kompleks şok durumundaki hastalarda (hemo­rajik ve nörojenik) ve yaşlı hastalarda invasiv hemo-dinamik monitorizasyonun bir an önce sağlanması gerekir. Santral venöz basınç ölçümüne yönelik giri­şimler yararlı olsa da ciddi sorunları olan hastaların çoğuna pulmoner arter kateteri konulur. Teknoloji­deki ilerlemeler sonucunda bu kateterle kardiyak output ve mikst venöz oksijen satürasyonu devamlı olarak takip edilebilmektedir.

Postoperatif hipovolemi: Akut travmalı hastada hipovolemi tanısı kolay olmasına karşılık postope­ratif dönemdeki hastada çoğunlukla zordur. Ope­rasyon sırasındaki olaylar, kan ve sıvı kayıpları, postoperatif vital bulgular, verilen sıvılarla çıkan sı­vıların dengesinin tümünün değerlendirilmesiyle hipovolemi anlaşılabilir. Ameliyatlı hastalardaki kardiyak veya renal hastalıklar şokun nedenini giz­leyebilir. Anjina hikayesi, daha önce geçirilmiş mi­yokard infarktüsü veya konjestif kalp yetmezliği, veya postoperatif göğüs ağrısı kardiyojenik bir komponentin de bulunduğunu gösterir. Kardiak is-kemi veya aritmiden şüphelenilen hastalarda elekt­rokardiyografi yapılmalıdır.

Postoperatif hastalarda, relatif intravasküler kay­ba rağmen görülen ödem fizik bulguların değerlen­dirilmesinde zorluklara yol açar. Rutin vital bulgu­lar ve ortostatik değişiklikler hipovolemiyi düşün­dürür. Hipernatremi çoğunlukla hipovolemi ile ilgi­lidir. Üremi görülebilir ancak böbrek fonksiyon bo­zukluğuna da bağlı olabilir. Diüretikler kullanılma­dığı takdirde idrar sodyum konsantrasyonu takibi faydalı olabilir: - İdrar sodyum konsantrasyonu<>40 meq/lt ve azo­temi varsa, oligüri akut tübüler nekroza bağlıdır.
Eğer postoperatif değişiklikler veya altta yatan kardiak veya renal hastalığa bağlı olarak intravas­küler hacmin akut klinik değerlendirilmesi doğru biçimde yapılamıyorsa resüsitasyona yardımcı ol­ması için pulmoner arter kateteri takılmalıdır.

Tedavi

Akut hemorajik şok: Hemorajik şok tedavisinin ilkeleri sıvı kaybını kontrol edip intravasküler hacmi düzeltmektir. Bazı araştırmacılar bunların önce­liğini tartışsalar da tedavinin amacı doku perfüzyo-nunu tekrar sağlamaktır. Penetran toraks travması veya abdominal aort anevrizması rüptürü gibi bazı şartlarda, amaç kanamanın operatif kontrolüdür. Ancak, kapalı kafa travması, pelvik kırığa bağlı ka­nama ve hastaneye gelene kadar 30 dakika geçmiş olan kunt travmalarda resüsitasyona kristalloid in-füzyonu ile başlayıp kanamanın kontrol altına alın­ması gerekir. Pelvik kırığı olan bir hastada kesin kontrol eksternal pelvik fiksasyon veya anjiyografi ve arteryel embolizasyonla sağlanır.

Şok belirtileri gösteren tüm cerrahi hastalarda ilk ampirik tedavi, kan kaybının kaynağının bulunup düzeltilmesine çalışılırken volüm resüsitasyonunu sağlamaktır. Bunun için en az iki adet geniş perife-rik venöz yol açılmalıdır. Hızlı kristalloid infüzyonu hem teröpatik hem de tanısaldır. Travma hastasında volüm replasmanına rağmen hemodinamik bozuk­luğun nüksetmesi ya da sürmesi kanamanın devam ettiğini ve cerrahi girişim gerekliliğini gösterir.

Organ perfüzyonunu direkt olarak değerlendire­mediğimiz için resüsitasyonun nerede durdurulma­sı gerektiği kararını vermek zordur. Yetersiz perfüz-yonu gösteren birçok faktör vardır: anormal vital bulgular, oligüri, inatçı veya progresif asidoz ya da baz defisiti. Ancak kompleks travması olan ve hipo-perfüzyondan şüphelenilmeyen hastalarda bu bul­guları değerlendirmek zordur, bu yüzden durum oksijen yetmezliğine ve takibeden organ disfonksi-yonuna kadar gidebilir.

Yeterli oksijen dağılımının değerlendirilememesi bazı araştırmacıların hemorajik şokun erken dönem­lerinde pulmoner arter kateteri ile monitorize etme­lerine yol açmıştır.

Hemorajik şok sonrası ortaya çıkan geç komplikasyonlarm çoğu gastrointestinal sistemin farkedilmeyen hipoperfüzyonu nedeniyledir. Bu durum düzeltilmediği takdirde ya bakteriyel translokasyon ya da barsakta immün hücrelerin aktive olup sitokin salınımı yoluyla sistemik inflamatuar cevap sendro-muna (SIRS-systemic inflammatory response syndrome) yol açar. Sürekli mukozal iskemi ve SIRS şiddetli hemorajik şok sonrası hastalarda görülen multipl organ disfonksiyonu sendromunun neden­leridir. Bu yüzden bazı araştırmacılar 'yeterli resüsi­tasyonun' direkt olarak ölçülemese de barsak perfüzyonunun tekrar sağlanması olduğunu savun­maktadır. Gastrik tonometre modifiye bir nazogast-rik tüple gastrik mukozadaki pH ölçümleri yardı­mıyla kan akımını değerlendirmeye yarayan bir alettir. Buna göre azalmış pH hipoperfüzyon sonu­cunda olur.

Postoperatif hipovolemi: Hipovolemiden şüphe­lenilen postoperatif hastalarda intravasküler hacmi akut olarak genişletmek için hızlı sıvı replasmanı (10-15 dakika içinde 500 mi kristalloid) yapılmalıdır. Sıvı replasmanı sonrası kalp hızının azalıp idrar çı­kışının artması hipovolemi tanısını doğrular. Bu şartlarda hastanın yanıtına bağlı olarak sıvı replas­manı intravasküler hacmi düzenleyene kadar de­vam eder. Hipovolemi ve hipernatremi gelişmiş olan postoperatif hastada serbest sıvı defisiti şu denklemle hesaplanır:

H2O defisiti= [( mevcut serum Na) -(arzulanan Na)] x 0.6 x ağırlık (kg) / (arzulanan Na)(litre)

Bu miktarın yarısı su olarak ilk 8 saatte kalanı sonraki 16 saat içinde verilir. Tedavinin yanıtı sıkı takip edilmeli ve serum sodyumunun saatte 1-2 mEq'dan fazla düşmemesine dikkat edilmelidir.


Serum sodyumu 150 mEq/lt'den aşağı düştü­ğünde resüsitasyon sıvısı % 0.45Tik tuz solüsyonu ile değiştirilir ve diğer vital bulgular stabilse sıvı replasmanı daha yavaş olarak devam eder. Volüm kaybı devam ediyorsa (gastrointestinal fistül, ishal) diğer nedenler araştırılıp kontrol edilmelidir.

