Tansiyon ve Kolesterol İliskisi

Tansiyon ve Kolesterol

Peki, kolesterol yüksekliği de etkili mi?


Kolesterol yüksekliği, kardiyovasküler Hastalıklar için çok önemli. Özellikle, halkımızın "iyi kolesterol" dediği HDL kolesterolün düşük olması ki bu bizim toplumu­muzda diğer toplumlara göre biraz daha düşük, "LDL" dediğimiz, kötü kolesterol de daha yüksek. Bu bir risk. Kolesterol yüksekliği, kardiyovasküler hastalıkların, özellikle ateroskleroz'un (damar sertliği) en önemli ne­denlerinden biri. Bu nedenle çok dikkat etmek lazım. As­lında yaşam tarzımızdaki genel değişiklikler kolesterol için de geçerli. Yanı tansiyonda olduğu gibi uygun bir beslenme biçimi, kolesterolümüzün düşmesine yaraya­cak. Ancak bu kolesterol düzeyini iyi beslendiğiniz ve fazla kilonuz olmadığı halde yeterli seviyelere getiremi-yorsanız, mutlaka ilaç kullanmak zorundasınız. Bunun için diyoruz ki; 40 yaşından sonra tüm risk faktörlerini kapsayan genel bir kontrolden geçmek ve buna göre de­ğerlendirildikten sonra karar vermek önem kazanıyor. Bazı skorlama tabelaları var. Bunlardan en meşhuru "Framingham Risk Skorlaması". Buna göre yaşınız, cin­siyetiniz, sistolik kan basıncınız, kolesterolünüz, sigara içip içmediğiniz göz önüne alınarak, 10 yıl içinde kalp hastalığına, kardiyovasküler hastalığa yakalanma riski­niz değerlendirilir; hafif, orta, ağır gibi sınıflamalara so­kulursunuz ve ona göre de daha ciddi tedbirler alırsınız. Burada skorlamanın yüksek riskli, orta derece ve üstün­de riskli çıkması gerekiyor. Tabii kolesterol yüksekliği de son derece önemli bir kıstas. Ayrıca hipertansiyon ile ko­lesterol yüksekliği genellikle birlikte görülüyor. Tıpkı bir kardeş gibi yan yana gelme olasılıkları çok yüksek. Bu yüzden dediğim gibi hipertansiyon hastasının sadece kan basıncının yüksekliğine bakarak hemen, "Tamam, bu­nun kan basıncı yüksek. Bir ilaç verelim olsun bitsin" de­mek doğru değil. Hastayı global olarak, tüm risk faktörleriyle ve hipertansiyonun yarattığı, yaratabileceği hedef-organ hasarlarıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Çünkü tedavi, zaten bu değerlendirmenin sonucuna göre bir bütün olarak yapılıyor. Tedavinin amacı sadece kan basıncını düşürmek değil, eğer o hastanın kolesterolü de yüksekse, kolesterolünü de düşüreceksiniz, şekeri varsa şekerini de kontrol altına alacaksınız. Sigara içiyorsa mutlaka vazgeçmesini söyleyeceksiniz, kilosu varsa mut­laka kilo vermesi gerektiğini vurgulayacaksınız, tuzunu kısıtlayacaksınız, alkolünü azaltacaksınız, yani hastayı bir bütün olarak değerlendirip, bir bütün olarak tedavi edeceksiniz.

Kardiyovasküler riske dikkat!

Doktorun sorumluluğu işte burada, değil mi?
Kesinlikle. Buna "kardiyovasküler risk" deniliyor. Doktorun hastaya bu konunun önemini hastanın anlaya­cağı şekilde, özellikle tıbbi deyimler kullanmadan anlat­ması lazım.
Şu anda tam da sizin yaptığınız gibi...

Aynen öyle. Bu faktörler niye önemli? İleride nelere mal oluyor? Bunlar önlenebilir mi, önlenemez mi? Hasta­nın neler yapması gerekiyor? Doktorun tüm bunları has­tayı sıkmadan, çok çaresiz bırakmadan, özendirici bir tarzda anlatılması lazım. Eğer hasta size inanır ve güve­nirse bunları uyguluyor.

Hastalarınızın ya da size danışanların sizi çok sorgula­nmadıklarını gözlemliyorum. Lütfen yanılıyorsam düzel­tin. Hekimin yanında ya heyecanlanıyorlar ya da çekini­yorlar. Biraz teslimiyetçi bir tavır görüyorum. Katılıyor musunuz?
Evet, maalesef haklısınız!

