Depresyon Çeşitleri

Somatojen depresyon
Bedeni hastalıklar sonucu ortaya çıkan depresyonlardır. Organik ve semptomatik şekil olarak iki ayrı tipi vardır.

1- Organik depresyon: Beyin dokusunun yaşlanması veya metabolik sebep­lerle hastalanması sonucu meydana gelir. Belirtileri daha çok merkezi sinir sis­temine ait düşünce bozuklukları, motor yavaşlama, fizik çöküntü, halsizlik, kü­çüklük hezeyanları, ruhi ve bedeni fonksiyonların iyi işlemediği, sürekli kötü­ye gittiği vehmi, öfke ve huzursuzluk olarak bilinir.

2- Semptomatik depresyon: Baş ve beden enfeksiyonları, kalp ve damar has­talıkları, akciğer ve böbrek hastalıklarında görülebildiği gibi endokrin sistem-iç salgı sistemi hastalıklarında da ortaya çıkan depresif epizodlardır. Bu tür dep­resyonlar, asıl hastalığın devam süresinde zaman zaman şiddetlenir veya ya­vaşlarlar.


1950 yıllarında trisiklik antidepresiflerin tedaviye girmesi ile depresyon üze­rindeki görüşlerde önemli değişiklikler oldu. Özellikle bazı depresyon şekillerinin bu ilaçlara iyi cevap vermesi yanı sıra bazı depresyon türlerinin elektro şok tedavisine daha duyarlı olduğu anlaşıldı. Bu özellikler dikkate alınarak depresyonlarda şu dört özellik üzerinde duruldu:

1- Hareket yavaşlaması: Çok erken saatlerde uyanma hali, kilo kaybı, suç luluk duyguları, uyarılara cevap vermede yavaşlama. Bu sayılan belirtilerin hep­sinin birden aynı hastada mevcut olması gerekmekteydi.

2- Kişinin hayatında karşılaştığı streslerle bir ilgisi olmaması ve depresyonun hazırlayıcı bir sebebinin bulunmaması öngörülüyordu. Depresyon sadece iç biyolojik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkmalıydı.

3- Kişinin yaşı ile doğrudan orantılı olmalıydı. Gerçek bir endojen depres­yonun ileri yaşta ortaya çıkması bekleniyordu. Genç yaşlarda görülen depres­yonların daha çok reaktif sebebe bağlı olarak gelişmiş olmaları söz konusu idi.

4- Kişilik yapısı ile doğrudan bir ilişkisi bulunmalıydı. Endojen depresyon-lu kişilerin reaktif depresyonlu kişilere oranla daha durgun, daha kararlı bir ki­şilik yapıları mevcuttu ve nörotik kişilik yapılarında olduğu gibi sık sık heye­can dalgalanmaları görülmüyordu.

Bu sayılan özelliklerden başka endojen depresyonlu hastaların elektroşok ve antidepresiflere nörotik ve reaktif depresyonlulardan çok daha iyi cevap ver­dikleri ve düzelme gösterdikleri bir gerçektir. Bunun yanı sıra bir stres faktörü­nün bulunması daha çok reaktif bir depresyonu düşündürmesine rağmen stre­sin endojen bir depresyonda bir tetik hadise gibi hastalığı başlatabileceği de
unutulmamalıdır.

Psikotik depresyon: 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında "psikotik depresyon" deyimi kullanılmaya başlanmıştır. Psikotik kelimesi, yüksek ruhi fonksiyonlardaki bozukluğu ifade etmekteydi. Bu bozukluklar;

a- Hafıza
b- Lisan ve konuşma,
c- Orientasyon "kişinin kendisinden,çevresinden, zamandan ve mekândan
haberli olması hali",
d- Duyusal idrakler, e- Düşünce, olarak belirlenmişti.

Bir depresyona psikotik depresyon diyebilmek için duygusallık kusuru ye­terli görülmemekte ve yukarıda sayılan bu zihni görevlerin en azından birkaçı­nın da bozulmuş olması şartı aranmaktaydı. Bugün bu sayılan zihni görevlerin bütününe kognitif fonksiyonlar adı verilmektedir. Kognitif görevlerin bozulmaya yüz tutmuş olması, olayın ciddiyetini ortaya koymakta ve bir zihni yıkımın var­lığından söz edilmekteydi.

Freud ve arkadaşları psikozlarda gerçeklik fikrinin kaybolduğu "loss of re-ality testing" düşüncesinde idiler. Bireyin gerçeklik duygusunu algılaması ego adını verdiği iç benlik sisteminin bir göreviydi.

Kişide gerçeklik duyumunun bozulması veya kaybolması ile beraber bir seri hastalık belirtisi ortaya çıkar. Yukarıda adları sayılan yüksek ruhi fonksiyonlar bozulur ve yerlerini hatayı idrakler alır. Bunun sonucu olarak da şuur bulanıklı­ğı, şaşkınlık, halusinasyon ve hezeyanlar ortaya çıkar. Sosyal ve kişisel işlev­ler bozulur. Kişi günlük işlerini, mesleğini ve alışkanlıklarını sürdüremez olur. Psikotik kelimesi bu sayılanları bize anlattığı gibi psikoanalitik teoride "ego regression" ego gerilemesi karşılığı da kullanılır.

Psikotik depresyonlar oldukça nadir görülen hallerdir. Bütün depresyon has­talarından ancak yüzde 10 kadarı halusinasyon ve hezeyanlar gösterir. Çok az bir kısmında ise "gerçeklik" fikri bozukluğu görülür.

Nörotik depresyon, reaktif depresyon: Pek çok araştırıcı bu iki deyimi aynı hastalığı belirlemek için kullanılır. Her ikisinde de sebebin sosyal ve çevresel streslerden oluştuğu kabul edilir. Kişinin karakter yapısındaki olumsuzlukla­rın kişinin çevresine uygun bir uyum yapmasına mani olduğu düşünülür. Bu sebeple nörotik veya reaktif depresyona "maladaptive personality pattem" uyum bozukluğu gösteren kişilik yapısına ait davranış biçimi de denilebilir. Diğer dep­resyonlar klasik sınıflamalarda psikozlar yanında yer alırken nörotik depres­yon nörozlar arasına konur.

Depresif Hastalık, Depresyon Çeşitleri, Depresyon Hastalığı

Primer depresyonlar


Bu depresyonlar oluş sebepleri, ortaya koydukları be­lirtilerin birbirinden farklı olması, tedaviye verdikleri cevapların farklı olması ve tarihçeleri açısından birçok alt sınıflara ayrılmışlardır. Bu depresyon tipleri arasında en belirgin ve önemli olanı "endojen depresyon"dur. Bu şekil, bünyesel-biyolojık sebeplere bağlıdır. Endojen depresyon da kendi arasında dört alt gruba ayrılmıştır. Bunlar:

1- Ürkeklik, çekingenlik, toplum hayatından uzaklaşma, girişkenliğin kay­bı, uyku bozukluğu ve çok erken uyanma, beslenme bozukluğuna ve iştah kay­bına bağlı olarak ortaya çıkan kilo kayıpları ve şiddetli suçluluk duygulan gös­teren şekil.
2-Depresyonun bu şeklinde kişinin çevresinden ve olaylardan gelen stres faktörü ile negatif bir ilişkisi olduğu ifade edilmektedir.
3- Özellikle yaşlılıkta ortaya çıkan şekildir. Yaşlılıkla beraber gelen bir seri metabolik değişikliğe bağlı olması muhtemeldir.
4- Kişilik yapısı ile ilgilidir. Doğuştan gelen bir kişilik yapısı bozukluğu ve­ya sapmasının kişide çevresi ile uyum bozukluğu yapması sonucu ortaya çık­mış bir küskünlük ve davranış bozukluğu olarak kabul edilir.

Sekonder depresyonlar


Bu durumlarda esas hastalık başkadır. Depresyon bu esas hastalığın yanında görülen bir belirti olarak dikkati çeker. Şizofrenler­de görülen depresif haller, bir beyin sarsıntısında ortaya çıkan depresif- görü­nümler, bir zehirlenme halinde raslanan durgunluk halleri bu türdendir.

Sekonder depresyonlar, primer olanın aksine, beraberinde bulunduğu asıl hastalığın gidişi ile yakından ilgilidir. Birinci sebebin ortadan kalkması halin­de sekonder depresyonun kendiliğinden çözüldüğü görülebildiği gibi, birinci hastalığın gösterdiği değişiklikle ilgisi olmaksızın kendiliğinden varolabilir veya ortadan kalkabilir.

Unipolar ve bipolar deyimleri ilk defa 1962 yılında Leonhard, Korff ve Schulz adlı üç araştırıcı tarafından teklif edilmiştir. Bir kısım hastaların zaman zaman depresif nöbetler ve zaman zaman aşırılık nöbetleri gösterdiği dikkati çekmiş ve bazı hastaların ise ya sadece depresyon veya sadece aşırılık halleri içine girdiği görülmüştü. Bir kısım araştırıcı sadece aynı türden hastalık geçirme ha­linin ayrı bir hastalık olduğuna ve ard arda aşırılık ve depresyon geçirme hali­nin ise ayrı bir hastalık olduğuna inanmaktaydı. Unipolar deyimi hernöbetli dep­resyon veya aşırılık olan haller için kullanılmış ve bipolar deyimi ise aynı has­tada değişik sürelerde hem depresyon hem de manik nöbetlerin ortaya çıkma­sı için kullanılmıştır.

