5 Duyu Organi ve Ozellikleri

Duyu Organları ve Temel Fonksiyonları

Sinir sistemine bilgi girişleri dokunma, ses, ışık, ağrı, soğuk, sıcak, v.b. duyusal almaçlarla gerçekleşir. Her almaç özel olarak hazırlandığı uya­ran çeşidine özel bir duyarlılık gösterir. Diğerlerine ise (eşik değerin üzerin­de olsa bile) hemen hemen hiç yanıt vermez. Örneğin; retinada bulunan koni ve çubuk hücreleri sadece ışığa duyarlıdır. Ses, sıcak-soğuk, basınç gibi fak­törler bu resöptörleri uyarmaz. Aynı şekilde, hipotalamusta bulunan osmoresöptörler vücut sıvılarındaki osmotik basınç değişmelerine yanıt ve­rir. Sese, ışığa asla yanıt vermezler.

Göz

Işığa duyarlı hücrelerin yoğun olarak bulunduğu organdır. Göz, gör­meyi sağlayan hücreler ve optik kısımla, bunları koruyan yapılardan oluşur.

Göz, dıştan içe doğru, sert, damar ve ağ tabaka olmak üzere üç bö­lümde incelenir.
Sert tabaka: Bu tabakanın büyük bir kısmı beyaz renkli olup saydam değildir. Yeni doğan bebeklerde sert tabaka mavimsi renkte görülür. Sert ta­baka, göz küresinin önünde incelerek saydam bir yapı oluşturur. Bu oluşuma kornea denir. Kornea göze gelen ışığı kırarak, ışığın göz merceğine ulaşma­sına yardımcı olur. Göz yaşı bezleri korneayı sürekli ıslak tutarak kurumasını önlediği gibi, toz parçalarını uzaklaştırır ve gözü enfeksiyonlara karşı korur.

Damar tabaka: Sert tabakanın altında yer alır. Yapısında gözü besle­yen çok sayıda kan damarı bulunur. Damar tabaka gözün ön kısmında iris tabakasını oluşturur. îris gözün renkli görülen bölümüdür. Göz rengi pig­ment maddelerine göre değişir. İrisin ortasına bakıldığında, radial ve dairesel kaslarla desteklenen bir dairesel açıklık görülür. Bu oluşuma göz bebeği de­nir. Gözbebeğinin çapı, göze gelen ışık miktarına bağlı olarak, refleks hare­keti ile değişebilir. Böylece göze girecek ışık miktarı ayarlanır. Fazla ışıkta göz bebeği küçülür, az ışıkta ise büyür.

Gözbebeğinin hemen arkasında göz merceği bulunur. Damar tabaka burada kalınlaşarak kirpiksi cismi yapar. Kirpiksi cisim, göz merceğini göz bebeğinin arkasında, ortada tutulmasını sağlar. Göz merceği, optik bakımın­dan ince kenarlı bir mercektir. İçinde bulunan kaslarla kalınlığı artırılıp-azaltılabilir. Böylece gözün uzak-yakın ayarını yapar.

Ağ Tabaka: Gözün en iç tabakasıdır. Burada ışığa karşı duyarlı koni ve çubuk hücreleri bulunur. Çubuk hücreleri az ışıkta görüş sağlarken koni hücreleri ise renk görmede görev alırlar. Duyu sinirlerinin hücre gövdeleri ağ tabakadadır. Bu sinirlerin aksonları birleşerek hepsi bir noktadan gözü terk eder. Bu bölgede ışığa karşı duyarlı hücreler olmadığından buraya düşen ışınlar algılanmaz. Bu nedenle retinanın bu kısmına kör nokta denir.

Gözde, kornea, göz merceği ve retinayı tek hat üzerinde birleştiren doğruya optik eksen denir. Optik eksenin retina üzerindeki bölgesinde görme hücreleri yoğunlaşmıştır. Görüşün oldukça net olduğu bu bölgeye sarı be­nek denir.