Neden soramıyorlar? Sanırım sizi sorgulamalarını is­tersiniz...
Elbette! Sanıyorum bütün bunlar, ta küçüklükten, ço­cukluktan başlayarak, "Sen sus" gibi ihtarlara maruz kalınmasından dolayı oluyor. Çünkü hayatının her dev­resinde soru soranlar pek hoş karşılanmıyor. Bu hiç gü­zel bir şey değil. Ayrıca doktorların tavırlarında acaba yanlışlık var mı diye düşünmüyor da değilim. Sanırım kendilerini kontrol etmelerinde fayda var. Eğer hastaya onu soru sormaya ikna edecek veya heveslendirecek bir tutumla yaklaşırsanız bunu sağlarsanız veya bir iki ufak tefek açılım yaratırsanız, o zaman hasta aklına gelen her şeyi sorabilir. Yani bu noktada biraz bizim de gayret et­memiz gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü eğer hasta sormuyorsa, sizin o hastayı açmanız, ona güzelce bunları izah etmeniz şart. Çünkü hipertansiyon tedavisinde de, diğer bütün hastalıkların tedavisinde de en önemli nok­ta, hastanın işin ciddiyetini anlaması, size inanması ve yanınızdan berrak bir zihinle ayrılmasıdır. Bunu sağlaya­madığınız takdirde, kesinlikle başarısız olursunuz. Zaten bugün hâlâ bütün dünyada ve Türkiye'de, hastaların kontrol altına alınamamasının nedenlerinden bir tanesi, hastaya yeterince vakit ayrılmaması ve bu işin ciddiyeti­nin anlatılamaması.

Yani insanlarımızın zaten tansiyonları yüksek. Size bu problemle geliyorlar ama bir de hekim korkuları var...

Kesinlikle! Bizden korkmalarına gerek yok, ama sanı­rım yanlış bir şey sorma endişesiyle bizden çekiniyorlar. Bence çekinme faktörü çok önemli, ama buna hiç gerek yok. Artık hasta hakları diye bir şey var. Hasta, her za­man haklı. Doktorundan her şeyi sorup öğrenmek de onun hakkı. Bence artık insanlarımızın bu çekingenliği üzerinden atıp her türlü konuyu, her türlü şekilde sorup öğrenerek tartışabilmesi lazım. Bunun örneklerini de gö­rüyoruz. Çünkü internet kullanımı yaygınlaştıkça hasta­lar daha bilinçli bir şekilde bize geliyorlar. "Bu böyle mi efendim?" "Araştırdım, şöyle bir gelişme mi varmış, yeni bir ilaç mı çıkmış" diye de soruyorlar. Bu konudaki çe­kingenliğin, birkaç 10 yıl içinde düzeleceğini umuyorum.
Umarım...
Hastalarımız daha bilinçli olacak.

Ben de çok isterim aslında akıllarına gelen her şeyi
sorabilmelerini. Ben kendimden örnek vereyim. Kesinlik­le soruyorum...
Sormaları lazım. Hatta biliyorsunuz yurtdışında, özel­likle Batı ülkelerinde hasta yapacağınız tedaviyi bile sorgulayabiliyor. Başarılı olup olmadığınızı izleyebiliyor. Kurum olarak veya kişisel olarak başarılı olup olmadığı­nızı belgelemenizi isteyebiliyor. Ancak ondan sonra size teslim oluyor veya olmuyor.

Hipertansif hastalarda en sık rastlanan yanlışlar şöy­le:

"Şikayetlerim geçince ilacımı almayı bırakıyorum."
"İlaç kullanmaya başladım, demek ki tansiyonum kontrol altında."
"Nasıl olsa ömür boyu ilaç kullanacağım diye ilaçla­ra geç başlamak istiyorum."
"ilaçlar yan etki yapıyor bu yüzden kullanmıyo­rum."
"Doktorum tansiyonum için 2 ilaç verdi. Hiçbir şi­kayetim yok, birini kullanmıyorum."
"Yemeklerde tuz kullanmaya devam ediyorum."
"Nasıl olsa ilaç kullandığım için sigara kullanmaya devam ediyorum."
"Tansiyonumu yükselteceği için egzersiz yapmıyo­rum."