Hipovolemik Sok Nedir Sok Cesitleri

Şok Nedir, Şok Çeşitleri ve Şok Tedavisi

Şok, dokuların normal metabolik ihtiyaçlarını karşılayabilmesine yetecek kan akımının sağlana­madığı patolojik bir durumdur. Şoktaki her hasta­da bulabileceğimiz ortak bir faktör kapiller perfüzyonun yetersizliğidir. Şoka götüren etken ne olursa olsun, sonunda ortaya çıkan yaygın doku anoksisi ve bunun sonuçlarıdır.


Çeşitli patolojik durumlar, yeterli doku perfüzyonu için gerekli üç faktörden birini veya daha faz­lasını etkileyerek şoka neden olurlar. Bu faktörler kalbin gücü, dolaşan kan hacmi ve periferik damar yatağının fonksiyonel bütünlüğüdür.

Etyolojik olarak dört tip şok tanımlanmıştır. Bunlar hipovolemik şok, septik şok, kardiyojenik şok ve nörojenik şoktur.

Hipovolemik Şok Nedir

Hipovolemi cerrahi hastalarda şokun en sık gö­rülen nedenidir. İki klasik mekanizması vardır. Bi­rincisi akut hemorajik şoktur. Belirgin kanaması olan travma hastalarında tanı kolay olabildiği gibi karın içine, retroperitona, pelvise ve yumuşak do­kuların içine belirgin kan kaybı olduğu hallerde çok az bulgu verebilir. İkinci mekanizma ise posto-peratif hastalarda intraoperatif veya postoperatif kan veya sıvı kaybının (gastrointestinal kayıplar, sıvı sekestrasyonu, poliüri) yol açtığı hipovolemiy-le karşımıza çıkar. Bu tür hastalarda olayın ortaya çıkış hızı ve kompansasyon derecelerine bağlı ola-

rak, hipovolemi tanısı koymak zor olabilir. İyi kar-diyak fonksiyonları olan sağlıklı görünen bir hasta­da günler içinde gelişen hipovolemiyi farketmek zordur, ancak kötü kardiyak fonksiyonları olan yaşlı hastalar çok az miktardaki sıvı kayıplarını bi­le tolere edemeyebilirler. Bu hastalar genellikle ta-şikardi, hipotansiyon veya mental konfüzyon veya böbrek fonksiyon bozukluklarına yol açan hipoper-füzyon bulguları gösterirler.

Hipovoleminin önemli komponentleri intravasküler hacmin azalıp, oksijen dağılımının bozulma­sıdır. Oksijen dağılımı, aerobik hücresel metaboliz­mayı karşılamayacak duruma geldiğinde şok görülür. Hemorajik şoka karşı oluşan fizyolojik cevap kan kaybının şiddeti ve hızı ile ilgili olsa da hastanın fizyolojik rezervi de aynı derecede önemlidir. Nor­mal sağlıklı insanda %10-20'lik kan kaybı oldukça iyi tolere edilebilirken, %20-40'lık kayıplar hipotan­siyona ve klinik olarak şoka yol açar. Eğer kan kay­bı %40'dan fazla, kontrol altına alınamıyor ise ve ye­terli resüsitasyon sağlanamıyorsa, şok irreversibl aşamaya gelir

Hipovolemik Şok


Septik Şok

Kardiyojenik Şok

Nörojenik Şok

Bebeklerde Vitamin, Bebek İçin Vitamin Önemi

Vitaminler vücudun az miktarda gereksinimi olan, ama onsuz yapamadığı çok değerli maddelerden biridir. Vitaminin önemi her geçen gün artmaktadır ve bilim adamları yeniden yeni vitaminler bulmaktadırlar.

Vitaminlerin hemen hepsi dışardan alınır. Beslenmede bu noktaya dikkat edilmeli ve yiyecekler olanaklar ölçüsünde ona göre seçilmelidir.
Bu seçimin doğru olabilmesi, hangi vitaminin hangi besin maddelerinde, ne miktar bulunduğunun bilinmesiyle gerçekleşir. Hangi vitamin eksikliğinde ne gibi belirtilerin ortaya çıktığı bilinirse gecikmeden tedavi yoluna gidilir.

Vitamin En Çok Hangi Besinlerde Bulunur

A Vitamini


A vitamini tereyağı, yumurta, dana karaciğeri, süt ve sardalya balığında çok; hurma, kayısı, portakal, domates, marul ve ıspa­nakta da daha az olmak üzere vardır.

B1 Vitamini

Kuzu yüreği, kuzu ciğeri, kuzu eti, mısır, lahana, yumurta sa­rısı, pirinç, nohut, pırasa, nar, mercimek.

B2 Vitamini

Süt, yumurta, karaciğer, böbrek, sığır yüreği, kuru fasulye, taze fasulye, marul, kereviz, havuç, muz, mercimek ve bira maya­sında.

B6 Vitamini

Daha çok kuru bezelye, bal, greyfurt, çilek, muz, koyun eti, kuzu eti, ıspanak, domates, lahana, patates, tavuk eti ve üzümde vardır.

B12 Vitamini

Karaciğer, böbrek ve sütte çok bulunur. Yetersizliğinde kan­sızlık ve sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkar.

E Vitamini

Yeşil yapraklı bitkilerde bol miktarda vardır. Bu vitaminin ye­tersizliğinde de insanlarda bir hastalık gözükmemektedir. Kısırlık­ta, erken doğan çocuklarda, damar sertliğinde kullanılmaktadır.

K Vitamini

Birçok yiyecekte bulunur. Daha önemlisi, bağırsaklarda da yapılmaktadır. Kanamayı durdurucu etkisi vardır.

C Vitamini

Çocuk için son derece önemli olan C vitamini daha çok tu­runçgillerde (limon, portakal, greyfurtfvb.), domates ve bazı yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.

Eksikliği skorbüt denen hastalığa yol açar. Diş etleri bozulur ve kanama yapar. Ayrıca, bu vitaminin eksikliğinde yaraların ka­panması gecikir, kemiklerde bozukluklar olur.

Normal şekilde beslenen, yani meyve ve sebze yiyen bir an­nenin sütünde bebek için gereken miktarda C vitamini vardır. Ay­rıca, çocuğa meyve suları vermekle de C vitamini gereksinimi gi­derilir.

İnek sütü ile beslenen çocuklarda bu durum biraz daha deği­şiktir. Normal olarak inek sütünde C vitamini azdır, bir de bu süt kaynatılırsa hemen hemen hiç C vitamini kalmaz. Bu şekilde bes­lenen çocuklara meyve suları ve ek vitamin verilmezse, az önce saydığımız vitamin eksikliği belirtileri ortaya çıkar. O halde böyle bir durumla karşılaşmamak için anne sütü almayan çocuklara (3 haftalık olunca) günde 50 mgr. C vitamini verilmelidir. Çocuğun 50 mgr. C vitamini alabilmesi için 60 gr. portakal suyu (4 çorba kaşığı) içmesi gereklidir. Bu miktar greyfurt ve limon suyunda da hemen hemen 50 mgr. C vitamini vardır. Çocuğun C vitamini ge­reksinimini sağlamak amacıyla içirilen meyve sularını bebeğe her zaman alıştırarak vermelidir.

İlk gün meyve suyu yarı yarıya kaynatılmış suyla karıştırılıp bir çay kaşığı verilir. Her gün verilecek ölçü bir çay kaşığı artırılır ve meyve suyunun içindeki su miktarı azaltılarak saf meyve suyu verilmeye başlanır.