Göz Optiği

Bir Fotoğraf Makinası Olarak Göz

Gözü bir fotoğraf makinası gibi düşündüğümüzde, retina makinadaki negatifle, kornea ve mercek, makinanın optik sistemiyle, göz bebeği ise di­yaframla analog olduğu görülür.

Retinada Görüntünün Oluşumu

Görüntü oluşumunda gözde bulunan bütün yapılar birlikte iş görürler. Buna göre, merceğin merkezinden geçen ışınlar kırılmadan yoluna devam eder. Merkeze paralel geçen ışınlar ise, merkeze doğru yaklaşarak (kırılarak) mercekten çıkarlar. Bu ışınlar merceğin arkasında odak noktasında (sarı be­nek) toplanırlar. Görüntü burada oluşur. Odak noktası üzerine düşen görün­tü, objeye göre ters pozisyondadır. Beyin, gördüğümüz objeleri doğru pozis­yonlarında algılamamızı sağlar.

Göz Uyumu (Akomodasyon)

Görüntü, retina üzerine ters düşmesine karşın, merkezi sinir sistemin­de bunun düzeltildiğini yukarıda belirtmiştik. Görüntünün, retina üzerinde net olarak oluşabilmesi için odak uzaklığının ayarlanması gerekir. Bu uyum göz merceğinin kalınlığı artırıp-azaltmasıyla gerçekleşir. Örneğin, yakındaki bir cismin görüntüsünün, retinada net olarak oluşabilmesi için merceğin orta kısmı kalınlaşır. Cisim gözden uzaklaştıkça göz merceği incelir. Göz merce­ğinin esnek yapıda oluşu mercek hareketlerini kolaylaştırır. Esnekliğini yi­tirmesi ise göz bozukluklarına neden olur.

Göz Kusurları

1- Yakın Görüş (Miyop): Gözün önden arkaya doğru çapının nor­malden uzun olması ve göz merceğinin aşırı kırma gücünden kaynaklanır. Bu durumda, uzak cisimlerden gelen ışınlar retinanın önünde toplanırlar (focus). Bu nedenle görüntü net oluşmaz. Miyop kalın kenarlı mercek kulla­nılarak düzeltilebilir.

Küçük yaşlarda; özellikle nesnelere gereğinden fazla yaklaşarak bak­maya çalışan çocuklarda, göz küresi mercek sistemine göre hızlı büyür ve çocukluk miyobu oluşur. Gerekli önlem alınmazsa ergenlikte de devam eder. Bu tip göz kusurlarında çocuğun yakın okuması, ince ayrıntı gereken işlerle uğraşması engellenmeli ve uygun içbükey mercekler kullanılmalıdır.

2- Uzak Görüş (Hipermetrop) : Göz küresinin önden arkaya olan çapı, normalden kısa veya mercek normalden daha ince olduğu zaman ortaya çıkar. Hipermetrop gözde, yakındaki cisimlerden gelen ışınlar retinanın ar­kasında toplanır. Bu nedenle görüntü net oluşmaz. Bu kişiler uzağı iyi gör­dükleri halde, yakını net göremezler. Hipermetrop ince kenarlı mercek kul­lanılarak düzeltilebilir.
Çocuklarda bazen göz küresi, mercek sistemine göre daha yavaş bü­yüyebilir. Bu durumda, ergenlik çağına ulaşıncaya kadar, gözün önden arka­ya doğru olan çapı, oransal olarak mercek sistemine göre daha kısa olur. Ço­ğu kez ergenlikte düzelen bu durum, bazen de kalıcı olabilir. İleri yaşlarda ortaya çıkan hipermetropluğun nedeni ise kirpiksi cismin kaslarının yeterin­ce kasılamaması ve buna bağlı olarak göz merceğinin gevşek kalmasıdır.