Sık yapılan yanlışlar

Toplumumuzda bu alanda mitler söz konusu mu? Yan­lış bilinen doğrular, doğru bilinen yanlışlar var mı? Biz bununla ilgili olarak, 12-8 kampanyası sırasında yanlışlar-doğrular diye bir broşür bastırmıştık. Her hiper­tansif hastaya bunu veriyoruz.

Doğruları da aşağıda belirtelim:
İlacı sürekli kullanmak gerekiyor.
Hasta ilacı kullandıktan sonra tansiyonunun kontrol altında olup olmadığını, ancak bir doktorun kontro­lünde ölçtürerek ve devamlı olarak takip ederek bile­bilir.
İlaç kullanmaya geç başlamak, tam tersine her bakım­dan geç kalmış olmak demektir.
Ne kadar erken başlanırsa ve ne kadar iyi kontrol edi­lirse hipertansiyonun ortaya çıkaracağı hasarlar da o kadar azaltılmış, geriletilmiş olur.

Doğru bilinen yanlışlar
Doğru bilinen yanlışlar neler?
Doğru bilinen yanlışlara en güzel örnekler şunlar:

"Yan etki yapıyor, bu yüzden kullanmıyorum": Bu yanlış, tabii ki her ilacın yan etkileri olabilir, ama o zaman, yan etkisinin ciddiyetine göre ilaç değiştirile­bilir, dozu azaltılabilir, bunun tabii doktor kontrolün­de olması lazım.

"Doktorum tansiyonum için iki ilaç verdi. Hiçbir şi­kayetim yok, birini kullanmıyorum": Bu çok yanlış! Eğer iki ilaçla o tansiyon kontrol altına alınıyorsa, hasta mutlaka iki ilacı da kullanmak zorunda, birini kestiğinde tekrar yetersiz kontrol haline gelecektir.

"Yemeklerde tuz kullanmaya devam ediyorum": Bu yanlış. Doktorun tavsiyesi üzerine yemeklerde tuz kullanmayı bıraktım, doğru olan şey. Tuz kısıtlama­sını hayat boyu, aynı ilaçlar gibi devam ettirmek ge­rekiyor.
Önemli bir başka konu da sigara. Sigaranın mutlaka bırakılması gerekiyor. Çünkü her içilen sigarayla 1-2 saat bir kere kan basıncı yükseliyor. Aynı zamanda sigara, kardiyovasküler hastalıklar için çok ciddi bir risk faktö­rü. Her gün düzenli olarak yürüyüş yapılması da çok önemli. Eğer her gün düzenli egzersiz yapılırsa, kan ba­sıncı yükseleceğine tam tersine düşer.

Neden tuz yükseltiyor tansiyonu? Şeker değil de tuz olması ilginç değil mi?
Hayır, şeker de yükseltiyor. Şeker hastalarının yüzde 70'inde hipertansiyon olduğunu daha önce söylemiştik.

Ama şekeri kestirmiyorsunuz...
Çünkü hipertansiyonun altında yatan mekanizmalar­dan bir tanesi ve en önemlisi, renin anjiyotensin aldoste-ron dediğimiz, "RAAS" diye geçen sistemdir. Bu sistem birçok hastalığın altında yatar. Vücudumuzdaki hormo-nal sistemlerden biri ve işin içine sempatik sistem (sinir sistemimizin bir kısmı) de giriyor. Bu sistem, böbrekte de çok etkin olduğu için tuzun önemi ortaya çıkıyor. Biliyor­sunuz tuz böbreklerde emiliyor ve atılıyor. Bütün hücrelerimizin içinde ve dışında belli bir oranda tuz var. İşte bu yüzden tuzun hipertansiyonda çok önemli katkısı var.
Şahsi bir soru soracağım size. Kardiyoloji ihtisasına ne zaman başladınız?
Bundan 26 yıl önce, 1981'de kardiyolog oldum.

Sebzeyi de, meyveyi de bol tüketin

Yani tam 26 yılı geride bıraktınız. Bunca yıl boyunca hep başkalarının sağlığı için çalıştınız. Ama bence siz aynı zamanda kendi sağlığınızdan da sorumlusunuz. Çünkü ancak sağlıklı olursanız insanlara faydalı olabilirsiniz. Kendi sağlığınız için neler yapıyorsunuz?
Beslenmeme dikkat ediyorum. Kesinlikle! Sebzeyi de, meyveyi de çok seviyorum. Ete çok fazla düşkün değilim, özellikle kırmızı ete. Ama yemiyorum demek değil bu, haftada 1-2 kez yiyorum. Yumurtaya dikkat ediyorum. Haftada en fazla î tane, haydi bilemediniz 2 tane yumur­ta yiyorum, ama daha çok sebze ve meyve tüketiyorum. Katıyağ, tereyağı gibi yağları kullanmıyorum. Yürüyüş yapıyorum.