C vitamini olarak bebeğe verilmesi en uygun olanı portakal suyudur. Aynı miktar C vitamini verebilmek için 8 çorba kaşığı do­mates suyu verilmelidir. Şeftali, elma sularında ise C vitamini da­ha da az bulunur. Yarım litresinde ancak 50 mgr. vardır. Başka bir deyişle bu miktar suyu bebeğe içirebilmek hemen hemen olanak­sızdır.

Meyve sularını elden geldiğince taze vermelidir ki, içindeki vi­tamin miktarı azalmasın. Hazırladığınız taze meyve suyunu iki ma­ma arasında verebilirsiniz.

D Vitamini

Bebeğiniz için hayati önemi olan D vitamini daha çok hay­vansal besin maddelerinde (balıkyağı, karaciğer, yumurta, tereyağı) vardır. Ayrıca, ultroviyole ışınları da deri altındaki provitamin D'yi D vitaminine çevirir. D vitamini yardımıyla kemikler için çok gerekli olan kalsiyum bağırsaklardan emilir ve oradan kan yolu ile kemiklere gider. Yeteri kadar D vitamini olmazsa kemiklerdeki kal­siyum azalır ve kemikler yumuşar. Bu hastalığa RAŞİTİZM denir. Bundan dolayı hızlı büyümekte olan bir bebeğe bir aylık olduktan sonra kesinlikle D vitamini vermeye başlamalıdır. Erken doğanla­rın ise bu vitamine gereksinimi daha fazladır. En iyi D vitamini kaynağı balıkyağıdır. İyi bir balıkyağının her gramında 35 ünite D vitamini vardır.

Bebeğin günlük D vitamini gereksinimi 400-600 ünite arasın­dadır. Çocuğa verilmesi gerekli miktar günde 3 çay kaşığı kadarr dır. Bebeğe balıkyağını yavaş yavaş, alıştırarak vermelidir. Önce­leri balıkyağını her öğünden sonra birer damla vermeli ve bunu her gün birer damla arttırarak günde 3 defa bir çay kaşığına kadar yükseltmelidir.

Çocuklara balıkyağı içirmek kolay iş değildir. Birçoğu daha ilk günlerde balıkyağını sevmezler, çoğu da ağzına alınca tükürür. Bazıları ise içer, ama arkasından kusarlar. En doğrusu, balıkyağı-na başlamadan önce doktorunuza danışmaktır. Bugün birçok ilaç firmasının hazırladığı saf D vitaminleri vardır. Eğer doktorunuz uy­gun görüyorsa bunlardan birini kullanabilirsiniz.

D vitamini ihtiyacı mevsimlere ve yaşanılan yerlere göre de değişir. Bol güneşli bir iklimde yaşayanların, güneşi az gören yer­de yaşayanlara oranla daha az D vitaminine gereksinimleri vardır. Yazın bol güneş banyosu yapan bir çocuğun hemen hemen ayrı­ca D vitamini almasına gerek yoktur. Çok güneşli bir yerden az güneş gören bir yere giden çocukların bu yüzden kemik hastalığı­na yakalanma olasılıkları fazladır.

Genellikle yeni doğan çocuklara 2. haftadan başlayarak bir yaşına kadar A,B,C,D vitaminlerini içinde bulunduran polivitaminlerden birini vermek gerekir. Doktorunuz bu konuda kesinlikle si­ze en iyi şekilde yardımcı olacaktır.

Bebekler İçin Mamalar, Bebeklere Ek Besinler Verilmesi

Genellikle üçüncü aydan başlayarak ek mamalar verilir. Bu işe üçüncü ayda başlanmasının birçok yararları vardır.
1 - Anne sütü üçüncü aydan başlayarak çocuğun gereksini­mi olan bazı maddeleri karşılayamaz örneğin, demir ihtiyacı.

2- Çocuk pürtüklü, katı besinlere yaşı büyüdükçe zor alışır. 1-1,5 yaşına kadar yalnızca süt verilmiş çocuğu katı besine alıştır­mak bazen bir sorun olur. Oysa üçüncü ayda bu iş kolaylıkla hal­ledilebilir.

3- Üçüncü aydan sonra bebeğin sindirim sistemi pürtüklü yiyecekleri sindirecek duruma gelmiştir.
Bu nedenlerle günümüzde birçok doktor üçüncü ayda ek mamaya başlamayı önermektedir.
Üçüncü ayda ek mamalara başlanınca, çocuk o güne kadar yemediği bu yiyeceklere karşı ilkin tepki gösterebilir. Ancak, kısa bir süre sonra alışacaktır.

İlk günlerde kaşıkla vereceğiniz mamayı hem tad, hem de kı­vam bakımından yadırgar. O güne kadar yalnızca sütün tadını ve onun yutuluş şeklini bilen bebeğe bu ek mamaların yutulması ayrı bir sorun olur. Bu yüzden çocuk en kolay yolu seçer ve ağzına koyduğunuz mamayı hemen dışarı çıkarır. Siz yeniden bir kaşık dolusu mamayı onun ağzına doldurursunuz, o da mamayı yine dı­şarı püskürtür. Bu böyle devam ettikçe sizin de sinirleriniz bozula­bilir. Aynı zamanda çocuğun ne kadar mama yediğini anlayamaz­sınız.

Bu yakınmalarınızın hepsinde haklısınız. Her şeye rağmen sabretmeniz gerekiyor. Çocuğun ağzından çıkardıklarını olanaklar ölçüsünde toplayıp yine ona vermeye çalışın ve bilin ki, iki üç gü­ne kadar çocuğunuz bu mamaları yiyecektir.

Verilecek mamalar bugüne kadar her yeni başlanan şeyde olduğu gibi çok az miktarda çocuğa verilmelidir. (Örneğin, bir çay kaşığı).

Unlu mamalar:

Bu mamaları yapabilmek için pirinç, arpa, buğday, mısır un­larından birine gerek vardır. Unlu mamaları sütle pişirmek gerek­mektedir (bir çeşit muhallebi gibi). Kullanacağınız unların -özellik­le bebek yedi aylık olana kadar- buğday ve arpa unu olmasını yeğleyin.

Bazı çocuklarda bu unların ishal, deride döküntü yapabilece­ğini de unutmayınız. Eğer böyle bir durumla karşılaşırsanız unun cinsini hemen değiştirmelisiniz.

Çocuğun bu unlu besinleri sevmesinden cesaret alarak ona her öğünde unlu mama vermeye çalışmak «tek yönlü» bir beslen­meye yol açar ki, yanlış bir beslenme biçimidir bu. İçinde çeşitli vitaminler olduğu söylenen hazır mamalarla hazır unlar arasında pek önemli fark yoktur.
Unlu mamaların veriliş saati özellikle ikinci öğün (saat on su­ları) olmalıdır.

Ayrıca, her zaman aynı undan yapılan mamaların çocukta bıkkınlık yapacağı da düşünülerek zaman zaman değişik cins un­lar kullanılmalıdır.

0 halde özetlersek, üç aylık çocuğa hazırlanan mamadan yalnızca bir öğün verilecek, öteki saatlerde yine süte devam edile­cektir. Daha önce başlanan meyve suları ve vitaminler de aynen kullanılacaktır. Üçüncü ayda ek olarak meyve pürelerine de baş­lanabilir.