Unipolar depresyonlar genellikle 40 yaş civarında görülür. Hısım-akraba ara­sında rastlanmaları ihtimali azdır. Nöbet aralıkları oldukça uzundur ve bir insa­nın hayatında birkaç nöbeti geçmez.
Bipolar depresyonda hem depresif hem de manik devre ortaya çıkar. Bazen çok kısa aralıklarla hasta birinden diğerine geçebilir. Başlama yaşı ortala­ma 25 yaş civarındadır. Bir kişi hayatında çok sayıda manik-depresif nöbet ge­çirebilir.

Depresyonların sınıflandırılmasında en son aşama, Amerikan Psikiyatrı Ce­miyeti "APA"nın 1952 yılında başlattığı ve bugüne kadar dört kitapta topladığı bir sınıflamadır. DSM kısaltılmış ismi ile tanınan bu kitapların her biri DSM-I, DSM-II, DSM-III, DSM-IV olarak isimlendirilmiştir. DSM adı, Diagnostıc Statıs-tical Manual kelimelerinin baş harfleri alınarak yapılmıştır. IstatistikTeşhisKİ-tabı anlamındadır. Bu kitapta hastalıklar belirli gruplarda toplanırlar. Bir has­talıkta mutlaka bulunması gereken belirtiler, bulunmaması gereken belirtiler ve eşlik edecek belirtiler açık ve kesin bir şekilde ayrılmıştır. Bu sınıflamanın yapılmasında Adolf Meyer'in psikobilojik görüşlerinden önemli ölçüde istifa­de edilmiş, bunun yanı sıra psikiyatrik hastalıkların milletlerarası sınıflandırıl­ması da dikkate alınmıştır. DSM sınıflamasının yapılmasında.amaçlanan fay­dalar, aşağıya birkaç madde halinde çıkarılmıştır:

a- Hastalığın kolay tanımlanması ve tedaviye girmede vakit kazanma.
b- Psikiyatrik hastalıkların sınıflamadaki gerçek yerlerini almaları.
c- Uygulamacı ve araştırmacı hekimler arasında ortak kavramların getiril­mesi ve ortak bir dilin konuşulması.
d- Öğrencilere ve sağlıkla ilgili personele öğretim kolaylığı getirmesi.
e- Daha önce kullanılmakta olan ve ICD-9 olarak tanınan sınıflama ile bir uyum ve uygunluk sağlama arzusu.
f- Psikiyatriye her gün anlaşılmayan yeni kelime ve kavramların sokulması­nı engellemek.
g- Daha yüksek anlatım gücünde kelime ve kavramların kullanılmasını yay­gınlaştırmak.
h- Özellikle adli psikiyatrik olaylarda teşhislere açıklık ve kesinlik getirmek.
Bu kısa tanımlamadan sonra DSM-IM'e göre yapılmış olan bir depresyon sı­nıflaması görüyoruz.

DSMIII Affektif Duygusallık hastalığını üç grupta toplamaktadır.

1- Majör affektif bozukluklar.
2- Spesifik-kendine göre özellikleri olan affektif bozukluklar.
3- Atipik-başka hastalıkların beraberliğinde görülen ve belirtileri değişik ola­bilen depresyonlar.

1- Majör affektif bozukluklar: İki gruba ayrılmıştır, her grup da kendi arasın­da alt gruplara bölünmüştür.
A. Bipolar bozukluk.
a- Karışık "mixed" şekiller.
b- Manik "manic". Aşırılıkla beraber olan şekil.
c- Depresif-depresyonlu
B. Majör depresyon.
a- Bütün hayat boyu görülmüş tek depresyon nöbeti. b- Çok sayıda tekrarlayan depresyon nöbetleri.

2- Diğer spesifik affektif bozukluklar.
a- Siklotimik bozukluk. Belirli devrelerde ortaya çıkan şekil, b- Distimik şekil. Bu şekil depresif nöroz olarak da bilinmektedir.

3- Atipik affektif bozukluk. a- Atipik bipolar bozukluk, b- Atipik depresyon.
Kitabımızda gerek klasik görüşleri yansıtan, gerek modern görüşlere yer veren depresyon sınıflamalarına ait örnekler verilmiştir. Şimdi de depresyon­ların bir hastalık tablosu içindeki görünümlerinden bahsedelim. Bu bölümde depresyonların değişik şekilleri teferruatlı olarak anlatılacaktır. Psikotik Depresyon Kronik

Saf bir sıkıntı nörozunda aşağıya çıkarılmış olan belirtiler bulunmalıdır.

a- Motor gerginlik hali. Gerginlik, adale ağrıları, adalelerde kasılmalar, gev şeyememek, yorgunluk, göz kapaklarında oynama ve seyirmeler, huzursuzluk, kolayca uyarılabilme, gergin bir yüz ve ifade, hızlı ve sesli bir solunum.
b- Anlamsız beklentiler. Her an kötü bir şey olacağı hissi ve beklentisi, en­dişe, tedirginlik, sıkıntı, ağızda anlaşılmaz mırıldanmalar, bayılma ve ölme kor­kusu, her an kötü bir şey olacağı korkusu, aile bireylerinden herhangi birine gelecek bir kötülük veya zarar endişesi.
3- Bitkisel sinir sistemi bulguları. Terleme, kalpte hızlanma ve vuruntu, so­ğuk ve ıslak eller, ağız kuruluğu, baş dönmesi, boğaz kuruluğu, ses kısılması, sık sık idrara çıkma hali, midede yanma, acılık ve karışılık hissi, sıcak basma­sı, solukluk, nabız sayısının yükselmesi.
4- Bir çeşit uyanıklık ve alarm hali. Dikkatin aşırı artması ve beden görevle­ri üzerinde yoğunlaşması. Buna rağmen hastanın görüş ve kavrama keskinliği­nin kaybolması, uykuya geçişte ve uyumada güçlük, yorgunluk.
Bu hastalık da tıpkı panik halinde olduğu gibi fizik hastalıklar, özellikle kah­veye aşırı düşkünlük ve organik zihin hastalıklarının seyrinde ortaya çıkan be­lirtilerle karıştırılabilir. Ancak bugün için hastalığın hazırlayıcı sebepleri iyi bilinmemektedir.

Depresyon Nedir, Depresyon Belirtileri

İnsanlar hayatları boyunca çok değişik duygusallık devrelerinden geçerler.
Bu duygusallık devreleri kişiye canlılık, neşe, hareket ve coşku getirdiği gibi sıkıntı, durgunluk, isteksizlik, karamsarlık duyumlarını da getirebilir. Bazen bu uyumlar bizim günlük hayatımızı ve içgüdülerimizi de etkileyecek ölçüde olur ve biz düşünce ve davranışlarımızla olduğu kadar heyecanlarımızla da gerek kendimizi ve gerek çevremizi değişik ve hastalıklı bir gözle görmeye başlarız.

Mizaç, duygularımızın bazen sevinç ve mutluluk bazen de elem ve mutsuz­luk şeklinde belirlenmesidir. Çoğu kere de bu duyumlar hepsi birarada bulu­nurlar ve biz aynı anda sevinç ve mutluluğu, elem ve mutsuzluğu hissederiz. Mizaçta sadece bu duyumları hissetmekle kalmaz aynı zamanda bu duyumla­rımız yönünde bir tavır ve yönelme de gösteririz. Duyumlarımızın yönettiği gi­bi davranır ve heyecanlarımız doğrultusunda gideriz. Böylece hepimizde "duygu durum dalgalanması" adını verdiğimiz ve gün boyu değişen heyecan hal­leri ortaya çıkar. Normal kişilerde bu heyecan dalgalanmaları farkedilemeyecek kadar belirsiz ve yüzeysel olmasına rağmen hastalık halinde kişinin kendi­sini olduğu kadar çevresini de etkileyecek ölçülere varır.

Depresyon, bütün bu duygu - durum dalgalanmalarının "zihni görevleri, be­den hareketliliğini, içgüdüleri, biyolojik beden görevlerini, kişisel sorumlulu­ğu, sosyal ilişkileri kısmen veya tamamen bozacak veya yavaşlatacak nitelikte bir hal veya hastalıktır."

Depresyonun belirtileri, Depresyon Belirtiler Nelerdir

Depresyon terimi, daha önceki hekimler tarafından "melankoli" olarak kullanılıyordu. Bu terim, günümüzde de bazı depresyon çe­şitleri için kullanılmaktadır. Hipfocrates M.0.4. yüzyılda bu hastalığı tanımla­mış ve aynı hastalarda görülen aşırılık ve durgunluk devrelerinin birbirini takip ettiğine işaret etmiştir.
18. yüzyılda Pinel adlı bir Fransız hekim depresyonu; düşüncede gerginlik, karamsarlık, şüphecilik ve birinin kendisini yalnız hissetmesi olarak tarif et­miştir.
.
E. Bleular depresyon için "insanın her türlü yaşantıyı kendisine ıstırap verici olarak hissettiği ve sıkıntının beraberliğinde kişinin hiçbir şeyden zevk alama­ması, hayatı boş ve anlamsız bulması, hayatı gerçek dışı ve bir şey gibi kabul etmesi şeklinde kendisini gösteren bir hastalık olarak tanımlamıştı.
Kurt Schneider ve Kretschmer isimli hekimler ise bu hastalığı "yaşama gü­cündeki bir çöküntü, ruhsal alanda bir gerileme ve bütün bedende bir hareket yavaşlaması" olarak düşünmüşlerdir.