3- Astigmatizm: Kornea ya da nadiren göz merceğinin neden olduğu bir kırma kusurudur. Göze gelen ışınlar bir noktada toplanamaz ve görüntü daima bulanık olur. Silindirik merceklerle düzeltilebilir.

4- Presbiyob: Yaşlılıkla beraber göz merceği esnekliği azalır ve ol­dukça sert bir kitle durumuna gelir. Bu durumda göz uyum yeteneğini kay­beder ve her iki göz sabit bir uzaklığa focuslanmış olarak kalır. Örneğin, presbiyobi ile 2 m. focuslanan bir göz, 2 m. önce ve sonrasını net göremez. Bifokal gözlük kullanarak bu durum düzeltilebilir. Bu gözlüklerin üst bölü­mü uzak görüş, alt bölümü ise yakın görüş için yapılmıştır.

5- Katarakt: Yaşlı kişilerde yaygın olarak görülür. Göz merceğinde proteinlerin çökelmesiyle oluşan opaklaşma şeklinde ortaya çıkar. Bu bölge ışığın geçmesini çok büyük oranda engellediğinden görme ağır bir şekilde bozulur. Bu durum göz merceğinin cerrahi olarak yerinden çıkartılarak yeri­ne yapay göz merceği konulmasıyla düzeltilebilir.

Kırmızı-Yeşil Renk Körlüğü

Gözde renk almaçlarının olmamasından kaynaklanır. Kırmızı koniler yoksa, gelen ışık spektrumu sadece yeşil konileri uyarır. Çişimin rengi yeşil olarak görülür. Yeşil koniler yoksa, yeşilden kırmızıya kadar bütün renk sı­nırında sadece kırmızılar uyarılır ve kırmızı renk görülür. Kırmızı-yeşil renk körlüğü kalıtsal bir hastalık olup "X" kromozomları üzerinde çekinik, bir genle taşınır. Bu hastalığı taşıyan kişiler kırmızı ve yeşili birbirinden ayıramaz. Hastalığın tespiti için tüm renkleri içeren küçük yumaklar veya bu amaca yönelik hazırlanmış tablolar kullanılır. Kişiden bunları renklerine gö­re ayırması istenir.

Kulak

İşitme ve denge organı kulaktır. Kulak dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümde incelenir.
Dış Kulak: Kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur. Dış kulak yolu yaklaşık 3 cm. uzunluğundadır. Kulak kepçesi kıkırdak yapılı olup, sesleri toplayarak kulak yoluna iletir. Dış kulak yolunda kulak kılları ve salgı bezle­ri bulunur. Kulak kılları toz gibi parçacıkların kulağa girişini engeller. Salgı bezleri ise, dış kulak yolunun ve kulak zarının sürekli nemli kalmasını sağ­lar. Diğer yandan antiseptik özelliği ile bakteri enfeksiyonunu engeller. Sal­gının birikmesi ile oluşan ince katmana ise kulak kiri denir.

Orta Kulak: Dış ve iç kulak arasında, zarla ayrılmış olan bölümdür. Orta kulakta, dış kulağı iç kulağa bağlayan kemikler bulunur. Kulak zarına ilişik ilk kemik çekiç, ikinci kemik örs, üçüncü kemik ise üzengidir. Üzengi kemiğinin tabanı, oval pencereye dayanır. Oval pencere sesleri iç kulağa ile­tir. Çekiç, örs ve üzengi kemikleri birbirine kas telleri yardımıyla sıkı bir şe­kilde bağlanmışlardır. Bu kemikçikler kulak zarından gelen ses titreşimlerini 20-25 kat daha kuvvetlendirerek iç kulağa aktarabilirler. Ya da yüksek fre­kanstaki seslerin frekanslarını düşürürler. Orta kulak boşluğu östaki borusu ile ağız boşluğuna bağlıdır. Borunun ağzı normal olarak kapalıdır.