Meyvelerden elma püresi çocuk için en uygun olanıdır. İste­nirse bunları püre şekline getirirken içine süt de koyabilirsiniz.

İrmik çorbası (3. AY):


5 kahve fincanı su.
1 dolu tatlı kaşığı irmik, 1 tutam tuz.
1 çay kaşığı tereyağı.
İrmik ve tuz bir kap içindeki suya konur, 20 dakika kadar kay­natılır. Ateşten indirileceği zaman içine 1 kaşık tereyağı atılır.

İrmik muhallebesi (3. AY):

1 çorba kaşığı irmik. 3 kahve fincanı su.
2 kahve fincanı süt.
1 tutam tuz.
2 dolu kahve kaşığı şeker.
İrmik ılık suya konur ve karıştırılarak ısıtılır. İyice karıştırdıktan sonra ılık süt, tuz, şeker eklenir. 10 dakika kadar kaynatılır.

Meyveli pirinç lapası (4. AY):

250 gr. elma.
1 tatlı kaşığı şeker.
Limon kabuğu (limonun dörtte biri).
5 kaşık (çorba) pirinç. 5 kahve fincanı su.

Elmalar iyice yıkandıktan sonra kabukları soyulup çekirdekle­ri çıkarılır. Bir kaba doğranır ve ezilir. Üzerine şeker, rendelenmiş limon kabuğu konur.
Başka kaptaki pirinç suda 20 dakika kadar kaynatılır. Ateşten indirmeden ilk kaptakiler bu kaba boşaltılır. 1 -2 dakika kaynatılıp indirilir.

Elma lapası (5. AY):

2 çorba kaşığı pirinç.
3 küçük elma.
1 tatlı kaşığı şeker. 1 tutam tuz.
Elmalar iyice yıkanıp kabukları soyulduktan sonra ufak par­çalara ayrılır, suya atılır. Pirinç, şeker ve tuz konup karıştırılarak pi­rinçler yumuşayıncaya kadar pişirilir ve elmalar ezilir. Lapa haline gelince ateşten indirilir.

Kavurmalı un çorbası (6. AY):

1 tatlı kaşığı tereyağı.
1 dolu çorba kaşığı ince buğday unu.
4 kahve fincanı pişmiş süt.
2 kahve kaşığı şeker.
Tereyağı eritilir, üzerine un konur ve pembe bir renk alana kadar kavrulur, üzerine pişmiş süt ve şeker ekilerek 5 dakika da­ha kaynatılıp indirilir.
Özellikle zayıf çocukların beslenmesi için hazırlanmıştır.

Unlu sebze ezmesi (5. AY):

200 gram sebze (patates-ıspanak-kabak-bezelye içi-havuç). Bunlardan birini ya da karışık olarak bazılarını kullanabilirsiniz.
1 çay kaşığı tereyağı. 1 çay kaşığı un. 1 tutam tuz.

Sebzeler iyice yıkanıp ayıklanır, bir tencereye konur. Az bir suda 30 dakika kadar kaynatılır. İyice ezilir.
Başka bir kapta tereyağı eritildikten sonra üzerine un kona­rak kavrulur ve birinci kabın içine dökülür. Bir tutam tuz katılarak 10 dakika daha ısıtılır.

Havuç püresi (5. AY):

200 gram havuç. 5 çay fincanı su. 1 tutam tuz. 1 çay kaşığı tereyağı.
200 gram havuç dikkatli bir şekilde yıkanıp soyulur ve bir ten­cere içine küçük parçalar halinde doğranır, üzerine su ve bir tu­tam tuz eklenir, 45 dakika kaynatılır. Suyu süzülür ve havuçlar iyi­ce ezilir. Süzülen su yeniden 20 dakika kaynatılır ve ezilmiş olan havuçla karıştırılır. Sonra bir çay kaşığı tereyağı eklenir.
Çocuğunuz tatlı şeylere alışık ise biraz da şeker katabilirsiniz.

Patates püresi (5. AY):

4 patates.
4 kahve fincanı süt.
1 tutam tuz.
Patatesler soyulur. Küçük parçalara doğranır. Bir tencereye konup üzerlerini örtecek kadar su eklenir. Bir tutam da tuz katıl­dıktan sonra iyice kaynatılır (30 dakika kadar). Suyu süzüldükten sonra kaynamış süt eklenmek suretiyle patatesler ezilir.

Et suyu çorbası (5. AY):

150 gram dana eti. 350 gram kemik.
1 litre (4 su bardağı) su.
2 patates. 2 havuç.
2-3 yaprak ıspanak.
1 çay kaşığı tereyağı.
Et ve kemikler bir litre suda 45 dakika kaynatılır. Süzülür ve suyu alınır. Başka bir kapta iyice yıkanmış, kabukları soyulmuş patates, havuç, ıspanak az suda 20 dakika kadar kaynatılır. Ezile­rek süzgeçten geçirilir. Et suyu içine atılır; bir tutam tuzla bir çay kaşığı da tereyağı eklenerek iyice kaynatılır.

Un çorbası (6. AY):

4 kahve fincanı su.
2 çay kaşığı istediğiniz undan (nişasta, buğday, çavdar, yu­laf, kırmızı mercimek unu).
2 tutam tuz.

Kullanacağınız un önce az miktarda suyla karıştırılıp bulamaç yapılır ve yavaş yavaş suyun içine boşaltılır. 15 dakika kadar kay­natılır. Ateşten indirileceği zaman bir çay kaşığı tuz eklenir.
Bu çorbayı yaparken zaman zaman et suyu da kullanabilirsi­niz.

Karaciğer ezmesi (7. AY):

Taze karaciğerden avuç içi kadar bir parça, kanı çıkana ka­dar iyice sıkılır. Sonra zarı soyulur. Soğuk suya atılan bu parça, su eli yakacak şekilde ısınıncaya kadar ateşte tutulur. Sonra çıka­rılıp yeniden soğuk suya konur, yeniden ısıtılır. Ve böylece, bu iş­lem üç kere tekrarlanır. Sonra alınıp iyice ufak parçalara bölünür (ya da varsa et makinesinde çekilir). Tel süzgeçten ezilerek geçiri­lir ve sebze püresi içine katılır.

Yedinci ayda başlanan karaciğer ezmesi, önce sebze püresi­ne bir çay kaşığı konur ve zamanla bu miktar artırılır.

Çocuk için peynir (10. AY):

Yarım kilo pişmiş süte yarım limon sıkılır ve yeniden pişirilir. Bu arada sütün kesildiği görülür. Tencere bir tülbent torbanın içi­ne dökülür (ya da tülbent, torba şeklinde hazırlanır). Bu torba sı­kılmadan yarım saat kadar herhangi bir yere asılır. Böylece suyu­nun çıkması sağlanır. Tülbentte kalan kısmı hafif tuz ya da şekerle karıştırarak kahvaltılarda çocuğun ekmeğine sürebilirsiniz.