Nacht ve Racamier adlı araştırıcılar ise depresyonu "kişinin suçluluk duy­guları hissettiği, fiziki ıstırap çektiği bir ruhsal durumdur" şeklinde tarif etmiş­lerdir. Böyle bir durumda kişinin sosyal değerlerinde, zekâ işlevlerinde, duy­gularında ve heyecanlarında, içgüdülerinde, psikomotor adını verdiğimiz ruhi ve bedelli görevlerinde, yaşama felsefesinde bir durgunluk olmakta ve yaşa­ma hazzı ve hırsı ortadan kalkmaktadır.
Rasim Adasal hocamız depresyonu "Affektif tonüsün - duygusal enerjinin özellikle elem yönünden artması" olarak tarif etmiştir. Keder ve küskünlüğün artması sonucu kişinin hareketlilik vasfının bozulduğuna inanırdı.
Gringer ve arkadaşları depresyonu bir taraftan kişilik yapıları ve diğer ta­raftan ortaya koydukları belirtiler
arasındaki ilişkiler açısından gruplara ayıra­rak tanımlamak istemişlerdir. Bunlar:

1— Kompulsif adını verdiğimiz, kişiyi amaçsız ve istemsiz davranışlara iten bir kişilik yapısında hastalık ve yaşlanma ile ortaya çıkan, ümitsizlik, kendine güven duygusunun azalması, şiddetli kendini suçlama belirtileri veren kişile­rin oluşturduğu grup.
2— Gelişmiş, olgunlaşmış ve sorumluluk hissi çoğalmış kişilerde görülen ve çevre ile olan dış dengenin bozulması sonucu ortaya çıkmış hastalık hali.
3_ Kişinin dikkatinin kendi beden organları üzerinde yoğunlaşması ve sü­rekli kendini kontrol etmesi şeklinde görülen hipokondriak şekil.
4— Bir taraftan "narsistik" olarak adlandırılan ve kişinin sadece kendisini sevmesi ve beğenmesi ve çevresine otoriter davranması şeklinde görülen tür­den bir depresyon, diğer taraftan da "agresif" adını verdiğimiz ve kişinin daha çok kendisine yönelik saldırgan duyumlarla yüklü olduğu şekil.

Depresyon belirtileri bazen sayılamayacak kadar çok ve karmaşık bir görü­nüm ortaya koyabilir. Klerman adlı araştırıcı, depresyon belirtilerini bir liste ha­linde vermiştir. Bunlar:

1— Depresif ruh hali olarak tanımlanan ve keder, değersizlik duyguları, ka­ramsarlık halidir. Bu belirtiler depresyonlu hastaların yüzde 90'ında görülür. An­cak bir kısım hastalarda bu değişiklikler çok yüzeyseldir ve dikkati çekmez. Bu durumda depresyonun kendini gizlediği ifade edilir ve "Maskeli Depresyon veya Gülen Depresyon" adı verilir.
2— Zevk alamama, haz duyumunun çok azalması veya kaybı, iştah azalma­sı, kilo kaybı, cinsel hazzın ve isteğin ileri derecede azalması, empotans cin­sel iktidarsızlık, her çeşit heves ve hobinin kaybolması, sosyal olaylara,aile bireylerine ve eşyalara karşı ilginin ve sevginin azalması ve sönmesi.
3— Özellikle uykunun azalması ve uyku düzeninin bozulması, sabaha kar­şı çok erken saatlerde uyanmalar, gündüz saatlerinde uyuklama.
4— Enerji kaybı, enerji yokluğu, sabahtan başlayan yorgunluk ve bitkinlik halleri.
5— Sinirlerin gergin olması, huzursuzluk, sürekli bir tedirginlik, her an kö­tü bir şey olacakmış hissi.
6— Sıkıntının eşdeğerleri veya ekivalentleri olarak adlandırılan hareketler; tırnak yeme, ellerin devamlı bir şeyle meşgul olması, sık sık sigara içme, elbi­se kenarları ile oynama, oturduğu yerde sürekli kıpırdanma ve yer değiştirme, gece yatakta sürekli kıpırdanma.
7— Konuşmada, düşüncede ve harekette ileri derecede yavaşlama ve ba­zen durma, "Stiipör" adı verilen bir depresyon şeklinde hastalar günlerce hiç hareket etmeden, hiçbir şey yemeden ve içmeden, konuşmadan kalırlar ve ya­pılan bütün zorlamalara direnirler,
8— Cinsel aktivitede azalma ve isteksizlik, erkeklerde iktidarsızlık ve ka­dında cinsel soğukluk ve ilgisizlik.
9— Alışılmış ilişkilerin gevşemesi, çalışmaya karşı isteksizlik ve tembel­lik.
10— Değersizlik fikirleri, otoaküzasyon dediğimiz kendi kendini suçlama hali, ayıp, suç ve günahkarlık fikirlerinin hastayı sürekli rahatsız etmesi. İnsan­ların içine çıkamayacak ve yüzlerine bakamayacak kadar kendisini hakir ve aşa­ğıda görmek.
11— Konsantrasyon zorluğu denilen şekilde düşüncenin bir noktaya top­lanamaması, dikkatin dağılması, düşüncede konu fakirliği ve yeni düşüncele­rin üretilmesindeki zorluk,daha. çok dini konularla, cennet ve cehennem fikir­leri ile dolu olma, ilahi güç tarafından cezalandırılacağı fikri.
12— Kendini, beceriksiz, başarısız, sevimsiz, çirkin ve sevimsiz görme. Hiç kimse tarafından sevilmediğine inanma, hiç kimseye bir haz veremediği ve çev­renin yaşantısına bir katkıda bulunamadığı inancı.
13— Çaresizlik fikirleri, hiç kimsenin onun derdine bir çare bulamadığı, has­talığının onmaz ve tedavi edilmez olduğu saplantısı. Özellikle depresyonlular-da görülen bu umutsuzluk hezeyanları onların ilk fırsatta bundan kurtulmak; için hayatlarına son vermeleri gerektiği düşüncesini doğurur.
14— Sürekli olarak ölümü düşünme, kendisinin artık bu dünyanın insanı-olmadığına inanma, sürekli intihar fikirleri ile sarılmış olma. Özellikle uykusuz geçmiş gecelerin sabahında bu fikirlerin çok yoğunluk kazandığı ve hastanın hayatına bir son verme teşebbüsünün bulunduğu dikkati çeker. Depresyonun iyileşmeye yüz tuttuğu ve kendisini biraz güçlü hissettiği devreler, intihar ba­kımından en çok tehlikenin bulunduğu devrelerdir. Depresyonluların nöbetin bitiminden 5-6 ay sonra intihara teşebbüs etmeleri sıklıkla görülür.
15— Sıkıntı, depresyonlu hastanın en önde gelen şikâyeti ve belirtisidir. Sıkıntı kolay tarif edilmeyen nahoş ve istenmeyen bir duyumdur. Sıkıntılı kişi kaygılı ve tedirgindir. Sürekli bir gerilim ve tehdit altında olduğu duyumu alı­nır. Bu kaygı ve tedirginliğin "otonom sistem" adını verdiğimiz bitkisel sinir sistemi üzerindeki olumsuz etkileri gerek sempatik ve parasempatik sistem­lerde ve gerek Kalp, damar sisteminde ve mide,bağırsak kanalında görev akşamalarına ve şikâyetlere yol açar. Çarpıntı, bulantı, terleme, adale kasılmala­rı ve çekilmeleri, baş ağrısı, ağız kuruluğu, görmede bulanıklık, sık sık idrara çıkma isteği, kabızlık en sık raslanan belirtileri oluşturur.

Beck adlı araştırıcı depresyon belirtilerini biraz daha değişik bir görüşle aşa­ğıdaki gibi sıralamıştır:

1— Emosyonel heyecan belirtileri:

a_ Kederli bir ruh hali, kişinin sürekli olarak kendisini kederli, suskun ve elem içinde imiş gibi hissetmesi.
b— Kendine yönelik olufrısuz ve eleştirici duyumlar.
c— Özellikle kendisinden, içinde bulunduğu durumdan, zamandan ve me­kândan hoşnut olamama hali.
d— Bütün duygusal bağların zayıflamış olması, sevginin,nefretin hissedi-lememesi.
e— Sık sık ağlama krizlerinin gelmesi, kişinin hayatında şaka ve esprinin kaybolması. Her şeyin sadece şekilden ibaret kalması duyumu.

2— Bir kimsede bir depresyonun başlamakta olduğunu imâ eder ve düşün­dürür türden belirtilerin başlaması:

a— Kişinin kendisine olan saygısının azalması, kendisini hor görmesi, gi­derek artan değersizlik fikirlerinin oluşması.
b— Umutsuzluk, karamsarlık hezeyanları.
c— Özeleştirinin artması, suçlama, itham etme ve yersiz bir şekilde sorumlu tutma.
d— Kararsızlık, ne yapması gerektiğini kestirmede zorluk, uyuşukluk. Kişi­nin kendisini yönlendiren itici bir gücün olmaması, motivasyon yetersizliği, iç ruhsal uyarının azalması, çevre uyarılarının hasta tarafından fark edilmemesi.
e— Beden imajı bozukluğu. Beden imajı, kişinin kendisini mekânda nasıl algıladığını belirten bir kavramdır. Normalde kişi kendisini mekânda işgal etti­ği yer kadar algılar. Depresyon hallerinde bu imaj bozulur ve hasta kişi, kendi­sini boşlukta olduğundan daha küçük bir yer işgal ediyormuş gibi algılar. Bu­nun sonucu da küçüklük ve yetersizlik fikirleri oluşur. Kendine güven hissi azalır. Beden imajının bozulması ile beraber kişi vücudundaki organlarının da olması gereken hacimde ve büyüklükte olmadığına inanır ve bunun sonucunda özel­likle cinsel organların erkeklerde yeterli büyüklükte olmadığı ve görev yapa­mayacağı varsayımı ortaya çıkar.