Kulak zarının iki tarafındaki basınç eşit olmadığında bu kapak refleks olarak açılır ve denge sağlanır. Ağız içindeki kronik iltihaplarda mikroplar bu boruya geçerek orta kulağa yerleşirler. Çocuklarda östaki borusu kısa ol­duğundan orta kulak iltihabına daha sık rastlanır.

İç Kulak: Şakak kemiği içine gömülü olan iç kulakta, ses duyumu ve denge ile ilgili yapılar bulunur. Ses duyumu ile ilgili yapılar salyangozda yer alır. Salyangozda ses duyu sinirleri korti organında toplanmıştır. Dengeyle ilgili yapılar ise tulumcuk, kesecik ve yarım daire kanallarıdır. Tulumcuk ve keseciğin iç yüzeyinde çapı 2 mm. den biraz büyük, başın boşluktaki konu­munu algılayan duyu alanları bulunur. Kulağın denge ile ilgili kısımları be­yincikle bağlantılıdır.

Tat Duyusu

Tat alma organı dildir. Dil üzerinde çok sayıda tat alma tomurcukları vardır. Papilla adı verilen bu yapılar, ipliksi, mantarsı ve çanaksı şekillerde olur. Tat tomurcuklarında almaçlar vardır. Tat tomurcukları dil üzerinde belir­li bir dağılım gösterir. Buna göre, tatlı ve tuzluyu algılayanlar dilin ön ucun­da, ekşi duyusu sağında ve solunda, acı duyusu ise arka tarafında bulunur.
Lezzet ise bir duyu değildir. Tad, koku, göz, iştah v.b. değişik verile­rin değerlendirilmesi sonucu varılan bir karardır.

Koku Duyusu

Koku duyusu organımız burundur. Her iki burun boşluğunun üst tara­fında sarı bölge bulunur. Burada çok sayıda koku almaçları vardır. Bu al­maçlar sinir hücrelerinin genişletilmiş dentritleridir. Her bir koku çomakçığının uç kısımlarında çok sayıda kirpik bulunur. Bunların dışında, bu çomakçıklar arasında mukus salgılayan hücreler de vardır. Koku duyusu, koku moleküllerinin burnun üst bölgesine çarpmasıyla oluşur. Bu nedenle koku duyusu nefes alma dönemine uyan bir zamanda ortaya çıkar. Bir maddenin kokusunun alınabilmesi için mukus içinde çözünebilmesi gerekir. Koku alma hücreleri, uyarıldıktan sonra, ilk saniye ya da hemen sonra, yaklaşık % 50 oranında adaptasyon gösterir. Örneğin, yoğun bir koku taşıyan atmosfere girdikten birkaç dakika sonra koku az algılanır, yada hiç algılanmaz.

Deri ve Mekanik Duyular

Görme, duyma, koklama ve tat alma duyularından başka, dokunma, sıcaklık, basınç ve ağrı gibi duyular da vardır. Bunlara mekanik duyular denir. Mekanik etkiler deride bulunan çok sayıda almaçlarla giriş yaparlar.

Mekanik almaçlardan basınç, deride bulunan paccini cisimciği tara­fından algılanır. Paccini cisimcikleri, deri altında, derin dokularda ve iç or­ganların duvarlarında bulunur. Çok hassas olan bu oluşumlar en küçük deği­şimleri bile fark etmemizi sağlar.

Dokunma duyusu ise meissner ve merkel diskleri tarafından alınır. Dermiş tabakası içinde bulunan bu almaçlar, vücuda değen cismin nasıl ol­duğunu (yumuşak, sivri, sert), ve nereye dokunduğunu anlamamıza yardımcı olur. Özellikle parmak uçları ve dudaklarda çok sayıda bulunurlar.
Sıcaklık hissi ise krause ve raffini cisimcikleri tarafından algılanır. Dermiş tabakasında bulunan bu almaçlar çabuk yorulurlar. Örneğin, bir eli­mizi sıcak, diğer elimizi soğuk suya sokar ve bir süre sonra ikisini birden ılık suya batırırsak, soğuk sudan çıkan elimiz ılık suyu sıcak, sıcak sudan çıkan elimiz ise soğuk hisseder.