10 Aylık, 11 Aylık ve 12 Aylık Aylık Bebeğin Beslenmesi ve Gelişimi

Gün geçtikçe kuvvet kazanan ve ayaklanan yavrunuzun bir yaşına girmesine pek az bir zaman kaldı. Bu ay içinde bebeğinize tavuk ve balık eti verebilirsiniz. Özellikle balık verirken tazeliğine çok dikkat etmeniz gerekir. Deniz kıyısında oturanlar bile bilme­den pekâlâ bayatlamış balık alabilirler. Eğer bu balık çocuğa yedirilirse, zehirlenme bölümünde sözünü ettiğimiz belirtiler ortaya çı­kabilir. Tazeliğinin dışında balığın kılçıksız olmasına da dikkat et­melisiniz. Ayrıca, hem tavuk, hem de balık etini iyice haşlamadan çocuğunuza asla vermeyin. Yine bu aylarda çocuğa yağsız sığır ve kuzu etlerinden hazırlanmış köfte de verilebilir.

11 Aylık ve 12 Aylık Bebek Beslenmesi, Bebek Menüsü

Bu aylarda çocuklar pürtüklü yiyeceklere alıştırıImalıdır. Yaşı­nı doldurmaya birkaç gün kalan çocuğunuza artık sebze püreleri­ni süzerek vermenize hiç gerek yok. Sebzelerin yalnızca ezilerek verilmesi daha uygundur.

Haşlanmış havuç, bisküvi, ekmek parçası gibi yiyecekleri ço­cuğun eline verip ona ısırarak yemesini bu aylarda daha ısrarlı bir şekilde öğretmelisiniz. Sabah kahvaltılarında çocuğa kızarmış ek­mek bile verebilirsiniz. Ayrıca, sizin yediklerinizden de ona yavaş yavaş vermeye başlamalısınız.

Eğer bunları yapmakta gecikirseniz gelecek günlerde çocu­ğun sert şeyleri yemesi daha zorlaşır. Yapılan araştırmalar bu ko­nuda ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Çocuk, annesine, ma­maların sertliğinden çok, veriliş şeklinin sertliğinden dolayı zorluk çıkarmaktadır.

Çocuğunuza sabırla iyi davranır, ona güler yüz gösterirseniz sonuç kesinlikle daha başarılı olacaktır. Ayrıca, çocuğunuzun is­teklerini de dikkate almalısınız. 6 aylıkken eline tutuşturduğunuz ekmek parçası ile ona kendi kendine yemek yeme konusunda ilk adımı artırmıştınız. Şu günlerde çocuğunuz bir yaşına yaklaştığına göre artık bu konuda epeyce deney sahibi sayılabilir.

Çocuğun önüne koyduğunuz yemekleri eliyle ağzına götür­mek istemesi size garip gelmesin. Bu davranışında tümüyle haklı­dır.

Kaşıkla mama yeme: Çocuklar kaşık kullanmayı yavaş yavaş öğrenebilirler. Kaşıkla mama yemeye başlayan çocuk ilk günlerde kuşkusuz mamanın bir kısmını ortalığa dökecektir. Bunu da hoş görmeniz gereklidir. Çocuğa yemek yedirirken kolay yıkanabilinir şeyler giydirmek, yemek sandalyesinin altına geniş muşamba sermek, büyük bir önlük takmak biraz olsun işinizi kolaylaştıra­caktır. Mamasını sağa sola döktükçe ona kızmamak gerekir.

Genç anneler!

Belki de yadırgadığınız bu öğütleri sizlere gelişigüzel verdiği­mizi hiçbir zaman düşünmeyin. Bütün bunlara dayanabilmenizin pek kolay olmadığını bizler de biliyoruz. Ama en doğru olanı yap­manız için bunları bizim sizlere anlatmamız, sizin de söylenenleri aynen uygulamanız gerekli. Hatta çevrenizdekiler bunlara karşı çıksalar bile...

Kendi kendine yemek yemeye başlayan ya da bu işe heves­lenen çocuk sevdiği bazı mamaları görünce hemen eliyle alıp ye­meye başlar. Oysa, başka bir mamaya karşı pek istekli değildir. Bu gibi durumlarda anne devreye girerek çocuğa mamasını yedi-rir. Aslında, yaptığınız bu yanlışı yenilerseniz ilerde çocuğunuz ye­mek seçmeye başlayacaktır. Şimdi zorla yedirdiğiniz mamayı sonraki yıllarda çocuk hiçbir şekilde ağzına koymayacaktır.

Bir yaşına yaklaşan çocuğunuzun yemek saatleri ve listesi şöyle düzenlenebilir:

Sabah Kahvaltısı

• Yumurta,
• Süt,
• Ekmek, kızarmış olabilir.
• Tereyağ,
• Reçel,
• Bal.

Öğle Yemeği

• Et, balık, beyin, ciğer -parça et ya da köfte şeklinde de ola­bilir-,
• Ekmek,
• Sebze,
• Pilav, makarna,
• Çorba,
• Süt, yoğurt.
• Meyve, komposto, puding, muhallebi.

İkindi Kahvaltısı

• Süt, meyve suyu,
• Bisküvi, kurabiye,
• Kızarmış ekmek, yağ, peynir, reçel.

Akşam Yemeği

Bebeğinize akşam yemeklerinde de öğle yemeğinde verdiği­niz her şeyi verebilirsiniz. Yalnız etli yemekleri daha sonraki aylara bırakırsanız, çocuğun gece daha rahat bir uyku uyumasına yar­dım etmiş olursunuz.

9 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 9 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Artık çocuğunuzun rahatlıkla oturabildiği dokuzuncu aydası­nız. Eğer bebeğin yemek iskemlesi varsa ona orada yemek yedir­meye çalışın. Aynı işi çocuğu herhangi bir yere oturtarak da yapa­bilirsiniz. Kendi kendine yemek yemeye alışmasını istediğiniz ço­cuğunuzun mama iskemlesinin altına genişçe bir bez yayarsanız, onun yemek yerken yapacağı döküp saçmaları daha kolay ve sa­bırla karşılayabilirsiniz.

Mama saatinde çocuk biraz karnı doyduktan sonra yemekle olan ilgisini kaybedecektir. Kendisine başka uğraşlar arayan kü­çüğe karşı yapılacak en doğru hareket şudur: Hemen bebeğinizi mama iskemlesinden kaldırmak. Size zor bile gelse, böyle dav­randığınız için kısa bir süre sonra karnı tam olarak doymamış ço­cuk sızlanmaya, yiyecek bir şeyler aramaya başlayacaktır. O za­man hiç oralı olmayın ve ona gelecek mama saatine kadar yiye­cek bir şey vermeyin. İyice acıkan yumurcak, saati gelince bir ön­ceki öğünde yemediği miktarı da birlikte alacaktır. Aynı zamanda, mama iskemlesinde oyun oynamaması gerektiğini de böylece öğrenecektir.

Çocuğunuzu bir iki defa bu şekilde cezalandırmaktan kork­mayın. Böylece bebeğiniz acıkınca sizin ısrarınıza gerek kalma­dan yeterince karnını doyuracaktır.

Dokuz aylık bir çocuğun kahvaltısı hemen hemen sekizinci ayda olduğu gibidir, yalnız küçük bir değişiklik olması için bebe­ğinizin sütüne çok az kakao karıştırabilirsiniz. Dokuzuncu ayda çocuk sütünü fincanla içebilir. Bu konuda bebeğinize yardımcı ol­manız, ona bu alışkanlığı vermeniz gerekir.