3— Motivasyon - uyarı eksikliği belirtileri:

a— iradenin azalması ve çökmesi. Kişinin dayanma, direnme, sebat gücü­nün olumsuz etkilenmesi sonucu bir işe başlama, başlanmış olan bir işin biti­rilmesi, ufak tefek zorluk ve engellemelere karşı tedbirlerin alınması bozulur. Ürkeklik ve çekingenlik ortaya çıkar.
b— Her şeyden kaçınma ve tedirginlik başlar. Düşünce, duygu ve sosyal ilişkilerde şiddetli bir gerileme görülür. Bu gerilemenin başlaması kişinin ya­şama gücünü kırar ve onu her geçen gün intihara biraz daha yaklaştırır.
c— Depresyonun şiddetlenmesi ile beraber intihar arzusu da güçlenir ve hasta kişi giderek daha sıklıkla intiharı düşünür ve dana ciddi intihar teşeb­büslerinde bulunur.
d— Bağımlılık fikirleri. Depresyonlu kişiler artan bir şekilde etraflarına ba­ğımlı olurlar. Hiçbir işi kendiliklerinden başlatmaz ve bitirmezler. En ufak bir ihtiyaçları için bile çevrelerinden yardım isterler ve ilgi beklerler.

4— Bitkisel sinir sistemi belirtileri:

a— iştah kaybı, kilo kaybı, uyku bozukluğu, hazım sistemi bozuklukları, kan basıncı, kan şekeri değişiklikleri, yorgunluk, adale gücünün azalması gibi be­lirtiler hastayı çok rahatsız eder ve onun zaten azalmış olan yaşama isteğini daha da bozar.

Stres Onleme Tedavisi Anti Stres

Strese Karşı Alınacak Tedbirler, Stres Tedavisi, Stres Önleme

Stresten Kurtulmanın Yolları, Stresi Yenmek,Stres ve Başa Çıkma Yolları
Kişi, hayatı boyunca karşılaşacağı "günlük stresler, gelişim stresleri ve ha­yat krizlerine bağlı olarak ortaya çıkan stresler" karşısında birtakım tedbirler alabilir ve bu streslerin olumsuz tesirlerini ortadan kaldırabilir veya en azın­dan bu olumsuz değişiklikleri en alt bir düzeye indirebilir. Bu tedbirlerin bir kısmı, bireyin kendi başına halledebileceği ve üstesinden gelebileceği türden olmasına rağmen, bir kısmı, toplum düzeyinde ve idari planda yapılabilecek olanlardır.

1— Bireysel olarak yapılabilecek olanlar: Strese Karşı

a— Kişisel uyum. Stres sonuçlarının giderilmesinde ve azaltılmasında ki­şinin kendisi ve çevresi ile yapacağı uyum son derecede önem taşır. Kişisel uyumun yeterli yapılabilmesi için ferdin yeterli bir zekâ kapasitesinde olması, bu zekânın uygun ve pozitif bilgilerle donatılmış bulunması, çevrenin iyi bir uyu­ma elverişli bulunması gerekir. Bu belirlemelerden anlaşıldığı gibi iyi bir kişisel uyumun çocuğun dünyaya geldiği ilk yaşlardan başlaması ve gelişim süreçle­ri içinde uygun atılımların yapılması lazımdır. Çocuk her yaş kademesinde çev­resine duygu ve düşüncelerini açıkça anlatabilmeli ve bunun için de kendisi­ne söz hakkı, savunma hakkı ve kendi davranış biçimini seçme hakkı verilmeli­dir. Kişi, çevresi ile belirli bir "davranış kalıbı" geliştirmeli ve bu kalıp çocu­ğun "karakteri" olarak benimsenmelidir. Stres Atmak İçin, Stresten Korunma

b— Başa çıkma girişimleri ve süreçleri. Gelişim devreleri sırasında çocu­ğun veya gencin ideallerine uygun başarı göstermesi halinde bir stresin oluş­ması mümkün değildir. Tersinin olması halinde çocukta veya gençte başarı­sızlık, değersizlik ve umutsuzluk fikirleri oluşur ve stres faktörleri ya bir orga­nik hastalığı veya bir depresyonu başlatır. Çocuğun veya gencin akla yakın ge­lecek veya uygulanması bir yük getirmeyecek girişimlerinin aile ve çevre tara­fından desteklenmesi ve tasvip görmesi stres faktörünü azaltır. Ancak bu dev­rede görülen başa çıkma süreçlerinin hayalî, gerçek dışı ve kabul edilemez türden olması halinde ailenin bir hekime müracaatı yerinde olur ve bu hal artık bir hastalığın başlamış olduğunun belirtisi kabul edilir.

c— Pozitif düşünme biçimi. Pozitif düşünme biçimi çocuğun "soyut' dü­şüncesinin gelişmesi ile kabil olur. Soyut düşünce ile beraber gelecek zaman, istikbal kavramları da oluşur. Pozitif düşünme, çocuğu stresten kurtaran ve olumlu çözümler bulmaya sevkeden bir olgu olmasına rağmen erken başlama­sı halinde "sorumluluk" hissini de başlatması sebebiyle kendisi de bir stres faktörü olabilir.

Çocuk, pozitif düşünceyi genellikle okulda öğrenir. Pozitif bilimler, dene­me ve ölçmenin anlamını anlatmak suretiyle çocukta "soyut" düşünceyi ge­liştirirler. Zekâ geriliği, sinir sistemi hastalıkları, sara hastalığı gibi sebepler­le bu soyut düşüncenin gelişememesi çocuğun en ufak bir problem veya zor­lanma karşısında bir stres cevabı vermesine neden olur. (Stresten Kurtulmak)

d— Güvenli bir tavrın benimsenmesi. İnsanlar arası ilişkilerin kaidelere bağ­lanmış olması, toplum içinde yaşayan her bireyden belirli görevlerin beklen­mesi ve bunun yerine getirilmesi halinde "kişi, toplum içinde bir saygınlık ve güven kazanır." Bu saygınlık ve güvenin kişide duyulmaması halinde stres fak­törü oluşur. Bu sebeple ailenin ve çevrenin kişiye güvendiğini belli edecek şe­kilde davranması, itimat etmesi ve bunu belli edecek şekilde bireye duyurma­sı gerekir. Aksi halde kişide stres reaksiyonu başlar. Kendine olan güveni sar­sılır. Girişkenliği ve üreticiliği azalır. Toplum içinde sinme, utanma ve çekin­genlik ortaya çıkar.

d— Zaman ayarlanması. Zamanın iyi kullanılması, kişinin hayatındaki kısa ve uzun dönemde yapacağı işleri programlaması ve bunlar için bir sıra tertip etmesi, her biri için yeterli zamanı ayarlaması şeklinde olur. Zaman ayarlama­sı kişinin kendi öz yeteneği ile kazanılmış bir özellik olmasının yanı sıra çevre­den gördüğü ve kazandığı bir beceridir. Dağınık ve zaman ayarlaması yapamayan ana-babanın yanında büyüyen bir çocuk, çoğunlukla kendisi de zamanını iyi kullanamaz.
Zaman ayarlama ve başa çıkma süreçleri genelde beraber işleyen ve bireyi başarıya götüren olumlu fonksiyonlardır. Çocuk bu programlanmış işlerle iyi bir okul hayatı, iyi bir arkadaşlık ilişkisi, başarılı bir spor çalışması yapabilir veya cinsel dürtüleri için yeterli zaman ve gayreti bulabilir.

2— Gelişimsel streslerle başa çıkmada görevlerin bireyden çok topluma düşen bir yük ve görev olduğu belirtilmiştir.

Özellikle nüfusunun yarıya yakını­nı gençlerin oluşturduğu bizim toplumumuzda gençlerimizi "stres canavarı­ndan korumak için çok önemli ve geniş kapsamlı tedbirlerin alınmasına gerek duyulmaktadır. Gelişim süreci içinde bulunan gençlerin en önemli problemle­ri ürettikleri sınırsız enerjinin olumlu yollarla ve olumlu alanlarda kullanılabil­mesi olacaktır.


Bu bakımdan bu kitle enerjisini olumlu bir yoldan boşaltmanın en iyi yolu gençlerin kitle sporuna yönlendirilmeleri ve bunun için yeterli ve gerekli tesis ve malzemenin gençlere uygun bir şekilde ulaştırılması olmalıdır.