Dokunmada kıl kökü almaçları da etkilidir. Kıl kökünde bulunan sinir lifleri kılın hafif oynamasını algılar. Bunların dışında ağrı hissi ise, serbest sinir uçlarıyla algılanır.

Cevresel Sinir Sistemi

Çevresel Sinir Sistemi

Beyin ve omurilikten çıkan sinirler çevresel sinir sistemini oluşturur. Toplam 43 çift sinir bulunur. Bunlardan 12 çifti beyin, 31 çifti ise omurilik sinirleridir. Bu sinir çiftleri, vücudun diğer organ ve dokularla, merkezi sinir sistemi arasındaki bağlantıyı iki yönlü olarak kurar. Beyin sinirlerinin çoğu duyusal sinirler olup, göz, kulak ve burundan gelen bilgileri merkezi sinir sistemine iletirler. Omurilik, duyusal ve motorik sinirleri birlikte taşır. Her segmentte iki ciftir. Bunlar 8 çift boyun, 12 çift göğüs, 5 çift sırt, 5 çift bel ve 1 çift kuyruk sinirleri olarak sıralanır.

Somatik sinir sistem yolu beyin ve omurilikten çıkar. İsteğimizle çalı­şan" iskelet kaslarını denetler. Motorik sinirlerin hücre gövdeleri, beyinde motorik çekirdekte veya omuriliğin karın kısmında bulunur. Aksonu ise merkezi sinir sistemi dışında hiçbir sinir düğümüne uğramadan, tek bir sinir lifîyle doğrudan doğruya kasılma ünitesine (iskelet kası) ulaşır. Bu sinirlerin çaplan büyük ve impuls iletme hızlan yüksektir. Somatik sinir yolunun diğer önemli hücreleri duyu sinirleridir.

Otonom yollar ise istem dışı çalışan iç organlarımızı kontrol eder. Otonom sinir sistemi, omurilik, beyin sapı ve hipotalamusta bulunan bazı merkezlerce kontrol edilir. Otonom sinir sistemi, birbirinden yapısal ve iş­levsel olarak ayrılan sempatik ve parasempatik sinirlerden oluşur. İç organla­rın çoğu her iki sinir hücresini birlikte bulundurur. Sempatik ve parasempa­tik sinirler büyük ölçüde birbirlerine zıt olarak çalışırlar. Bu yapı arabanın gaz ve fren pedalına benzetilebilir.

Organların sempatik ve parasempatik uyaranlar karşısında oluşturduk­ları tepkiler bilinmekle birlikte bir genelleme yapılamamaktadır. İkisi birlikte aktif ve pasif davranış diyebileceğimiz tepkiler arasındaki dengeyi hassas bi­çimde ayarladıkıları söylenebilir. Sempatik sistem acil bir durumda, canlının olaya karşı tavır almasını sağlarken, parasempatik sistem ise kriz sona erdi­ğinde herşeyi normal haline döndürür.

Merkezi Sinir Sistemi

Merkezi Sinir Sistemi

Vücudumuzun dorsal boşluğunda yer alan merkezi sinir sisteminin iki önemli organı, beyin ve omuriliktir. Beyin, merkezi sinir sisteminin kafatası içinde kalan bölümüdür. Omirlik ise omurga kanalı içinde uzanır.

Beyin, kafatası kemiklerinden beyin zarlarıyla ayrılır. Üç tabakadan oluşan bu zarların en iç tabakasına ince zar denir. Kan damarları bakımından zengin olan bu zar, beyni sıkıca sarar. Kafatası kemiklerinin iç yüzeyi ise sert zarla örtülüdür. Sert ve ince zar arasında örümceksi zar bulunur. Örüm-ceksi ve ince zar arasında bir boşluk vardır. Bu boşluk, beyin-omirlik sıvısıy­la doludur. Sıvı, beyin ve omurilik için koruyucu bir yastık görevi yapar. Ör­neğin, 1500 gr.ağırlığındaki beyin, sıvı. içinde 50 gr. ağırlığa sahipmiş gibi durur. Buna göre beyin, dıştan içe doğru kafatası kemikleri, sert zar, örüm­ceksi ve ince zar tarafından dış etkenlere karşı korunmaktadır.