8 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 8 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Sekiz aylık bebeği olan bir anne sekizinci ayda da bir önceki ayda olduğu gibi davranmalıdır. Bu ayda çocuğunuza kahvaltıda çeşitli besinleri vermenizde bir sakınca yoktur. Süt, yumurta, bisküvi, peynir, reçel, tereyağ gibi. Unutmayın ki, her gün değişik bir kahvaltı çocuk için son derece çekici olabilir.


Sekizinci ayda artık ekmeğe yağ, reçel, peynir sürüp çocu­ğun kendi kendine yiyebilmesi için denemelere başlayabilirsiniz. Ufacık bir ekmek ya da bisküvi parçasını önündeki tabağa koyun­ca kendisinin alıp ağzına götürmesini bekleyin. Ancak, bu işi he­men başarabilmesi pek de kolay değildir. Önemli olan onu alıştır­manızda. Bu başlangıç, çocuğun ilerde çatal bıçak tutmasında çok yardımcı olacaktır.

Çocuğun yemek yemesini öğrenmesi her zaman büyükleri­nin davranışlarına ve gösterdikleri sabıra bağlıdır. Çocuğun üzeri­ne çok düşen, ona kişilik tanımayan anne babanın, herhalde bu konuda yakınmaya pek hakları olmasa gerek.

7 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 7 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Yedinci ayda çocuk artık ete iyice alışmıştır. Tavuk etine artık kuzu ciğeri de eklenebilir. Çocuğa her gün bu etlerden birini verir­seniz onu etten bıktırmamış olursunuz.

Bu ayda mama saatleri altıncı ayda olduğu gibidir. İlk mama artık bir kahvaltı şekline girmektedir. Çocuğa sütün yanında tere-yağ, peynir ve reçel verilebilir. Yine bu ayda çocuk diş çıkarmaya başlar. Eğer geçen aylara oranla bir iştahsızlık görürseniz hiç kay­gılanmayın. Çocuğun diş çıkarmasına bağlı olabilecek bu huzursuzluklar bugüne kadar uyguladığınız düzgün yaşayışı bozmama­lıdır.
Öte yandan, diş çıkardığı için iştahsız olan çocuğunuza bir de mama saatleri arasında yiyecek vermeye çalışmayın. Bu yanlış davranışınız, çocuğun normal saatinde yiyeceği mamasını da istememisen yol açabilir. (Su ve meyve suyu dışında).

6 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 6 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Altıncı ayda çocuğunuz için yapacağınız çorbalara et suyu koyabilirsiniz. Böylece çocuğunuzun daha çok seveceği, değişik tatda mamalar yapma olanağını bulacaksınız. İçinde birçok ma­densel tuzlar varsa da, et suyu besin olarak pek kuvvetli değildir. Ne kadar kaynatılırsa kaynatılsın et suyu elde edilirken birçok madde ette kalır. O halde et suyunun, hiçbir zaman et, sebze pü­resi ya da çorbanın ve yumurtanın yerini tutmadığını bilmeniz ge­rekir. Altı aylık bir çocuk, ekmek kabuğunu çiğneyebilir. Yemek­lerden sonra eline vereceğiniz küçük bir ekmek parçası ile çocu­ğa hem dişlerini kaşıma olanağı verir, hem de kendi kendine ye­meye alıştırmış olursunuz.

Artık çocuğunuz bir hayli büyüdü. Madem ki ona kendi ken­dine yemek yemeyi öğretmek için ilk adımı attınız, bunu sürdür­melisiniz. Ayrıca, bebeğiniz yavaş yavaş fincandan içebilmeyi de öğrenmeli. Bunun için her memeden -biberonla veriyorsanız bibe­rondan- önce çocuğun fincandan birkaç yudum mama içmesi için çaba harcayın. Bu şekilde bebeğiniz kısa sürede bunu da öğ­renecektir.

Yeni yeni yiyecekler çocuğun iştahını kamçılar. Ona daha çe­kici gelir. Bunun için kahvaltılarda bisküvi ve beyaz peynir verme­lisiniz. İsterseniz bebeğinize meyve püresini puding-jöle- şeklinde de verebilirsiniz. Yine bu aylarda ete ve sebzeye hayvansal yağ da katabilirsiniz.

Puding-jöle nasıl yapılır?

250 gram meyve -bir ya da birkaç çeşit- önce adamakıllı yı­kanır. Kabuk ve çekirdekleri çıkarıldıktan sonra ezilir. Süzgeçten geçirilir. Böylece elde edilen meyve özüne 200 gram su, 50 gram şeker ve 15 gram jelatin eklenerek kaynatılır. Daha sonra kâselere konan puding soğutulup bebeğe yedirilir.
Altıncı ayda verilebilecek etler:

Bu aylarda çocuklara verilecek et, tavuk ciğeri ve beyindir. Sığır eti daha sonraki günlerde verilmeye başlanır. Eti, dişleri ol­mayan bir çocuğun yiyeceğini düşünerek iyice pişirmeli, sonra da ezmelisiniz.
Bebeğinize her gün değişik etler verin. Ayrıca, eti bir sebze ile birlikte vermeyi de unutmayın.

Altıncı ayda bebeğin yemek listesi ve saatleri şöyle ayarlan­malıdır:

Saat 07.00: Süt + bisküvi (2-3 adet) + yumurta sarısı + be­yaz peynir.
Saat 11.00: Sebze çorbası (kaynadıktan sonra içine bir kah­ve kaşığı hayvansal yağ katılarak) + et + şekerli yoğurt.
Saat 15.00: Puding (bir kâse) + bisküvi (2-3 tane).
Saat 19.00: Süt ya da muhallebi + meyve püresi.
Saat 22.00: Süt.

5 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 5 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Çocuğun durumuna göre beşinci ya da altıncı ayda mama sayısını dörde indirmek gereklidir. Çocuğunuza vereceğiniz inek sütünü de artık sulandırmadan iyice kaynattıktan sonra rahatlıkla verebilirsiniz.

Beşinci ayda çocuğun yemek saatleri ve listesi şöyle ayarla­nabilir:
Saat 06.00 Süt.
Saat 10.00 Sebze püresi ya da çorbası + yoğurt ya da süt.
Saat 14.00 Süt + meyve suyu ya da püresi.
Saat 18.00 Muhallebi ya da meyve püresi.
Saat 20.00 Süt.

Sebze çorbası nasıl yapılır?

Malzemesi: 1 kaşık pirinç, 1 havuç, 1 patates,
1 tutam ıspanak ya da bezelye, 1 tutam tuz, 80 gram yağsız dana eti.
1 litre su içine yukarda belirtilen malzeme iyice yıkandıktan sonra konur ve 20-25 dakika kadar kaynatılır. Bu şekilde etin için­deki maddelerin mümkün olduğu kadar suya geçmesi sağlanmış olur. Kaynama işlemi bitince et parçası çıkarılır. Kaynamış sebze­ler bir tel süzgeçten geçirilir. Koyu bir kıvamda olan çorba çocuğa uygun sıcaklıkta içirilir.