Gençleri pozitif düşünceye alıştırmak için çok sayıda kütüphane kolay ula­şılabilir bir şekilde hizmete açılmalıdır. Eğitimde erken kazanç getiren, mesle­ki bilgi kazandıran, modası geçmiş bilgilerden arındırılmış ve pratik fayda sağ­layan modern bir eğitim sistemine geçilmelidir, imtihan ederek dışlamayı de­ğil, imtihan ederek beceri ve eğilim belirleyen bir anlayışla hareket etmelidir. Öğrenim araçlarından ve öğrenim yapan gençlerden kazanç ve kâr sağlamak düşünülmemeli ve bu malzeme her ekonomik seviyedeki gencin ulaşabilece­ği bir düzeyde tutulmalıdır. Alt kültür ileticileri olarak kabul edilen radyo, tele­vizyon gibi araçlardan kitle kültürünü oluşturacak şekilde istifade imkânları aran­malı ve bu yollarla gençlik kesimi ile sürekli bir iletişim içinde bulunulmalıdır.

Gençlik için sürekli eğitici, eğlendirici ve öğretici programlar hizmet vermeli­dir. Gençlerin sigara, alkol ve uyuşturucu madde alışkanlıklarına yakalanma­maları için devamlı uyarıcı ve aydınlatıcı bilgiler bu yayın araçlarınca tekrar­lanmalıdır.

Kişisel düzeyde stresle başa çıkma usulleri

Fizik ve biyolojik streslerle başa çıkma, genel bir sağlık problemi olup kişi­nin kendi başına üstesinden geleceği bir şey değildir. Bir sağlık tedbiri olarak kişinin kendi yaşı, cinsiyeti, işi, yaşadığı ekolojik çevre ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek stres faktörlerini tanıması, kendi bedenine uygun bir yaşamı seç­mesi ve sık sık fizyolojik görevlerini bir sağlık kuruluşunda kontrol ettirmesi stres riskini azaltıcı bir rol oynar.
Gelişimsel ve psikososyal streslerin azaltılmasında veya tesirlerinin hafif­letilmesinde üç temel prensip olduğu bildirilmiştir:

1— Zihinsel düzeyde strese karşı yapılan savunmalar. Bunlar; kişinin ger­çekçi beklentiler içinde olması, ulaşamayacağı hedeflerin seçilmemesi, hayal­cilikten uzaklaşma, kişiler arası ilişkilerin heyecanlardan çok akılcı yaklaşım­lara dayanması, hiçbir zaman sürekli bir başarının olamayacağı, zaman zaman başarısızlığın da normal kabul edilmesi gerektiği, iyi bir inanç sisteminin ge­liştirilmesi, iyi ve kötünün, az veya çokun, güzel ve çirkinin bir arada bulunabi­leceğinin bilincine varılması ve benzeri zihinsel düşünce teknikleridir. Zaman-la,'yaşlanmayla ve tecrübeyle kazanılan verilerdir.

2— Davranış düzeyinde stresi azaltmak. Kişinin kendisine çeşitli uğraşlar, hobiler, eğlenceler bulması, zorlanma ve stres karşısında önceden belirli bir tavır ortaya koyması, stres karşısında bir mizaç değişikliği göstermemeyi öğ­renmesi gibi kendisini geliştirme çabaları sayılabilir.

3— Günlük yaşam stresleri. Çoğu kere bizim dışımızda ve bütün toplum düzeyini ilgilendiren tedbirlerle en alt düzeye indirilebilir. Karşılıklı saygı, hak eşitliğine hürmet, çevreyi rahatsız etmekten çekinme, günlük konuşma dilinin ince ve zarif olması, evin içinde ve dışında tebessüm etmeyi öğrenmemiz, günlük yaşam streslerini önemli ölçüde azaltabilir. Fizik üstünlüklerimizi, mal varlığı­mızı, toplumdaki konumumuzu beraber yaşadığımız insanlarla bir yarışma içi­ne sokmadığımız, bir övünme ve üstünlük taslamadığımız zaman stresin bizle­ri fazla rahatsız etmediğini öğrenmiş oluruz.

Ailede stres faktörünün oluşması, Aşırı Stres Stres, Bozukluğu

Modern aile tipine geçişte özellikle kadına ait rollerin değişmesi ve kadın - erkek arasındaki güç dengesinin kadının lehine çevrilmesi olarak da görüle­bilir. Erkeğin aile içindeki otoritesinin zayıflaması ve erkek üreticiliği yanı sıra kadın üreticiliğinin de başlaması, özellikle babaya duyulan hayranlığı ve üs­tünlük duygusunu azaltmış ve alışılmış olan otorite kavramı değişmiştir. Baba otoritesinin ailede azalması ile beraber ana ve evlatlardan oluşan yeni "alt -otoriteler" meydana çıkmış ve kişisel davranış serbestisi ve kişisel sorumlu­luk duyumlarının da gelişmesi ile beraber "sıkıntı" ailenin içine girmiştir. Sı­kıntı ise, belli başlı bir stres faktörüdür.

Evlilik nasıl bir "biyolojik kader" ise "çocuk" da bu biyolojik kaderin biyo­lojik bir "zaruretidir". Bu sebeple çocuk, aile için önce bir mutluluk.bunun ya­nı sıra bir stres faktörüdür. Çocuk, eşlerin geleceğe yönelik kaygı ve endişeli-rini artırır, ebeveynde sürekli bir "sorumluluk hissi" başlatır. Zamanın çocukla paylaşılması, aileye gelen gelirin çocuk için de bölünmeye uğraması, çocuğun bedeni sağlığında, gelişim süreçlerindeki aksamalar, okutma, iş bulma, evlen­dirme, üçüncü nesil torunlarla ilgilenme mecburiyeti pek çok insan için başlı başına bir stres kaynağıdır. Özellikle müesseseleri iyi kurulmamış ve yeterli olmayan toplumlarda bütün bu işler için aile bireylerinin sürekli bir "yarışma içinde tutulması" bireysel stres reaksiyonlarının yanı sıra "kitle stresi" oluş­turan birer olay olarak karşımıza çıkarlar.

Ailede stres, bizim toplumumuzda önemli bir "iskân stresi" olarak da dik­kati çekmektedir. Kira harcamalarının akıl almaz boyutlara ulaşması ve ailenin sosyal seviyesine uygun bir yaşam alanı kapması için gösterdiği çaba ve feda­kârlıklar ve bunun için çoğu kere beslenme, giyim, eğlence gibi ihtiyaçların­dan bir kısmı, kaçınılmaz stresler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Stres karşısında kişide ortaya çıkan psikolojik ön belirtiler

insanda biyolojik, psikolojik ve sosyal stresler karşısında ortaya çıkan bir­takım psikolojik belirtiler bize bir stresin varlığını belli edebilir. Bu belirtiler, stres İçin kesin bir bilgi vermemesine karşılık birden fazlasının bir arada bulunması halinde stresin varlığından şüphe edilmemelidir, bunlar:

a— Telaş, heyecan hali ve karar verme güçlükleri, verilen bir kararı uygula­mada tereddüt etme,
b— Panik ve korku halleri,
c— Huy, mizaç ve karakter yapısında değişiklikler,
d— Alışılmış davranış biçimlerinin değiştirilmesi,
e— Değersizlik, güçsüzlük, başarısızlık fikirlerinin oluşması,
f— Desteklenilmediği, kendine güvenilmediği inancının yerleşmesi,
g— Zamansız ve gereksiz öfke halleri, kızgınlık halleri, taşkınlık hali,
h— Sürekli hayal kurma, dalgınlık ve düşünce hali,
i— Tembellik veya aşırı bir çalışma hali,
j— Konuşma hızlanması, konuşma yavaşlaması, konuşma tutukluğu veya kopukluğu,
k— Hipokondriler, kişinin sağlığı ile aşırı ve gereksiz ilgilenmesi, I— Uyku ritminin bozulması, uykusuzluk, aşırı uyuma, erken uykudan uyan­ma,
m— Ölüm ve intihar fikirlerinin yoğunlaşması.
Bütün bu değişiklikler kişinin kendisini bir "tehdit" ve "tehlike" durumun­da olduğunu düşünmesi ve hissetmesi halinde olduğunu ve öncelikle ruhsal alanda bir karışıklığın başladığını göstermektedir. Bu ruhi karışıklığın, stresin artan zorlaması karşısında daha da artacağı ve bu defa biyolojik çalışma bo­zukluklarının da eklenmesi ile stres hastalığının bilinen şeklini alacağı kabul edilir.

Stres Nedenleri Belirtileri Azaltma

Ruhsal hayatta ve sosyal ilişkilerimize etki eden stresler nelerdir?

Stres Çeşitleri, Akut Stres, Sıkıntı Stres
insan hayatında etkili psikososyal stresler üç bölümde toplanır:

1— Günlük yaşamımız sırasında karşılaşılan stresler,
2— İnsanın biyolojik ve psikolojik gelişmesi sırasında ortaya çıkan stres faktörleri,
3— Hayatın kriz devreleri veya hastalık halleri sırasında beliren stresler.