Beynin Fonksiyonel ve Yapısal Birimleri

Beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç bölümde incelenir. Ön beyin, beynin en büyük bölümü olup, büyük ve ara beyinden oluşur. Büyük beyin boyuna bir yarıkla iki yarıküreye ayrılmıştır. Bunlara beyin yarıküreleri de­nir. İki yarı küre nasırlı cisimle birbirlerine bağlanırlar ve eşgüdüm içinde çalışırlar. Örneğin, gözlerimizi kontrol eden alanlar, ön, arka, yan ve yanal-üst olmak üzere dört bölgede bulunurlar. Görme tüm bu alanların işbirliğinin sonucu gerçekleşir.

Büyük beynin, en dış kısmına beyin kabuğu (korteks) denir. Beyin kabuğu üzerinde çok sayıda girinti ve çıkıntı bulunur. Beyin kıvrımları ola­rak adlandırılan bu yapılar, beyin yüzeyini artırmada önemli rol oynar. Beyin kabuğunda işlevsel olarak birbirlerinden ayrılan çok sayıda alan bulunur. Bunlardan somatik-duyusal ve motorik alanlar en önemlilerindendir. Soma­tik duyusal alan, vücudun değişik bölgelerine yayılmış çok sayıda alıcıdan bilgi alır ve değerlendirir. Somatik duyulardan bazıları; basınç, titreşim, gı­dıklanma, sıcak-soğuk, ağrı olarak ifade edilebilir. Bu duyular, görme, işit­me, koku, tat ve denge gibi özel duyulardan tamamen ayrılırlar. Motorik alanlar ise istemli hareketlerin kontrol edildiği bölgelerdir. Buna göre, iskelet kasları, istemli göz hareketleri, başı çevirme, el becerileri vb. çoğu istemli hareketleri başlatan ve devamını sağlayan sinirler motorik alandan bilgi alır.

Somatik duyusal ve motorik alanlar birlikte eşgüdüm içinde çalışırlar. Motorik kabuk, işlevlerinin büyük çoğunluğunu somatik duyusal alandan ge­len bilgilere göre gerçekleştirir. Diğer yandan işitme, görme gibi duyusal bilgiler doğrudan duyu sinirleriyle motorik alana getirilirler.

Beynin diğer önemli özelliklerinden biri de "entelektüel yetenekler" olarak ifade edilen bilme, yorumlama, karar verme gibi düşünsel süreçlerdir. Beyin bu fonksiyonlarını "vernike alanı" nda sürdürür. Vernike alanı, ağsı sistemde yer alır. Vernike alanı değişik kaynaklardan gelen bilgileri yorum­lar ve anlam olarak ifade ettiğimiz kavram oluşturur. Vernike alanı tahrip edilmiş kişiler duyabilir, görebilir, kelimeleri hatırlayabilir, ancak bunları kavramlaştıramaz.

Ara beyin talamus ve hipotalamustan oluşur. Talamus, koku duyusu dışında, duyu organlarından gelen bütün duyuların toplandığı yerdir. Bir başka deyişle talamus, duyuların sınıflandırılmasında önemli görevler üst­lenmiştir. Vücudun değişik bölgelerinden gelen bilgiler talamusta değerlen­dirilerek, beyin kabuğunda ilgili alanlara gönderilir. İşbirliği içinde çalışan talamusta acı, sıcaklık, tatlı, güzel, kötü, çirkin, v.b. duyular tanımlanır ve sınıflandırılır. Sinir sistemiyle hormonal sistem arasındaki bağlantı hipotalamus tarafından gerçekleştirilir. İç salgı bezlerinin çoğunu kontrol e-den hipofiz, doğrudan hipotalamus tarafından yönetilir. Hipotalamus vücud sıcaklığı, su dengesi, açlık, susuzluk, uyku, vücud ağırlığı, heyecan, beslen­me, karbonhidrat ve yağ metabolizması, kan basıncı, hiddet, iştah, beslenme refleksleri gibi çoğunluğu içgüdüsel davranışları kontrol eder.