Yine bu aylarda mama saatleri artık değişebilir. Nitekim, 6. ayda bebeğinizin mama saatleri 4 öğüne göre ayarlanacaktır. Bu değişiklik özellikle ilk ve son mama saatlerinde yapılır. Sözgelişi; ilk mama, saat 07.00 ya da 07.30'da verilirse buna göre öbür sa­atlerde kendiliğinden değişmeye başlar. Şöyle ki:
Saat 07.00 - 07.30 Süt.
Saat 11.00 - 11.30 Sebze çorbası + meyve püresi.
Saat 15.00- 15.30 Süt.
Saat 19.00 - 19.30 Muhallebi + meyve püresi
şeklinde olabilir. Bu saatlerde mama yiyen çocuklar gece 22.00-23.00 arasında bazen uyanıp acıkabilirler. O zaman bebeğe süt vermekte bir sakınca yoktur. Çünkü çocuk zamanla bu alışkanlığı­nı da kendiliğinden bırakacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, mama saatleri üzerinde ısrarla durmak gereksizdir.

Mama saatlerinin dörde indirilmesi, sizi hiçbir zaman «çocu­ğum az besin alacak» diye kaygılandırmamalıdır. Zamanla çocu­ğun her öğünde alacağı mama miktarı artacak ve bu şekilde vü­cudun gereksinimleri de önceki aylarda olduğu gibi sağlanmış olacaktır. Bu aylarda çocuğa istediği zaman su vermenizde sakın­ca yoktur. Özellikle yaz aylarında çocuğun normalden fazla su kaybettiğini unutmayınız.

Bünyesi zayıf olan küçükler bu aylarda da gece sütü isteye­bilirler. Zayıf bünyeli çocuk sahibi annelerin doktora sormadan gece sütünü kaldırması doğru değildir.

4 Aylık Bebeğin Beslenmesi, 4 Aylık Bebek Beslenme ve Bakımı

Dördüncü aydaki önemli olay, çocuğun yumurtaya başlama­sıdır. Önceki yıllarda yumurtaya başlayabilmek için bir yıl kadar beklemek gerekirdi. Çok değerli bir besin maddesi olan yumurta­yı günümüzün doktorları artık çocuklara 3-4. aylarda vermekte bir sakınca görmüyorlar. Yalnızca yumurtanın o zamanki ve bugünkü verilişleri arasında ufak bir fark var. Şöyle ki: Geçmiş yıllarda çiğ ya da rafadan verilen yumurta, günümüzde iyice pişmiş olarak ve­rilmektedir. Sertleşene kadar pişirilen yumurtanın sarısı çocuğa, önce bir kahve kaşığından başlamak üzere gittikçe artırılarak veri­lir. Bazı duyarlı çocuklarda kaşıntı, ürtiker döküntü gibi alerjik be­lirtiler görülür. O zaman bir süre için yumurtayı yemek listesinden çıkarmak gerekir. Ne var ki, tam olarak pişirilmiş yumurta sarısının alerji yaptığı çok ender görülür. Yumurtayı normal olarak kabul eden çocuklara 7-8. aylarda yumurtanın akı da pişirilmiş olarak verilebilir. Çocuğunuza bir yaşında istediğiniz şekilde çiğ, rafadan ya da pişmiş yumurtayı verebilirsiniz. Ancak, kesinlikle tazeliğine güvenmediğiniz yumurtayı bebeğinize vermeyiniz.

4. aydaki yemek listesi ve saatleri:

Saat 06.00 Süt.
Saat 10.00 Sebze püresi, şekerli yoğurt ya da süt. Saat 14.00 Süt.
Saat 18.00 Muhallebi, meyve püresi, püreyi muhallebinin üzerine koyabilir ya da muhallebiden önce verebilirsiniz. Saat 22.00 Süt.

Bu arada hemen şunu da belirtelim ki, yukarda gösterilen sa­atlerde uyuyan bir çocuğu, mama saati geldi diye uyandırmak pek doğru bir davranış olmaz. Sözgelişi, saat 06.00'da uyuyan bir çocuk «süt vakti» geldi diye uyandırılmamalıdır. Çocuk uyanır uyanmaz ağzına meme ya da biberon dayamak da doğru değil­dir, bir süre kendi kendine oynamasına vakit bırakılmalıdır.

Eğer bebeğinizi inek sütü ile besliyorsanız 4. ayda 2/3 süt, 1/3 su şeklinde bir karışım kullanmalısınız. Yumurtayı ya saat 10'da sebze püresi ya da 18'de muhallebi ile birlikte verebilirsiniz.

3 Aylık Bebek Beslenmesi, 3 Aylık Bebeğin Beslenmesi ve Bakımı

Bugüne kadar yalnızca sütle beslediğiniz çocuğunuza artık ek mamalar vermeniz gerekmektedir. Önceki yıllarda çocukları 1-1,5 yaşına kadar yalnızca emzirmek en iyi yöntem sanılırdı. Oy­sa, günümüzde yapılan araştırmalar bu uygulamanın yanlış oldu­ğunu ortaya koymuştur. Çocuğa üçüncü aydan başlayarak ek mamalar vermek artık normal ve gerekli kabul edilmektedir. Nite­kim, mide ve bağırsak sisteminin bu besinleri sindirilebilecek du­rumda olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Öte yandan, yapılan tah­liller sonunda bu aydan başlayarak anne sütündeki demir, kalsi­yum ve vitaminlerin çocuk için yetersiz olduğu da saptanmıştır.

Üçüncü ayda bebeğinize verebileceğiniz ek mamalar sebze ve meyve püreleri ve muhallebidir.


Kullanabileceğiniz sebzeler ise, patates, havuç, ıspanak, ka­bak, kereviz ve bezelye olabilir.

Meyveler ise şunlar olmalıdır: Portakal ve elma. Muhallebide kullanılacak unlar ise pirinç, buğday, arpa, mı­sır, yulaf unlarıdır.

Sebze püresi nasıl yapılır?

İki çorba kaşığını dolduracak kadar sebzeyi ilk önce iyice yı­kayın. Yıkanmış ve ufak parçalara doğranmış olan sebzeyi bir ten­cereye koyun, üzeri örtülene kadar sıcak su ile bir tutam tuz ekle­yin. 20 dakika kadar kaynatılan sebzeyi bir tel süzgeçten geçirin. Bu şekilde hazırlanmış sebze püresini önce azar azar çocuğa ve­rerek onu püreye alıştırmaya çalışın. Eğer püreyi yemek istemez­se biraz daha tuz katın. Yine de istemiyorsa o zaman fazla ısrar etmeyin ve başka sebzeleri deneyin. Bir süre sonra çocuğunuz, daha önce beğenmediği püreyi büyük bir olasılıkla yiyecektir.

Bazı sebzeler çocuklarda alerjik tepkiler yapabilir. Döküntü, kızarıklık, kaşıntı vb. gibi. Bu gibi durumlarda doktorunuza danış­madan çocuğunuza yeniden aynı sebzeyi vermeye kalkışmayın. Sebzelere karşı çocuğunuzun tepkisi anlaşıldıktan sonra püreye iki üç çeşit sebze daha karıştırabilirsiniz. Bu sizin ve çocuğunuzun isteğine kalmıştır. Eğer dilerseniz, bebeğinizin püresine bir miktar süt de koyabilirsiniz.

Meyve püresi:

Tam olarak yıkanmış ve kabukları soyulmuş meyveleri rende ya da preste ezebilirsiniz. Başlangıçta elmanın haşlanmış olması çocuğunuzun elmayı sindirmesini kolaylaştıracaktır. Aslında çocu­ğa verilecek meyvelerin hepsi olgun olmalıdır. Buna rağmen elde ettiğiniz püre koyu bir kıvamda ise içine süt katabilirsiniz.