1— Günlük yaşam stresleri: Bunlar her gün karşılaştığımız ve bize ters ge­len olaylar, arzu edilmeyen karşılaşmalar,
aksiklikler, ev, işyeri ve sokak sür­tüşmeleri, ihtiyaçlarımızdan doğan aksaklıklar, günlük öfkeler, kavgalar, tartış­malar ve geçimsizliklerdir. Çok yüklü, çok şiddetli ve sürekli olmasalar bile art arda gelişleri, bizi bir stres bombardımanına tutmaları, birikici olmaları sebe­biyle fizik yapımızı, duygusallığımızı ve heyecanlarımızı etkilerler. Kafamızın içini lüzumsuz teferruatla doldurmaları, sinir sistemini sürekli bir uyarı altın­da tutmaları sebebiyle de bir "düşünce otomatizmi"ne sebep olurlar ve konsantrasyon azalmasına, iş veriminin düşmesine, günlük yaşam hazzının azal­masına, cinsel içgüdünün zayıflamasına, gergin ve sinirli bir mizacın ortaya çık­masına neden olurlar. Büyük şehir yaşamında bu "mini-stres"lere ilave olarak , baca ve egzos gazları, şehrin gürültüsü, hava kirliliği, insanların günün her anında saate ve zamana bağlı olmaları mecburiyeti de günlük yaşam stresleri ara­sında sayılırlar.

2— Gelişim stresleri: İnsan gelişiminde ilk çocukluk, çocukluk, ergenlik, erken ve orta gençlik dönemleri, geç gençlik dönemi, yetişkinlik ve yaşlanma dönemleri olduğu bilinmektedir. Bu dönemlerden ilk çocukluk, ergenlik, âdet kesimi ve erkekte andropoz olarak bilinen erkeklik gücünün bittiği dönemler biyolojik olarak stresin en yoğun olduğu dönemlerdir.

Çocuğun ilk birinci yaşı içinde anneyi kaybetmesi, ilk üç yaş içinde anne­den ayrı yaşaması, bu devreler içinde sevgi, şefkat ve korumadan mahrum kal­ması, beslenme yetersizliği gibi sebepler ilk çocukluk yaşının önemli stresleri arasında sayılırlar.


Kız çocuklarının 11-13 yaşları arasında bedenlerinde başlayan yapı değişik­likleri, âdetlerin başlaması veya âdetlerin başlamasındaki aksamalar, erkek ço­cukta 11-14 yaşları arasında ikincil cinsel organlarda ve görevlerindeki hazırlık değişimleri ve seminal boşalımların başlaması da korku, endişe, tedirginlik gi­bi stres cevaplarını oluşturur. 15-18 yaş arası orta gençlik döneminde kişilik geliştirme çabaları ve "separasyon" olarak tanımlanan ana-baba figüründen kopma çabaları, bunun yanı sıra kişilik geliştirme görevlerinde "identite krizi" olarak bilinen kişilik değişiklikleri ve bozuklukları da ciddi stres faktörleri ola­rak karşımıza çıkar. 15-18 yaş grubu gençlerinde soyut düşüncenin gelişmeye başlaması ile beraber çocuğun ilgi alanlarının değişmesi ve yeni bir "benlik" görüşü ve "dünya" görüşünün ortaya çıkması ile beraber bir "kavram karmaşası" kaçınılmaz olur ve bu devrede çocukta veya gençte çok aşırı bir duygusallık artması ile beraber yeni yeni sevgi objeleri arama arzusu belirir. Bu sevgi obje­si arama ya platonik ve büyük aşkların ortaya çıkması veya sapık obje arama­larına sebep olur ve homoseksüel eğilimler ve bunların verdiği şiddetli stres duyumu belirgin hale gelir.

20-25 yaş dönemleri, gencin erkek ise toplumda saygın bir yer ve iş kapma savaşının verildiği, kişinin kendisini çevreye kabul ettirme gayretinin çok yo­ğunlaştığı devrelere raslar. Gencin şanssız ve başarısız olduğu hallerde stres faktörü ya dokusal veya psikolojik gerilimlere veya hastalıklara sebep olacak ölçüde şiddetli olur. Kız çocuklarında ise evliliğe ve anneliğe psikolojik hazır­lanma ve özlem sürecini kapsar. Özellikle evde kalma korkusu genç kızın bü­tün yaşam hazzını, üreticiliğini ve neşesini kaçırır. Bu devrede şanssız dene­melerin ve hayal kırıklıklarının olması genç kızı içinden çıkılmaz psikolojik yı­kımların içine atar.

Bundan sonraki devre bireylerin kendilerini, analık-babalık, işadamı, ev ka­dını, idareci gibi rollerde görmek istediği süreçtir. Kişinin sosyal streslerinin çok yoğun ve kendisinden beklentilerin en üst düzeyde olduğu yaşam yılları­dır. Bu rollerin iyi yapılmaması, kişinin toplum içindeki yerinin, itibarının, mal varlığının kaybedilmesi çok önemli sosyal stresleri oluşturur.

Adet kesimi ve erkeklerde andropoz olayı, biyolojik stres kaynakları arasında çok önemli bir yer alır. Her iki cinste de bu devrelerde üretkenliklerinin bittiği, artık gerçek bir kadın veya erkek olmadıkları, tabiatın kendilerine verdiği çok önemli bir haz ve görevin artık ellerinden alındığı, biyolojik olarak eksik olduk­ları fikirleri kişiyi şiddetli bir stres altına sokar. Bu devrede kadınlarda kilo kaybı, sıkıntı, durgunluk, depresyon, şüphecilik, mizaç bozuklukları, zıtlık, terslik, ça­lışma isteksizliği görülür. Sıklıkla intihar fikirleri ve değersizlik fikirleri açığa çıkar. Erkeklerde andropoz olayı, kadınlara oranla belirsiz ve silik geçer. Bir kı­sım erkeklerde ise bu biyolojik süreç hiç ortaya çıkmayabilir ve erkek cinsel görevlerini hayatının sonuna kadar sürdürebilir.

Andropoz olayı erkeklerde durgunluk, isteksizlik, ilgi kaybı, depresyon, kişinin kendisini toplumdan ayırması gibi belirtiler gösterir. Bir kısım erkeklerde ise zihinsel durgunluk, kavrama ve anlama zorlukları şeklinde ortaya çıkar. Bu olayı kabullenemeyen ve zihinsel kusurlar gösterenlerinde ise stres faktö­rü asosyal denilen türden sapık, suç niteliğinde, bazen çocuksu davranış bo­zuklukları şeklinde karşımıza çıkar. (Adet dönemi Stres, Stres Hastalığı)

3— Hayat krizleri şeklinde görülen stresler Her kişinin yaşamında farklı olayların yarattığı değişik türde streslerdir. Kişinin hayatı boyunca karşılaştığı hastalıklar, iş kayıpları, itibar kayıpları, mahkûmiyet veya mahcubiyet halleri, sevilen kimselerin, yaşıtların, arkadaşların kaybı, kazalar sonucu ortaya çıkan organ yetersizlikleri ve organ kayıpları, aile içindeki otoritenin kaybı, mal ve para kayıpları, iflas halleri, eşlerden birinin kaybı, evlat kaybı, ailenin parça­lanması, evlatların evden uzaklaşması, olumsuz ve istenmeyen evlilikler, evli­lik dışı yaşam, evlilik dışı evlat sahibi olma, alkol ve uyuşturucu madde alış­kanlıklarının ortaya çıkması gibi olayların her biri başlı başına birer stres fak­törü olarak tesir eder ve kişinin hem biyolojik, hem de psikolojik yapısını etki­lerler.

Evlilik ve stres: Evliliğin bir stres olup olmadığı tartışılabilir. Bir kısım evli­liklerin taraflara mutluluk ve yaşam hazzı vermesine karşılık bir kısım evliliğin de bir stres faktörü olarak tesir ettiği bir gerçektir. Ancak evlilik olayının ken­disinin bir stres olmadığı kesindir. Evlilik insan yaşamında "biyolojik bir sü­reçtir". İnsanlar, evlenmek ve cinsler bir evlilik çatısı altında bir arada yaşa­mak üzere yaratılmışlardır. Evlilik, insanın sonradan keşfettiği bir müessese değildir. Hem biyolojik yapıları hem de psikolojileri buna göre planlanmıştır. Evlilik ne kadar tabii ise belirgin bir organik veya psikolojik sebep olmaksızın evlenmemek de o kadar tabiata aykırıdır.

Ancak, bir evlilikte bireylerin akılcı bir tutum izlemeleri, beklentilerin nor­malin üstünde olması "zıtlık içinde beraber yaşanılabileceğinin bilinmemesi" evliliği her iki taraf için de bir stres haline sokabilir. Evlilikte stres faktörleri:

a— Farklı ekonomik düzeyler,
b— Farklı kültür ve farklı kültür düzeyinde olma,
c— Farklı gelenek ve göreneklere sahip olma,
d— Ayrı dinlerden olma, aynı dinin farklı mezheplerinden olma,
e— Ayrı milletten olma,
f— Ayrı dilin kullanılması,
g— Ayrı beslenme modeline sahip olma, ayrı ve değişik bir mutfak düzeni,
h— Eğitim biçimi farklılığı,
i— Siyasi görüş farklılığı,
j— Beğeni farkları, moda anlayışında değişiklik, giyim zevki farkı,
k— Cinsel dürtü ve uyarı değişikliği,
I— Ayrı zekâ düzeylerinde olma,
m— Tahsil seviyesi farkları,
n— Şehir, kasaba ve farklı yörelerden gelmiş olma,
o— Görgü farkı, terbiye farkı,
ö— Taraflardan birinde veya ikisinde mevcut ruhi hastalıklar, fiziki hasta­lıklar,
p— Kötü huy ve alışkanlıklar. Taraflardan birinin sigara ve alkol alışkanlı­ğı, uyuşturucu alışkanlığı, kumar alışkanlığı, homoseksüel eğilimler, homosek­süel veya sapık cinsel yaklaşım istek ve eğilimleri,cinsellikte süre uyuşmazlığı.
r— İsraf, savurganlık, tamahkârlık halleri,
s— Taraflardan birinin içe kapanık, diğerinin dışa dönük bir kişilik yapısın­da olması,
ş— Uyku ritmi değişiklikleri,
t— Taraflardan birinin pis, pasaklı, kirli veya tembel olması,
u— Konuşma farkları, küfürlü konuşma, açık saçık konuşma, patavatsız ko­nuşma,
ü— ilgisizlik, horlama, beğenmeme, aşağılama, eziyet etme, dövme, v— Aldatma, başkaları ile ilgilenme, evden kaçma, boş zamanlarını evin dı­şında geçirme,
y— Tarafların ana-baba ve yakınlarına karşı horlayıcı, saygısız davranışları, z— Eşlerin kendilerini daha iyi bir eşe layık oldukları inancını taşıması. Görüldüğü gibi evliliği bir stres haline sokan çok sayıda faktörü sıralamak mümkündür. Bizim burada saymayı unuttuğumuz pek çok sebebin daha evlili­ği çekilmez hale getirdiği ve eşler üzerinde bir stres olarak tesir ettikleri bilin­mektedir. Bütün bu sayılanların gerçek birer stres olarak kabul edilebilmesi için kişinin biyolojik veya psikolojik görevlerini aksatması şartı aranmalıdır. Bu­nun dışında yukarıda sayılan farklılıklar veya davranış bozuklukları diğer taraf için bir "suçlama - ayıplama - horlama ve cezalandırma" şeklinde kullanılma­dıkça bir stres olarak kişi tarafından algılanmadıkları anlaşılmaktadır. "Hata ettin, ayıp ettin, kötü yaptın, kasıtlı yaptın, isteyerek yaptın" gibi önyargıların stresi oluşturmada asıl mekanizmayı teşkil ettiği ve kişinin suç ve kusurunun yüzüne vurulması halinde psiko-biyolojik bir değişikliğin başladığı anlaşılmış­tır.

Stresin kaynakları nelerdir, Stres Nedenleri, Stres Faktörleri

Çok sayıda stres kaynağı bilinmektedir. Bun­lar:

a— Fizik stresler: Soğuk, sıcak, elektrik, sarsı ve darbeler,
b— Kimyasal stres vericiler: Madenlerin bir kısmı, gazlar, egzos ve baca gazları, sanayide kullanılan kimyevi maddeler,
c— Kişinin sosyal çevresinden gelen stresler,
d— Kişinin iş çevresinden gelen stresler,
f— Kişinin aile çevresinden gelen stresler,
g— Kişinin alışkanlıklarından gelen stresler. Alkol, sigara, diğer madde alış­kanlıkları,
h— Kişinin kendi bünyesindeki bozukluklardan gelen stresler. Bedenin bü­tün hastalıkları,
g— Kişinin kendi iç dünyasından ve psikolojisinden gelen stresler.

Örnekte görüldüğü gibi insan canlısı sürekli bir stres bombardımanı altın­da bulunmaktadır. Kişiler, bu yoğun streslere bütün bir hayat boyu cevap ver­mek ve uyum sağlamak zorunda kalırlar. Özellikle insan hayatının dönüm dev­releri olarak bilinen ilk çocukluk, ergenlik, ilk, orta ve geç gençlik dönemleri, evlenme ve yetişkinlik dönemi, orta yaş, kadınlarda âdet kesimi dönemi ve yaş­lanma süreci bu çok sayıda stresin etkisinin en yoğun olduğu devrelere rastlar.
Stres, insan bedeninde nerelere tesir eder: Stresler, yapısal özelliklerine göre vücudumuzun değişik organlarını veya psikolojik yapımızı seçerler veya beynimizde zihinsel değişikliklere sebep olurlar. Bu ayırıma göre:

a— Fizyolojik değişiklikler ortaya çıkarırlar, bunlar:

— Kalp damar sisteminde; tansiyon yükselmesi, çarpıntı, çalışma düzen sizliği,
— Adale sisteminde; gerginlik, adale kasılması, kramplar ve ağrılar, yorgun luk halleri,
— Mide bağırsak sisteminde; bulantı, kusma, hazımsızlık, gaz ve ekşime ülser açılması gibi değişiklikler,
— Cildimizde, kaşıntı, yanma, egzama, diğer cilt hastalıkları,
— Bitkisel sinir sisteminde; terleme, teneffüs değişikliği, kan şekeri deği­şikliği.

b— Duygusal hayatımızı etkilerler:

— Sıkıntı, huzursuzluk, çabur uyarılma, gerginlik, karamsarlık, umutsuzluk, ve benzeri şikâyetlere neden olurlar.

c— Zihinsel kusurlara sebebiyet verirler:

— Şuur bulanıklıkları,
— Hafıza kusurları,
— Dikkat ve anlama kusurları,
— Konsantrasyon kusurları gibi...

Yukarıdaki listeden kolayca görülebildiği gibi stres sadece bedeni değişiklikler yapmakla kalmıyor, canlının zihinsel ve psikolojik görevlerinde de önemli değişiklikler ve hastalıklar halleri ortaya çıkarabiliyor. Canlının bir stres karşı­sında kısa sürede ortaya çıkardığı bu bozukluklar, stresin devam etmesi ve art arda çok sayıda stresin insanı etkilemesi halinde geri döndürülemeyen kayıp­lara ve kalıcı hastalık belirtilerine dönüşürler. Bedeni değişiklikler ya dokusal bozukluklar veya organların görev yetersizlikleri şekline çevrilir. Duygusal dal­galanmalar ise, kronik sıkıntı hallerine ve kronik depresyonlara yerlerini bıra­kırlar. Bunların yanı sıra çeşitli huri hastalık halleri ortaya çıkar ve bunlar uzun süreler halinde devam ederler. Zihni sahadaki değişiklikler ise, stresin sürekli olması halinde kalıcı hafıza kusurlarına, düşünce bozukluklarına ve bunamaya sebep olurlar.
Stres sonucu, insanın beden yapısında, zihin yapısında ve psikolojisinde kalıcı değişikliklerin ve hastalık hallerinin ortaya çıkması ile beraber şu dört önemli sonuç karşımıza çıkar:

1— Kişinin üretkenliği azalır, kaybolur. Toplum içinde kendisini bir parazit ve herkese bir yük gibi hisseden kişi hayata küser, kendisini toplumdan uzak­laştırır, durgunlaşır ve içine kapanır.

2— Hayatından zevk alamaz hale gelir. Bu duyum kendisinde hayata karşı değersizlik fikirlerinin oluşmasına, bu dünyanın zahmetini çekmeye değmeye­ceği inancına götürür, intihar fikirleri oluşturur ve intihar girişimleri yapar.*

3— Çevreden uzaklaşır. Aile çevresinden, iş çevresinden, yakın çevreden, toplumdan uzaklaşır. İçine iyice kapanır. Bu devre kronik bir depresyonun oluş­tuğu süredir.

4— Organik yıkım belirtileri ve bunama görülür. Kişi, artık gerek kendisi ve gerek toplum için kaybedilmiştir. Kişinin kendisi ve çevresi ile ilişkileri or­ganik olarak kopmuş ve haber alma imkânı kalmamıştır.(Sinir Stres, Stres İnkontinans)


Yazımızın bundan önceki bölümlerinde canlının bir stres karşısında gös­terdiği biyolojik cevapları gözden geçirdik. Şimdi de bir insanın bir stres karşı­sında vereceği psikolojik cevapları inceleyelim. Bunlar:

a— Stresi olduğu gibi kabullenme, durumuna rıza gösterme,
b— Stres karşısında gerileme, geri çekilme, kabuğuma çekilme, haklarını ve görevlerini terketme, sinme gibi reaksiyonlar gösterme,
c— Direnme, karşı koyma, stresin getirdiği değişikliklerle mücadele etme,
d— Stres karşısında hastalık belirtileri ortaya çıkarma. Korku, yeis, sıkıntı, endişe, şüphecilik gibi değişik heyecan ve duygulanım cevapları verme.
e— Davranış değişiklikleri gösterme. Hareket artması, hareket azalması, kaçak ve anlamsız hareketler yapma,
f— Huy-değişiklikleri gösterme. Alkol, madde alışkanlığı geliştirme,
g— Seksüel sapıklıklar, değişiklikler. Cinsel istek artması, cinsel istek azal­ması, sapık cinsel ilişkilere girişmek,
h— Suç niteliğindeki sosyal girişimler, hırsızlık, saldırganlık halleri, öldür­me içgüdüsünün uyanması.

Buraya kadar verdiğimiz bilgilerde stresin insan organizması için bir tehdit ve tehlike durumu oluşturduğunu, canlının fizik ve ruhi sınırlarını zorladığını, hem biyolojik hem de psikolojik dengenin stres karşısında geçici veya kalıcı olarak bozulduğunu, geçici değişikliklerde görev bozukluklarının, kalıcı deği­şikliklerde ise hastalıkların ve fizik yıkım belirtileri ile depresyon ve bunama­nın meydana geldiğini görmüş bulunuyoruz. Şimdi bu bilgilerimizi biraz daha genişletelim.