Orta beyin, beyin ve omirilik arasında uzanan, çok sayıda motorik ve duyusal sinir hücresi içeren ağsı sistemin bir parçasıdır. Beyin sapı boyunca uzanan nöronların tümü ağsı sistemi oluşturur. Ağsı sistemde bir ucu omuri­liğe, diğer ucu ise ön beyne ulaşan çok sayıda motorik ve duyu sinirleri bulunur. Ağsı sistemin, bir konu üzerine yoğunlaşma ve dikkat oluşturmada önemli işlevi vardır. Bunu uyaranlara karşı filtre yaparak sağlar. Örneğin, ki­tap okumaya başladığınız bir anda çevrenizden yüzlerce uyaranın etkisi al­tında kalırsınız.. Ağsı sistem tüm diğer uyaranları elimine eder ve dikkatimi­zin konuya yöneltilmesini sağlar.

Arka beyin, beyincik ve omurilik soğanından oluşur. Beyincik bey­nin arka alt kısmında yer alır. Üzerinde çok sayıda girinti ve çıkıntı bulunur. Beyincik motorik düzenleme ve denge merkezidir. Duyu organlarından, özellikle kaslardaki almaçlardan, kulağın dengeyle ilgili kısımlarından, omuri­lik, ağsı sistem ve beyin kabuğundan beyinciğe duyu sinirleri gelir. Beyincik kabuğu çok sayıda merkeze ayrılmıştır. Bu yönüyle beyin kabuğuna benzer. Bu merkezler birbirlerinden bağımsız olmakla birlikte beraber iş görürler. Örneğin, daktilo kullanma sırasında parmak hareketleri ve okumanın aynı anda gerçekleşmesi, araba kullanırken birbirini izleyen noktalara bakma sü­recinde, gözlerin bir pozisyondan diğerine sıçraması gibi hızlı hareketlerin kontrolü beyincikten yapılır. Bu tip hareketlerin beyin kabuğunda motorik merkezlerden başlatıldığı ve beyincik kabuğu tarafından desteklendiği kabul edilmektedir.

Sonuç olarak, beyincik, denge ve kas koordinasyonuyla ilgili bir yapı­dır. Birbirini izleyen hareketlerin planlanma ve zamanlaması beyincik tara­fından yapılır. Beyincikte oluşan deformasyon; yazı yazma, konuşma, koşma v.b. denge gerektiren birçok hareketin yapılmasını engeller. Omurilik soğanı, beyin yarım kürelerinden gelen sinirlerin geçiş noktasıdır. Omurilik soğa­nında solunum, sindirim, boşaltım, salgılama, üreme, dolaşım gibi hayatsal öneme sahip çok sayıda olayın kontrol edildiği merkezler bulunur. Bu ne­denle omurilik soğanına "hayat düğümü" de denir. Omurilik, merkezi sinir sisteminin omurga kanalı içinde uzanan bölümüdür. Omur ve omirilikten e-nine bir kesit alındığında, dokuların dıştan içe doğru sıralınışı beyinde oldu­ğu gibidir. Beyni örten zarlar omurilikte de devam eder. Buna göre en dışta kemik doku, bunun altında sert zar, altında örümceksi zar, en içte ise ince zar bulunur.