Ne kadar, mesela?
Fırsat bulabildiğim her an yürüyüş yapıyorum. Zaten hareketli bir tipimdir. Öyle çok oturan biri değilim. De­vamlı hareket halindeyim. Kiloma dikkat ediyorum, yağlı ve çok tatlı şeylerden kendimi mahrum etmiyorum ama çok fazla da yemiyorum. Kendimi tutuyorum.

Kilolu değilsiniz. Peki ya sigara?
Sigara içmiyorum. Arada bir pipo tüttürüyorum. Ben hayatta bazı şeylerin eğer istek ve zevkle yapılırsa çok zararlı olmadığına da inanıyorum. Bir de eğer hayatta bazı şeyleri elde edemediyseniz ya da başaramadıysanız bunun üstünde çok fazla durmamak gerekiyor. Tabii bunu insa­nın kendine itiraf etmesi pek kolay değil, ama mutlaka başka bir yan yola sapıp hayata devam etmek gerekiyor. Yani bir problem varsa çözebiliyorsam ne âlâ! Çözemiyor-sam o problemi orada bırakıp, yoluma başka bir güzer­gahtan devam etmeye çalışıyorum. Bir de birazcık şanslı olduğumu düşünüyorum, yani ailemde, anne, babam ve kardeşlerimde şeker hastalığı yok, kan basıncı yüksekliği tek tük görülüyor. Yağlarımı ölçtürdüm, kolesterolüm de normal sınırlarda. Demek ki şansın veya genetiğin de yar­dımıyla kendimize dikkat ediyoruz. Şans faktörü önemli. Çünkü annenizi, babanızı seçemiyorsunuz. Eğer genetik açıdan şanslı bir anneden, babadan doğmuşsanız, bu sizin için ömür boyu bir armağana dönüşebiliyor.

Sigara kullanmadığınızı söylediniz, peki daha önce de­nemiş miydiniz?
Hiçbir zaman sigara alışkanlığım olmadı. Dedim ya, hani çok nadir durumlarda, arkadaşlarla çok güzel bir yemekte veya gençken, belki 1-2 tane tüttürmüş olabili­rim, ama bunun dışında hayır. Bir bağımlılığım olmadı.

Alkol kullanıyor musunuz?
Alkolde sadece daha önce söylediğim sınırlar içerisin­de kalıyorum. Sadece şarap içiyorum. Alkole de bir ba­ğımlılığım yok.

Bir kardiyoloji uzmanı, yıllarını bu işe adamış bir he­kim olarak iyi bir örneksiniz. Keşke herkes sizin gibi, bü­tün bunları biraz olsun hayatına geçirebilse, değil mi?
Evet, evet!
Bunu başarabilirsek, riskleri biraz bertaraf etmiş olabiliriz...
Bir de tabii karşınızdaki hastaya etkili olabilmeniz için onun yapmamasını söylediğiniz her şeyin, sizin ta­rafınızdan da yapılmamış olması gerekiyor, yoksa hasta size şöyle bir tebessümle bakabiliyor. Bu da çok önemli. Aşırı kilolu bir hekimin, "Kilo ver" uyarısı karşısında hastalar, "Peki hocam siz" diye cevap veriyorlar genel­likle.

Hasta hekimine güvenmeli

İnsanlar sizin dikkat ettiklerinize dikkat ederlerse ben­ce birçok şey değişebilir...
Bütün bunların uygulanabileceğini söylediğiniz ve ken­di yaşamınızdan örnekler verdiğiniz zaman hasta size bi­raz daha inanıyor.
Ve güveniyor...
Evet!
Peki ya tansiyonunuz? 12-8 gibi ideal bir ölçüye mi
sahip?
Kan basıncım genellikle 12-8, yani 120-80 (mmHg)
seyrediyor.
Her gün ölçtürüyor musunuz?
Yok, yok! Arada bir, 2 ya da 3 ayda bir.
Niye böyle?
Çünkü normal olduğunu bildiğim için o aralıklarla
ölçtürmek yeterli geliyor.