Stres Depresyon Nedir Anasayfa

Stres Nedir, Stresin Genel Patolojisi

Stres Çeşitleri, Stres Faktörleri

Günlük Yaşam ve Evlilik Stresleri

Aile İçi Stres Faktörünün Oluşması

Stres Korunma ve Başa Çıkma Yolları Tedavisi

Depresyon Nedir, Depresyonun Belirtileri

Depresyon Depresif Hastalıklar

Depresyon Çeşitleri Hakkında Bilgiler

Ergenlikte, Yetişkinlerde, Yaşlılarda Depresyon Stres

Bunama, Demans, Erken Bunama Hastalığı

Bunama Tedavisi, Demans Alzheimer Tedavi

Major Depresyon

Manik Depresif Hastalık

Düşük Kan Şekeri Depresyon Yaratır Mı?

Depresyonun Kökenindeki Nedenler

Psikolojik Depresyon Tedavisi

Distimi Nedir, Distimi Belirtileri ve Depresyon

Siklotimi ve Depresyon

Bipolar 1 (Manik Depresif) Bozukluğu

Bipolar 2 (Manik Depresif)Bozukluğu

Çocuklarda Depresyon ve Belirtileri

Gençlerde ve Yetişkinlerde Depresyon

Dehb ve Bipolar Hastalık

Çocuklarda ve Gençlerde Depresyon Tedavisi

Depresyon ve Diğer Psikiyatrik Bozukluklar

Anksiyete Bozukluğu ve Panik Bozukluğu

Obsesif Kompulsif Bozukluk

Depresyon ve Evlilik Sorunları

Antidepresanlarla İlgili Sorular

Antidepresan İlaçlar

Depresyon Tedavisinde Alternatif Yöntemler

Depresyon Tedavisinde Doğal Bileşikler

Depresyonun Şifalı Bitkilerle Tedavisi

Depresyonda Diğer Alternatif Tedaviler

Bipolar Bozukluk Tedavisi

Stres Nedir, Stres Yönetimi, Stres Bozukluğu, Stres Belirtileri

Stresin tarihçesini incelediğimiz zaman, bu kavramın fizyoloji ilmi ile ilgili araştırıcılar tarafından getirildiğini görürüz. Bu kavramın ortaya atılmasında Fran­sız Fizyolog Claude Bernard "milieu interieur" iç ortamın dengesinin korun­ması zorunluluğu görüşü ile önayak olmuştur.

Canon, bu iç ortam dengesinin korunması kavramını daha da geliştirmiş ve "homoeostasis" organizmanın biyolojik bir denge durumunda olduğundan söz etmiştir.

Frank Hartman, "general tissue hormone" deyimi ile "cortical hormone" ların bütün dokuların ve hücrelerinin işlerliğinde gerekli bir madde olduğu te­zini ileri sürtnüştür.

Bir süre sonra Fransız Cerrahı Rene Leriche "maladie post operatoire" adını verdiği bir hastalıktan bahsetmiş ve hayati bakımdan önemli bütün cerrahi gi­rişimlerin benzer bir hastalık tablosu husule getirdiğini iddia etmiştir.

Birçok araştırıcı, organizmanın insan bedeninin çeşitli bioşimik maddele­rin tesiri altında bırakılmasıyla fonksiyonel veya yapısal değişiklikler gösterdi­ğine işaret etmişlerdir. Organizmada değişiklik yapabilecek güçte olan bu mad­delerin alkol, ilaçlar, enfeksiyonlar, sinir sistemimi uyaran ses, ışık, ısı gibi se­bepler, sarsılar, yaralanmalar, yanıklar olduğu anlaşılmıştır.

Buna benzer şekilde çok eskiden beri yapılan gözlemlerde ağrı duyumu­nun, açlığın ve ateş yükselmesinin insanda tedavi edici tesirlerinin olduğu bil­dirilmiştir. Nitekim Wagner-Jauregg adlı bir Avusturyalı hekim, frengiden ol­ma bir akıl hastalığını ateş tedavisi ile iyi etme başarısını göstermiştir.
Japon Patologu M. Masugi "nephrotoxic sera" adını verdiği bir böbrek ekstresi yardımı ile hayvanlarda böbrek hastalıkları ortaya çıkarmayı başarmış­tır.

Amerikalı Harry Goldblattim böbrek atardamarının kısmen bağlanmasının hayvanda hipertansiyona neden olduğunu göstermesi ile devam eden bu de­nemeler zincirinin sonuçları, canlılarda iç ve dış tesirlerle yapısal ve görevsel değişiklikler yapılabileceğini ortaya çıkarmış oldu.

Bunun anlaşılması ile insanlarda meydana gelen birçok değişiklik ve has­talıkların sebebinin çevreden ve kendi iç yapısından gelen tesirlerle olabilece­ği öğrenildi. Ve bu görüş "stres kavramını" doğurdu.

Aradan kısa birzaman geçmesiyle de ACTH adlı maddenin canlıya dışardan verilmesi veya stres sırasında kendiliğinden yükselmesi ile hastalık halinin mey­dana çıktığı tespit edildi. Bu hastalıkların hipertansiyon, damar sertliği, şeker hastalığı, gut hastalığı, miyokardid denilen kalp adalesi hastalığı ve romatiz­manın çeşitli şekillerini oluşturduğu öğrenildi.

Bütün bu gözlemler sonunda organizmanın bir dış veya iç etken karşısında anormal bir uyum mekanizması gösterdiğini belirledi. Bu görüşün bir teori içinde formüle edilmesi sonunda da "Genel Adaptasyon Sendromu" ve "Adaptasyon Hastalıkları" gibi iki ana görüş ayrıldı. Bu bilgiler ışığında stresin:

1— Herhangi bir sistemik stresin "sistemik stresten amaç organizmada bir­den fazla doku ve sistemleri etkileyen uyarıcı sebeplerdir." Genel Adaptasyon Sendromu olarak adlandırılan şekilde geniş doku ve organ sistemlerini etkile­yerek her canlıda benzer belirtilere sebep olduğu,

2— Bu genel etkilenmenin canlı organizmada bir karşı müdafaaya yol açtı­ğı ve canlının bu sistemik uyarana ve onun tesirlerine karşı yeni bir uyum sağ­ladığı,

3— Adaptasyon adı verilen bu yeni uyumun da hastalığa sebep olabilece­ği görüşleri kesinlik kazandı.

Sistemik stresin genel patolojisi (Stres Hakkında, Sinir Stres)

Bir canlının birden fazla dokusuna etki eden bir stres karşısında vereceği cevaplar aşağıda sıralanmıştır:

a— Çeşitli stresler "soğuk, yorgunluk, enfeksiyonlar ve zehirlenmeler" geniş bir organ kitlesini etkilerler. Bunlar: Timolenfatik sistem, mide, bağırsak sis­temi ve böbrek üstü dokularıdır.

b— Stres sonucu böbrek üstü bezinde organizmanın direncini artıracak bir seri değişiklik olur. Bu durumda stres, zararlı değil faydalı bir etken olarak gö­rülür.

c— Organizmanın soğuğa veya protein zehirlenmesine maruz kalması ha­linde kalp damarlarında bozukluk olduğu tansiyon yükselmesinin başladığı ve böbreklerde dokusal bozukluklar olabileceği ortaya çıktı.

d—Genel adaptasyon sendromu, kişinin yeni bir uyaran karşısında çok kı­sa bir zamanda bir uyum sağlamasına yönelik olması yanı sıra, bundan sonra meydana gelecek yeni uyaranlar karşısında hazırlıklı ve bilgili olmasını da sağ­lıyordu. Böylece canlının
beden hücrelerinin ve dokularının da sürekli bir "öğrenme" içinde olduğu görülüyordu.

e— Organizmada meydana gelen her yeni uyum - adaptasyon durumu, ba­zen bir hastalık olarak da görülebiliyordu. Yeni bur uyum halinde organ sis­temleri, şu üç durumdan birisine uyar bir halde görevini sürdürmekteydi:

1— Hiperfonksiyon - organın gereğinden fazla çalışması hali,
2— Hipofonksiyon - organın gereği kadar çalışamaması hali,
3— Disfonksiyon - organın hastalıklı çalışması hali.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı gibi insan organizması, bir stres kar­şısında yeni bir uyum durumuna girmekte, bütün organ ve dokular bu yeni uyum durumunda görevlerinde ve bazen de yapılarında değişiklikler yaparak bu uya­rana karşı organizmayı korumayı amaçlamaktadırlar.

Bu uyaranla alarm haline geçen bütün organlarda sistemik adını verdiği­miz toplu bir cevap meydana çıkmakta ve buna "genel uyum reaksiyonu" adı verilmektedir.
Genel uyum reaksiyonunun faydalı tesirleri yanı sıra çeşitli organlarda yap­tığı görev hızlanmaları, görev yavaşlamaları ve görev farklılaşmaları sebebiyle hastalık halleri de ortaya çıkmaktadır.

Organizmanın bazı organlarında bu görev değişikliği çok fazla olmakta ve o organın uzun bir süre eski normal haline dönmesini engellemektedir. Böyle­ce bir organın, bedenin diğer organlarından daha fazla bir şekilde değişikliğe uğramasına "hedef organ" adı verilmektedir.

Bir defa bir uyaran - stres karşısında kalan bir organizma, artık bu uyaranı tanımakta ve çok sayıda tekrarlanması halinde önceden hazırlıklı olmakta ve kendisinde bu uyarana karşı koruyucu maddeler geliştirmektedir. (Kronik Stres)