İnce ve örümceksi zar arası beyin omirilik sıvısıyla doludur. Omuri­lik, çok sayıda bölmeden oluşmuştur. Her bölme, duyusal ve motorik sinir­lerle bu sinirleri birbirine bağlayan ara nöronları taşır. Bunlardan başka, oto­nom sisteme ait sempatik ve parasempatik sinirler de omurilikten köken alır.
Omurilik hem refleks hem de diğer motorik fonksiyonların yönlendiril­diği bir kaynaşma alanıdır. Omuriliğe bağlanan duyusal sinirler omurilik için­de iki ayrı yönde kola ayrılır. Birinci kol omurilik içindeki bölgelerde kalır. Diğer kol ise, bilgileri sinir sisteminin üst katları olan, beyin sapı ve beyin ka­buğu gibi daha yüksek düzeylerine taşır. Örneğin, elimize ani olarak batan iğ­ne çekme refleksini hızlı olarak başlatırken, omuriliğe gönderilen bilgiler bey­nin daha üst seviyelerine taşınır. Böylece acı hissi öğrenilmiş olur.

Refleks:Herhangi bir uyaran karşısında özelliği yaklaşık aynı olan tepkilere refleks denir. Omirilik ve beyin tarafından yürütülen çok sayıda refleks vardır. Genel anlamda ele alındığında iki tip refleks davranışlarından söz edilebilir. Bunlar;

1. Doğuştan gelen refleks davranışları
2. Sonradan kazanılan refleks davranışlarıdır (Koşullu, şartlı refleks)

1. Doğuştan gelen refleks davranışları

Bu refleks türleri kalıtsaldır. Bunlar eğitimle sonradan kazanılmaz. Vücutta bilinç dışı hareketlerin çoğu, refleks davranışları olarak sürdürülür. Örneğin, kan basıncı ve solunumun bilinç dışı kontrolü, besinlerin tadına karşı oluşturulan salya salgısı, beslenme refleksi, hiddet, uyarılma, seksüel faaliyetler, ağrı ya da haz reaksiyonları bilinç dışı hareketlerdir. Bazı durum­larda doğrudan organın hareketini sağlayan kaslar uyarılarak refleks hareketi başlatılabilir. Örneğin, diz kapağı (patella) refleksi basitçe patella tendonuna vurularak başlatılabilir. Bu hareket kası gerer ve dinamik gerilme refleksini başlatarak bacağın ileri doğru fırlamasına neden olur.

2. Sonradan kazanılan refleks davranışları (Koşullu, şartlı refleks)

Sonradan kazanılan refleksler bir koşula bağlı olarak gelişir. Kalıtsal olmayan bu tip refleksler eğitimle kazanılabilir. Bunlara koşullu refleksler denir. İlk olarak 1910'lu yıllarda Rus fizyologu Pavlov köpekler üzerinde yaptığı deneylerde şartlı reflekslerin gelişimini göstermiştir. Deneyde, baş­langıçta her zil sesiyle birlikte köpeklere besin verilmiş ve bu alışkanlık ha­line gelene dek devam edilmiştir. Sonraki aşamalarda ise zil sesi verilmiş ancak besin verilmemiştir. Bu durumda köpek yeniden beslenecekmiş gibi sindirim salgıları üretmeye devam etmiştir. Bu olay önceleri tamamen basit bir davranış şeklinde başlayan bir olayın sonraları nasıl bir refleks haline ge­lebileceğini göstermektedir.

Fizyolojik olarak koşullu refleks ile normal refleks arasında fark yok­tur. Koşullu refleks davranışlarının gelişim aşamasında ilk olarak beyin gö­rev yapar. Sonraki dönemlerde ise görev omiriliğe verilir. Hata yapıldığında tekrar beyin devreye girer. Daha önce söz edildiği gibi davranış omurilik ta­rafından yönetilse de beyin her zaman bilgilendirilir. Koşullu refleksin oluşmasında önce uyaran sonra kazanılması istenilen davranış beklenmelidir. Bu tip refleksler sonraki dönemlerde kullanılmadığında zayıflar.