Dilimize yerleşmiş deyimler var, "Ortamın tansiyonu yükseldi" gibisinden. Bu tür ifadeleri sıklıkla ana haber bültenlerinde duyuyoruz. "Stres tansiyonu doğrudan yük­seltmez" dediniz. Peki, tansiyon yükselmesi gerilim ya da sinir yapıyor mu? Mesela şeker hastalarında olduğu gibi yüksek tansiyonu olanlar gergindir, huzursuzdur diyebili­yor musunuz?

Hayır! Hipertansiyonun çok, çok yüksek seviyelerde olmamak şartıyla sinirlilik, gerginlik yaptığına dair her­hangi bir bilimsel gerçek yok. Ama sinirlilik ve gerginliğin kan basıncını yükselttiği malum, bu biliniyor. Ama bu yükselme, hipertansiyonu olan hastalarda gerçekleşirse önemli. Bulunan seviyeyi daha yükseğe çıkarıyor. Eğer tansiyonu normal değerlerde olan bir insan aşırı yorulduysa veya sinirlendiyse büyük kan basıncı değeri biraz yükselebiliyor. Sinirli ruh hali ortadan kalktıktan sonra tekrar normale dönüyor. Bu süreklilik gösteren bir durum değildir elbette.

Tansiyonun çok tipik belirtileri yok dediniz. Fakat kişi yine de tansiyonunun yükseldiğini hissedebiliyor. Sizin bunca yıllık tecrübeniz, tansiyonu yüksek seyreden bir in­sanı ayırt etmenize yarıyor mu?

Ne yazık ki böyle bir yetenek yok hiçbirimizde. Ger­çekten belli bir süre sonra hasta, tecrübeyle sabit bir şe­kilde kan basıncının yükseldiğini hissedebiliyor; ya yü­zünde renk değişikliği, kafasının belli bir noktasındaki bir ağrı ya da bir sersemlik hissi gibi şikayetleri yorumlayabiliyor. Tabii bu, kişiden kişiye değişiyor, hipertansiyon has­tası olan herkes, kan basıncının yükseldiğini mutlaka his­sediyor ama bir doktorun dışarıdan bakarak, "Ha, bu hastanın tansiyonu yükselmiş, kan basıncı yükselmiş" di­yebilmesi mümkün değil. Keşke olsaydı.

O zaman, "Ortamda tansiyon yükseldi" gibi bir şey, tamamen mecazi bir deyim...
Basınç yükselmesinin ortama yansıtılması gibi bir şey sanırım. Etraftaki insanların kan basıncı yükseldi anla­mında kullanılmıyor elbette. Ortamdaki gergin havayı iyi ifade ediyor.

Sinsi ve Ölümcül Bir Hastalık

Yüksek kan basıncı en çok hangi organla­rımıza zarar veriyor?

Daha önce de belirttiğimiz gibi "kan basıncı yüksekli­ği", yani hipertansiyon, öncelikle 3 hayati organı; beyni­mizi, kalbimizi ve böbreklerimizin damarlarını etkileye­rek, bu organların fonksiyonlarını bozuyor. Ayrıca "peri-ferik damar sistemi" dediğimiz, bacak damarlarımızı ve iç organlarımızın damarlarını da etkileyebilir. Beynimizde "inme" dediğimiz hadiseye yol açar ve genellikle inmelerin çoğunun altında yüksek tansiyon vardır. Halkımız tarafın­dan "kalp krizi" diye bilinen "miyokart enfarktüsü"nün ve onun altında yatan asıl aterosklerotik (damar sertliğine bağlı) kalp hastalığının en önemli risk faktörüdür.

Metabolik sendrom

Bu hastalığın hormon sistemimizle bir ilgisi var mı?
Hormonal hastalıkların bazıları; örneğin tiroit bezinin fazla çalışması, yani "hipertiroidi" dediğimiz durum veya "Cusbing hastalığı" dediğimiz, vücudumuzdaki glukokor-tikoit hormonların fazlalığı gibi durumlarda veya "feo kromastoma" dediğimiz, vücuttaki sempatik aktivitenin daha fazla olmasına neden olan hastalıklarda hipertansi­yon görülür. Biz bunu zaten sebebi bilinen olarak değer­lendirdiğimiz yüzde 10'luk hipertansiyon hastasında görü­yoruz. Hastayı ilk kez görüyorsak Ve bu hastalıklara ait bazı işaretler bulunuyorsa, şüpheleniliyofsa, bu sebepler de araştırılmalı.