Muhallebiler:

Daha önce saydığımız un çeşitlerinin birinden iki çay kaşığı alınır ve hafif ateşte kavrulur. Bu şekilde sindirimi kolaylaştırılmış olan unun üzerine iki çay kaşığı şeker eklenir. Bu karışıma -önce­leri yarı süt yarı su, daha sonraları süt miktarını çoğaltarak 5. ayda tam süte geçilecek şekilde- süt konur ve yarım saat kadar kayna­tılır.

Muhallebide kullanılan un çeşidini zaman zaman değiştire­rek, içine bisküvi katarak çocuk için daha çekici bir mama yapabi­lirsiniz. İshali olan çocuklarda pirinç unu kullanmak daha uygun olur.
Üç aylık bir çocuğun yaklaşık olarak mama saatleri ve yiye­cek çeşitleri şöyle olmalıdır:

Saat 06.00 - Süt.
Saat 10.00 - Sebze püresi, arkasından süt ya da şekerli yo­ğurt.
Saat 14.00-Süt.
Saat 18.00 - Süt. Sütten önce iki çorba kaşığı elma püresi verebilirsiniz.
Saat 22.00 - Süt.

Şunlara dikkat ediniz:

• Çocuğunuza hiçbir yeni besini başlangıçta bir iki kahve ka­şığından fazla vermeyin.
• Hiçbir zaman çocuğun tadını bilmediği birkaç şeye birden başlamayı, küçükte alerji ya da başka bir rahatsızlık olursa hangi besinin kendisine dokunduğunu anlayamazsınız.
• Çocuk herhangi bir yiyeceği istememekte direnirse, geçici olarak bırakıp bir süre sonra yeniden vermeye çalışın.
• Vereceğiniz her türlü besinin çok temiz olmasına dikkat edin.
• Çocuk ilk defa yediği sebzeyi olduğu gibi çıkarırsa merak etmeyin, ama ishal ya da kakasında köpük görürseniz doktorunuza haber vermekle birlikte, büyük bir olasılıkla sebzenin çocuğunuza dokunduğunu bilin. Bir süre için o sebzeyi çocuğa vermemek daha uygun olur.

2 Aylık Bebek Beslenmesi, 2 Aylık Bebeğin Bakımı ve Gelişimi

Halk arasında «kırkı çıktı» denilen olayı da içeren ikinci ay si­zin için ilk günlere oranla oldukça kolay geçecek. Artık bebeğiniz­le daha kolay anlaşmaya başladığınız şu günler de geceler de ra­hat geçmeye başlayacak.

Birinci ayda yapmadığınız açık hava gezmelerine ikinci ay içinde kesinlikle başlamalısınız. Açık havanın yararlarından sizlere daha önce de söz etmiştik. Bu bölümde de kısaca söyleyelim:
Açık hava her şeyden önce çocuğunuzun iştahı, dayanıklılığı ve uykusu için gereklidir. Öte yandan, bu gezmelerin sinirlerinizi kuvvetlendireceğini asla unutmayın. Çünkü açık havaya bebeğini­zin olduğu kadar sizin de ihtiyacınız var.

Bu arada, geçen ay kaşık kaşık vermeye başladığınız meyve suyunu da gün geçtikçe artırmanız gerekli. Mevsimine göre mey­ve suyunun miktarı ikinci ayın sonunda 4 çorba kaşığı kadar ol­malıdır.

Meyve suyu nasıl hazırlanır?

Çocuğunuza vermeyi uygun bulduğunuz meyvenin önce ka­buğunu soyun, varsa çekirdeklerini çıkarın. Çekirdeksiz ve kabuk­suz duruma getirdiğiniz meyveyi daha sonra küçük parçalara bö­lüp preste sıkın ya da rendeleyip bir tülbentin içine koyun. Tül­bentten sıkarak çıkaracağınız meyve suyunun çok olmamasına özellikle özen gösterin. Çünkü meyve içindeki vitaminler durunca özelliklerini kaybederler.
Bebeğinize ikinci ayda elma, portakal, şeftali ve havuç suyu verebilirsiniz.

İnek sütü:

Sütü olmayan anneler bu aylarda inek sütünü doğrudan doğruya sulandırmadan bebeklerine verirlerse, bu süt çocukta bazı sindirim bozukluklarına yol açabilir. O yüzden ilk üç ay içinde bebeğinize vereceğiniz inek sütünü kaynatıp su ile sulandırmalı ve içine şeker katmalısınız. Çocuğunuza ilk iki ay yarı süt yarı su, üçüncü ay ise, iki ölçü süte bir ölçü su koyarak hazırlayacağınız mamayı vermeniz uygun olur.

Bebek Beslenme Bebeklerin Beslenmesi

Çocuğun Beslenmesi, Bebek Yemek Beslenme, Bebeklerin Beslenmesi

Artık siz de anne oldunuz. Bu belki ilk çocuğunuz, belki de ikinci. Doğum sırasında çekilen sıkıntıları bebeğinizin sesini du­yunca unuttunuz. Bebeğinizin sağlık durumu da iyi. O halde sizin için şimdi en önemli sorun, bebeğinizin gerektiği gibi beslenmesi.

İşte bu bölümde sizlere bebeğinizi nasıl beslemenin daha uy­gun olduğunu, hangi mamayı nasıl vereceğinizi anlatacağız.

1 Aylık Bebek Beslenmesi, 1 Aylık Bebeğin Beslenmesi

Bebeğinizi anne sütüyle besliyorsunuz. Anne sütünün çocu­ğa ne kadar yararlı olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmış­tık. Hangi annelerin çocuklarına meme vermelerinin de sakıncalı olduğunu belirtmiştik. Çocuğunuza meme vermeye başladığınız şu ilk günlerde sütünüzün yeterli olup olmadığını haklı olarak me­rak edebilirsiniz. Çocuğunuz iyi uyumuyor, çok ağlıyor ve sinirli görünüyor, kakası balgamlı, kahverengi ya da kahverengi-yeşilimsi ise kaygılanmakta haklı olabilirsiniz. Bu durumda süt tartısı yapmanız gerekir. (Aşağıdaki tablodan bebeğinizin bir gün­de alacağı süt ya da mama miktarı hakkında bilgi edinebilirsiniz.)

İlk Ayda Bebeğin Alacağı Süt ve Mama Miktarı

1. hafta başında günde 70 cc. 1. hafta sonunda günde 400 cc.
2-3. haftalar:
Her öğünde 100-120 cc. (TOPLAM 500-600 cc.)
4-5. haftalar:
Her öğünde 120-140 cc. (TOPLAM 600-700 cc.)

Eğer çocuk iyi uyuyor ve hayatından memnun görünüyorken, zaman zaman ağlıyorsa bunun beslenme dışında bir nedeni olmalıdır. Sözgelişi; gazı vardır, iyi kundaklanmamış olabilir.


Bebeğinize ikinci haftadan sonra vitamin vermeye başlamak gerektiğini de bu arada sizlere hatırlatalım. Ayrıca, mevsimine gö­re yine ikinci haftadan sonra meyve suyu vermelisiniz. Özellikle yaz aylarında bebeğinizin artan su gereksinimini karşılamak ama­cıyla ona meme saatleri arasında, kaynatılmış ve oda sıcaklığına kadar soğutulmuş su vermeyi de unutmayın.