Şimdilerde "metabolik sendrom " diye anılan ama eski­den "sendrom X" denilen bir hastalık grubu var. Aslında birçok hastalık bir araya geliyor ve bu metabolik sen-dromlu hastalar grubunu oluşturuyor, değil mi?
Metabolik sendrom, 5 tane bulgudan 3'ünün bulundu­ğu durumdur. Bu 5 bulguyu şöyle sıralayabiliriz:

1. "Göbeklilik" dediğimiz, bel çevresi ölçümü,
2. Hipertansiyon, yani kan basıncının üst sınırda veya biraz üstünde olması,
3. Şekerin 100'ün üzerinde olması,
4. Hipertrigliserilemi (bir kan yağı cinsi),
5. HDL kolesterolün, yani iyi kolesterolün düşüklüğü.

Eğer kişide bu 5 faktörden 3'ü varsa, "Bu kişide meta­bolik sendrom vardır" diyoruz.
Metabolik sendrom bulunan bir kişide, kardiyovas-küler hastalık geçirme ihtimali, olmayan kişilere göre 2-3 kat daha yüksek. Zaten bunlar, bizim "aterosklerotik kalp hastalığı" dediğimiz hastalığa yol açan faktörler­den her biri. Bu faktörlerin bir araya gelmesi bir birlik oluşturuyor ve tabii riski artırıyor. Metabolik sendroma, bu bulguları taşıyan insanların uyarılması için önemli bir gözlem veya bu konuda yapılmış bilimsel bir bulgu diyebiliriz. Bazıları buna, "Gerekli değil böyle bir şey. Zaten bunlar kalp hastalığı için veya damar hastalığı için risk faktörü. Ne lüzumu var hepsini bir hastalık tablosu altında birleştirmeye" diyorlar. Ama farkındalık yaratma bakımından, 3 önemli faktör yan yana geliyor­sa, o kişiye daha dikkatli olmasını ve bunların mutlaka kontrol altına alınması gerektiğini anlatmak bakımın­dan önemli.

Şeker hastalığı eşittir kalp hastalığı

Siz bunu destekliyorsunuz, değil mi?
Gayet tabii! Zaten kabul edilmiş bir durum.
Peki, hastalıkların böyle bir araya gelip, insanoğluna savaş açmaları konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunlar son yıllarda ortaya çıktı. Yakın zamana kadar metabolik sendromu bilmiyorduk, değil mi?

Metabolik sendrom, nispeten yeni bir tanım. Hepsi hastalık değil. Burada hastalık olarak belki şeker hasta­lığını kabul edebiliriz. Ama orada da tam ortaya çıkmış bir şekerden bahsetmiyoruz. Gerçi bir hastada, hem şeker hastalığı hem de metabolik sendrom olabilir, çünkü şeker hastahğmdaki kan şekeri yüksekliğine ilaveten, bu saydığımız faktörlerden 2 tanesi daha olursa, o hasta ay­nı zamanda hem şeker hastası hem de metabolik send-romdur.
Oysa şeker hastası olduktan sonra metabolik sendromun olup olmaması artık önemli değil, çünkü şeker hasta­lığı zaten kalp krizi geçirmiş bir hastanın riskine eşittir. Şe­ker- hastası bir kişi daha önce kalp krizi geçirmemiş olsa bile, riski kalp krizi geçirmiş bir hastanınkine eşit derece­dedir. O yüzden biz artık şeker hastalığını kalp hastalığı olarak kabul ediyoruz.
Eyvah, bu noktada bazı meslektaşlarınızla kavga çık­mıyor mu?
Endokrinologlarla çıkıyor.

Yani bir tür savaş mı?
Hayır, bir savaş halinde değil, ama tatlı bir çekişme ha­linde oluyoruz. Çünkü şeker hastalarının yüzde 70'ini kalp hastalığı yüzünden kaybediyoruz. Biz de bu yüzden endokrinolog (hormon bilimci) meslektaşlarımıza, "Bu işi bize bırakın" diyoruz. Onlar da tabii, bu işe pek memnun olmuyorlar.
Yüksek tansiyon konusu sadece kardiyolojinin ihtisas alanında mı, yoksa başka bilim dalları da işin içine giriyor mu?

Gayet tabii! Tansiyon yüksekliğine veya hipertansi­yona nefrologlar (böbrek bilimciler), endokrinologlar, tabii ki dahiliye uzmanları müdahale edebilir. Bizim bu konuda bir çekişmemiz yok, ama genelde hipertansiyon deyince, sonuçları bakımından kardiyoloji ön planda.